Bizi Takip Edin

Avrupa

Alman milletvekilleri, Ben-Gvir’e yaptırım çağrısında bulundu

Yayınlanma

Almanya’daki iktidar koalisyonuna mensup milletvekilleri, İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in Gazze’de her gece hedefli suikastlar yapılması çağrısında bulunmasının ardından yaptırım uygulamaya çağırıyor.

Aşırı sağcı Yahudi Gücü Partisi’nin lideri Ben-Gvir, geçen cumartesi yayınlanan bir podcast bölümünde, “Bence Gazze’de hedefli suikastlar düzenlenmeli, her gece 30, 40 [kişi] ortadan kaldırılmalı. Sadece acil tehdit oluşturanlar değil. Hayır, orada yaşamaya layık olmayan insanlar var. Yaşamamalılar. Onlar insan bile değil,” demişti.

Bu açıklamalar, Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in partisi CDU’dan olağanüstü sert bir tepki gördü.

Hıristiyan Demokrat Birliği/Hıristiyan Sosyal Birliği (CDU/CSU) parlamento grubunun dış politika sözcüsü Jürgen Hardt, POLITICO’ya yaptığı açıklamada, “Ben-Gvir’in insanlık dışı sözleri ancak kınanabilir. AB, insan onurunun ve insan haklarının evrensel geçerliliğinin bir göstergesi olarak ona yaptırım uygulamalıdır,” dedi.

Hardt daha da ileri giderek, Ben-Gvir veya aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich’in yer almadığı bir İsrail hükümetinin Avrupa ile İsrail’i birbirine yaklaştıracağına inandığını belirtti.

Sosyal Demokratlar (SPD) da benzer bir tavır sergiledi. Partinin dış politika sözcüsü Adis Ahmetović, iki bakanın son açıklamalarından çok önce uluslararası kamuoyunu şok ettiklerini belirterek, Alman hükümetini her ikisine karşı yaptırımları desteklemeye çağırdı.

Sol Parti’den Dietmar Bartsch, Ben-Gvir’in sözlerini “son derece insanlık dışı” olarak nitelendirdi ve Berlin ile Brüksel’i, ülkeye giriş yasağı da dahil olmak üzere yaptırımları değerlendirmeye çağırdı.

Almanya için Alternatif (AfD) dış politika sözcüsü Markus Frohnmaier de acil bir tehdit oluşturmayan kişilerin ayrım gözetmeksizin öldürülmesi çağrısının “açık bir sınırı” aştığını söyledi.

Yeşiller milletvekili Marlene Schönberger, Ben-Gvir’i “aşırı sağcı” olarak nitelendirdi ve yorumlarının “son derece insanlık dışı” olduğunu belirterek, bunların İsrail’in kendisini ve vatandaşlarını savunma hakkıyla “hiçbir şekilde” ilgisi olmadığını ekledi.

Bu açıklamalar, Berlin’de önemli bir dönüşüme işaret ediyor. Almanya, haziran ayında Ben-Gvir’e yönelik yaptırım önerileri ve daha geçen ay Batı Şeria’daki yasadışı İsrail yerleşim yerleriyle ticarete getirilen kısıtlamalar dahil olmak üzere, İsrail’i hedef alan AB önlemlerine defalarca karşı çıkmıştı.

AB yaptırımları oybirliği gerektirdiğinden, bloğun harekete geçip geçemeyeceği konusunda Berlin’in önemli bir etkisi bulunuyor.

Merz hükümeti henüz milletvekillerinin izinden gitmedi. Dışişleri Bakanlığı pazartesi günü bir tavır almayı reddederken, hükümet içindeki bazı kesimler, 27 Ekim’de yapılacak İsrail seçimlerinden sadece birkaç hafta önce Ben-Gvir’e yaptırım uygulanmasının onun işine yarayabileceğinden endişe duyuyor.

Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, 1 ve 2 Eylül tarihlerinde İrlanda’da AB’li mevkidaşlarıyla bir araya gelecek.

Bu görüşmelerde Ben-Gvir’in açıklamaları ve Gazze’deki savaşın gündemi domine etmesi muhtemel.

Avrupa

Von der Leyen, danışmanını “hayat boyu” yetkili yaptı

Yayınlanma

Ursula von der Leyen, yirmi yılı aşkın bir süredir “kamusal imajını” oluşturmaktan sorumlu olan kişiyi AB’de kalıcı bir görevle ödüllendirecek.

Yetkililerin Rapporteur’e bildirdiğine göre Avrupa Komisyonu Başkanı’nın en yakın danışmanlarından biri olan Jens Flosdorff, “yurttaşlarla iletişim direktörü” olarak üst düzey bir kalıcı göreve atanacak.

Siyasi danışmanların, kariyer memurlarının gözdesi olan kazançlı ve son derece güvenli işlere sıraya girmeden hızlı bir şekilde kalıcı idari pozisyonlara atanması, Brüksel’de olumsuz karşılanıyor.

Çarşamba günü von der Leyen, Komisyon Üyeleri Kurulu’nun başkanlığını üstlenecek ve toplantıda Flosdorff’un İletişim Genel Müdürlüğü’ndeki yeni görevi onaylanacak.

Bir yetkiliye göre, ilk olarak Aralık 2025’te ilan edilen bu pozisyon için 66 başvuru yapıldı.

Komisyon’daki bazı pozisyonların aksine, bu görev kamuya açık olarak ilan edildi ve bu sayede, AB’nin daimi personeli olmayan Flosdorff’un başvurmasına olanak sağlandı.

İş ilanında, bu görevin kamuoyu analizlerini yönetmeyi, Komisyon’a gelen ziyaretçileri karşılamayı ve “Gençlik” ile iletişim kurmayı içerdiği belirtiliyor.

Bir yetkili, Flosdorff’un yetenekli bir iletişim uzmanı olduğunu ve AB idaresine yeni bir soluk getireceğini söyledi.

Başvurular 29 Ocak 2026’ya kadar kabul edildi; bu da işe alım sürecinin dokuz ay sürdüğü anlamına geliyor.

Flosdorff, bu ay von der Leyen tarafından yapılan AB’nin Durumu konuşmasında da yer aldı.

“AD14” maaş derecesiyle aylık en az 18.000 avro, yani yıllık 216.000 avro kazanacak. Bu tutarın büyük kısmı vergiden muaf olacak ve çeşitli ödenekler de alacak.

Fransız günlük gazetesi Libération, 2019 yılında onun “AD15” gibi daha yüksek bir maaş derecesine sahip olduğunu bildirmişti.

Kabine başkanı ya da genel sekreteri olan Björn Seibert dışında, von der Leyen’i ondan daha iyi tanıyan kimse yok.

Flosdorff, von der Leyen’in 2000’lerin başında Aşağı Saksonya eyalet hükümetinde göreve başladığı günden beri en yakın medya danışmanı oldu.

Angela Merkel yönetiminde çeşitli görevlerde federal bakan olarak görev yaptığı uzun süre boyunca da onun yanında yer aldı.

2019’da von der Leyen’i Brüksel’e takip ettiğinden beri, sert tavırları ve Alman yazılı basınıyla olan yakınlığıyla ün kazandı.

Flosdorff, von der Leyen’in teke tek röportajlardan kaçınma eğiliminde olduğu, özenle yönetilen medya ilişkilerinin tartışmasız en önemli mimarı oldu.

İkinci döneminde Flosdorff, SPP olarak bilinen Komisyon sözcüler servisini denetleyen bir göreve atandı.

O zamandan beri, başkanın medya stratejisi, kısa videolar ve sosyal medyayı da içeren daha modern bir iletişim tarzını benimsedi. Bu tarz, birçok komisyon üyesi tarafından da benimsendi.

Sophia Eriksson Waterschoot şu anda bu görevi vekaleten yürütüyor ama Rapporteur tarafından sorulduğunda işin neyi içerdiğini açıklamayı reddetti.

Başka bir yetkili ise bu görevin, iletişim kampanyaları için yıllık 50 milyon avroluk bir bütçeyi yönetmeyi içerdiğini belirtti.

Kaynak, “Geçmişte, kabine mensupları, birlikte çalıştıkları komisyon üyesine siyasi olarak bağlı birimlere atanmazdı. Fakat artık her şey mümkün,” dedi.

Bu pozisyon, daimi memur olan Stefan de Keersmaecker’in 2025 yılının sonlarında siyasi iletişim direktörlüğüne atanmasıyla boşalmıştı.

Bir Komisyon sözcüsü, “Üst düzey yönetim atamalarına ilişkin kararlar, Kolej tarafından resmen kabul edildikten sonra duyurulur,” dedi.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Merz’den AB bütçesine karşı ültimatom

Yayınlanma

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve diğer beş ülkenin liderleri, talep ettikleri gibi bütçede milyarlarca avroluk bir kesinti yapılmadığı takdirde, yedi yıllık AB bütçe taslağına onay vermeme tehdidinde bulundular.

Financial Times gazetesine göre, Merz’in yanı sıra Hollanda, İsveç, Danimarka, Avusturya ve Finlandiya liderleri, önerilen bütçenin milyarlarca avro kesintiye uğraması gerektiğini, aksi takdirde bütçeyi engelleyeceklerini açıkça belirtmek üzere bir mektup imzaladılar.

2028-2034 bütçesi, geçen yıl Avrupa Komisyonu tarafından hazırlandı ve tüm AB ülkeleri tarafından onaylanması gerekiyor.

Önerilen bütçe yaklaşık 2 trilyon avro (2,33 trilyon dolar) olarak belirlendi ve ilgili taraflar 2026 sonuna kadar bir anlaşmaya varmayı umuyor.

Önerilen tutar, 2021 ile 2027 yılları arasında geçerli olan mevcut bütçeden önemli ölçüde daha yüksek.

Merz, bu ayın başlarında kesintilerin tüm politika alanlarında uygulanması gerektiğini belirtti ve açığı kapatmak için AB’nin ortak borçlanmasına daha fazla başvurulmasını reddetti.

Şansölye, “Aşırı borç, egemenliğimizi ve harekete geçme kapasitemizi tehdit ediyor,” diyerek, hükümetlerin öncelikleri belirleme konusunda “kuşkusuz sancılı bir görev” üstlendiğini ekledi.

Alman lider, “20. yüzyıl bütçesi”nin mevcut zorlukları çözemeyeceğini savunarak, bloğun bir sonraki bütçesinde harcamaların rekabet gücü ve savunmaya kaydırılması çağrısında bulundu.

AB bütçesi, esas olarak üye devletlerin katkılarıyla finanse ediliyor. Bu katkılar, ya gayrisafi milli hasıla temelinde hesaplanan ulusal katkı payları ya da ulusal KDV gelirlerine bağlı bir yüzde olarak belirleniyor.

AB’nin en büyük ekonomisi olan Almanya, mutlak rakamlar açısından en büyük katkıyı sağlıyor.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Tarihçi Emmanuel Todd: Ruslar sakin kalmasa Avrupa’da barış çoktan biterdi

Yayınlanma

Fransız tarihçi ve demograf Emmanuel Todd, televizyon mülakatında yeni kitabı üzerinden Batı medeniyetinin girdiği askeri, ekonomik ve ahlaki çöküş sürecini anlattı. Batı yönetimlerinin savaşı uzatarak kendi halklarına hesap vermekten kaçtığını belirten Todd, Avrupa’daki barışın yalnızca Moskova’nın soğukkanlılığı sayesinde sürdüğünü vurguladı.

Fransız tarihçi, antropolog ve demograf Emmanuel Todd, uluslararası yayın kuruluşu TV5MONDE kanalında gazeteci sunucunun sorularını yanıtlayarak yeni kitabı Çözülme etrafında Batı dünyasının yapısal krizini değerlendirdi.

Gallimard Yayınevi etiketiyle çıkan çalışma, 25 dile çevrilen Batı’nın Yenilgisi ve daha önceki İmparatorluktan Sonra kitaplarının devamı niteliğini taşıyor.

Todd, mülakatta Batı toplumlarının dinden uzaklaşmasını, demografik yaşlanmanın yarattığı siyasi tıkanıklığı, Ukrayna savaşı bağlamında Avrupa yönetimlerinin tutumunu ve Fransa’nın sosyoekonomik yapısındaki köklü dönüşümü ayrıntılı biçimde anlattı.

Gazeteci Dianne Lagrange ile gerçekleştirdiği söyleşilerden oluşan kitabını tanıtan Todd, Batı medeniyetinin temel değerlerini yitirdiğini ve kolektif hareket etme yeteneğini kaybettiğini vurguladı.

Papa Franciscus’un Fransa’ya yaptığı ziyarete gösterilen ilginin kendi tezleriyle çelişmediğini belirten tarihçi, bu tür olayların dini canlanıştan ziyade medya gösterisi niteliği taşıdığını dile getirdi.

“Din sıfır aşamasına geldiğinde geriye hiçbir şey kalmıyor”

Televizyon sunucusunun, Papa’nın Paris ve Lourdes ziyaretlerindeki kalabalıkları hatırlatarak nihilist çöküş tezinin sorgulanıp sorgulanamayacağını sorması üzerine Todd, geliştirdiği din sosyolojisi modelini aktardı.

Toplumsal yapıyı dinin aktif olduğu dönem, dini değerlerin seküler ideolojilerde sürdüğü zombi din aşaması ve dini referansların tamamen silindiği sıfır din aşaması olarak üçe ayırdığını kaydeden Todd, “Fransız toplumunun somut gerçeği ortada. Rahip atamalarının sayısı azalmayı sürdürüyor. İnsanlar Katolikliğin geleneksel ahlaki ve toplumsal ilkelerinin hiçbirine uymuyor. Sosyolojik açıdan değişen hiçbir şey yok” dedi.

Papa’nın kitlelerle buluşmasını medyanın ürettiği geçici bir olgu olarak tanımlayan Fransız tarihçi, “İçtenlikle inanan insanları kırmak istemem. Ancak bu tür olaylarda yapay, medyatik ya da gösteriye dayalı bir yön var. Dinin aktif ya da zombi olduğu dönemlerde Papa teftişe çıkmazdı; insanlar hacca gider ve kiliseye itaat ederdi. Şimdi ise toplumun ve devlet başkanlarının peşinden koşan bir Papa var. O devlet başkanları da doğum, evlilik ya da ölüm konularında Katolik ahlakının hiçbir kuralına uymuyor. Ortada absürt bir durum var. Papa, Fransa Cumhurbaşkanı’nın çıkardığı yaşam sonu ve ötenazi yasası önünde konuştu ama hiçbir şey olmadı, üç gün sonra kimse bunu hatırlamayacak” ifadelerini kullandı.

Dinin sıfır aşamasında eski ahlaki mirasın yok olduğuna işaret eden Todd, bu boşluğun jeopolitik yansımaları olduğunu söyledi.

Protestan geçmişe sahip ülkeler ile Katolik geleneğe sahip ülkeler arasında Rusya’ya bakışta belirgin farklar gördüğünü kaydeden Todd, “Eski Protestan coğrafyada patolojik bir Rus düşmanlığı göze çarpıyor. İtalya ve İspanya gibi Katolik ülkeler ise bu düşmanlıktan uzak duruyor, daha az nihilist görünüyor. Katoliklikte dünyanın güzelliğine dair bir duygu vardı, Protestanlık ise çok daha sert bir dindi. Protestan dünyada artık sıfırın da altına inildiğini, eksi bir aşamasına geçildiğini düşünüyorum” değerlendirmesini yaptı.

“Toplum yaşlandıkça yeni yaşlı tipi ortaya çıkıyor”

Batı’nın tarihte amaçsızca dolaşan hayalet bir gemiye dönüştüğünü kaydeden Todd, karamsarlığının temelinde iki büyük olgunun yattığını belirtti.

İlk unsurun toplumu bir arada tutan ahlaki yapının çöküşü olduğunu belirten Fransız araştırmacı, ikinci etkenin ise nüfusun benzeri görülmemiş biçimde yaşlanması olduğunu söyledi.

Yaşam süresinin uzamasını, savaş sonrası tıbbi gelişmeleri ve kalp-damar devrimini büyük bir kazanım olarak gördüğünü aktaran tarihçi, bu durumun kaynak dağılımını felç ettiğini vurguladı:

“Yaşamın uzaması harika bir gelişme ancak bu durum kaynakların giderek daha büyük bir kısmının yaşlı nüfusa aktarıldığı aşırı yaşlı toplumlar yarattı. Emekli maaşları ve sağlık harcamaları artarken genç kuşaklar ekonomik olarak eziliyor. Üstelik bu yaşlı kuşaklar seçim sistemi sayesinde demokrasiyi ellerinde tutuyor.”

Fransa’nın Avrupa’daki en belirgin yaşlı egemenliğine sahip ülke olduğunu tespit ettiğini anlatan Todd, “Almanya, İtalya veya Japonya nüfus olarak daha yaşlı.

Ancak otoriter gelenekleri olan bu ülkelerde demokrasiye belirli fren mekanizmaları eşlik ediyor. Fransa ise demokrasiyi icat eden ülkelerden biri. Burada yaşlıların oranı komşularına göre biraz daha düşük olsa bile siyasi iktidarları mutlak durumda” dedi.

Bu tablonun toplumun kolektif karar alma kabiliyetini yok ettiğini dile getiren Todd, “nouveau vieux” yani yeni yaşlı adını verdiği sosyolojik profili şu sözlerle anlattı:

“Eskiden yaşlılar, ki ben de artık bir yaşlıyım, çocukları ve torunları aracılığıyla geleceğe bağlıydı. İnsanlığın ve toplumun geleceğine karşı sorumluluk taşırlardı. Şimdi ise yalnızca kendini düşünen, benden sonrası tufan diyen bir 1968 kuşağı yaşlısı var. Gelecek umurlarında değil. Bu tehlikeli bir yaşlı tipidir. Fukuşima felaketinin ardından Japonya’nın kuzey kıyılarında yarı terk edilmiş bir kasabayı gezerken yaşlı bir köylü ile karşılaştım. Bana, gençlerin çocuklarıyla buralardan gitmesini anladığını ancak bu yaştan sonra radyasyonun kendi umurunda olmadığını söyledi. Farklı kuşakların risk algısı birbirinden bütünüyle ayrışıyor.”

“Akıl almaz bir felakete doğru sürüklendiğimizi hayal edemiyoruz”

Toplumları yöneten yönetici sınıfların yetersizliğine değinen Todd, Fransa’daki Ulusal İdare Okulu mezunu bürokratik elitleri geçmişteki François Hollande örneğine benzeterek eleştirdi.

Batı dünyasının öngörülemez trajedilere doğru ilerlediğini ancak konformist düşünce yapısının bunu kavramaktan uzak olduğunu kaydeden yazar, İkinci Dünya Savaşı öncesindeki yanılgılara dikkat çekti:

“Nazizmi ve Yahudi soykırımını mümkün kılan faktörlerden biri, insanların Avrupa’nın kültürel açıdan en gelişmiş ülkesi olan Almanya’da fanatik bir siyasi partinin iktidara gelip bu programı uygulayabileceğini hayal bile edememesiydi. Felaket, hayal edilemediği için yaşandı. Bugün de benzer koşullardan geçiyoruz. ABD Başkanı Donald Trump’a bakın. Dünyanın en büyük gücünün lideri her gün yalan söylüyor, sürekli fikir değiştiriyor, zihinsel durumunun günden güne gerilediği görülüyor.”

Yapay zeka uygulamalarıyla yaptığı denemelere de değinen Todd, “Yapay zekaya Trump ve Hitler hakkında benzer davranış kalıpları üzerinden sorular sorduğunuzda hemen hemen aynı cevapları veriyor. İnsanlar Hitler’in kötü olduğunu görüyordu ama olayların nereye varacağını kestiremiyordu. Bugün de her sabah yeni bir hezeyanla karşılaşıyoruz. Trump bir gün müttefiklerine hakaret ediyor, ertesi gün İran’a saldırıyor, ardından Putin ile müzakere ediyormuş gibi yapıyor. Gerçek risk, hayal gücümüzün eksik olmasıdır. Kendi zihnimizin dahi tasavvur edemediği çok daha korkunç olaylara doğru sürükleniyoruz” dedi.

Kendisini Batı kültürünün sadık bir parçası olarak gördüğünü vurgulayan Todd, Paris ve Cambridge’de eğitim aldığını, annesinin vaktinde Hollywood’a sığındığını belirterek Amerikan dünyasına yakınlığını anlattı.

Amerika’nın 20. yüzyıldaki büyüklüğünü ve üretkenliğini iyi bildiğini söyleyen Todd, “Bu ülkenin aralıksız savaşlar çıkardığını görmek büyük bir trajedidir. Nazizm öncesi Almanya da dünyanın en iyi üniversitelerine ve muazzam bir bilimsel düzeye sahipti. Benzer bir dönüşüm ABD için geçerli. Beynimiz bu hıza yetişemiyor, yaklaşan tehlikenin boyutunu algılamakta bir adım geriden geliyoruz” ifadelerini kullandı.

“Avrupa’daki barış Rusların soğukkanlılığı sayesinde sürüyor”

ABD’nin dış politikasında iki boyutun bir arada işlediğini kaydeden Todd, ilk boyutun gerileyen gücün rasyonel reflekslerini içerdiğini belirtti.

Amerikan askeri-sanayi yapısının artık Ukrayna, İsrail ve olası bir İran gerilimini aynı anda finanse edemediğini ifade eden Todd, Trump’ın Ukrayna’dan çıkma yönündeki ilk adımlarını rasyonel bir hasar azaltma çabası olarak nitelendirdi.

Venezuela hamlelerini, Grönland çıkışlarını ve Avrupalı müttefikleri baskılama siyasetini dikkat dağıtma manevraları olarak tanımlayan tarihçi, asıl tehlikeli boyutun Protestanlığın çöküşünden kaynaklanan nihilist savaş dürtüsü olduğunu aktardı.

İngiltere ve Fransa’nın sınırlı askeri güçlerine rağmen gerilimi tırmandırdığını, Almanya’da ise Friedrich Merz liderliğindeki yeni dönemin doğrudan nihilizme geçtiğini dile getiren Todd, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Almanya kendi içinde derin bir ekonomik krize sürükleniyor. Rusya ile enerji bağlarının kopması, doğalgaz tedarik sorunları ve pazar kaybı Alman sanayisini dağıttı. Şimdi ekonomiyi yeniden ayağa kaldırmak için üretimi askerileştirme yolunu seçtiler. Alman sanayisi yüz binlerce, milyonlarca insansız hava aracı üretip bunları cephede kalan Ukraynalılara dağıtırsa bu durum Ruslar için sorun yaratır. Ancak bu adım doğrudan nükleer risk taşır.”

Moskova yönetiminin akılcı ve savunma odaklı bir strateji yürüttüğünü kaydeden Todd, kamuoyundaki hakim kanaatin aksini savundu:

“Herkes Rusya’nın Avrupa’ya saldırmak istediğini söylüyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da bu tehdidi dilinden düşürmüyor. Ben tam tersini görüyorum. Rusya’ya yönelik o kadar çok kışkırtma var ki, Avrupa’da barış yalnızca Rusların sakin kalması ve kendilerine özgü bir özdenetime sahip olması sayesinde bozulmadı. Friedrich Merz kalkıp Rusları barbar olarak nitelendiriyor. Oysa geçmişte 25 ila 27 milyon Sovyet vatandaşını katleden güç Alman ordusuydu. Almanya’nın bu tutumu karşısında Rusların sabrını kaybetme riski var; asıl tehlike budur.”

Todd, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un açıklamalarına kulak verilmesi gerektiğini belirterek doğrudan çatışma ihtimalini şu sözlerle açıkladı:

“Lavrov Avrupalılara açıkça savaş istemediklerini ancak Ukrayna’ya asker gönderilmesinin savaşa giriş sayılacağını söyledi. Böyle bir çatışma Ukrayna’daki savaştan çok farklı ve son derece kısa olacaktır. Rusya’nın hipersonik füze üstünlüğü nedeniyle nükleer silaha dahi başvurmasına gerek kalmaz. Avrupa askeri girişimde bulunursa Ruslar Batı Avrupa’daki askeri sanayi tesislerine hipersonik füzeler yağdırır ve savaş 10 günde sona erer. Bahsettiğim senaryo budur.”

Rusya’nın Avrupa’yı işgal etme hedefi taşımadığını vurgulayan Todd, “Rusya’nın 17 milyon kilometrekarelik toprağı var; Polonya ile yeni sorunlar yaşamak istemez. Ukrayna’da Dinyeper hattına ve Odesa’ya kadar giderek Karadeniz kıyısını güvenceye almak ve geride kalan Ukrayna’yı küçük bir devlete dönüştürmek isteyebilirler. Nüfus yapıları ve stratejik çıkarları Avrupa içlerine yürümeye elvermez. İnsansız hava araçları çağında toprak işgal etmenin ne kadar ağır maliyetler doğurduğunu Ukrayna’da herkes gördü” dedi.

“Avrupalı liderlerin en büyük korkusu barışın gelmesi”

Avrupa’daki siyasi elitlerin kendi iç krizlerinden kaçmak için Rusya ile savaşı göze alan bir retorik geliştirdiğini dile getiren Todd, çatışmanın kaçınılmaz sona yaklaştığını belirtti:

“Ukrayna savaşında son yıla girmiş bulunuyoruz. Ruslar sahada ilerliyor ve bu savaşı askeri olarak kazandılar. En korkunç savaşlar bile eninde sonunda biter. Savaş sona erdiğinde Fransız, Alman ve İngiliz liderler hem kendi halklarına hem de ölüme sürükledikleri, devletleri yerle bir olan Ukraynalılara hesap vermek zorunda kalacak. Yöneticilerimizin asıl korktuğu şey barıştır. Çatışma sürdüğü müddetçe koltuklarını koruyabileceklerini düşünüyorlar. Barış anlaşması imzalandığı an onlara ne yaptıkları sorulacak.”

Fransa’nın iç siyasetinde yaşanan istikrarsızlığa değinen Todd, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un meclisi feshetme kararını anımsatarak, “Son büyük siyasi adımı çılgınca bir parlamento feshi olan bir cumhurbaşkanının bizi Rusya ile çatışmaya soktuğu bir tabloda Fransız toplumu nasıl sakin kalabilir?” sorusunu yöneltti.

“Üretmeyen bir toplumda çalışanlar da sömürü zincirine dahil oluyor”

Fransa’nın toplumsal krizini incelerken sağ çevrelerin kullandığı “büyük nüfus değişimi” kavramı yerine “büyük yavaşlama” tespitini öne çıkaran Todd, nüfusun yaşlanmasıyla her alanda bir durgunluğun hakim olduğunu dile getirdi.

Sanayisizleşmenin toplumsal sınıfları baştan aşağı değiştirdiğini vurgulayan yazar, gençlik yıllarında Fransız Komünist Partisi üyesi olduğunu, Billancourt’taki Renault fabrikasında çalışan işçilerle dostluk kurduğunu anlattı.

Bugün halk sınıflarının sağ partilere oy vermesini marksist bir çerçevede değerlendiren Todd, kitabındaki en sarsıcı bölümlerden birini şu ifadelerle özetledi:

“Son 40 yılda uygulanan küreselleşme, gelişmiş ülkeleri gerçek işçi sınıfından arındırdı. İmalat sanayisi ve üretim faaliyetleri fabrikalarla birlikte Çin’e ve Doğu Avrupa’ya taşındı. Batı’da geriye yalnızca hizmet sektörü ve lojistik kaldı. İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden 30 yıllık refah döneminde ulusal zenginliğin temeli ülke içindeki üretimdi. Fabrikalar çalışıyordu, işçi ve köylü sayısı 1978 yılına kadar artış gösterdi. O dönem tüketim toplumu aynı zamanda bir üretim toplumuydu.”

Fransa’nın artık yalnızca bir tüketim toplumuna dönüştüğünü belirten tarihçi, sömürü ilişkilerinin yön değiştirdiğini kaydetti:

“Fransız toplumsal sınıflarının yaşam standardı, artan zorluklara rağmen halen belirli bir seviyede kalabiliyorsa, bu durum Çinli işçilerin ve Bangladeşli çocukların düşük maliyetli emeğine dayanıyor. İster Ulusal Birlik partisine yönelsinler ister şehirli kesimlerdeki Boyun Eğmeyen Fransa seçmeni olsunlar, üretim yapmayan bir toplumda tüketiciler küresel sömürü zincirinin birer parçası haline geliyor. Bu acı verici gerçeği araştırmacı dürüstlüğüyle yazmak zorundaydım.”

“Kapsayıcı egemenlikçilik Fransa için tek çıkış yolu”

Yapay zeka teknolojisinin toplumsal etkilerine de değinen Todd, bu aracın atomize olmuş, toplumsal bağları çözülmüş Amerikan toplumunda yıkıcı sonuçlar yaratacağını söyledi.

Otoriter rejimlerin kolektif denetim mekanizmaları sayesinde süreci daha iyi yönetebileceğini aktaran düşünür, kendisinin de Sümer uygarlığı ve Mezopotamya tarihi üzerine yürüttüğü çalışmalarda ve metin çevirilerinde yapay zekadan faydalandığını ancak bu teknolojinin genel çöküşü durduramayacağını ifade etti.

Görüşmenin son bölümünde entelektüel çevrelerin ve basın mensuplarının tutumunu eleştiren Todd, babası gazeteci Olivier Todd’u anımsatarak gazetecilik mesleğinin ve üniversite dünyasının düşünsel gerileme içinde olduğunu dile getirdi.

Sosyologların ve tarihçilerin toplumsal sorunlar karşısında derin bir sessizliğe gömüldüğünü söyleyen yazar, kitaptaki tek umut verici önerisini “kapsayıcı egemenlikçilik” olarak tanımladı:

“Fransa’da asimilasyon süreci büyük yavaşlama nedeniyle hız kesti. Çıkış yolu, Müslüman göçmenlerin çocuklarını ve torunlarını koşulsuz olarak tam Fransız vatandaşı kabul eden, ulus fikrine dayalı kapsayıcı bir egemenlik anlayışıdır. Televizyon ekranlarında çizilen dini ve etnik nefret ortamının sokaktaki sıradan insanların ilişkilerinde karşılığı yok. Fransız halkı gerçek bir yoksullaşma ve güvenlik kriziyle yüz yüze geldiğinde doğru refleksi gösterecektir. Fransa’nın yapısında tam olarak dibe vurmadan toparlanamamak gibi bir gelenek var.”

Prof. Ulrike Guérot: Çok kutuplu bir dünya yükseliyor, ABD hegemonyası sona ermeli

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English