Dünya Basını
ABD’nin Venezuela’da olağan işleri
Çevirmen notu: Aşağıda çevirisini bulacağınız makale, ABD’nin Venezuela’ya ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro’ya yönelik müdahalesini tekil, istisnai veya “hukukî” bir vaka olarak değil, Latin Amerika’ya dönük yüz yılı aşkın emperyal müdahale geleneğinin güncel ve çıplak bir tezahürü olarak ele alıyor. Nitekim Venezuela örneğinde görüldüğü gibi, “uyuşturucuyla mücadele” ve “hukukun üstünlüğü” söylemi, devlet egemenliğini askıya almanın ve bir ülkenin stratejik kaynaklarını emperyal bir güç tarafından yeniden düzenlemenin ideolojik aracından başka bir şey değil. Venezuela’ya dair güncel bir analiz olmanın ötesinde emperyalizmin işleyiş mantığına dair daha genel, tarihsel ve eleştirel bir okuma sunan makale boyunca, Monroe Doktrini’nden Washington Konsensüsü’ne, gambot [gunboat] diplomasisinden modern “kaynak vesayeti” rejimlerine uzanan emperyal süreklilik görünür kılınmaya çalışılıyor.
ABD’nin Maduro’yu Ele Geçirmesi Neden Gambot Diplomasisinin Bir Asırlık Mirasını Hatırlatıyor?
Doug Specht
Geographical
4 Ocak 2026
Çev. Leman Meral Ünal
Yaygın biçimde yasal bir tutuklamadan ziyade devlet destekli bir kaçırma olarak görülen bir operasyonda, ABD güçleri son derece tartışmalı bir uyuşturucu suçlamasıyla Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu ele geçirdi. Bu hamle, kuşkusuz Donald Trump’ın Washington’un artık ülkeyi ve onun petrolünü “yöneteceğini” ilan etmesinin önünü açtı. Trump’ın kendi basın toplantısındaki ifadesiyle bir “askerî operasyon” olan bu girişim, eşi benzeri görülmemiş bir kolluk eylemi olmanın yanı sıra, petrol jeopolitiği, büyük güç rekabeti ve Monroe Doktrini’nin yeniden canlandırılan diliyle güncellenmiş, Latin Amerika’da ABD’nin uzun süredir başvurduğu savaş gemisi geleneğinin bir parçası. Senaryo tanıdık: Bir hükümeti suçlu ilan etmek, egemenliğini gayrimeşrulaştırmak, ezici güç kullanmak ve ardından “istikrar” ve “özgürlük” adına ülkenin ekonomisini ABD tarafından yönetilen bir düzene eklemlemek.
Baskın çarpıcı, mantık tanıdık
3 Ocak 2026’nın erken saatlerinde, ABD özel kuvvetleri ve kolluk güçleri “Mutlak Kararlılık Operasyonu” kapsamında Caracas’a ani bir baskın düzenledi, Venezuela’nın hava savunmalarını devre dışı bıraktı ve Maduro ile eşi Cilia Flores’i Fuerte Tiuna askerî kompleksinden alarak önce amfibi savaş gemisi USS Iwo Jima’ya, ardından da uçakla New York’a getirdi. Trump daha sonra bu saldırıdaki, hava, kara ve deniz gücü ölçeğini İkinci Dünya Savaşı tarzı operasyonlara benzeterek, “Amerikan tarihindeki askerî kudret ve özgüveninin en çarpıcı, en etkili ve en güçlü tezahürlerinden biri” olarak selamlayacaktı. Trump’ın özel üyeler kulübü Mar-a-Lago’da düzenlenen bir basın toplantısında, ABD’nin, kendi ifadesiyle “güvenli, uygun ve ihtiyatlı bir geçişi” denetleyebilene kadar “ülkeyi yöneteceğini” ilan etti, Venezuela kurumlarına derhal bir yetki devrini ya da çok taraflı bir denetimi ise açıkça reddetti.
Dışişleri Bakanı Rubio ise baskını, iddianamesi düzenlenmiş bir firarinin gayet hukuka uygun biçimde yakalanması olarak çerçeveledi, Maduro’nun “Venezuela’nın meşru başkanı” falan olmadığını savundu ve operasyonun Kongre onayı gerektirmeyen bir kolluk faaliyeti olduğunu ileri sürdü. Ne var ki ulusal hava savunmasının devre dışı bırakılması, Karayipler’de konuşlandırılan devasa bir donanma ve “ikinci ve çok daha büyük bir saldırı” için hazırlanan acil durum planları gibi operasyonel gerçekler bunun bir sınır ötesi baskınından ziyade tam spektrumlu bir askeri müdahale olduğunu ortaya koyuyor. Nitekim Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres başta olmak üzere birçok isim, bu saldırının “tehlikeli bir emsal” oluşturduğunu ve egemen devletlere karşı güç kullanımını düzenleyen uluslararası hukuk normlarının ciddi biçimde ihlal edildiğine işaret ettiler.
“Ülkeyi biz yöneteceğiz”
Trump’ın Venezuela üzerinde fiilî kontrolü ele geçirmesini gerekçelendirme biçimi, apaçık biçimde iktisadi bir mantığa dayanıyor: “En büyüklerimiz olan Amerikan petrol şirketlerimiz ülkeye girip milyarlarca dolar harcayacak, fena halde bozulmuş altyapıyı (petrol altyapısını) düzeltecek ve ülke için para kazanmaya başlayacak.” Başka bir açıklamasında düzenlemeyi daha da net ifade etti: ABD “petrol işinde”ydi, Venezuela ham petrolünü küresel alıcılara “çok daha büyük” miktarlarda satacak, böylece hem Venezuela hem de ABD bundan büyük fayda sağlayacaktı, fakat gelir akışlarının ve denetimin fiilen nasıl paylaşılacağına dair herhangi bir açıklama gelmedi. Savunma Bakanı Pete Hegseth ise müdahaleyi açıkça Irak’ın stratejik bir tersine çevrimi olarak sundu: “Onlarca yıl harcayıp kan bedeli ödeyerek” ekonomik olarak “hiçbir şey elde etmemek” yerine, Trump’ın “senaryoyu tersine çevirdiğini” ve güç projeksiyonunun “ek servet ve kaynakları” güvence altına aldığını söyledi.
Ancak operasyon, Venezuela’nın petrolü üzerinde ulusal kontrol iddiasını içeren uzun soluklu projesini tersine çevirme ve özellikle ABD’li şirketlerin çıkarım ve kâr koşullarını belirlediği bir modele geri dönme girişimi olarak da okunabilir. Venezuela, petrol endüstrisini 1970’lerde millîleştirmeye başladı ve bu süreç, 1976’da devlet şirketi PDVSA’nın kurulmasıyla zirveye ulaştı. Artık eski yabancı büyük şirketlerin imtiyazları resmen sona erdirilmişti. Daha sonra Hugo Chávez döneminde, 2001 gibi başlayan yeni bir kaynak milliyetçiliği dalgası, devlet denetimini sıkılaştırdı, sözleşmelerin yeniden müzakere edilmesini zorunlu kıldı ve Orinoco Kuşağı projelerinde çoğunluk kamu mülkiyetini genişletti. Washington, görevdeki başkanı ortadan kaldırarak ve ABD’li firmaların petrol sektörünü “düzelterek” yöneteceğini ima ederek hukuken resmen yürürlükte olsa bile, bu on yıllık millîleştirme sürecini fiiliyatta askerî güç kullanarak çözmeye çalışıyor. Böylece Venezuela’nın millileştirilmiş petrolünü serbest piyasada ticaret konusu yapabilme kapasitesini fiilen ortadan kaldırmış oluyor.
İşte tam da bu noktada, yeniden canlanan Monroe Doktrini tarihsel bir analoji olmaktan çıkıp açık bir politika haline geliyor. 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi, analistler tarafından doktrine bir “Trump Tamamlayıcısı” (Trump Corollary) getirildiği şeklinde değerlendirilmişti; bu Çin ve Rusya gibi “yabancı rakiplerin” Batı Yarımküre’nin enerji ve lojistik koridorlarına yerleşmesini engelleme konusunda ABD’ye özel bir hak atfetmekteydi. Bu nedenle, Çinli ve Rus firmaları tarafından uzun süredir talep edilen Venezuela’nın muazzam değerdeki rezervleri, Washington’un yalnızca erişmek istediği değil, yönetmeyi de planladığı stratejik bir varlık olarak yeniden tanımlanmakta. Yani Trump, ABD yönetimindeki petrol üretiminin hem Amerikan enerji güvenliğini “koruyacağını” hem de hasımlarını disipline edeceğini vaat ediyor.
Washington Konsensüsü ile daha derin bir süreklilik ise, bir “çevre” ekonominin dışsal bir otorite altında zorla yeniden yapılandırılmasında yatıyor. 1990’lar versiyonu pazarları açmak için borç, yapısal uyum ve özelleştirme şartlarını kullanırken, 2026 versiyonu füze saldırılarıyla, görevdeki bir başkanın gözaltına alınmasıyla ve öngörülebilir gelecekte ekonominin “kumanda tepelerinin” yerli halklar yerine yabancı şirketler tarafından kontrol edileceğine dair açık bir vaatle başlıyor. Fakat her iki durumda da egemenlik koşullu olarak ele alınıyor: Hükümetler liberalleşip ABD’nin stratejik öncelikleriyle hizalandığında tanınıyor, kilit kaynaklar üzerinde ulusal kontrolde ısrar ettiklerinde ise devre dışı bırakılıyorlar. İktisadi açıdan bu, Washington Konsensüsü’nün liberalleşme ve özelleştirme reçetesini andırıyor, fakat bu sefer devlet şirketi PDVSA’nın “reformu”, IMF koşulluluğuyla değil, uçak gemisi grupları ve özel kuvvetlerle destekleniyor elbette.
Gambot diplomasisinin geri dönüşü
Tarihsel olarak gambot diplomasisi, zayıf devletleri siyasal ya da iktisadi talepleri kabul etmeye zorlamak için deniz gücünün kullanılması ya da kullanma tehdidi anlamına geliyor. Ki bu ABD’nin 19. yüzyıl sonlarından Muz Savaşları’na dek Latin Amerika coğrafyasında defalarca başvurduğu bir yöntem. 1899’da ABD, ticari çıkarlarını savunma kararlılığını göstermek üzere USS Wilmington kruvazörünü Venezuela’nın Orinoco Nehri’ne gönderdi. 1905’te ise Theodore Roosevelt, Dominik Cumhuriyeti’nde bir gümrük idaresi kurdu ve fiilen gümrük gelirlerinin kontrolünü ele geçirerek yabancı alacaklılara geri ödemeyi garanti altına aldı. Bu operasyonlar “uygarlık götürme” ya da “istikrar sağlama” misyonları olarak gerekçelendirildi, fakat çekirdek işlevleri basitti: Ticaret yollarını güvenceye almak, yatırımları korumak ve Monroe Doktrini bayrağı altında Avrupalı güçleri uzak tutmak.
Ocak 2026 müdahalesinin söylemleri ve kullanılan teknoloji güncellenmiş olsa da aynı yörüngeyi izlemeye devam ediyor. Tek bir kruvazör yerine ABD, USS Gerald R. Ford uçak gemisi taarruz grubunu ve ona eşlik eden savaş gemilerini konuşlandırdı, onlarca hedefe hassas saldırılar düzenledi ve ardından DEA [Uyuşturucu ile Mücadele Dairesi] armaları altında kelepçeli bir devlet başkanını kamuoyuna “suçlu teşhiri yürüyüşü” [perp-walk] ile sergiledi. Trump yönetimi, bir gümrük tahsilat dairesi kurmak yerine, Washington’un koşulları belirlediği fiilî bir kaynak vesayeti kurdu. Bu arada dil de yenilendi, “Venezuela’yı yönetmek” hayırhah bir vasîlik gibi sunuldu. Ne var ki toprak ve gelir akışları üzerinde zorlayıcı denetimin temel mantığı, Orinoco’daki silahlı gemi seferlerini ya da Dominik gümrüklerinin ele geçirilmesini incelemiş herkes için epey tanıdık.
İstikrarsızlaştırmanın uzun geçmişi
Caracas’ta yaşananlar, ABD’nin Latin Amerika genelinde, demokrasiyi kurtarma ya da yıkıcılıkla mücadele söylemlerinin, ABD’nin iktisadî ve stratejik önceliklerine meydan okuyan hükümetleri disipline etmeye yönelik çabaları defalarca perdelediği uzun bir müdahale tarihinin üzerine oturuyor. 1954’te CIA, toprak reformu United Fruit’in çıkarlarını tehdit eden Guatemala’nın seçilmiş başkanı Jacobo Árbenz’in devrilmesini sağlamıştı; bu müdahale, sonrasında komünizme karşı bir set olarak gerekçelendirilen ve on yıllarca sürecek olan askerî yönetimler döneminin önünü açtı. 1965’te ABD Deniz Piyadeleri, görevden uzaklaştırılmış reformist başkan Juan Bosch’un dönüşünü talep eden bir ayaklanmayı bastırmak üzere Dominik Cumhuriyeti’ne çıktı, bu da yine bildik şekilde “komünist tehdit”in önlenmesi olarak çerçevelendi. Aynı Soğuk Savaş mantığı, Şili’de Salvador Allende’ye karşı yürütülen gizli kapaklı müdahaleye de temel oluşturdu. Yani süregelen ABD baskısı ve CIA operasyonları, 1973 darbesine ve Pinochet diktatörlüğüne giden yolun taşlarını da döşedi.
Orta Amerika bu taktikler için bir laboratuvar işlevi gördü. 1980’lerde Honduras ve Nikaragua, ABD destekli kontrgerilla ve vekâlet savaşları için bir sahne haline geldi ve Soğuk Savaş sonrasında da varlığını sürdüren militarize elitler ve güvenlikleştirilmiş ekonomiler yerleşti. Asgari ücreti yükselten ve Caracas ile ihtiyatlı bir yakınlık kuran Başkan Manuel Zelaya’ya karşı yapılan 2009 yılındaki Honduras darbesi, aynı senaryoyu yeniden yazdı: Ordu Zelaya’yı kaçırdı, ülke dışına uçurdu ve geçici bir rejim kurdu. Washington ise bunu darbe olarak nitelemeyi reddederek demokratik olarak seçilmiş başkanı geri getirmek yerine, darbeden sonraki seçimleri meşrulaştırmak için sinsice çalıştı. Sonuç, Honduras’ın, güvenlik güçleri ve siyaset sınıfı uyuşturucu kaçakçılığı ağlarıyla giderek daha fazla iç içe geçerken, ülke ABD’nin “uyuşturucuyla savaşı”nda bir cephe hattı olarak yeniden kurgulandı.
2014’ten 2022’ye kadar başkanlık yapan Juan Orlando Hernández’in kariyeri, bu çelişkileri daha da kristalize ediyor. Yıllar boyunca ABD yetkilileri tarafından uyuşturucuyla mücadelede ve göçün yönetiminde kilit bir müttefik olarak övüldü; oysa savcılar, Honduras’ı milyonlarca dolar rüşvet karşılığında ABD’ye uzanan kokain akışlarını koruyan bir “narko-devlet”e dönüştürdüğüne dair bir dosyayı alttan alta yürütüyordu. 2024’te New York’ta bir jüri, onu birden fazla uyuşturucu kaçakçılığı suçundan mahkûm etti ve 45 yıl hapis cezasına çarptırdı. Bu, onu bu tür suçlardan hapsedilen en üst düzey Latin Amerikalı liderlerden biri yaptı. Ne var ki 2025’te Trump, cezayı ortadan kaldıran tartışmalı bir af çıkardı, böylece bir zamanlar ABD makamları tarafından “kokain otoyolu döşediği” söylenen bir adamın serbest kalmasına izin verilmiş oldu.
Bu arka plan karşısında, Nicolás Maduro’nun uyuşturucu suçlamalarıyla aniden kaçırılması ve Venezuela’nın fiilî ABD işgali altına alınması, uyuşturucuyla mücadelede ilkesel bir duruştan ziyade, hukukun Washington’un iktisadî ve jeopolitik tasarımlarına direnen hükümetleri cezalandırmak üzere seçici biçimde devreye sokulmasından başka bir şeye benzemiyor. ABD gündemlerini kolaylaştıran “dost” liderler, tepeden tırnağa kaçakçılığa bulaşmış olsalar dahi hoş görülür ya da affedilir; kaynakları millîleştiren, Washington’a meydan okuyan ya da “rakip güçlerle yakınlaşanlar” ise düzen adına suçlu ilan edilip ortadan kaldırılır.
Yeni değil, sadece daha az gizli
ABD içinden ve dışından gelen tepkiler, birçok kişinin gördüğü tehlikenin yalnızca yapılanda değil, aynı zamanda itiraf edilende de olduğunu düşündürüyor. Örneğin Senatör Mark Warner, bu emsalin artık herhangi bir “büyük ülkenin” cezai adalet bayrağı altında bir komşu ülkenin liderini kaçırmasını meşrulaştırıp meşrulaştırmadığını sordu, “bu çizgi bir kez aşıldığında, küresel kaosu dizginleyen kurallar çökmeye başlar” uyarısında bulundu. Senatör Tim Kaine ise operasyonu “yasa dışı bir savaş” olarak nitelendirdi ve yeni savaş yetkisi sınırlamalarını zorlayacağını ilan ederek, “Kongre’ye gelmeden Başkan Maduro’yu devirmek, petrolünü ele geçirmek ve Venezuela’yı yönetmek için “hiçbir hukuki gerekçe” yoktur” dedi. Hatta bazı Cumhuriyetçiler dahi itiraz ederek, ABD’nin “yönetmesi gereken tek ülkenin Amerika Birleşik Devletleri” olduğunu ve Venezuela’nın geleceğinin Mar-a-Lago’dan yönetilen bir vesayetle değil, uluslararası gözetim altındaki seçimlerle belirlenmesi gerektiğini söylediler.
Ancak Latin Amerika’daki pek çok kişi için durum, şoktan ziyade bir deja vu hissi uyandırıyor. Karayip limanlarının işgalinden seçilmiş hükümetlere dönük darbe tertiplerine kadar, ABD gücü uzun zamandır silah namlusunun ucunda ya da bir savaş gemisinin pruvasında icra edilmiş; demokrasi, koşullar elverdiğinde çağrılmış, elvermediğinde görmezden gelinmiştir. Ocak 2026’yı bu anlamda farklı kılan, bir liderin güç kullanılarak görevden alınması ve büyük bir enerji ganimetinin güvence altına alınması değil yalnızca, ABD başkanının eski örtmecelerin çoğunu bir kenara bırakmış olması. Açıkça “Ülkeyi biz yöneteceğiz” dedi, Venezuela petrolünün ABD eliyle satılacağını söyledi. “Önce Amerika” ilkesine dayalı bir yarımküre işte tam da böyle görünecekti. Başka bir deyişle, savaş gemileri Latin Amerika sularından gerçekte hiçbir zaman ayrılmadı- sadece geri dönme emrini beklediler, fakat bu kez bir ellerinde yasal iddianameler, diğerinde ise sondaj sözleşmeleri var.