Bizi Takip Edin

Diplomasi

Alman silah sanayii Hindistan’da

Yayınlanma

Alman silah şirketleri Rheinmetall ve Diehl Defence, Hindistan’ın Reliance Defence ile Hindistan’da hassas güdümlü mühimmat, patlayıcılar ve itici yakıtların üretimi için bir sözleşme imzaladı.

Bunun arka planında sadece tedarik zincirlerini çeşitlendirme niyeti değil, aynı zamanda Berlin’in Yeni Delhi’yi Moskova ile silah işbirliğinden vazgeçirmeye çalışması da yatıyor.

Almanya, son zamanlarda Hindistan ile askeri işbirliğini genişletti, örneğin ortak deniz ve hava kuvvetleri manevraları düzenledi. Ne var ki Alman şirketleri, Hindistan’da büyük silah alımları konusunda, savaş uçağı tedarik eden veya tedarik etmeyi planlayan ABD ve Fransa’daki Batılı rakiplerinin hâlâ çok gerisinde.

Hindistan ile Pakistan arasında son dönemde yaşanan askeri çatışmanın sona ermesinden bu yana, Hindistan’ın savaş uçakları da dahil olmak üzere en gelişmiş yüksek teknolojili silahlara yönelmesiyle, büyüyen Hindistan savunma pazarı için rekabet kızıştı.

Rheinmetall’in ortağı Reliance Defence, uluslararası savunma sözleşmeleri imzalayan Hintli şirketler listesinin başında yer almaya devam ediyor. Şirket, Başbakan Narendra Modi’den ayrıcalıklı muamele gördüğü iddiasıyla suçlanıyor.

155mm hassas güdümlü mühimmat ortaklığı

Diehl Defence ve Hintli şirket Reliance Defence, 10 Haziran’da Hindistan’da Vulcano 155mm hassas güdümlü mühimmat üretimi için stratejik işbirliği anlaşması imzaladıklarını duyurdu.

Mühimmat, GPS teknolojisi ve lazer güdümlü hedefleme ile donatılmış olup Hindistan ordusunun hassas silah kabiliyetlerini geliştirecek.

Haberlere göre, Reliance Defence 1 milyar dolara kadar satış bekliyor. Diehl ve Reliance arasındaki anlaşma, 22 Mayıs’ta Rheinmetall AG ve Reliance Defence arasında başka bir stratejik ortaklığın duyurulmasından sadece birkaç gün sonra açıklandı.

Bu anlaşma kapsamında Reliance, orta ve büyük kalibreli mühimmat için patlayıcı ve itici gaz üretimini devralacak ve bunları Rheinmetall’e tedarik edecek.

Stratejik ortaklık, Rheinmetall’e önemli hammaddelere erişim ve tedarik zincirlerinin güvenliğini sağlarken, işbirliğinin daha da genişletilmesi planlanıyor. Anlaşmanın zaman çerçevesi ve toplam değeri henüz bilinmiyor.

Güney Asya’nın en büyük üretim tesislerinden biri kurulacak

Diehl Defence ve Rheinmetall ile işbirliğini desteklemek için Reliance, Hindistan’ın Maharashtra eyaletindeki Dhirubhai Ambani Defence City’de kendi üretim tesisini kuracak.

Güney Asya’nın en büyük tesislerinden biri olacak bu tesis, hassas güdümlü mühimmat üretecek ve yıllık 200.000 top mermisi, 10.000 ton patlayıcı ve 2.000 ton itici yakıt üretim kapasitesine sahip olacak ve bunları Rheinmetall’e tedarik edecek.

Bu iki sözleşme ile Reliance’ın uluslararası savunma ortaklıklarının sayısı, Fransa’nın Dassault Aviation ve Thales ile olan ortaklıklarının ardından dörde yükseldi. Sözleşmeler, yeni kurulan Reliance Defense’in Hindistan’ın hızla büyüyen savunma sektöründe önde gelen şirketlerden biri olma planlarını yansıtıyor.

Öte yandan, hem Diehl hem de Rheinmetall, Hindistan hükümetinin 2029 yılına kadar 5 milyar dolarlık silah ihracatı gerçekleştirme planından yararlanmak istiyor.

Hindistan’ı Rusya ile askeri işbirliğinden koparma hamlesi

Rheinmetall ve Diehl’in Reliance Defence ile yaptığı anlaşmalar, Hindistan’ın Rus silah ithalatına olan yüksek bağımlılığını azaltmak için 2022’de yoğunlaştırılan Alman çabalarının bir parçası.

2023 yılının şubat ayında, Hindistan’ı ziyaret eden dönemin Şansölyesi Olaf Scholz, Batının Rusya’yı izole etme çabalarına, Almanya’dan silah alımının artırılması da dahil olmak üzere, Yeni Delhi’den daha fazla destek çağrısında bulunmuştu.

2023 yılının Haziran ayında, dönemin Savunma Bakanı Boris Pistorius, Hindistan ziyareti sırasında, “Hindistan’ın uzun vadede Rusya’nın silah teslimatlarına bağımlı kalması Almanya’nın çıkarına değildir,” diye konuşmuştu. 

Pistorius’un görüşmeleri, Alman ThyssenKrupp Marine Systems (TKMS) ve Hint Mazagon şirketleri tarafından ortaklaşa yürütülecek, Hindistan’da altı adet nükleer olmayan denizaltının inşasına ilişkin iki ülke arasında bir mutabakat zaptının imzalanmasıyla sonuçlanmıştı.

Ekim 2024’te Alman hükümeti tarafından kabul edilen “Hindistan’a Odaklanma” belgesiyle, Hindistan’ı “Alman silah şirketlerine daha güçlü bir şekilde yöneltme” niyeti, nihayet Hindistan’ın “Rusya’ya yönelik silah politikası yönelimini azaltma” hedefiyle açıkça bağlantılı hale getirildi.

Aynı zamanda, her iki ülke, Hint Okyanusu ve çevresinde ortak hava ve deniz manevraları da dahil olmak üzere pratik askeri işbirliğini genişletti.

Hindistan-Pakistan geriliminde Çin faktörü

Batı ve Çin askeri teknolojisi arasındaki çatışmanın bir test vakası olarak da görülen Hindistan ve Pakistan arasındaki son askeri çatışma, Hindistan’ın büyük savunma pazarı için rekabeti daha da şiddetlendirdi.

Silahlı çatışma dört gün sürdü ve her iki taraf da en modern savaş uçakları da dahil olmak üzere en gelişmiş silahlarını kullandı. Haberlere göre, Pakistan Hava Kuvvetleri, Çin yapımı J-10C savaş uçaklarının yardımıyla bir veya daha fazla Hint Hava Kuvvetleri Rafale savaş uçağını düşürmeyi başardı; her iki uçak da 4,5 nesil olarak sınıflandırılıyor.

O zamandan beri ABD, beşinci nesil F-35 savaş uçaklarının satışı da dahil olmak üzere Hindistan’a silah satışını genişletme çabalarını artırdı. Çatışmadan kısa bir süre önce Hindistan, Rus MiG 29K savaş uçaklarının yerine 26 adet Rafale savaş uçağı satın almak için Fransa ile milyar dolarlık bir anlaşma imzalamıştı.

Buna karşılık Rusya, Hindistan’a yine beşinci nesil bir savaş jeti olan Su-57’yi satmayı teklif etti ve ABD’den farklı olarak Rusya, teknoloji transferi de dahil olmak üzere jetleri Hindistan’da üretmeyi teklif etti.

Bu, Hindistan’ın uçakları yerli radar ve silah sistemleriyle donatmasını sağlayacak. Fransa ve ABD’ye kıyasla Almanya, denizaltı anlaşması dışında, dünyanın en büyük askeri teçhizat ithalatçısı olan Hindistan’dan son zamanlarda önemli silah sözleşmeleri alamadı.

Tartışmalı Hint devi Reliance

Reliance Defence, Reliance Group’un bir parçası olan Reliance Infrastructure’ın bir yan kuruluşu.

Reliance Group, yaklaşık 47 milyar dolar toplam varlığa ve yaklaşık sekiz milyon hissedardan oluşan geniş bir tabana sahip Hindistan’ın önde gelen holdinglerinden biri.

Grup, Reliance Communications, Reliance Capital, Reliance Power, Reliance Defence and Engineering Limited ve Reliance Defence Technologies Private Limited gibi diğer bağlı şirketleri de bünyesinde barındırıyor.

Ne var ki, grubun tartışmalı bir geçmişi var. Reliance Group, 2008 yılında dünyanın en zengin altıncı kişisi olarak gösterilen Anil Ambani’ye ait. Fakat 2019 yılında çeşitli yatırımcılara 2 milyar dolar tutarında borcu vardı.

2020 yılında Anil Ambani, toplam 700 milyon dolar tutarında ödenmemiş krediler nedeniyle üç Çinli banka tarafından dava edilmesinin ardından bir İngiliz mahkemesinde iflasını ilan etmek zorunda kaldı.

Modi’nin Reliance’a destek verdiği ileri sürülüyor

Bir başka ciddi darbe ise, ödenmemiş faturalar nedeniyle şirketlerinden birini dava eden İsveçli telekomünikasyon şirketi Ericsson’dan geldi. Anil Ambani, bu davada hapis cezasından ancak Hindistan’ın en zengin adamı olan ağabeyi Mukesh Ambani’nin müdahalesi ve borcun ödenmesi ile kurtuldu.

Krizle boğuşan Reliance Group, Hindistan Başbakanı Narendra Modi’den, Fransız şirketi Dassault Aviation ile toplam 8,8 milyar dolar değerinde 36 adet Rafale savaş uçağı satın almak için yapılan aşırı pahalı bir silah anlaşması şeklinde bir can simidi elde etti.

Nisan 2015’te imzalanan sözleşmenin bir parçası olarak, Reliance Group tazminat ortağı olarak açıklandı: Dassault, gelirlerin çok büyük bir kısmını Reliance’a yeniden yatırarak daha fazla savunma ekipmanı satın alacak ve yerli üretim kapasitelerini güçlendirecekti.

Bu, Reliance Group’un savunma sektöründe deneyimi olmamasına rağmen yapıldı. Aslında, Reliance Group, Dassault ile anlaşmanın açıklanmasından sadece on üç gün önce Reliance Defense Limited adlı yan kuruluşunu kurdu.

Anlaşma imzalandıktan birkaç gün sonra Reliance Group, Dassault’un en önemli ofset ortağı olacak Dassault Reliance Aerospace Limited’i kurdu. Havacılık sektöründe hiçbir deneyimi olmayan borçlu Ambani Group, bir anda milyar dolarlık bir havacılık işinin garantörü oldu.

Diplomasi

ABD, Mısır’a askeri yardım konusunda insan hakları şartını kaldırdı

Yayınlanma

ABD Dışişleri Bakanlığı, Mısır’a verilecek 300 milyon dolardan fazla tutardaki askeri yardım için insan hakları şartlarından feragat ettiğini belirtti.

Açıklamada bu kararın, İran’a karşı savaşın başlamasından bu yana Kahire’nin “yardımcı rolünü” göz önünde bulundurularak alındığı vurgulandı.

Mısır, 1979 yılında İsrail ile barış antlaşması imzaladıktan sonra ABD’den önemli ölçüde destek almaya başlamıştı.

Ülke, 1980’lerin sonlarından bu yana her yıl yaklaşık 1,3 milyar dolarlık ABD askeri yardımı alıyor.

Bu yardımın bir kısmı, ulusal güvenlik gerekçesiyle feragat edilebilen insan hakları ve demokrasi ile ilgili koşullara tabi.

Eski ABD Başkanı Joe Biden döneminde de dahil olmak üzere fonların kesilmesi, geçmişte Kahire ile Washington arasında gerginliklere yol açmıştı.

Reuters’ın eline geçen, 21 Eylül tarihli ve çeşitli Kongre komitelerine hitaben yazılmış bir mektupta, Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun “2025 mali yılı Mısır’a yönelik 320 milyon dolarlık Yabancı Askeri Finansman programı kapsamında sertifika şartından feragat etme kararı aldığı” belirtildi.

Bu muafiyet daha sonra Dışişleri Bakanlığı tarafından da doğrulandı.

Kararı gerekçelendiren ek notta, askeri yardımın bu kısmının “terörle mücadele, sınır güvenliği veya nükleer silahların yayılmasının önlenmesi programları için gerekli olduğu ya da başka şekillerde ABD’nin ulusal güvenlik çıkarları açısından önemli olduğu” belirtildi.

4 Eylül tarihli ve Rubio’nun imzasını taşıyan notta, “Bu muafiyet yetkisinin kullanılması, özellikle ‘Epic Fury Operasyonu’ sonrasında Mısır’ın üstlendiği yardımcı rol göz önüne alındığında, ABD-Mısır ilişkileri ve ABD’nin ulusal güvenlik öncelikleri açısından hayati önem taşımaktadır,” denildi.

“Epic Fury Operasyonu”, ABD ordusunun Şubat ayı sonlarında İsrail ile birlikte İran’a karşı başlattığı harekât için kullandığı isim.

Washington’daki mektubu bilen iki kaynağın gerçekliğini doğruladığı Dışişleri Bakanlığı notunda, Mısır’ın “yardımcı rolü” olarak adlandırılan konuya ilişkin ayrıntılı bilgi verilmedi.

Dışişleri Bakanlığı’nın Mısır’a yönelik askeri yardıma ilişkin yıllık kararı, genellikle 30 Eylül’de sona eren bir önceki mali yıl için ayrılan fonları kapsar.

Bir Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, Rubio’nun ABD’nin güvenliği adına bu onaydan feragat ettiğini ve ABD’nin Mısır hükümetiyle çeşitli konularda işbirliğini sürdürdüğünü belirtti.

Sözcü, e-posta yoluyla gönderilen bir açıklamada, “Bu feragat kararı, bölgedeki önemli güvenlik sorunlarının yaşandığı bir dönemde Mısır ile güvenlik işbirliğini sürdürmenin önemini kabul etmektedir,” dedi.

Mısır Dışişleri Bakanlığı ise konuyla ilgili hemen bir yorumda bulunmadı.

İran savaşının yayılma etkisi, Mısır da dahil olmak üzere ABD’nin güvenlik ortaklarına yüksek bir bedel ödettirdi.

Artan yakıt fiyatları ve diğer aksaklıklar nedeniyle Mısır ekonomisi zorlu bir dönemden geçiyor.

Biden yönetimi altında ABD, Mısır’ın insan hakları sicili nedeniyle yıllık askeri ödeneğin bir kısmını birçok kez geri çekmişti.

2024 yılında, Hamas’ın liderliğinde 7 Ekim’de İsrail’e düzenlenen saldırı ve bunun sonucunda Gazze’de çıkan savaşın ardından, Biden yönetimi insan hakları şartlarını bir kenara bırakarak, 1,3 milyar dolarlık tahsisatın tamamını, yönetiminin ilk kez Mısır’a aktarmıştı.

İnsan hakları örgütleri, Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi yönetimi altında Mısır’ı işkence ve zorla kayıplar da dahil olmak üzere yaygın insan hakları ihlalleriyle uzun süredir suçluyor.

Bu hafta Mısır polisi, bir doğrulama ve araştırmacı medya kuruluşundan altı gazeteciyi, yasaklanmış Müslüman Kardeşler adına yanlış bilgi yaymakla suçlayarak gözaltına aldı.

Mısırlı yetkililer, insan hakları sorunlarını ele almak için adımlar attıklarını belirtiyor. Sisi, istikrarın her şeyden önemli olduğunu ve hükümetin temel ihtiyaçları karşılamaya çalışarak insan haklarını desteklediğini söyledi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Eski BM diplomatı von der Schulenburg: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü

Yayınlanma

Editörün notu: Avrupa Parlamentosu Üyesi ve eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Michael von der Schulenburg, 25-26 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada Avrupa Birliği’nin mevcut gidişatına dair değerlendirmelerde bulundu. Schulenburg, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından barışı tesis etmek amacıyla kurulan Birliğin artık bu misyonunu terk ederek tamamen savaş odaklı bir retoriğe teslim olduğunu belirtti. Avrupa’nın kıt kaynaklar, yüksek enerji maliyetleri, sanayisizleşme ve demografik kriz gibi yapısal sorunlarla boğuşurken etrafındaki aktif çatışma çemberiyle baş başa kaldığına dikkat çekti. Brüksel’in diplomasi ve arabuluculuk kabiliyetini yitirdiğini belirten kıdemli diplomat, 27 üye ülkenin Rusya ile müzakere masasına oturabilecek esneklikten ve ortak iradeden yoksun olduğunu dile getirdi.


Belirttiğiniz gibi, ben bir akademisyen değilim; savaşların ve barışın gerçek dünyasından geliyorum. Ömrümün neredeyse tamamını Avrupa’nın dışında geçirdim fakat son iki yılımı Avrupa Birliği’nde tamamladım ve karşılaştığım manzara beni derinden sarsıyor.

Bildiğiniz üzere Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir barış projesi olarak kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’nın tekrarlanmaması, kıta ülkelerinin bir araya gelmesi ve dış dünyaya savaşlara mecbur kalınmayan barışçıl bir bütünleşme modeli sunulması amaçlanıyordu.

Gelgelelim bu durum bütünüyle değişti. Bugün gerek Parlamentoda gerekse resmi söylemlerde işittiğim kadarıyla, Avrupa Birliği’ndeki tartışmaların merkezine artık doğrudan savaş yerleşmiş durumda.

Bugün Avrupa Birliği’ni, gerçekleri bütünüyle inkâr eden, gerçekliği tamamen yadsıyan ve bu sebeple herhangi bir politika üretemez hale gelen bir teşekkül olarak tanımlıyorum.

Seminerimizin başlığı olan yeni dünya düzenine bir katkı sunulup sunulamayacağı meselesine gelirsek; bu katkının Avrupa Birliği’nden gelmeyeceği kesin.

Mesleki deneyimime daha yakın bir kıyaslama yapayım: Avrupa Birliği’ni Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya ile karşılaştırdığınızda, Birliğin dünyadaki faal savaşların büyük kısmıyla kuşatıldığını görürsünüz. Bahsettiğim diğer ülkelerin hiçbirinin etrafında bu denli yoğun çatışma yok.

Dahası, ABD’nin İran ve benzeri savaşları başlatıp ardından Atlas Okyanusu’nun gerisine çekilmesi gibi bir sorunla karşı karşıyayız; oysa bu savaşların neticeleri doğrudan Avrupa Birliği’nin kapı eşiğinde kalıyor.

İran’ı düşünüyorum; İsrail’in Suriye’den Lübnan’a, Batı Şeria’dan Gazze’ye kadar yürüttüğü pek çok savaşı düşünüyorum.

Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmayı, hemen ardından Afrika’daki Mali ve benzeri bölgeleri, elbette Sudan’ı aklıma getiriyorum. Şüphesiz bizim açımızdan en ağırı Ukrayna savaşı; zira doğrudan kendi kıtamızda cereyan ediyor.

Avrupa Birliği’ni diğer üç küresel güçle mukayese ettiğinizde, muhtemelen en kıt doğal kaynaklara sahip coğrafya olduğumuzu da fark edersiniz. Devasa bir demografik sorunumuz var; üstünü örtmeyi tercih ettiğimiz ama muazzam tesirler yaratacak bir nüfus dönüşümü yaşıyoruz. En pahalı enerjiyi biz tüketiyoruz. Karşılaştırmalı üstünlüğümüzü kaybettik; sanayisizleşmeyle yüz yüzeyiz. Ve elbette, dünyada Avrupa’yı ayrıcalıklı kılan yegâne unsuru, sosyal güvenlik ve refah sistemimizi de yitiriyoruz.

Böylesi bir tabloda, yalnızca kurumsal yapısıyla değil, ortak dış ve güvenlik politikası inşa ettiklerini öne süren üye devletleriyle birlikte Avrupa Birliği’nin son derece dirayetli durmasını, etrafında olup bitenlere etkin tepki vermesini beklersiniz.

Ha, bu arada Amerika Birleşik Devletleri’ni unuttum; Grönland’ı adeta kıskacına alıyorlar, zira imzaladıkları son anlaşmanın Grönland’ın tam denetimini ele geçirme yolunda ilk adım kanaatindeyim. Oysa orası bir Avrupa toprağı. Peki Avrupa Birliği ne yapıyor? Ortada ne bir dış politika var ne de güvenlik politikası; en azından benim görebildiğim kadarıyla yok. Bolca siyasi demeç veriyorlar.

Bu açıklamalar ekseriyetle Avrupa’nın yeniden silahlanması, nihayet askeri bir güce dönüşmemiz gerektiği iddialarıyla ve ahlaki nutuklarla dolu. Bilirsiniz, Birleşmiş Milletler’de hep şöyle deriz: Savaştan ve ahlaktan bahseden savaşı arzular; menfaatlerden söz eden ise çözüm arar.

Avrupa Birliği’nde menfaati diline dolayan kimseyi göremiyorum; durum son derece kaygı verici. Kendini ahlaken daima üstün gören birinin ikiyüzlülüğe sürüklenmesi an meselesidir. Açıkçası tüm bu hezeyanları dinlemek bazen ıstırap veriyor. Avrupa Birliği’nin geleceğini doğrudan tehdit eden bu çatışma çemberine karşı hiçbir siyasetimiz yok.

Kimseyle konuşamıyorsunuz. Müzakere masalarının hiçbirinde yer almıyoruz. Ne bir teklif sunuyoruz ne de arabuluculuk yapalım diyerek sürece müdahil olmaya çalışıyoruz; artık böyle bir irade kalmadı.

Üstelik üye devletlerin harcamalarını bir kenara bırakırsak, sırf Avrupa Birliği’nin diplomatik servisinin yıllık maliyeti 1 milyar dolar. 1 milyar dolar! Ne yaptıklarını anlamış değilim. Sahada kendileriyle bizzat karşılaştım; Avrupalı diplomatların tam olarak ne işle meşgul olduğuna dair en ufak bir fikrim yok.

Her neyse, şüphesiz en can alıcı mesele Ukrayna; ne de olsa kendi kıtamızda. İçinde bulunduğumuz kadar güvensiz bir ortamda, akla ilk gelmesi gereken şey Avrupa kıtasında barışı tesis etmektir. Ancak o zaman diğer sorunlarla ilgilenebiliriz.

Avrupa kıtasında barışın sağlanması, Rusya ile konuşmamızı, müzakere etmemizi ve bu çatışmaya bir şekilde çözüm bulmamızı gerektiriyor. Fakat bunu yapamıyoruz.

Kendi içimize öylesine kapandık ki, Rusya karşısında ortak bir müzakere tavrı belirlemekten aciziz; zira 27 üye ülke politika değişikliğinde uzlaşamıyor. Müzakereyi yürütecek temsilcinin atacağı adımlarda mutabık kalamıyorlar ve barış görüşmelerinin tabiatında bulunan esnekliği o kişiye tanımaya asla yanaşmıyorlar.

‘E3’ ülkelerinin (Almanya, Fransa, İngiltere) inisiyatif alacağını düşünseniz dahi, bu üçlünün çıkarları birbirinden o kadar kopuk ki, tabloyu daha da tehlikeli kılıyor. İngilizler doğuyla barış anlamına gelebilecek her şeyden nefret eder; zira gözlerini Atlantik’e dikmiş durumdalar ve sanırım 1850’lerden bu yana bunu büyük bir tehdit olarak görüyorlar. Böylesi bir barıştan en karlı çıkacak aktör Almanya olmasına karşın son derece akıl dışı davranıyor. Fransızlar da muhtemelen hoş karşılamayacaktır.

Neticede elimizde hiçbir şey yok. Sözlerimi bağlarken şunu vurgulamak isterim: Avrupa Birliği, önümüzdeki uzun dönem boyunca dünyada istikrarsızlık unsuru olmaya devam edecek.

Zaman ilerledikçe bu istikrarsızlığın kendi sınırlarının içine de sirayet edeceğini düşünüyorum. Bunu dile getirmek son derece acı: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü. Barışın yitirilmesiyle birlikte geleceğimiz ve gelecek nesiller ağır bedeller ödeyecek. Çok teşekkür ederim.

East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB ve Kanada, kapsamlı yeni bir ortaklık anlaşmasını duyuracak

Yayınlanma

AB ve Kanada, dijital ticaret engellerinin kaldırılmasından Ukrayna’ya ortak destek verilmesine ve orman yangınlarıyla mücadelede yatırım yapılmasına kadar uzanan kapsamlı yeni bir ortaklığı duyuracak.

29 Ekim’de başlayacak olan zirveye hazırlık amacıyla AB büyükelçilerine dağıtılan ve POLITICO tarafından elde edilen, iki tarafça yayınlanacak ortak bildiri taslağında, “Dünya, benzeri görülmemiş jeopolitik zorlukların yanı sıra ticaret, enerji, teknoloji, iklim ve kaynaklar alanındaki zorluklarla birlikte hızla değişiyor,” ifadesi yer alıyor.

AB ve Kanada, ABD Başkanı Donald Trump’ın ticaret savaşının yarattığı etkilerle boğuşurken stratejik bağlarını güçlendirmeye çalışıyor.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu ay Kanada’yı AB’ye ortak üye olarak davet etmeyi önerdi.

Bu öneri, Trump’ın derhal gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulunmasına yol açtı.

Taslak belgede, “Kanada ve AB, benzersiz ticaret erişimimiz, ortak değerlerimiz ve birbirini tamamlayan iktisadi güçlerimiz sayesinde daha derin ve daha entegre bir ilişki kurabilir,” deniyor.

Taraflar, Montreal’de düzenlenecek zirvede, kritik maden projelerine yönelik yatırımları hızlandırmak, tedarik zincirlerini güçlendirmek ve “piyasa dalgalanmalarını ve jeopolitik etkileri” hafifletmek amacıyla kritik kaynakları stoklamak da dahil olmak üzere tedarik güvenliğini artırmak istediklerini açıklamayı planlıyor:

“Stratejilerimizi ve standartlarımızı uyumlu hale getirecek, endüstrilerimizi birbirine bağlayacak ve hedeflerimizi halklarımız için en yüksek getiriyi sağlayacak sektörlere odaklayacağız. Buna, sıvılaştırılmış doğal gazdan hidroelektrik, güneş, rüzgâr ve nükleer enerjiye kadar, dünyanın büyük bir kısmının ihtiyaç duyduğu düşük karbonlu, güvenilir enerjinin geliştirilmesi de dahil.”

Ottawa ve Brüksel ayrıca, 2030 yılında Kanada ve Avrupa’da orman yangınlarıyla mücadele için kullanıma hazır olacak 50 adet De Havilland su bombardıman uçağının ortak satın alımını da duyuracak.

Von der Leyen, 15 Eylül’deki Birliğin Durumu konuşmasında, “Gönüllü olarak güçlerimizi birleştiriyoruz… Bir teknoloji ittifakı kuracağız. Savunma sanayi üslerimizi entegre edeceğiz. Kuzey Kutbu’nu amiral gemisi niteliğinde bir ortak proje haline getireceğiz. Enerji, kritik mineraller ve piller üzerinde çalışacağız. Yapay zeka, kuantum, siber ve iktisadi güvenlik alanlarında da işbirliği yapacağız,” demişti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English