Bizi Takip Edin

Avrupa

Alman ordusundaki rekor personel artışı yapısal sorunu gizleyemiyor

Yayınlanma

Almanya Savunma Bakanlığı, 31 Temmuz itibarıyla 186 bin 700 askere ulaşarak son 13 yılın en yüksek personel seviyesini yakaladığını duyurdu. Ancak ordudaki büyümenin yeni erlerden ziyade kıdemli ve yaşlı kadroların hizmet sürelerinin uzatılmasına dayanması, kuvvet yapısının bozulduğu yönündeki eleştirileri artırıyor.

Almanya Savunma Bakanlığı, yılın ikinci yarısı için bir dizi öncelikli hedef belirledi. Boris Pistorius (SPD) liderliğindeki bakanlık yönetimi, kasım ayı sonunda Federal Meclis (Bundestag) tarafından kabul edilmesi planlanan federal bütçe hükümet tasarısından memnuniyet duyuyor.

Welt gazetesinin haberine göre yetkililerin kamuoyu önünde açıkça dile getirmediği temel mesele ise vergi gelirlerinden ve kredilerden tahsis edilen kaynakların askeri kabiliyetlere olabildiğince verimli şekilde dönüştürülmesi gerekliliği; zira bu alanda halen aksaklıklar yaşanıyor.

Yeni altyapı inşaatlarında ise sürecin genel olarak planlandığı gibi ilerlediği değerlendiriliyor.

Bu yıl kışlalara yaklaşık 9 bin yeni yatak kapasitesinin kazandırılması hedefleniyor ve ilk yataklara yerleşimler bugünlerde başlamış durumda.

Önümüzdeki dört yıl içinde ise yeni binalarla birlikte yaklaşık 54 bin yatağın daha sisteme dahil edilmesi planlanıyor.

Tüm bu başlıklara karşın ordudaki en büyük sorun sahası personel konusu olmaya devam ediyor.

Bakanlık hafta başında yaptığı açıklamada, 31 Temmuz itibarıyla asker sayısının 186 bin 700’e ulaştığını ve yaklaşık 13 yılın en yüksek seviyesinin görüldüğünü bildirdi.

Bu rakam, en geç 2035 yılına kadar ulaşılması hedeflenen 260 bin askerlik nihai hedefin oldukça gerisinde kalsa da bakanlık, mevcut değerin “personel artışı için öngörülen hedef koridoru içinde” yer aldığını savunuyor.

Bu da, Federal Meclis ile başlangıçta oldukça yavaş bir artış rotası üzerinde uzlaşılmış olmasından kaynaklanıyor. Söz konusu planlama, yıl sonuna kadar 186 bin ila 190 bin kişilik bir personel mevcudu öngörüyor.

Bakanlık, “personel temin sürecinin genelindeki olumlu gelişmeler doğrultusunda, mevsimsel dalgalanmaların etkisine rağmen Bundeswehr’in personel artışının yıl sonuna kadar olumlu seyrini sürdüreceğini” tahmin ediyor.

Ancak tüm gözlemciler bu değerlendirmeye katılmıyor. Eski Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Alfons Mais, LinkedIn’de yayımladığı yazıda şu değerlendirmelerde bulundu:

“Bu açıklamalara bakıldığında, Bundeswehr’in anayasal görevinin mümkün olduğunca fazla insanı istihdam etmek olduğu izlenimine kapılmak mümkün. Temel soru şudur: Hizmet süresi uzatılan personelin de dahil olduğu bu ilave güç, savunma görevine nerede katkı sağlıyor? İdari kadrolarda mı? Yurt içi savunmada mı? Harekat birliklerinin yedek unsurlarında mı? Kıtadaki mevcut personel açıklarının kapatılmasında mı? NATO planlama hedeflerine yönelik yeni kabiliyetlerin artırılmasında mı? Litvanya’da mı?”

Meselenin yalnızca nicelik değil, aynı zamanda nitelik yani doğru personelin doğru yerde istihdam edilmesi olduğunu belirten Mais; personelin yalnızca karargahlarda değil, topçu taburlarında, yüzer unsurlarda, savaş uçağı filolarında veya elektronik harp alanında bulunması gerektiğine işaret ediyor.

Nitekim bakanlık da emekli korgeneralin dikkat çektiği bu yapısal sorunların farkında.

Siyaseten arzulanan rekor veriler kamuoyuna duyurulsa da Bendlerblock’taki yetkililer, olası bir kriz ve savaş durumuna uygun bir savunma düzeni alabilmek için Bundeswehr’in personel yapısının yeniden bir piramit formuna kavuşturulması gerektiğini kabul ediyor.

Bakanlık koridorlarında ordunun mevcut yapısıyla “fazla yağ bağladığı” ve gövdesinin hantallaştığı konuşuluyor.

Silahlı kuvvetlerde ideal kabul edilen piramit modelinde, zirveyi generaller ve kurmay subaylar oluştururken geniş tabanı erbaş ve erler meydana getiriyor; bu iki kesimin arasında ise subaylar ve astsubaylar yer alıyor.

Tabanın kalabalık, komuta kademesinin az sayıda pozisyondan oluşması, hem genç ve fiziki açıdan dayanıklı bir orduyu hem de en başarılı askerlerin sürekli bir eleme süreciyle üst kademelere yükselmesini güvence altına alıyor.

Bu model aynı zamanda maliyet etkinliği sağlıyor ve görev süresi bitip yedeğe ayrılan askerler sayesinde yüksek seferberlik kabiliyeti sunuyor.

Bugün ise Bundeswehr yalnızca tepe kadrosu şişkin bir yapıya sahip olmakla kalmıyor, aynı zamanda orantısız biçimde geniş bir orta kademeyi, yani hantal gövde yapısını barındırıyor.

Genç er kadrolarının sayısı yetersiz kalırken yaşlı subayların sayısı fazlalık oluşturuyor. Komuta edecek yeterli askeri bulunmayan bir binbaşı askeri açıdan katma değer üretmediği gibi, kıdemli personelin görevde uzun süre kalması genç askerlerin terfi etmesini de engelliyor.

Bu da savunma bütçesinin muharebe gücüne, teçhizata veya yeni nesil askerlere aktarılması yerine, orta ve üst kademedeki personelin yüksek maaşlarına harcanmasına yol açıyor.

Bakanlığın bu tespitine rağmen uygulamada henüz somut bir dönüşüm adımı atılmış değil.

Yaşlanan ama caydırıcılığı artmayan kuvvet

Pistorius yönetimi, olumlu personel verilerini koruyabilmek amacıyla yeni asker alımının yanı sıra sözleşmeli ve muvazzaf askerleri hizmet sürelerinin sonunda ordu içinde tutmaya yönelik “personel bağlama tedbirlerine” başvuruyor.

Bakan, nisan ayından bu yana astsubay ve subaylara kişiye özel mektuplar gönderiyor.

Verilen hizmetler için teşekkürle başlayan bu mektuplarda şu ifadelere yer veriliyor:

“Aktif kıtadaki son günleriniz, köklü kırılmaların yaşandığı bir döneme denk geliyor. Ülkemiz ve kıtamız muazzam sınamalarla karşı karşıyadır. Bu süreçte Bundeswehr’in görevi daha da kritik hale gelmektedir. Bu nedenle personel artışı temel odak noktamızdır. Bu artış ancak nitelikli, yüksek performanslı ve özellikle görevine bağlı askerlerle, yani sizler gibi deneyimli silah arkadaşlarıyla başarılabilir. Mesleki geleceğinize gelin birlikte bakalım. Katkınız her gün önem taşıyor.”

Bakanlık, uygulanan bu ve benzeri elde tutma tedbirlerini yalnızca sayısal hedefler üzerinden savunuyor. Açıklamaya göre yalnızca 2025 yılında yürütülen “hedefe yönelik bireysel danışmanlık tedbirleri” sayesinde tüm statü ve branşlardan binlerce askerin hizmet süresini uzatması sağlandı.

Ancak bu yöntem özellikle yaşça ileri muvazzaf askerler arasında karşılık buluyor. Temmuz 2026 sonu itibarıyla muvazzaf ve sözleşmeli asker mevcudu bir önceki yıla göre yaklaşık 3 bin artışla 174 bin 700’e ulaştı.

Bu artışın temelini muvazzaf asker sayısındaki yükseliş oluştururken, sözleşmeli asker mevcudunda hafif bir gerileme kaydedildi.

Özel uzmanlığından ötürü fiziki performansı sınırlı olsa dahi ordunun ihtiyaç duyduğu 56 yaşında muvazzaf askerler bulunabilse de bu geniş kapsamlı uygulama, personel yapısının piramide dönüştürülmesi hedefini yavaşlatıyor.

Silahlı kuvvetler fiilen yaşlanırken bu durumun orduyu daha etkin ve vurucu bir güce dönüştürüp dönüştürmediği tartışılıyor.

Bakanlık, personel açığının gerçek boyutunu kamuoyuna açıklama konusunda da çekingen davranıyor. Zira mesele sadece 260 binlik hedef ile mevcut 186 bin 700 kişilik durum arasındaki 73 bin 300 askerlik farktan ibaret değil.

Personele ilişkin düzenli bilgilendirmelerde, ordudan ayrılan askerlerin sayısı, yani yenilenme ve ikmal ihtiyacı yer almıyor.

Son üç yılda her yıl ortalama 14 bin muvazzaf ve sözleşmeli asker Bundeswehr’den ayrıldı. Bakanlığın bilgi talebine verdiği yanıta göre 2025 yılında bu sayı yaklaşık 14 bin 600 oldu; bu yıl da benzer rakamlar bekleniyor. Bu verilere görev süreleri biten zorunlu askerlik yükümlüleri de ekleniyor.

Bakanlık sözcüsü, verilerin sürekli değişmesi ve oldukça oynak olması nedeniyle önümüzdeki beş yıla ilişkin bir projeksiyon sunamayacaklarını ifade etti. Ancak böyle bir tahminde bulunmak güç değil.

2011 yılında zorunlu askerliğin askıya alınmasının ardından dönemin Savunma Bakanı Thomas de Maizière (CDU), “Personel Yapı Modeli 185” kapsamında sözleşmeli askerleri 20 ila 25 yıl gibi olabildiğince uzun sürelerle göreve bağlamaya başlamıştı.

Önümüzdeki yıllarda bu personelin görev süreleri sona erdiğinde ikmal ihtiyacı belirgin biçimde artacak.

Deneyimli personel planlamacıları, hedeflenen büyümenin yakalanabilmesi için gelecekte her yıl yaklaşık 30 bin yeni askerin orduya alınması gerektiği görüşünde birleşiyor.

Mevcut sayılar ise bu gereksinimin çok gerisinde seyrediyor. Yıllık personel artışı geçen yıla kıyasla yalnızca 3 bin 700 civarında bulunuyor; üstelik bu artış, yüzde 20’nin üzerindeki olağan askerliği bırakma oranları nedeniyle daha da gerileyebilir. Yeni askerlik modeli uygulaması da hedeflenen hızda ilerlemiyor.

Temmuz ayı sonuna kadar askerlik yoklama anketi kapsamında yaklaşık 194 bini genç erkeklere, yaklaşık 184 bini genç kadınlara olmak üzere toplam 378 bin mektup gönderildi.

Anketi doldurma zorunluluğu bulunan erkeklerin yaklaşık yüzde 96’sı bu yükümlülüğünü yerine getirdi. Katılımın gönüllülük esasına dayandığı kadınlarda ise oran yüzde 4 seviyesinde kaldı.

İlgisini beyan eden yaklaşık 2 bin 630 kişi değerlendirme sürecine tabi tutuldu; bu sürecin ardından 865 kişinin Bundeswehr bünyesinde görevlendirilmesi planlandı.

Emekli Korgeneral Mais’in savunma yönetiminden gelen personel bültenlerine şüpheyle yaklaşmasının ardında bu tablo yatıyor.

Mais, tablonun vahametini şu sözlerle vurguluyor: “Yalnızca marjinal sayısal artışlara dair sevinç naraları atarak niteliksel zorlukların üzerini örtemezsiniz!”

Avrupa

Manchester City’nin başı dertte

Yayınlanma

Bağımsız bir komisyon, Manchester City’yi, 830 milyon sterlinden fazla gizli fonu gizlemek amacıyla ticari ortaklarla “sahte sözleşmeler” düzenlemek de dahil olmak üzere, 114 başlıkta suçlu buldu.

Kulüp, herhangi bir suçu olduğunu hâlâ reddediyor ve 2 Ekim tarihine kadar temyiz başvurusunda bulunma hakkı var.

City, 2009 ile 2018 yılları arasında mali kuralları ihlal ettiği gerekçesiyle Şubat 2023’te Premier Lig tarafından yöneltilen 115 suçlamadan 114’ü konusunda suçlu bulundu.

Bağımsız heyet, para cezasından ağır puan kesintisine, ligden ihraç edilmeye veya şampiyonlukların iptal edilmesine kadar uzanan yaptırımlar konusunda henüz bir karar vermedi.

Manchester United, Liverpool ve Arsenal gibi rakip kulüplerin, bu kararın o dönemde kaçırdıkları ödül paraları ve sıralamalar açısından ne anlama gelebileceğini şimdiden değerlendirmeye başladıkları söyleniyor.

En ciddi suçlamalar ise sponsorluk gelirleri, ilişkili taraflarla yapılan ödemeler ve işletme giderleri ile ilgili muhasebe usulsüzlüklerine odaklanıyor.

40 sayfalık raporda Manchester City, “sahte” anlaşmalar, “dürüst olmayan” tanıklar ve Abu Dhabi United Group (ADUG) için “bir paravan olmaktan öteye gitmeyen” Fordham Anlaşması ile suçlanıyor.

City, ADUG’un Abu Dabili sponsorlardan gelen sponsorluk ücretlerini kısmen karşıladığı bir “Gizli Finansman Planı” uyguladı.

Sonuç olarak, kulübün mali tablolarında 2009-10 sezonundan 2017-18 sezonuna kadar Abu Dabi sponsorlarından elde edilen ticari gelirin 949,94 milyon sterlin olduğu gösterildi.

Oysa gerçekte, Abu Dabi sponsorları bu dönemde City’ye sadece 119,25 milyon sterlin ödedi; kalan 830,69 milyon sterlin ise ADUG tarafından karşılandı.

City ayrıca, gelirleri 24,5 milyon sterlin fazla, giderleri ise 49,414 milyon sterlin eksik göstermek amacıyla Fordham adlı bir üçüncü tarafı bir araç olarak kullandı.

Komisyon, “Fordham Anlaşması”ni “ADUG için bir paravan olmaktan öteye gitmeyen” bir düzenleme olarak nitelendirdi.

Bu davanın boyutu, onu İngiliz futbolunun daha önce karşılaştığı hiçbir duruma benzemiyor.

Everton, 2023-24 sezonunda kâr ve sürdürülebilirlik kurallarını tek bir kez ihlal ettiği için altı puan, Nottingham Forest ise dört puan düşürüldü.

Her iki vaka da City’ye yöneltilen 115 suçlamanın yanında nispeten sınırlı kalıyor.

Chelsea, kulübün önceki yönetim döneminde yapılan usulsüz ödemeleri fiilen ihbar ettikten sonra para cezasına çarptırıldı ve ertelenmiş bir transfer yasağı aldı; ayrıca soruşturma süreci boyunca yetkililerle işbirliği yaptı.

City ise bunların hiçbirini yapmadı. Davayı takip eden hukuk uzmanlarına göre kulüp, her bir suçlamayı reddetti ve Chelsea’nin yaptığı gibi işbirliği göstermedi.

Bu durum, yaptırımlar nihayet belirlendiğinde hoşgörü gösterilme olasılığını önemli ölçüde azaltıyor.

Premier Lig’den Richard Masters, ligin uygulanması gerektiğini düşündüğü yaptırımla ilgili sunumları denetleyecek.

Bunun ardından City’nin avukatları daha hafif bir sonuç için savunma yapabilecek.

Her iki taraf da, kararı veren aynı bağımsız heyetin huzurunda argümanlarını sunacak.

Söz konusu dönemde City’nin kazandığı şampiyonlukların elinden alınıp alınmayacağı konusu henüz netleşmedi.

Kulübün yaratmakla suçlandığı mali avantajın, sonraki on yıl boyunca İngiliz futboluna hakim olan ve 2023’teki üçlü zaferle doruğa ulaşan kadronun oluşturulmasına katkıda bulunduğu gerekçesiyle, 2009 ile 2018 arasındaki tüm sonuçların geçersiz sayılması yönünde bir görüş bulunuyor.

Buna karşılık, sahada yaşananların geriye dönük olarak iptal edilemeyeceği yönünde bir görüş de mevcut.

City’nin en görkemli döneminde kulübe antrenörlük yapan Pep Guardiola, karar açıklanmadan önce, 2023 yılında bu soruyu doğrudan ele almış ve şunları söylemişti:

“Hadi ama! Karar ne olursa olsun, o anlar bize aittir. Yaptıklarımızı bir düşünün… Sergio Aguero’nun QPR’a attığı o gol; kimse onu silemez. Bilmiyorum, Steven Gerrard’ın Anfield’da kaymasından biz mi sorumluyuz?”

2018-19 ve 2021-22 sezonlarında Liverpool takımıyla City’nin ardından ikinci sırada bitiren Jürgen Klopp, karar açıklanmadan önce, kulübün suçlu bulunması halinde bira alıp eski oyuncuları için kendi arka bahçesinde bir kutlama düzenleyeceğini söylemişti.

City taraftarları açısından bakıldığında, kulübe yakın kaynakların tarif ettiği ruh hali, davanın sürdüğü üç yıl boyunca direniş ve yorgunluk arasında gidip geldi.

Başkan Khaldoon Al Mubarak, taraftarlara ve genel müdür Ferran Soriano’ya bir mektup yazarak, bir kararın açıklandığı şu anda bile sürecin sonuçlanmasının hâlâ yıllar alabileceği konusunda uyarıda bulundu.

Bu mesaj, kulübün kendisinin de temyiz davasının hızlı bir şekilde çözüme kavuşmasını beklemediğini gösteriyor.

Everton taraftarı olan İngiltere Başbakanı Andy Burnham da topa girdi. Başbakan, Manchester City’nin Birleşik Arap Emirlikleri’nden gelen sahiplerinin, kulübün Premier Lig’in mali kurallarını ihlal ettiği tespit edildikten sonra kulübü satması durumunda “gerçekten endişeleneceğini” söyledi.

Burnham, 2008 yılından bu yana kulübün sahibi olan ve Birleşik Arap Emirlikleri Başbakan Yardımcısı Şeyh Mansour bin Zayed Al Nahyan tarafından yönetilen Abu Dhabi United Group’un başarılarını övdü:

“Onları kaybetmek beni gerçekten çok endişelendirir. Modern Manchester’ın inşasında ve tabii ki Manchester City’nin bugünkü küresel güç haline gelmesinde çok büyük bir ortak oldular. Aslında City Football Group’a ve daha geniş kapsamlı sahiplik yapısına, sadece Etihad [Stadyumu] ve çevresindeki kampüse değil, aynı zamanda şehre de yatırdıkları para için teşekkür ediyorum.”

Başbakan, City’ye ceza verilmesinin Birleşik Krallık-Abu Dabi ticaret ilişkileri üzerinde önemli bir etki yaratabileceği yönündeki uyarılara rağmen, herhangi bir disiplin sürecine müdahale etmeyeceğini söyledi.

Burnham, belediye başkanı olduğu dönemde City’nin sahipleriyle kurduğu ilişkilerin “elbette” incelemeye dayanacağından emin olduğunu belirtti.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Papa Leo’dan Avrupa’nın silahlanmasına itiraz

Yayınlanma

Papa XIV. Leo, Avrupa’nın silahlanmasına olan itirazını yineleyerek, Ukrayna savaşında barış çabalarına destek verdi.

ABD kökenli ilk papa, Avrupa Birliği’nin kurucularından Robert Schuman’ın memleketi olan Metz’de Avrupalı liderlere hitaben yaptığı konuşmada, “Savaş geri döndü, hatta Avrupa’ya bile: Her gün sayısız sivilin hayatına mal olan yeni ve anlamsız bir katliam,” dedi.

Leo, Avrupa için bugüne kadarki en net siyasi vizyonunu ortaya koyarken, sağın bölge genelinde güç kazandığı bir dönemde entegrasyonu ve çokkültürlülüğü de övdü.

Fransızca yaptığı konuşmada Papa, Avrupalılara hukukun üstünlüğü ve ırk, renk, sınıf veya meslek ayrımı gözetmeksizin tüm insanların eşitliği dahil olmak üzere AB’nin kurucu değerlerini hatırlamaları çağrısında bulundu.

Leo’nun konuşması ayakta alkışlandı.

Leo, cuma günü başladığı dört günlük ziyaretine, Birleşmiş Milletler ve diğer çok taraflı kuruluşların krizde olduğu ve uluslararası diyaloğun bir “maskaralık” haline gelme riski taşıdığı uyarısıyla başlamıştı.

Kıyamete beş kala – 2: Kiliseler savaşı

“Müzakerelerde cesaret göstermeli ve barışın daha büyük yararı için bazı tutumlarımızdan vazgeçmeye hazır olmalıyız,” diyen Leo, 1917’de Birinci Dünya Savaşı’nın kanlı günlerinde Papa XV. Benedict’in yaptığı benzer bir çağrıyı hatırlattı.

Leo ayrıca, ABD Başkanı Donald Trump’ın baskısı ve Rusya tehdidi gerekçesiyle geçen yıl Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana en yüksek artışla artan Avrupa askeri harcamalarına muhalefetini yineledi.

Papa şöyle konuştu:

“Yeniden silahlanmanın çözüm olduğu yanılgısına da karşı koymalıyız. Bugün kendimize şunu sormalıyız: Dünya barışını ilerletmek için gerçekten yaratıcı çabalar gösteriyor muyuz, yoksa sadece ‘savaş dalgası ile baş etmeye’ ve hâlâ geleceğini varsaydığımız savaşlara kendimizi daha iyi hazırlamaya mı çalışıyoruz?”

Ayrıca Leo, Avrupalı liderlere kıtaya gelen göçmenleri topluma entegre etmeleri ve onlara sanki kendi aile üyeleriymiş gibi fırsatlar sunmaları çağrısında bulundu.

Liderlere sık sık göçmenlere daha insancıl davranmaları çağrısında bulunan Papa, göç için “yasal ve güvenli yollar” ve insan kaçakçılığıyla mücadeleye yönelik uluslararası işbirliği konusundaki çağrısını yineledi:

“Birini kabul etmek, onu kendi ailenin bir parçasıymış gibi entegre etmek ve ona yeteneklerini, becerilerini ve duyarlılıklarını geliştirme fırsatı sunmak demektir.”

Leo’nun konuşmasından birkaç saat önce, aralarında bir çocuğun da bulunduğu üç ⁠göçmen, Fransa’dan İngiltere’ye Manş Denizi’ni geçmeye çalışırken hayatını kaybetti.

Thiel ödül aldı, yine Papa ve ÇKP’ye çattı

Leo ayrıca Trump’ın ABD’deki göç karşıtı politikalarını da eleştirdi ve Avrupa’yı hukukun üstünlüğünü korumaya ve çokkültürlülüğü benimsemeye çağırdı.

Avrupa’nın Hıristiyan köklerini de vurgulayan Papa, “Avrupa, geçmişinin en iyi yönlerinden yararlanabildiği ve başkalarıyla olan karşılaşmalar yoluyla bunları yeni ve yaratıcı şekillerde yeniden şekillendirebildiği zaman gelişmiş ve ilerlemiştir,” dedi ve şöyle devam etti:

“Günümüzde bireyler ve devletler arasındaki ilişkiler giderek daha da medeniyetsiz bir hal alıyor. Sözünü tutmanın değeri göz ardı ediliyor; bunun yerine insanlar yalanlar ve aldatmacalarla övünüyor. Avrupa, geliştirmeyi ve korumayı öğrendiği başkalarına saygı sayesinde bu döngüyü kırmaya yardımcı olabilir.”

Leo daha sonra Metz’deki 13. yüzyıldan kalma Gotik katedralde binlerce yerel Katolik ile birlikte bir ayin düzenledi ve burada Avrupa’nın çokkültürlü kimliğini övdü.

Kutsal Makam’ın lideri, “Avrupa’nın geleceği tekdüzelikte değil, farklılıkların uyumunda yatıyor,” dedi.

Papa Leo: Kilise, güncel olaylara seyirci kalamaz

Okumaya Devam Et

Avrupa

AB, “Made in Europe” için adım atmaya hazırlanıyor

Yayınlanma

AB, “Made in Europe” düzenlemesi ile Avrupa sanayisine ivme kazandırmak için muazzam kamu harcama gücünü kullanmak istiyor.

Bununla birlikte, neyin gerçekten “Avrupa malı” sayılacağı konusundaki derin görüş ayrılıklarını var.

POLITICO’da yer alan habere göre Avrupa Parlamentosu ve üye ülke hükümetleri, Brüksel’in “Made in Europe” sloganını bir endüstriyel stratejiye dönüştürme çabasının bir parçası olan Sanayi Hızlandırıcı Yasası (IAA) konusunda tutumlarını belirlemeye çalışıyor.

Bu çaba, ihale ve sübvansiyonları kullanarak Avrupa menşeli ürünler için garantili bir pazar yaratmayı amaçlıyor.

Fakat bunu yapmak, bir ürünün bu kapsamda değerlendirilebilmesi için ne kadar “Avrupalı” olması gerektiği ve hükümetlerin ve tüketicilerin yerli ürünleri satın almak için ne kadar daha fazla ödeme yapmaya hazır olması gerektiği gibi siyasi açıdan tartışmalı nitelikteki sorulara yanıt vermek anlamına geliyor.

Anlaşmazlıklar sadece Parlamento ile Konsey arasında değil, aynı zamanda hükümetler arasında ve hatta farklı ülkelerden siyasi müttefikler arasında da yaşanıyor.

Avrupa Komisyonu tarafından Mart ayında açıklanan IAA, yeşil teknoloji, enerji yoğun sanayiler ve otomobillere yönelik kamu harcamalarını Avrupalı şirketlere yönlendirerek, bu şirketlerin hakim konumdaki Çinli ihracatçılarla rekabet etmelerine yardımcı olmayı amaçlıyor.

Aradan geçen altı ayın ardından, bu hedefi uygulanabilir bir yasaya dönüştürmenin ne kadar zor olduğu giderek netleşiyor.

Karşıt taraflar, Avrupa’nın sanayi tabanını güçlendirme, izin süreçlerini hızlandırma ve stratejik bağımlılıkları azaltma gereği konusunda genel olarak hemfikir.

Fakat AB’nin Avrupa üretimini ne kadar desteklemesi gerektiği ve hükümetlerin ne kadar esneklik elde tutması gerektiği konusunda keskin bir ayrılık yaşıyor.

POLITICO, 2027’ye kadar sürecek müzakereleri domine edecek beş konu belirlemiş.

Birinci mesele, neyin “Made in Europe” sayılacağına ilişkin tartışma.

AB menşe tanımlaması müzakerelerdeki en hassas siyasi konu. Kamu alımlarının bloğun GSYİH’sinin %15’ini (yani yılda yaklaşık 3 trilyon avroyu) oluşturması nedeniyle, söz konusu meblağlar çok büyük.

Bir ürünün bu tanıma uyması için ne kadar Avrupalı olması gerektiği meselesinde sınır çok dar çizilirse Brüksel, yakın ticaret ortaklarını dışlama ve tedarik zincirlerini bozma riskiyle karşı karşıya kalıyor.

Öte yandan çok geniş çizilirse “Made in Europe” tercihi anlamsız hale gelme riskiyle karşı karşıya kalabilir.

Parlamento, daha sıkı kaçakçılık önleme kuralları istiyor ve bir ürünün değerinin en az %50’sinin AB içinde yaratılması şartını dayatıyor.

Bu durum, üçüncü ülkelerden gelen ürün veya bileşenlerin AB menşeli mallara eşdeğer olarak kabul edilmesini de zorlaştıracak.

Yasa koyucular ayrıca, karşılıklılık, iktisadi güvenlik önlemleri, iklim taahhütleri, çalışma standartları ve insan hakları korumaları dahil olmak üzere daha katı koşullar getirmeyi hedefliyor.

Konsey, DTÖ Kamu Alımları Anlaşması veya ilgili serbest ticaret anlaşmalarının kapsadığı ülkelerden gelen içeriği, belirli koşullar altında (bazı karşılıklılık ilkeleri dahil) AB menşeli içerikle eşdeğer olarak değerlendirmeye daha açık bir tutum sergiliyor.

Fakat AB ülkeleri bu konudaki tutumlarını hâlâ tartışıyor ve birbiriyle çelişen çeşitli öneriler sunuyor.

Konsey başkanlığını yürüten İrlanda, Ekim ortasına kadar “Made in Europe” ibaresini içeren yeni bir uzlaşma önerisi sunmayı planlıyor.

Diğer bir mesele ise Doğrudan Yabancı Yatırım (DYY) taraması.

AP, stratejik sektörlerdeki yabancı yatırımların taranması için daha kapsamlı ve sıkı bir sistem istiyor.

Bu talebin arkasında, AB’nin stratejik endüstrileri geliştirmek için milyarlarca harcama yapmasına rağmen, sübvanse edilen ya da başka şekillerde devlet destekli yabancı yatırımcıların, AB’nin oluşturulmasına katkıda bulunduğu şirketleri ve varlıkları ele geçirebileceği endişesi yatıyor.

Milletvekilleri, inceleme eşiğini önerilen 100 milyon avroluk yatırım rakamından 50 milyon avroya indirmek, yabancı yatırımcıların bağlı şirketlerini kuralların kapsamına dahil etmek ve bildirim zorunluluğunu tetikleyecek kontrol eşiğini düşürmek istiyor.

Ayrıca, Komisyon’a daha güçlü bir rol vererek, AB fonlarının söz konusu olduğu kritik hammaddelere yönelik yatırımları engelleme yetkisini de Komisyon’a devretmek istiyorlar.

Konsey’in tutumu daha dar kapsamlı: Genel olarak Komisyon’un orijinal teklifinde öngörülen 100 milyon avroluk doğrudan yabancı yatırım eşiğini ve %30’luk kontrol eşiğini korurken, ulusal makamlara onay sürecini yönetme konusunda daha fazla esneklik tanıyor.

İki kurum, sadece incelemenin kapsamı konusunda değil, Brüksel ile ulusal başkentler arasındaki güç dengesi konusunda da anlaşamıyor.

Üçüncü mesele, ihale ve sübvansiyonların kapsamı konusunda düğümleniyor.

Her iki taraf da kamu ihaleleri ve devlet desteğinin Avrupa menşeli ve düşük karbonlu ürünlere talep yaratmasını istiyor.

Fakat kuralların ne kadar geniş bir alanda uygulanması gerektiği konusunda fikir ayrılığı var.

İşte bu noktada siyasi hedefler, kamu bütçesiyle doğrudan çatışıyor. Hükümetlerin Avrupa menşeli ürünler satın almasını zorunlu kılmak, yerli üreticiler için talep yaratabilir ama daha ucuz ithal ürünler mevcutken vergi mükelleflerinin daha fazla ödeme yapmasına da yol açabilir.

Parlamento, yeşil, sosyal veya “AB’de Üretilmiştir” gibi çeşitli gerekliliklerin devlet yardımı veya sübvansiyon programlarının %90’ına kadarını kapsamasını isterken, Konsey metninde bu oran %45.

Ayrıca daha sıkı sosyal ve çalışma koşulları, yer değiştirme kısıtlamaları ile daha katı doğrulama ve uygulama mekanizmaları öneriyor.

Konsey ise, uygun ürünlerin bulunmaması, aşırı pahalı olması veya teknik olarak uygun olmaması durumlarında daha geniş istisnaları destekliyor.

Bu tutum, hükümetlerin kamu harcamaları veya ithal bileşenlere bağlı projelerin yavaşlaması konusundaki endişelerini yansıtıyor.

Dördüncü konu ise sektörel hedefler konusundaki ayrışma. 

AP genel olarak bataryalar, güneş panelleri, rüzgâr türbinleri, elektrolizörler, nükleer teknolojiler ve elektrikli araçlar için daha yüksek ve daha ayrıntılı Avrupa menşeli içerik şartları arıyor.

Elektrikli arabalar, “Made in Europe” kavramının pratikte ne kadar karmaşık hale gelebileceğini gösteriyor.

AB’de monte edilen bir araç, dünya çapında uzanan tedarik zincirleri aracılığıyla temin edilen bir batarya ve hammaddeler içerebilir.

AP, batarya dışındaki araç bileşenleri için gerekli AB menşeli pay oranını, Komisyon’un önerdiği %70’ten %75’e çıkarmayı planlıyor.

Ayrıca batarya malzemeleri, bağlayıcılar ve stratejik hammaddelere ilişkin şartlar da eklenecek. 

Öte yandan Konsey’in tutumu daha az kuralcı olup, daha kademeli bir uygulamaya izin verecek.

Anlaşmazlık, stratejik sektörlerin destek alması gerekip gerekmediği konusunda değil, IAA’nın üreticiler ve tüketiciler için maliyetleri artırabilecek bağlayıcı içerik hedefleri getirip getirmemesi konusunda ortaya çıkıyor.

Beşinci ve son tartışma ise Sanayi Hızlandırıcı Yasası’nın taradığı alanlarla ilgili.

IAA’nın stratejik bağımlılıklara yönelik hedefli bir yanıt olarak mı kalacağı, yoksa AB sanayi politikası için daha geniş kapsamlı bir araç haline mi geleceği tartışılıyor.

AP, mevzuatı denizcilik imalatı, malzeme geri kazanımı ve inşaat sektörü için belirli plastik ürünler gibi alanları da kapsayacak şekilde genişletmek istiyor.

Ayrıca, gelecekteki gözden geçirmelerde gübre, demiryolu araçları, robotik ve havacılık gibi sektörlerin de dikkate alınmasını istiyor.

Konsey metni ise enerji yoğun sanayiler, otomotiv, net sıfır teknolojileri ve kritik hammaddeler dahil olmak üzere halihazırda belirlenmiş sektörlere daha fazla odaklanıyor.

Tartışma, AB’nin “Made in Europe” tercihlerini ne kadar genişletmesi gerektiği konusundaki daha geniş kapsamlı bir gerilimi yansıtıyor.

Bazı stratejik sektörlerde kamu alımları ve sübvansiyonlar yerli üretimi desteklemek için kullanıldığında, diğer sanayiler de bu avantajlardan yararlanabilmeleri gerektiğini savunmak için güçlü bir teşvike sahip oluyor.

POLITICO’da yer alan bir başka habere göre ise Brüksel, AB üyeliği bekleyen ülkelere, “düşman devletlere” ve endüstriyel rakiplere karşı blokla birlikte hareket etmeyi kabul etmeleri şartıyla, ortak pazarına erişim imkanı tanıyacak.

Taslak plana göre, aday ülkelere başvuruları değerlendirilme aşamasındayken, engelsiz ticaret ve araştırma programlarına erişim dahil olmak üzere, tek pazara benzeri görülmemiş bir “kademeli entegrasyon” imkânı sunulacak.

Aday ülkelere sunulacak “genişleme öncesi” avantajlara ilişkin bir değerlendirmede, “Tek pazar, iktisadi yakınlaşma için birinci önceliktir,” ifadesi yer alıyor.

Taslakta şunları yazıyor:

“Daha erken bir entegrasyon, Birlik’teki işletmeler için fırsatlar yaratacak, Avrupa değer zincirlerini güçlendirecek ve stratejik bağımlılıkları azaltacaktır. Komisyon, doğrulanmış mevzuat uyumu ve uygulama kapasitesinin araştırma, inovasyon ve endüstriyel işbirliğine daha derin katılımın yanı sıra daha geniş pazar erişimine imkân tanıdığı alanları belirleyecektir. Katılım hazırlıklarını ilerleten ve ortak iktisadi ve stratejik ihtiyaçları karşılayan fırsatlara öncelik verilmelidir.”

Von der Leyen’in başdanışmanı ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un eski yardımcısı Alexandre Adam’ın denetlediği bu gözden geçirme, AB’nin komşu ülkelere yönelik yaklaşımını kökten değiştirecek.

Şu anda, daha yakın işbirliğinin sağladığı neredeyse tüm iktisadi faydalar üye ülkelere ayrılmış durumda.

Fakat 2013’te Hırvatistan’ın katılımından bu yana hiçbir yeni ülke AB’ye katılmadı.

Adam’ın önlem paketinin bir parçası olarak, Ukrayna, Moldova, Arnavutluk ve Karadağ’a önümüzdeki yıllarda katılım sürecini hızlandırmak üzere tasarlanmış “yol haritaları” sunulacak.

Kuzey Makedonya, Kosova, Bosna-Hersek, Sırbistan ve Türkiye gibi diğer ülkelerde ise süreç uzamaya devam ediyor zira bu ülkelerin AB’den kopacağı ya da Rusya veya Çin’e daha fazla yakınlaşacağına dair endişeler artıyor.

Komisyon’un planına göre, aday ülkelere sunulan iktisadi avantajlar, bu ülkelerin AB’nin dış politika hedeflerine verdikleri desteğe bağlı olacak.

Tek pazara erişim ise, aday ülkelerin kilit teknolojileri düşmanca devletler ve ticari rakiplerle paylaşmamalarına bağlı olacak.

İnceleme belgesinde şöyle deniyor:

“Endüstriyel ve pazar entegrasyonu derinleştikçe, hassas sektörlere katılımın yatırım taraması, ihracat kontrolleri, yaptırımların uygulanması ve hassas teknolojilerin korunması konularında işbirliği ile birlikte gerçekleşmesi gerekir. Erişim değerlendirmelerinde stratejik uyum, kritik bağımlılıklar ve altyapı ile tedarik zincirlerine yönelik riskleri yönetme kapasitesi dikkate alınmalıdır. Bu koşulların karşılanmadığı durumlarda, katılımın kapsamı ilgili düzenleme çerçevesinde yeniden ayarlanmalıdır.”

Daha yakın işbirliği için değerlendirilen alanlar arasında yarı iletkenler, kuantum teknolojileri, biyoteknoloji, yapay zeka ve uzay yer alıyor.

İncelemeye göre, aday ülkelerin nihai hedefi tam AB üyesi olmak olmalı.

Raporda, “Fakat üyelik süreci zaman alır: aday ülkeler, titiz ve liyakate dayalı bir süreci tamamlamalı ve kapsamlı ve kalıcı reformlar gerçekleştirmelidir. Bu süre, hem Birliği daha geniş bir üyelik yapısına hazırlamak hem de karşılıklı çıkar alanlarında kademeli entegrasyonu derinleştirmek için stratejik olarak tam anlamıyla değerlendirilmelidir,” deniyor.

Ne var ki elde edilecek faydalar ülkelerin üzerlerine düşen görevi yerine getirmelerine bağlı olacak:

“Bu yükümlülüklerin yerine getirilmediği durumlarda, katılım geri alınabilir nitelikte olmalıdır. Gerekli görüldüğü durumlarda üyelik süreci askıya alınmalı veya geri çekilmelidir.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English