Dünya Basını

Alman siyaset bilimci Dillmann: Medya toplumu savaşa hazırlama görevini üstlendi

Yayınlanma

Almanya’da savunma politikalarındaki köklü değişim ve toplumun 2029 yılına kadar “savaşa hazır” hale getirilmesi hedefi, medya ve iktidar arasındaki ilişkiyi yeniden tartışmaya açtı. Siyaset bilimci ve yazar Renate Dillmann, ana akım medyanın eleştirel pozisyonunu terk ederek devletin askeri stratejilerine gönüllü birer yardımcı haline geldiğini ifade etti.

Siyaset bilimci ve yazar Renate Dillmann, Alman Schweinfurt Barış Derneği-Birleşik Savaş Karşıtları grubunun davetlisi olarak gerçekleştirdiği sunumda, Alman medyasının toplumu savaşa hazırlama sürecindeki rolünü ele aldı.

“Medya, Güç, Görüş” kitabının da yazarı olan Dillmann, Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius tarafından ilan edilen “2029 yılına kadar savaşa hazır olma” hedefinin, medya aracılığıyla halkın zihninde nasıl meşrulaştırıldığını ayrıntılarıyla aktardı.

Dillmann, ana akım medyanın artık denetleyici bir “dördüncü kuvvet” olmaktan çıktığını ve devletin askeri stratejilerini topluma dayatan bir aygıta dönüştüğünü ifade etti.

“Almanlar pasifist hayal dünyalarından çıkarılacak”

Sunumuna Savunma Bakanı Boris Pistorius’un hedeflerini hatırlatarak başlayan Dillmann, “Hepimiz biliyoruz ki Savunma Bakanı Pistorius, Alman toplumunu 2029 yılına kadar savaşa uygun hale getirmek istediğini söyledi. Bu adam kuşkusuz bu hedefi neden ilan ettiğini biliyor; Almanlarla ilgili bir planı var” dedi.

Dillmann, bakanın bu hedefi halka sunarken “kötü güçlere”, özellikle de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e ve Çin tehdidine karşı savunma ihtiyacını öne çıkardığını belirtti. Amerika Birleşik Devletleri ile olan ilişkilerdeki belirsizliklerin de bu “alternatifsiz” görülen silahlanma politikasının gerekçesi yapıldığını kaydeden Dillmann, Alman medyasının bu süreçteki tutumunu şu sözlerle eleştirdi:

“Alman gazeteciler, basın özgürlüğü kavramına rağmen bu sürece gönüllü olarak yardımcı oluyorlar. Haftalık dergi Spiegel’in genel yayın yönetmeni, Nisan 2024’te Almanları pasifist hayal dünyalarından çıkaracaklarını ilan etti. Ulusal medya o zamandan beri düşman imgeleri inşa etmek ve Almanya’yı savunma hazırlığı eksik, tehdit altındaki bir ulus olarak sunmak için çalışıyor.”

“Bütçenin yüzde 45’inin askeri harcamalara gitmesi bir cinnet halidir”

Almanya’nın askeri harcamalarındaki devasa artışa dikkat çeken Dillmann, bu durumun toplumsal maliyetlerini rakamlarla ortaya koydu.

Siyasi kararların gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 5’inin askeri harcamalara ayrılması yönünde olduğunu hatırlatan Dillmann, “Yüzde 5, federal bütçenin yaklaşık yüzde 45’i demektir. Bu bir cinnet hali. Yeniden asker ihtiyacı doğduğu için zorunlu askerlik yeni bir formda geri getiriliyor. Tüm bunların bedeli, yüksek fiyatlar ve kesilen sosyal yardımlar şeklinde halkın cebinden çıkacak” ifadelerini kullandı.

Toplumu bu ağır faturaya ikna etmenin iktidarın en önemli önceliği olduğunu söyleyen yazar, Avrupa Şampiyonası’nda bayrak sallayan bir kitleyi “siperlerde hizmet etmeye” ikna etmenin çok daha yoğun bir ajitasyon gerektirdiğini vurguladı.

“Gazeteciler neden alternatifsizliği sorgulamıyor?”

Dillmann, Pistorius’un “savaşa uygunluk” açıklamaları karşısında ulusal medyanın sessizliğini ve sorgulayıcı tavrını kaybetmesini sert bir dille eleştirdi.

Önemli Alman yayın organlarında bu durumun neden “alternatifsiz” olduğuna dair tek bir sorunun sorulmadığını belirten Dillmann, “Dünya durumunun bu kadar gergin olduğu bir dönemde, bir felaketi önlemek için diplomasi, silah sınırlaması veya taviz arayışına girilmesi gerektiğini söyleyen hiçbir ses çıkmadı. Aksine, medyada devletten gelen bu talimat karşısında hiçbir sorun görülmüyor; basın özgürlüğü bir kenara bırakılmış durumda” dedi.

Dillmann, analizinde “ulusal ana akım medya” kavramını tanımlarken, Bild’den FAZ’a, kamu yayıncılarından Spiegel ve Zeit gibi haftalık dergilere kadar geniş bir yelpazeyi işaret etti.

Bu yayınların kendilerini “ulusal, yapıcı sesler” olarak gördüğünü söyleyen yazar, medyanın toplumu savaşa hazırlama sürecini dört ana başlık altında topladı: Ulusal düşman imgeleri, tehdit altındaki ulus tablosu, askeri hazırlık isteği ve ulusal uzlaşı.

Medyanın düşman imgeleri yaratırken kullandığı teknikleri örnekleyen Dillmann, “Putin’in Almanya’ya saldıracağına dair inanç, Bild gazetesinin anketlerine göre yüzde 52’ye ulaşmış durumda. Çin ise uzun süredir genel bir tehdit olarak işleniyor” dedi.

Habercilikte “ulusal çıkarlar” kriterinin her şeyin önüne geçtiğini savunan yazar, ölümlerin ve acıların bile bu kritere göre seçildiğini belirtti.

Dillmann, “Ukrayna’daki haberler ile Gazze, Lübnan veya Sudan’daki haberler arasındaki farklara bakın. Ölenler aynı ölenler değil, kaçanlar aynı kaçanlar değil. Haberler, Alman bakış açısının ve çıkarlarının süzgecinden geçirilerek sunuluyor” değerlendirmesinde bulundu.

“Çin’in ekonomik başarısı bir saldırganlık gibi sunuluyor”

Çin ile ilgili haberlerde kullanılan dile özel bir parantez açan Dillmann, Çin’in teknolojik ve ekonomik ilerlemesinin medyada nasıl bir tehdit olarak kodlandığını anlattı.

“Çinli elektrikli araç üreticilerinin dünya piyasalarını nasıl fethettiği” veya “Çin’in Almanya’nın otomobil endüstrisini ezip geçtiği” yönündeki başlıkların birer hayranlık değil, öfke ifadesi olduğunu söyledi.

Dillmann, Çin’in nadir toprak elementleri konusundaki politikalarının “şantaj” olarak nitelendirilmesini ise şu sözlerle eleştirdi:

“Çin’in kendi hammaddelerini satıştaki kısıtlamaları, batılı gümrük ve yaptırım politikalarına karşı bir önlem olarak değil, ekonomimize veya silahlanmamıza karşı bir şantaj olarak sunuluyor. Medya, tüketicilerin ucuz elektrikli araçlara ulaşma ihtimalini veya çevresel sürdürülebilirliği değil, Alman şirketlerinin kâr oranlarını ve siyasetin rekabet gücünü baz alıyor. Haberlerin dili, Çin mallarının alım satımını adeta düşmanca bir eylem olarak tanımlıyor.”

Medyada sürekli kullanılan “biz” ve “bizim” ifadelerinin sınıfsal farkları örttüğünü savunan Dillmann, bu dilin bir “ulusal konsensüs” yaratma aracı olduğunu belirtti.

Dillmann, “Bu ‘biz’ içinde bir Volkswagen fabrikasının sahibi ile oradaki güvencesiz bir işçi arasındaki fark yok ediliyor. Alman pazarından, Alman ihracat şansından ve ekonomik büyümemizden bahsedilirken, her birimiz sanki birer işverenmişiz veya hükümet üyesiymişiz gibi bu rekabetin içine çekiliyoruz” dedi.

“Rusya söz konusu olduğunda medya, tarihsel bağlamı tamamen koparıyor”

Rusya ve Ukrayna savaşı konusundaki haberciliği de eleştiren Dillmann, kullanılan terminolojinin taraflılığına dikkat çekti.

Rusya için “hükümet” yerine “rejim”, Putin için “devlet başkanı” yerine “güç sahibi” ifadelerinin kullanılmasını örnek gösteren yazar, uluslararası hukuk ihlalleri konusunda da çifte standart uygulandığını belirtti.

Rusya’nın saldırısının uluslararası hukuka aykırı olduğunu ancak Batı’nın Yugoslavya, Afganistan ve Irak gibi müdahalelerinin medyada aynı şekilde yargılanmadığını ifade etti.

Dillmann, Rusya’nın güvenlik kaygılarının medyada “histeri” olarak nitelendirilmesini eleştirerek şu değerlendirmeyi yaptı:

“NATO gibi tarihin en büyük askeri ittifakının Ukrayna’yı içine alarak Rusya sınırına dayanmak istemesini, Alman gazeteciler bir tehdit olarak görmeyi reddetti. Oysa Rusya, Napolyon’dan Hitler’e kadar birçok kez Batı Avrupa devletleri tarafından istila edilmiş ve 27 milyon insanını kaybetmiş bir ülke. Medya, bu tarihsel ve jeopolitik bağlamı kopararak savaşı sadece ‘kötü bir adamın’ psikopatolojik nedenlerine indirgiyor.”

“Devletin bekası aydınlanmanın önündedir anlayışı hakim”

Kuzey Akım boru hattına yapılan saldırının ardından yaşanan süreci hatırlatan Dillmann, medyanın “araştırmacı” kimliğini nasıl bir kenara ittiğini anlattı.

Ekonomi Bakanlığı’ndan bir müsteşarın “devletin bekası, aydınlanmadan (gerçeğin ortaya çıkarılmasından) önce gelir” şeklindeki açıklamasının gazeteciler tarafından hiçbir itiraz görmeden kabul edildiğini belirten yazar, “Kendi altyapısına yapılan devlet terörü niteliğindeki bir saldırının peşine düşmeyen özgür basın, devlet medyasını küçümseme hakkını kendinde görüyor ama kendisi de aynı çizgide yürüyor” dedi.

Toplumun silahlanma maliyetlerini kabullenmesi için medyanın “tereyağı yerine silah” kampanyasına destek verdiğini savunan Dillmann, sosyal devlet harcamalarındaki kesintilerin medyada kaçınılmaz bir zorunluluk gibi sunulduğunu belirtti.

Dillmann, “Almanya’nın önündeki büyük mücadele adına emeklilik yaşı, çalışma saatleri ve sağlık giderleri gibi alanlarda sosyal refahın artık savunulamaz olduğu fikri yerleştiriliyor. Gazeteciler, ‘reform sonbaharı’ gibi süslü kelimelerle aslında halkın haklarında yapılacak devasa kesintileri meşrulaştırıyorlar” ifadelerini kullandı.

“Gazeteciler ulusal başarıyı düşüncenin merkezi haline getirdi”

Sunumunun sonunda gazetecilerin neden bu kadar uyumlu bir tutum sergilediğine dair görüşlerini paylaşan Dillmann, bunun sadece reklam verenlerin baskısı veya ağ ilişkileriyle açıklanamayacağını, temel nedenin gazetecilerin sahip olduğu “ulusal bakış açısı” olduğunu dile getirdi.

“Gazeteciler de diğer vatandaşlar gibi okulda ve eğitim hayatlarında ulusal başarının her şeyin merkezi olduğunu öğrendiler. Kendi bağımlılıklarını, devletin bekasıyla özdeşleştiriyorlar” diyen Dillmann, medyanın artık kendisini gönüllü olarak devlet stratejisinin bir parçası kıldığını vurguladı.

“Özgürlük Putin’den çok kendi hükümetimiz tarafından tehdit ediliyor”

Dillmann, konuşmasını çarpıcı bir uyarıyla tamamladı. Toplumun sadece dış tehditlere odaklanmasının içerdeki hak kayıplarını görmesini engellediğini belirten yazar, “Özgürlük, en az Putin kadar, hatta ondan daha fazla kendi hükümetimiz tarafından tehdit ediliyor. Bu süreci sadece eski Nazilerin geri dönüşü olarak okumak yetersizdir; demokratik toplumlar bizzat ‘özgürlük adına’ küresel güç mücadelelerine giriyor ve bu uğurda içeride baskıcı hale geliyorlar. Bu mekanizmayı anlamadan militarizasyona karşı durmak mümkün olmayacaktır” diyerek sözlerini noktaladı.

Çok Okunanlar

Exit mobile version