Avrupa

Beşinci Cumhuriyet’in coplu pedagojisi

Yayınlanma

Metz kentinde lise öğrencileri trafiğin akışını kesip asfaltın tam ortasına portatif bir sınıf kurdular. Sıralar nizami biçimde caddeye yerleştirildi, tebeşir tozu kaldırımlara saçıldı; kırık pencereleri, çalışmayan kalorifer peteklerini ve aylardır gelmeyen yedek öğretmenleri protesto etmek için yola oturdular. Fransız çevik kuvveti CRS’in bu açık hava dersine karşılığı gecikmedi: Sıraların arasına art arda göz yaşartıcı gaz kapsülleri fırlatıldı. Birkaç gün sonra Lens’te, 15 yaşındaki bir lise öğrencisinin sol eli, polisin kalabalığa doğru ateşlediği patlayıcı mühimmatın infilak etmesi sonucu bileğinden koptu.(1) Aynı saatlerde Paris’in kuzey banliyösü Blanc-Mesnil’de iki genç kız polisin müdahalesi sırasında ağır yaralanıyordu.

BFMTV ve Mediapart muhabirlerinin geçtiği kayıtlara göre bir haftalık seferberliğin ardından gözaltına alınanların sayısı 6 bini aştı ve bu kişilerin yüzde 85’i henüz reşit olmayan çocuklardan oluşuyor. Emniyet nezarethanelerinde tutulan 16 yaşındaki bir gencin “48 saatlik cehennem” olarak tarif ettiği muamele, münferit bir disiplin uygulamasını değil, sistemik bir bastırma pratiğini işaret ediyor.

Fransa çapında 3 bin 700 lisenin en az 600’ünde dersler aksamış durumda; 40’a yakın üniversite kampüsünde barikatlar kurulu. Yüz bini aşkın genç sokaklarda.

Hükümet sözcülerinin ve güvenlik bürokrasisinin tezlerini ciddiye alarak ilerleyelim. İçişleri Bakanı Laurent Nuñez, polisin kullandığı teçhizatı savunurken müdahalelerin “neredeyse tüm vakalarda orantılı” olduğunu ileri sürüyor; 715 polis memurunun yaralandığını vurguluyor ve liselerin önüne kurulan barikatların “aşırı şiddet yanlısı unsurlar” tarafından rehin alındığını iddia ediyor. Eğitim Bakanı Édouard Geffray ise meselenin sol partiler, özellikle de La France Insoumise (LFI) tarafından istismar edildiğini savunuyor. Resmi teze göre ortada eğitim sisteminin fiziki çöküşüne dair haklı bir talep yok; yalnızca sokakları terörize eden ve dışarıdan yönlendirilen bir taşkınlık dalgası mevcut.

Fakat güvenlikçi söylemin kurduğu bu paravan, sahadaki sınıfsal bileşim karşısında hızla dağılıyor. Zira bu sefer barikatlar yalnızca banliyölerin dışlanmış göçmen mahallelerinde tütmüyor. Fransa burjuvazisinin ve devlet seçkinlerinin kuluçka merkezi sayılan Latin Mahallesi’ndeki tarihi Lycée Henri-IV öğrencileri de banliyölerdeki akranlarıyla dayanışma içinde kapılarını kilitliyor. Rennes sokaklarında polis tazyikli sularla yürürken, çocuklarının önüne etten duvar ören veliler asfalta uzanıyor; Maurice-Ravel Lisesi’ndeki öğretmenler meslektaşlarıyla birlikte grev kararı alıyor. Dahası, yapılan kamuoyu araştırmaları Fransız toplumunun yüzde 62’sinin, 35 yaş altı nüfusun ise yüzde 73’ünün sokaktaki liselileri meşru gördüğünü belgeliyor. Kısacası devlet, toplumun geniş kesimlerinin onayını almış bir kuşakla çatışıyor.

Refah devleti tasfiyesinin fiziki sınırları

Olayların dış yüzeyine bakıp bunu yalnızca sertleşen polis taktikleri ile öfkeli gençliğin dönemsel bir sürtüşmesi olarak okumak pek faydalı olmaz. Gerçekte karşılaştığımız manzara, Beşinci Cumhuriyet’in idari mimarisinin post-neoliberal evrede girdiği derin krizle doğrudan alakalı.

Fransız devleti, kamu maliyesini Maastricht kriterlerinin ve borç disiplininin cenderesine soktuğundan bu yana, kamusal hizmetleri ayakta tutacak kaynakları sistematik biçimde kurutuyor. Vergi indirimleri ve teşvikler yoluyla büyük sermayeye aktarılan kaynakların faturası, doğrudan okulların tavanlarından sızan yağmur suyu, ısıtılamayan sınıflar ve iptal edilen dersler olarak geri dönüyor. Liselilerin sabah sekizden akşam altıya kadar süren yıpratıcı okul günlerine, kısaltılan öğle aralarına ve mesleki eğitim programlarına (BTS) getirilmek istenen harçlara isyan etmesi tesadüf değil. Eğitim, sınıfsal hareketliliğin bir kaldıracı olmaktan çıkarılıp gençliğin geleceksiz ve düşük ücretli emek havuzuna sevk edildiği bir tasnif merkezine dönüştürülmüş vaziyette.

Dağıtacak refah payı, sunacak toplumsal gelecek vaadi kalmayan bir iktidar formunun, rıza üretemediği yerde doğrudan kaba kuvvete başvurması bir zorunluluk. Emmanuel Macron döneminden devralınan ve Sébastien Lecornu hükümetiyle sürdürülen yarı-başkanlık rejimi, parlamentoyu baypas eden kararnameler rejimini sokakta ancak CRS dipçikleri ve şok bombalarıyla tahkim edebiliyor. Sosyal devletin yerini ceza devletinin alması, bir hükümet tercihi olmanın ötesinde, tükenmiş bir iktisadi modelin zor yoluyla idame ettirilmesi çabası.

Magdeburg’da bir kupa, Berlin’de casusluk

Fransa sokaklarında gaz kapsüllerinin patladığı saatlerde, Kıta Avrupası’nın doğu kanadında, Almanya’da yaşananlar bu tablonun diğer yarısını tamamlıyordu. Saksonya-Anhalt eyalet meclisi başkanlığına aşırı sağcı AfD’nin adayı Tobias Rausch seçildi. Savaş sonrası Almanya tarihinde ilk kez aşırı sağcı bir siyasetçi böylesi kurumsal bir makama oturuyordu.(2) Meclisteki oylama tamamlanırken AfD’li Ulrich Siegmund’un üzerinde “Solcu gözyaşları” (Leftist tears) yazan kupasından zafer edasıyla kahvesini yudumlaması, merkez sağın içine düştüğü acziyetin karikatürü gibiydi. Rausch kürsüye çıkarak “siyasi güvenlik duvarları dönemi geride kalmalıdır” derken, merkez partilerin yıllardır arkasına saklandığı o sözde tecrit hattının (Brandmauer) fiilen buharlaştığını ilan ediyordu.

Aynı günün sabahında Federal Başsavcılığın eski dış istihbarat (BND) şefi August Hanning’i devlete ait gizli belgeleri satmak ve casusluk suçlamasıyla gözaltına aldırdığı haberi ajanslara düştü. Devlet sırlarının, özel danışmanlık şirketleri ve uluslararası müşteriler eliyle meta haline getirildiği bir rejim tablosu…

Bu iki sahne birbirine uzaktır ama aynı kriz zemininde yeşerir: Kıta Avrupası’nda kurulu düzen iki ayrı uçtan çatırdıyor. Batıda, Fransa’da kendi gençliğine karşı zırhlı araçlarını ve savaş mühimmatını sahaya süren, kamusal talepleri terörle mücadele konseptiyle bastıran bi rejim hüküm sürüyor. Doğuda, Almanya’da ise kurumların çürümesiyle birlikte protofaşist bir dalga devlet aygıtının basamaklarını adım adım tırmanıyor.

“Mücadelelerin yakınsaması”

Fransa Başbakanı Sébastien Lecornu’nun uykularını kaçıran esas gelişme, liselilerin münferit öfkesinden ibaret değil. Hükümet koridorlarında korkuyla telaffuz edilen o tarihi formül: convergence des luttes, yani mücadelelerin yakınsaması.

Fransız egemenleri, banliyö isyanlarının getto sınırlarına hapsedildiği, işçi grevlerinin ise belirli sektörlerle sınırlandırıldığı günlerin geride kalmasından endişe ediyor. Sokakta kurulan hattın tehlikesi tam da burada: Banliyödeki yoksul öğrenci ile burjuva lisesindeki öğrenci aynı barikatta buluşuyor; öğretmenler sendikalarıyla birlikte sınıfları terk ediyor; La France Insoumise milletvekilleri polis kalkanları ile liselilerin arasına kendi gövdelerini koyuyor. Hükümetin BTS mesleki eğitim harçlarını apar topar geri çekmesi veya okul saatlerini yeniden müzakere etme vaadinde bulunması, yaklaşan büyük dalgayı yatıştırma telaşından kaynaklanıyor.

Fakat bu pansuman tedbirlerin sınırları bellidir. Zira genel grev hazırlıkları şimdiden ilan edilmiş durumda. Başta CGT olmak üzere sendika konfederasyonları 5 Kasım için ülke çapında iş bırakma çağrısı yaptı.

Asfalta tebeşir tozuyla kurulan o derme çatma sınıf, Fransız devletinin içine sürüklendiği meşruiyet krizinin sınırlarını açıkça gösteriyor. Avrupa’nın yönetici elitlerinin halklarına sunabileceği hiçbir rasyonel gelecek kalmamış görünüyor. Kendi çocuklarına gaz fişeği ve polis copundan başka verecek pedagojik yanıtı olmayan bir cumhuriyetin, ömrünü uzatmak için daha kaç barikata ihtiyaç duyacağı sorusunun yanıtı ise sokakta.


(1) Fransız kolluk kuvvetlerinin toplumsal olaylarda kullandığı GM2L tipi göz yaşartıcı ve ses bombaları, 2020 yılında 25 gram TNT içerdiği için yasaklanan GLI-F4 mühimmatının yerine getirilmişti. İçinde 5 gram plastik patlayıcı barındıran GM2L, patlama anında 160 desibelin üzerinde ses çıkarıyor ve şarapnel etkisi yaratarak ağır doku ve uzuv kayıplarına yol açıyor.

(2) Saksonya-Anhalt eyalet parlamentosunda Tobias Rausch’un 48 oyla başkan seçilmesi, meclisteki aritmetik açısından dikkat çekicidir. Eyalet meclisinde AfD’nin 37, Sahra Wagenknecht İttifakı’nın (BSW) 7 sandalyesi bulunuyor; toplam 44 oya karşılık Rausch’un 48 oy alması, Hıristiyan Demokrat (CDU) ya da diğer merkez partilere mensup en az 4 milletvekilinin gizli oylamada aşırı sağcı adaya destek verdiğini ortaya koyuyor.

Çok Okunanlar

Exit mobile version