Diplomasi
Avrupa, İsrail’e karşı harekete geçme kararı aldı

Avrupa ülkeleri, Gazze’ye yönelik işgalini ve ablukasını sürdürme kararı alan İsrail’e karşı adım atmaya karar verdi.
Gazze’de 18 Mart’ta yeniden başlayan bombardımanlarda en az 3.300 kişi hayatını kaybetti; 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze Şeridinde ölenlerin toplam sayısı yaklaşık 53.500 olarak tahmin ediliyor ve BM verilerine göre bunların arasında 28.000’den fazla kadın ve kız çocuğu bulunuyor.
İsrail hükümeti, saldırılarını daha da şiddetlendireceğini açıkladı. Halkın yardım malzemelerine erişiminin engellenmesi de fiilen devam ediyor. İsrail, resmi olarak yardım konvoylarının geçişine izin verdiğini açıklamasına rağmen, pazartesi günü konvoy sayısını beş ile sınırladı.
BM verilerine göre, savaşın başlamasından önce Gazze Şeridine her gün 500 konvoy ulaşıyordu.
Salı günü BM acil yardım koordinatörü Tom Fletcher, yardım sevkiyatlarının artırılmaması halinde 48 saat içinde 14.000’e kadar bebek ve küçük çocuğun ölebileceği uyarısında bulundu. Bunun üzerine İsrail, salı günü izin verilen sevkiyat sayısını 100’e kadar artırabileceğini açıkladı.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Washington’un “kitlesel açlık görüntüleri” kamuoyuna sızarsa İsrail’e “destek verilemeyeceği” uyarısında bulunduğunu belirtti. Netanyahu yaptığı açıklamada, “Bu nedenle sorunu bir şekilde çözmeliyiz,” dedi.
Filistin Devleti’ni tanıma adımları hızlanabilir
Geçtiğimiz yıl boyunca, bir dizi AB üye ülkesi, İsrail’in Gazze Şeridinde yürüttüğü işgal ve orada işlediği savaş suçlarına tepki olarak ilk sonuçları almaya başladı. Böylece, 28 Mayıs 2024’te İrlanda, İspanya ve AB üyesi olmayan Norveç, Filistin’i resmi olarak devlet olarak tanıdı; 4 Haziran 2024’te Slovenya da aynı yolu izledi.
Daha önce sekiz AB ülkesi bu adımı atmıştı: 1988’de Polonya, Çekya ve Slovakya (o zamanlar Çekoslovakya olarak birleşmişlerdi), Macaristan, Romanya ve Bulgaristan ile Kıbrıs’a 2014’te İsveç de katılmıştı. Malta 1988’de Filistinlilerin bir devlete sahip olma hakkını tanımış, ama devleti tanımamıştı.
Yunanistan’da ise parlamento 2015 sonunda hükümetten Filistin’i devlet olarak tanımasını talep etmiş fakat hükümet bu talebi yerine getirmemişti.
Nisan ayında Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, haziran başında New York’ta yapılacak bir konferansta tanıma kararını açıklayacağını duyurmuş ama bunun karşılığında birkaç Arap devletinin İsrail’i tanımasını şart koşmuştu.
Toplamda 147 BM üye devleti ve Vatikan, Filistin devletini tanıyor. Almanya bu ülkeler arasında yer almıyor ve bu konuda geri adım atmıyor.
Avrupa’nın şimdiye kadar aldığı İsrail karşıtı kararlar
Avrupa ülkeleri, İsrail ile askeri ve siyasi işbirliğini daha önce de gözden geçireceğine ilişkin kararlar almış ama uygulamada bu kararlar pek de işe yaramamıştı.
Örneğin Hollanda’da bir mahkeme, Şubat 2024’te ABD’nin F-35 savaş uçağı için İsrail’e parça teslimatını yasakladı. AB dışında, Birleşik Krallık Eylül 2024’te İsrail’e silah sevkiyatında bazı kısıtlamalar getirmiş olsa da sonraki üç ayda ihracat izinleri artış gösterdi.
Hollanda Dışişleri Bakanı Caspar Veldkamp 7 Mayıs’ta yaptığı açıklamada, hükümetinin AB’ye “İsrail ile Ortaklık Anlaşması”nın gözden geçirilmesi çağrısını yaptığını, çünkü İsrail hükümetinin anlaşmanın 2. maddesinde yer alan “dış ilişkilerde temel insan haklarını koruma yükümlülüğünü” artık yerine getirmediğini belirtti.
Pazartesi günü Fransa ve Birleşik Krallık, Kanada ile birlikte baskıyı artırmak için ortak bir açıklama yayınlayarak İsrail’in savaş politikasını açıkça eleştirdi ve “hedefli yaptırımlar da dahil olmak üzere ilave önlemler” alınacağını duyurdu.
Londra ayrıca dün (20 Mayıs) İsrail ile devam eden serbest ticaret müzakerelerini askıya aldı.
İsrail’e yönelik uluslararası kınamanın başını Londra çekiyor
Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı David Lammy salı günü yaptığı açıklamada, Gazze’deki saldırıların yol açtığı “iğrenç” duruma tepki olarak Birleşik Krallık’ın İsrail ile yeni ticaret anlaşması görüşmelerini dondurma kararı aldığını söyledi.
Uluslararası eleştiriler salı günü, Londra’nın Gazze’deki gerginliğin tırmanması nedeniyle İsrail büyükelçisini çağırması ve Başbakan Keir Starmer’ın İsrail’den bölgedeki yardımı “büyük ölçüde artırmasını” talep etmesiyle şiddetlendi.
Starmer, İngiltere parlamentosunda yaptığı açıklamada, “Masum çocukların yeniden bombalanması kesinlikle kabul edilemez. İsrail’in Gazze’ye ‘temel’ miktarda gıda girişine izin vereceğini açıklaması, temel miktar diyorum, tamamen ve kesinlikle yetersizdir,” dedi.
Lammy de, Netanyahu hükümetini “Gazzelileri evlerinden güneydeki bir köşeye sürmeyi ve ihtiyaç duydukları yardımın çok az bir kısmını vermeyi planlamakla” suçladı.
Bakan, İsrail’in Gazze’yi “temizlediğini” ve bölgeden “geriye kalan her şeyi yok ettiğini” söyleyen İsrail’in aşırı milliyetçi maliye bakanı Bezalel Smotrich’i de sert bir şekilde eleştirdi.
Lammy, “Buna adını koymalıyız: Bu aşırılık, tehlikeli, iğrenç, canavarca ve ben bunu en güçlü şekilde kınıyorum,” dedi.
Britanya ayrıca üç İsrailli yerleşimciye, iki yasadışı yerleşimci karakoluna ve bölgedeki Filistin topluluklarına karşı şiddeti destekleyen iki örgüte yaptırım uyguladı.
Kıta’da İsrail ve Netanyahu’ya sahip çıkanlar da var
Öte yandan Avrupa’da tüm ülkeler İsrail’in Gazze işgaline karşı harekete geçmeye istekli değil.
Örneğin Berlin, İsrail’e karşı tüm önlemlerden uzak duruyor. Federal Şansölye Friedrich Merz geçen hafta, Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) tarafından tutuklama emri çıkarılan Başbakan Netanyahu’nun “ilke olarak Almanya’ya seyahat edebilmesi gerektiğini” tekrar dile getirdi.
Merz, “Bunun nasıl mümkün olacağı, planlanması halinde” kamuoyuna “zamanında bilgi verileceğini” söyledi.
Netanyahu’yu tutuklama emrine rağmen kabul eden tek ülke, Başbakan Viktor Orbán’ın liderliğindeki Macaristan oldu. Orbán, ziyaret sırasında ülkesinin UCM’den çekileceğini duyurmuştu.
Macaristan parlamentosu bu adımı dün salı günü resmen onayladı.
Avrupa, İsrail ile ilişkiler konusunda bölündü
Dün düzenlenen AB dışişleri bakanları toplantısında, Alman Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, Hollanda’nın talebi doğrultusunda AB’nin İsrail ile imzaladığı ortaklık anlaşmasının gözden geçirilmesine karşı çıktı fakat bu görüşünü kabul ettiremedi.
Belçika, Finlandiya, Fransa, İrlanda, Lüksemburg, Portekiz, Slovenya, İspanya ve İsveç olmak üzere dokuz üye ülke, salı günkü dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Hollanda’nın önerisini kamuoyuna açıkladı.
Euronews’e konuşan diplomatik kaynaklara göre, Danimarka, Estonya, Malta, Polonya, Romanya ve Slovakya da salı günü yapılan gözden geçirmeyi destekledi. İsrail’in sadık bir destekçisi olan Avusturya ise herhangi bir itirazda bulunmadı.
Kaynaklara göre Bulgaristan, Hırvatistan, Kıbrıs, Çekya, Almanya, Yunanistan, Macaristan, İtalya ve Litvanya karşı çıkarken, Letonya “tarafsız” kaldı.
Batı Şeria’daki şiddetten sorumlu İsrailli yerleşimcilere yeni yaptırımlar getirerek İsrail’e baskıları artırma önerisi 27 üye ülkeden 26’sı tarafından desteklendi, fakat Macaristan tarafından veto edildi.
AB diplomasi şefi Kaja Kallas’a göre, AB Komisyonu şimdi İsrail’in özellikle anlaşmadaki insan hakları yükümlülüklerine uyup uymadığını incelemeye başlayacak. Aksi takdirde, anlaşma askıya alınacak ve bu da en azından iki taraf arasındaki ticareti daha pahalı hale getirecektir.
Fakat inceleme çok uzun sürebilir. Ayrıca, AB üye devletlerinin anlaşmanın askıya alınmasına onay verip vermeyeceği de belirsiz.
İsveç Dışişleri Bakanı Maria Malmer Stenergard, daha da ileri giderek “tekil İsrail bakanlarına karşı AB yaptırımları uygulanması için baskı yapacağını” belirtmişti.
Öte yandan Financial Times’a konuşan bir AB diplomatı, bloğun İsrail ile ticaret anlaşmasını gözden geçirmesinin sonucuna bakılmaksızın, “Üye devletlerin büyük çoğunluğunun bunu talep etmiş olması, İsrail hükümetine güçlü bir mesaj gönderir,” dedi.
İsrail’den Britanya ve AB’ye tepki
İsrail ise salı günü geç saatlerde Kaja Kallas’ın açıklamasına yanıt verdi.
İsrail Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Oren Marmorstein, sosyal medya platformu X’te bir açıklama yayınlayarak, AB’nin İsrail ile ilişkilerini gözden geçirme kararının gerekçesini reddettiklerini açıkladı.
Marmorstein, İsrail’in “Hamas tarafından dayatılan” bir savaşta savunma pozisyonunda olduğunu savundu.
Sözcü ayrıca AB’ye, İsrail hükümetinin Hamas tarafından reddedilen çok sayıda ABD ateşkes ve rehine takası önerisini kabul ettiğini hatırlattı.
Marmorstein, “Bu gerçekleri görmezden gelmek ve İsrail’i eleştirmek, Hamas’ın tutumunu sertleştiriyor ve Hamas’ı silahlarına sarılmaya teşvik ediyor. Hamas’ın bu tür eleştirileri son zamanlarda övmesi bunun açık bir göstergesidir ve savaşın uzamasına neden oluyor,” dedi.
Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, AB’yi, ABD ve İsrail’in bölgedeki yardım akışını sağlamak için son dönemde attığı adımları görmezden gelmekle eleştirirken, “bu gerçeği” kabul eden ve İsrail’e desteğini sürdüren diğer ülkeleri övdü.
Marmorstein, İsrail’in sorunu çözmek için AB temsilcileri ve üye ülkelerle görüşmeye açık olduğunu da belirtti ve açıklamasını, Brüksel’e “gerçek sorunun kaynağı olan Hamas’a” baskı yapması yönünde çağrıda bulunarak sonlandırdı.
Marmorstein İngiltere’ye de sert çıkarak, “Eğer İngiliz hükümeti, İsrail karşıtı takıntıları ve iç siyasi hesapları nedeniyle İngiliz ekonomisine zarar vermeyi göze alıyorsa, bu onun kendi hakkıdır. Dış baskı, İsrail’i yok etmek isteyen düşmanlarına karşı varlığını ve güvenliğini savunma yolundan saptırmayacaktır. İngiliz Mandası tam 77 yıl önce sona erdi. Dış baskı, İsrail’i yok etmek isteyen düşmanlarına karşı varlığını ve güvenliğini savunma mücadelesinden saptırmayacaktır,” dedi.
Diplomasi
Türkiye ve BM Karadeniz’de ateşkes için masaya dönüyor

Bloomberg’ün haberine göre Türkiye ve Birleşmiş Milletler, Karadeniz’de seyrüsefer ve liman güvenliğini sağlamak amacıyla Rusya ve Ukrayna ile ekim ayı başında yeni görüşmeler yapmayı planlıyor. Hazırlıkları New York’taki kapalı toplantıda ele alınan sürecin, 2022’deki tahıl koridoru modeline dayanması öngörülüyor.
Türkiye ve Birleşmiş Milletler (BM), Karadeniz’de ateşkes sağlanması ve ticari seyrüsefer güvenliğinin tesis edilmesi amacıyla Rusya ve Ukrayna ile yeni müzakereler yürütmeye hazırlanıyor.
Bloomberg’in diplomatik kaynaklara dayandırdığı habere göre tarafların katılımıyla planlanan temaslar ekim ayı başında gerçekleşecek. Girişimin temel hedefini ise limanların, sivil gemilerin ve enerji altyapısının korunması oluşturuyor.
Diplomatik sürecin zeminini oluşturmak üzere eylül ayı sonunda BM Genel Kurulu kapsamında basına kapalı bir toplantı yapıldı. Söz konusu görüşmede Türkiye, ABD, Avrupa ülkeleri, Mısır ve Hindistan’dan yetkililer yer aldı.
Toplantıya ait belgelerde, tarafların ticari seyrüsefer özgürlüğünü, limanların ve enerji altyapısının güvenliğini kapsayan, “dar çerçeveli ve karşılıklı fayda sağlayan bir anlaşmayı” ele aldıkları kaydedildi.
Planlanan sürecin, 2022 yılında varılan Karadeniz Tahıl Koridoru Anlaşması modelini izlemesi öngörülüyor.
Söz konusu dönemde, Ukrayna limanlarından tahıl ve gıda ürünlerinin güvenli sevkiyatını sağlayan sözleşmenin yanı sıra Rusya ile BM Sekretaryası arasında Rus gıda ve gübre ihracatının kolaylaştırılmasına yönelik bir mutabakat zaptı imzalanmıştı.
Kremlin, kendi ürün ve gübre ihracatının önündeki engellerin kaldırılmasına dair maddelerin yerine getirilmediğini savunarak 2023 yılında anlaşmayı askıya almıştı.
Moskova yönetimi, kendi şartları karşılanana kadar tahıl koridoruna dönmeyeceğini belirtiyor.
Ekonomim gazetesi de ağustos ayı sonunda Ankara’nın Karadeniz’deki tahıl girişimini yeniden canlandırmak adına temaslarını yoğunlaştırdığını yazmıştı.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise 1 Ekim’de düzenlenen Valday Forumu’ndaki konuşmasında, Rus rafinerilerine yönelik saldırıların durdurulması karşılığında Ukrayna gemilerini vurmama yönündeki teklifleri kabul etmeyeceğini dile getirdi.
Karadeniz’deki askeri çatışmalara değinen Putin, yalnızca askeri gemileri veya askeri kargo taşıyan tekneleri hedef aldıklarını savundu. İsabet alan gemilerde ikincil patlamalar yaşandığını ve bunun askeri yüke işaret ettiğini öne süren Rus lider, Ukrayna ordusunun sivil yük taşıyan Rus tanker ve gemilerine saldırmaya başladığını iddia etti.
Putin, Ukrayna’nın ilk 10 günde 40 Rus gemisini devre dışı bıraktığını, süreç boyunca hasar gören toplam gemi sayısının ise 100’ü aştığını belirtti.
Rus lider, Moskova’nın bu eylemlere karşılık verdiğini ifade ederek her taraftan gelen saldırıları durdurma çağrılarına tepki gösterdi.
Öte yandan Estonya, Rusya ve Belarus menşeli tahıl ürünlerinin kendi toprakları üzerinden transit geçişini yasakladı.
Diplomasi
ABD, Mısır’a askeri yardım konusunda insan hakları şartını kaldırdı

ABD Dışişleri Bakanlığı, Mısır’a verilecek 300 milyon dolardan fazla tutardaki askeri yardım için insan hakları şartlarından feragat ettiğini belirtti.
Açıklamada bu kararın, İran’a karşı savaşın başlamasından bu yana Kahire’nin “yardımcı rolünü” göz önünde bulundurularak alındığı vurgulandı.
Mısır, 1979 yılında İsrail ile barış antlaşması imzaladıktan sonra ABD’den önemli ölçüde destek almaya başlamıştı.
Ülke, 1980’lerin sonlarından bu yana her yıl yaklaşık 1,3 milyar dolarlık ABD askeri yardımı alıyor.
Bu yardımın bir kısmı, ulusal güvenlik gerekçesiyle feragat edilebilen insan hakları ve demokrasi ile ilgili koşullara tabi.
Eski ABD Başkanı Joe Biden döneminde de dahil olmak üzere fonların kesilmesi, geçmişte Kahire ile Washington arasında gerginliklere yol açmıştı.
Reuters’ın eline geçen, 21 Eylül tarihli ve çeşitli Kongre komitelerine hitaben yazılmış bir mektupta, Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun “2025 mali yılı Mısır’a yönelik 320 milyon dolarlık Yabancı Askeri Finansman programı kapsamında sertifika şartından feragat etme kararı aldığı” belirtildi.
Bu muafiyet daha sonra Dışişleri Bakanlığı tarafından da doğrulandı.
Kararı gerekçelendiren ek notta, askeri yardımın bu kısmının “terörle mücadele, sınır güvenliği veya nükleer silahların yayılmasının önlenmesi programları için gerekli olduğu ya da başka şekillerde ABD’nin ulusal güvenlik çıkarları açısından önemli olduğu” belirtildi.
4 Eylül tarihli ve Rubio’nun imzasını taşıyan notta, “Bu muafiyet yetkisinin kullanılması, özellikle ‘Epic Fury Operasyonu’ sonrasında Mısır’ın üstlendiği yardımcı rol göz önüne alındığında, ABD-Mısır ilişkileri ve ABD’nin ulusal güvenlik öncelikleri açısından hayati önem taşımaktadır,” denildi.
“Epic Fury Operasyonu”, ABD ordusunun Şubat ayı sonlarında İsrail ile birlikte İran’a karşı başlattığı harekât için kullandığı isim.
Washington’daki mektubu bilen iki kaynağın gerçekliğini doğruladığı Dışişleri Bakanlığı notunda, Mısır’ın “yardımcı rolü” olarak adlandırılan konuya ilişkin ayrıntılı bilgi verilmedi.
Dışişleri Bakanlığı’nın Mısır’a yönelik askeri yardıma ilişkin yıllık kararı, genellikle 30 Eylül’de sona eren bir önceki mali yıl için ayrılan fonları kapsar.
Bir Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, Rubio’nun ABD’nin güvenliği adına bu onaydan feragat ettiğini ve ABD’nin Mısır hükümetiyle çeşitli konularda işbirliğini sürdürdüğünü belirtti.
Sözcü, e-posta yoluyla gönderilen bir açıklamada, “Bu feragat kararı, bölgedeki önemli güvenlik sorunlarının yaşandığı bir dönemde Mısır ile güvenlik işbirliğini sürdürmenin önemini kabul etmektedir,” dedi.
Mısır Dışişleri Bakanlığı ise konuyla ilgili hemen bir yorumda bulunmadı.
İran savaşının yayılma etkisi, Mısır da dahil olmak üzere ABD’nin güvenlik ortaklarına yüksek bir bedel ödettirdi.
Artan yakıt fiyatları ve diğer aksaklıklar nedeniyle Mısır ekonomisi zorlu bir dönemden geçiyor.
Biden yönetimi altında ABD, Mısır’ın insan hakları sicili nedeniyle yıllık askeri ödeneğin bir kısmını birçok kez geri çekmişti.
2024 yılında, Hamas’ın liderliğinde 7 Ekim’de İsrail’e düzenlenen saldırı ve bunun sonucunda Gazze’de çıkan savaşın ardından, Biden yönetimi insan hakları şartlarını bir kenara bırakarak, 1,3 milyar dolarlık tahsisatın tamamını, yönetiminin ilk kez Mısır’a aktarmıştı.
İnsan hakları örgütleri, Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi yönetimi altında Mısır’ı işkence ve zorla kayıplar da dahil olmak üzere yaygın insan hakları ihlalleriyle uzun süredir suçluyor.
Bu hafta Mısır polisi, bir doğrulama ve araştırmacı medya kuruluşundan altı gazeteciyi, yasaklanmış Müslüman Kardeşler adına yanlış bilgi yaymakla suçlayarak gözaltına aldı.
Mısırlı yetkililer, insan hakları sorunlarını ele almak için adımlar attıklarını belirtiyor. Sisi, istikrarın her şeyden önemli olduğunu ve hükümetin temel ihtiyaçları karşılamaya çalışarak insan haklarını desteklediğini söyledi.
Diplomasi
Eski BM diplomatı von der Schulenburg: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü

Editörün notu: Avrupa Parlamentosu Üyesi ve eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Michael von der Schulenburg, 25-26 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada Avrupa Birliği’nin mevcut gidişatına dair değerlendirmelerde bulundu. Schulenburg, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından barışı tesis etmek amacıyla kurulan Birliğin artık bu misyonunu terk ederek tamamen savaş odaklı bir retoriğe teslim olduğunu belirtti. Avrupa’nın kıt kaynaklar, yüksek enerji maliyetleri, sanayisizleşme ve demografik kriz gibi yapısal sorunlarla boğuşurken etrafındaki aktif çatışma çemberiyle baş başa kaldığına dikkat çekti. Brüksel’in diplomasi ve arabuluculuk kabiliyetini yitirdiğini belirten kıdemli diplomat, 27 üye ülkenin Rusya ile müzakere masasına oturabilecek esneklikten ve ortak iradeden yoksun olduğunu dile getirdi.
Belirttiğiniz gibi, ben bir akademisyen değilim; savaşların ve barışın gerçek dünyasından geliyorum. Ömrümün neredeyse tamamını Avrupa’nın dışında geçirdim fakat son iki yılımı Avrupa Birliği’nde tamamladım ve karşılaştığım manzara beni derinden sarsıyor.
Bildiğiniz üzere Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir barış projesi olarak kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’nın tekrarlanmaması, kıta ülkelerinin bir araya gelmesi ve dış dünyaya savaşlara mecbur kalınmayan barışçıl bir bütünleşme modeli sunulması amaçlanıyordu.
Gelgelelim bu durum bütünüyle değişti. Bugün gerek Parlamentoda gerekse resmi söylemlerde işittiğim kadarıyla, Avrupa Birliği’ndeki tartışmaların merkezine artık doğrudan savaş yerleşmiş durumda.
Bugün Avrupa Birliği’ni, gerçekleri bütünüyle inkâr eden, gerçekliği tamamen yadsıyan ve bu sebeple herhangi bir politika üretemez hale gelen bir teşekkül olarak tanımlıyorum.
Seminerimizin başlığı olan yeni dünya düzenine bir katkı sunulup sunulamayacağı meselesine gelirsek; bu katkının Avrupa Birliği’nden gelmeyeceği kesin.
Mesleki deneyimime daha yakın bir kıyaslama yapayım: Avrupa Birliği’ni Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya ile karşılaştırdığınızda, Birliğin dünyadaki faal savaşların büyük kısmıyla kuşatıldığını görürsünüz. Bahsettiğim diğer ülkelerin hiçbirinin etrafında bu denli yoğun çatışma yok.
Dahası, ABD’nin İran ve benzeri savaşları başlatıp ardından Atlas Okyanusu’nun gerisine çekilmesi gibi bir sorunla karşı karşıyayız; oysa bu savaşların neticeleri doğrudan Avrupa Birliği’nin kapı eşiğinde kalıyor.
İran’ı düşünüyorum; İsrail’in Suriye’den Lübnan’a, Batı Şeria’dan Gazze’ye kadar yürüttüğü pek çok savaşı düşünüyorum.
Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmayı, hemen ardından Afrika’daki Mali ve benzeri bölgeleri, elbette Sudan’ı aklıma getiriyorum. Şüphesiz bizim açımızdan en ağırı Ukrayna savaşı; zira doğrudan kendi kıtamızda cereyan ediyor.
Avrupa Birliği’ni diğer üç küresel güçle mukayese ettiğinizde, muhtemelen en kıt doğal kaynaklara sahip coğrafya olduğumuzu da fark edersiniz. Devasa bir demografik sorunumuz var; üstünü örtmeyi tercih ettiğimiz ama muazzam tesirler yaratacak bir nüfus dönüşümü yaşıyoruz. En pahalı enerjiyi biz tüketiyoruz. Karşılaştırmalı üstünlüğümüzü kaybettik; sanayisizleşmeyle yüz yüzeyiz. Ve elbette, dünyada Avrupa’yı ayrıcalıklı kılan yegâne unsuru, sosyal güvenlik ve refah sistemimizi de yitiriyoruz.
Böylesi bir tabloda, yalnızca kurumsal yapısıyla değil, ortak dış ve güvenlik politikası inşa ettiklerini öne süren üye devletleriyle birlikte Avrupa Birliği’nin son derece dirayetli durmasını, etrafında olup bitenlere etkin tepki vermesini beklersiniz.
Ha, bu arada Amerika Birleşik Devletleri’ni unuttum; Grönland’ı adeta kıskacına alıyorlar, zira imzaladıkları son anlaşmanın Grönland’ın tam denetimini ele geçirme yolunda ilk adım kanaatindeyim. Oysa orası bir Avrupa toprağı. Peki Avrupa Birliği ne yapıyor? Ortada ne bir dış politika var ne de güvenlik politikası; en azından benim görebildiğim kadarıyla yok. Bolca siyasi demeç veriyorlar.
Bu açıklamalar ekseriyetle Avrupa’nın yeniden silahlanması, nihayet askeri bir güce dönüşmemiz gerektiği iddialarıyla ve ahlaki nutuklarla dolu. Bilirsiniz, Birleşmiş Milletler’de hep şöyle deriz: Savaştan ve ahlaktan bahseden savaşı arzular; menfaatlerden söz eden ise çözüm arar.
Avrupa Birliği’nde menfaati diline dolayan kimseyi göremiyorum; durum son derece kaygı verici. Kendini ahlaken daima üstün gören birinin ikiyüzlülüğe sürüklenmesi an meselesidir. Açıkçası tüm bu hezeyanları dinlemek bazen ıstırap veriyor. Avrupa Birliği’nin geleceğini doğrudan tehdit eden bu çatışma çemberine karşı hiçbir siyasetimiz yok.
Kimseyle konuşamıyorsunuz. Müzakere masalarının hiçbirinde yer almıyoruz. Ne bir teklif sunuyoruz ne de arabuluculuk yapalım diyerek sürece müdahil olmaya çalışıyoruz; artık böyle bir irade kalmadı.
Üstelik üye devletlerin harcamalarını bir kenara bırakırsak, sırf Avrupa Birliği’nin diplomatik servisinin yıllık maliyeti 1 milyar dolar. 1 milyar dolar! Ne yaptıklarını anlamış değilim. Sahada kendileriyle bizzat karşılaştım; Avrupalı diplomatların tam olarak ne işle meşgul olduğuna dair en ufak bir fikrim yok.
Her neyse, şüphesiz en can alıcı mesele Ukrayna; ne de olsa kendi kıtamızda. İçinde bulunduğumuz kadar güvensiz bir ortamda, akla ilk gelmesi gereken şey Avrupa kıtasında barışı tesis etmektir. Ancak o zaman diğer sorunlarla ilgilenebiliriz.
Avrupa kıtasında barışın sağlanması, Rusya ile konuşmamızı, müzakere etmemizi ve bu çatışmaya bir şekilde çözüm bulmamızı gerektiriyor. Fakat bunu yapamıyoruz.
Kendi içimize öylesine kapandık ki, Rusya karşısında ortak bir müzakere tavrı belirlemekten aciziz; zira 27 üye ülke politika değişikliğinde uzlaşamıyor. Müzakereyi yürütecek temsilcinin atacağı adımlarda mutabık kalamıyorlar ve barış görüşmelerinin tabiatında bulunan esnekliği o kişiye tanımaya asla yanaşmıyorlar.
‘E3’ ülkelerinin (Almanya, Fransa, İngiltere) inisiyatif alacağını düşünseniz dahi, bu üçlünün çıkarları birbirinden o kadar kopuk ki, tabloyu daha da tehlikeli kılıyor. İngilizler doğuyla barış anlamına gelebilecek her şeyden nefret eder; zira gözlerini Atlantik’e dikmiş durumdalar ve sanırım 1850’lerden bu yana bunu büyük bir tehdit olarak görüyorlar. Böylesi bir barıştan en karlı çıkacak aktör Almanya olmasına karşın son derece akıl dışı davranıyor. Fransızlar da muhtemelen hoş karşılamayacaktır.
Neticede elimizde hiçbir şey yok. Sözlerimi bağlarken şunu vurgulamak isterim: Avrupa Birliği, önümüzdeki uzun dönem boyunca dünyada istikrarsızlık unsuru olmaya devam edecek.
Zaman ilerledikçe bu istikrarsızlığın kendi sınırlarının içine de sirayet edeceğini düşünüyorum. Bunu dile getirmek son derece acı: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü. Barışın yitirilmesiyle birlikte geleceğimiz ve gelecek nesiller ağır bedeller ödeyecek. Çok teşekkür ederim.
East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceABD, Yemen ile görüştü iddiası
Ortadoğu2 hafta önceEnsarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’







