Görüş
Bir Hint dizisi: “Geceyarısı Özgürlük”

“Geceyarısı Özgürlük”
14 Ağustos 1947’de gece yarısı Hindistan 200 yılı aşkın süren İngiliz sömürge yönetiminden özgürlüğüne kavuştu. Özgür bir Hindistan’ın doğuşu bir kutlama anı olabilirdi ancak Hindistan, Hindistan ve Pakistan olarak bölününce bölünmenin karanlığı ile gölgelendi …
Ya Nehru yerine Sardar Patel ilk Başbakan olarak seçilmiş olsaydı? Ya Gandhi ilk görüşmelerinde Jinnah’ı küçümsemeseydi? Ya Nehru ve Patel, Jinnah barış istediğinde ona daha açık olsalardı? Ya Nehru, Lord Mountbatten’ın, Hindistan’ın son Valisi’nin ve İngilizlerin niyetleri konusunda daha seçici olsaydı? Ya Patel, Gandhi’nin ulusal birliği korumak için Jinnah’a Başbakanlık koltuğu teklif etme isteğini kabul etseydi? Ve sorular böylece devam ediyor…

Bugün bu köşede bir dizi incelemesi ile karşınızdayım. Hindistan’ın abonelik tabanlı dijital yayın platformu SonyLIV’in 15 Kasım’da yayına giren “Geceyarısı Özgürlük” dizisi, 1975 tarihli çok satan bir romandan uyarlanan bir dönem draması ve Hindistan’ın Bağımsızlık ve Bölünme yolculuğunu konu alırken Hindistan’ın özgürlük mücadelesinin acı dolu son ayağını ekrana taşıyor. Hint yapımcı ve yönetmen Nikkhil Advani’nin ismini ve hikayesini Larry Collins ve Dominique Lapierre’in kitabından alan ve orijinal ismi “Freedom At Midnight” olan web dizisi şimdilik her biri 37-43 dakika uzunluğunda 7 bölümden oluşan 1. sezona sahip. 2005’te Fransa’da yaşamını kaybeden Amerikalı yazar Larry Collins ve 2022’de 91 yaşında vefat eden Fransız meslektaşı Dominique Lapierre’in 1975’te yayınlanan Geceyarısı Özgürlük kitabı, Hindistan’ın özgürlük mücadelesinin son ayağını, yani 1947’de Hindistan’ın bağımsızlığını ve ardından 1948’de Mahatma Gandhi’nin suikastını anlatıyor.
Geceyarısı Özgürlük dizisinin çerçevesi oldukça geniş, ancak ana anlatı yalnızca iki yılı kapsıyor ve Bölünme ayaklanmaları sırasında yeni bağımsızlığını kazanan Hindistan’ın belirsiz geleceği ile son buluyor. Hindistan’ın özgürlük mücadelesi hakkında bolca film çekilmiş, bunlardan yalnızca 3 tanesi devrimci özgürlük savaşçısı Bhagat Singh hakkında. Ve Geceyarısı Özgürlük ana akıma bağlı kalmayı seçerek kapsamını çoğunlukla Hindistan’ın Bağımsızlığı ve Bölünmesi arasındaki iki yılla sınırlamış: Lord Mountbatten’ın bağımsızlıktan yalnızca birkaç ay önce Hindistan’ın Valisi olarak görev yaptığı dönemle başlıyor, 1944’teki Gandhi-Jinnah görüşmelerinin olaylarını takip ediyor ve Mahatma Gandhi’nin suikastından hemen önce perdeleri stratejik olarak indiriyor.
Bize, Vali Evi’nde ve Hindistan Ulusal Kongresi’nin genel merkezinde kapalı kapılar ardında neler yaşandığına dair içeriden birinin anlatımını sunuyor; tüm karmaşıklıklara, uzlaşmalara, küçük zaferlere ve ideolojik çatışmalara ışık tutuyor.

Gandhi, Nehru ve Patel
Diziyi izlemek, modern Hindistan ve Pakistan’ın yaratıcıları Gandhi, Nehru, Patel, Jinnah ve Mountbatten’ın milyonların kaderleri hakkında tartıştıklarını bir cam duvardan görmek gibi. Ayrıntılar yoğun ancak hikaye anlatımı sürükleyici bir gerilim olmaktan çok, yumuşak bir drama. Belki de bu gerilimi vermek içindir mi ki dizinin hemen her sahnesinde bir saatin tik tak sesini duyabilirsiniz. Bölünmenin ateşli savunucuları Müslüman Birliği ve Hindistan Ulusal Kongresi tarafından temsil edilen acılı muhalifleri için saat işliyor.
Sömürge yönetiminin son ayları kaçınılmaz olarak Hindistan’ın dini çizgiler üzerinden bölünmesine yol açtı. Tarihi drama, Hindistan’ın bağımsızlığına yol açan olayları, Bölünme’nin gerçekliği ile gölgelenmiş bir şekilde anlatıyor. Hindistan’ın bağımsızlığına giden zorlu dönemi tasvir eden Geceyarısı Özgürlük politik manzarayı keşfederken hikayesine nüfuz eden metaforik bir dil olarak politik tonu benimsiyor ve anlatı küçük, sembolik ayrıntılarda gelişiyor. Örneğin, günlük görseller daha derin anlamlar kazanıyor: Sardar Patel tarafından çaya yarı batırılmış bir bisküvi ülkenin bölünmesinin kaçınılmaz oluşunu sembolize ediyor, Mahatma Gandhi’nin duvardaki yana doğru eğilmiş fotoğraf çerçevesi yaklaşan çatışmaya işaret ediyor, Gandhi’nin saatini kaybetmesi ve Patel ile Nehru’nun labirentvari geniş Vali sarayında kaybolması politik kaosun ortasında desteği veya daha çok kişinin yolunu kaybetmesinin metaforu haline geliyor.
Dizi, 1946’da Mahatma Gandhi’nin “Eğer Hindistan bölünecekse bu benim cesedim üzerinden olacaktır” demesi ile başlıyor. Çok geçmeden Hindistan’ın bölünmesinin ve bağımsız Hindistan’ın şiddetli doğuşunun acı dolu bir anlatımını sunmaya geçiyor. Sizi Hindistan’ın bağımsızlığı için savaşan ve 77 yıl önce milyonlarca Hint’in kaderini şekillendiren kararlar alan Hint liderler ile aynı odaya yerleştiriyor. Önce Bağımsızlıktan önceki yıldaki olayların kronolojisi kapsamlı bir şekilde ortaya konuyor. İkinci Dünya Savaşı’nda kan kaybeden İngilizler, Hindistan’ı terk etmek için acele ediyor. Gandhi’nin vaftiz babası olduğu ve Nehru’nun ve Sardar Patel’in önderlik ettiği Kongre ile Jinnah’ın Müslüman Birliği arasında arabuluculuk yapmaya çalışıyor. Anlaşmazlığın konusu? Birleşik mi yoksa bölünmüş bir Hindistan mı? Mohammed Ali Jinnah’ın liderliğindeki Müslüman Birliği, Jinnah’ın Kongre liderliğindeki bir Hindistan’da kaybolacağından korktuğu onuru Müslümanlara verecek ayrı bir toprak talebinden geri adım atmayacak. Dizi, kurucu babaların bağımsız, modern bir ulusun hangi yöne gitmesi gerektiğini tartıştığı ve görüştüğü Hindistan tarihindeki belirli bir zamanı araştırıyor. Birden fazla ideolojinin çatışması var: Jinnah’ın ayrılıkçılığı, Nehru’nun birleştiriciliği, Patel’in pragmatizmi ve Gandhi’nin prensipleri. Bir tartışmada herkes haklı olduğunda ilginç bir drama ortaya çıkıyor, ancak dizi bundan yararlanmıyor ve daha çok olayların sırasını haritalamakla ilgileniyor. Belirli olayların derinliklerine iniyor ancak bir bütün olarak bir araya gelmeyi başaramıyor.
Bu, Hindistan Ulusal Kongresi’nin ve/veya Tüm Hindistan Müslümanları Birliği’nin ve onların liderleri Jawaharlal Nehru ve Muhammad Ali Jinnah’ın inatçılığı mıydı? Mahatma Gandhi Hindistan’ın bölünmesini durdurabilir miydi? İngilizler bir kez daha böl-yönet politikasını mı kullandı? Son Genel Vali ve eşi Lord Louis Mountbatten ve Edwina Lady Mountbatten bunda ne kadar rol oynadı? …
Bunun bir belgesel olmadığını söyleyeyim: Altı kişilik bir yazar ekibinin senaryosu ile çalışan yönetmen Nikkhil Advani yedi bölümlük diziyi bir tarih dersinden bekleyebileceğinizden daha ilgi çekici ve anlamlı bir deneyim haline getirmek için bazı “yaratıcı özgürlükler” almışlar. Buna ayrıca belirli bir figüre takıntılı biyografik bir dizi olmaması da yardımcı oluyor. Kitlesel şiddet, ölüm, dehşet verici zulüm, açlık, hastalık ve evsizlik… Hepsi Hindistan’ın bağımsızlığına eşlik etti VE dizide asgari düzeyde temsil ediliyor VE senaryolarda genellikle sepya tonlarında görünüyorlar, yani kan dökülmesinin rahatsız edici bir görüntüsü olmadan.
Drama neredeyse tamamen ayrıntılı konuşmalara, toplantılara, tartışmalara, konuşmalara, kararlara, açıklamalara ve yoğun diyaloglara dayanıyor ve dönem sahnelemesinin büyük bir kısmı iç mekanlarda: büyük odalarda, koridorlarda ve ofislerde. En etkili sahnelerden biri, Nehru, Patel ve Maulana Azad gibi Kongre liderleri ile dolu bir odada düzenlenen kritik bir toplantı ile Jinnah ve meslektaşları ile dolu bir odada yapılan toplantı arasındaki geçişler. Az ışıklı odalarda yapılan sohbetler, Kuzey ve Doğu Hindistan sokaklarında çıkan ortak yangınlarla karşılaştırılıyor. Diyaloglar ve performansların duygusal akorlar ile etkili bir uyum sergilediği görülüyor. Örneğin aşağıdaki satırlara bir göz atın:
“Eğer Hindistan bölünecekse bu benim cesedim üzerinden olacaktır”
veya
“Sıradan bir adam, hükümetlerin yıllardır başaramadığı değişimi gerçekleştirebilir”
veya
“Bu insanlar Hindu olmadan önce Punjablı veya Bengallidir.”
Son dizede örneklendiği üzere diyaloglar, karakterlerinin zihinlerine dair içgörüler sunarken kimlik ve aidiyetin karmaşık etkileşimini özetleyen evrensel gerçekler olarak yankılanıyor, çağın daha büyük ikilemlerine değinerek tarihi ve duygusal derinlik yansıtıyor. Tarihsel hikayelerin olayı budur: Gerçeğe bağlı kalmaları gerekir ama aynı zamanda ilgi çekici bir izleme deneyimi sunmaları gerekir; ilgi çekici kısımlar özenle seçilebilir, ancak ihmal edilenler genellikle ihmal edilir ve “yaratıcı özgürlükten” yararlanılabilir. Ancak dizide ana akım Bollywood’un eğilimli olduğu türden abartılı bir gösteriş pek görülmüyor (Kİ bu bence diziye olumlu bir katkı sağlamış) ama dizinin trajediye karşı tutumunda ikna edicilik daha az hissediliyor, ara sıra Bollywood tarzı süslemelerde kayboluyor ama ciddi tartışmalarla kurtarılıyor.
Dizinin ana karakterleri arasında, sürekli olarak Kongre Partisi lideri Jawaharlal Nehru ile pazarlık eden, onun ilkeleri ile partisinin idealleri arasında kalan Kraliçe Victoria’nın torununun torunu Lord Mountbatten; yalnızca iki seçenek gören (“Ya Hindustan bölünecek ya da yok edilecek”) Müslüman Birliği lideri Mohammed Ali Jinnah ve bağımsız bir Hindistan’ın nasıl ilerleyeceği konusunda birleşik Hindistan hayalinden vazgeçen Mahatma Gandhi yer alıyor. 1989 doğumlu Hint aktör Siddhant Gupta Hindistan’ın ilk Başbakanı Jawaharlal Nehru rolünde oyunculuk yeteneği üzerine büyük övgü alsa da bence asıl öne çıkan performans Mohammed Ali Jinnah rolü ile 58 yaşındaki Hint aktör Arif Zakaria’dan geliyor; Pakistan’ı yaratmak gibi tek bir vizyonu olan Müslüman Birliği’nin kararlı lideri olarak son derece ikna edici bir performans. Ayrıca Gandhi rolündeki Chirag Vohra ve Hindistan’ın ilk içişleri bakanı Sardar Vallabhbhai Patel rolündeki Rajendra Chawla’nın da güçlü performansları var.
Sardar Patel tıpkı Hindistan özgürlük mücadelesinde olduğu gibi gösterinin de jokeri. Doğum yıldönümü Hindistan’da Ulusal Birlik Günü olarak kutlanan Sardar Patel ironik bir şekilde Pakistan fikrine ya da Bölünme fikrine teslim olan ilk liderlerden biri olarak gösteriliyor. O bir milliyetçi ama aynı zamanda bir realist, pragmatizmi sıklıkla köklü milliyetçiliği ile çelişen bir lider.
Benzer şekilde sosyalizm ve laikliğin sembolü olarak bilinen Jawaharlal Nehru, ülke çapındaki şiddetli isyanlara karşın idealist duruşundan uzun süre vazgeçmiyor. Nehru’ya hayat veren oyuncu son derece genç görünse dahi ona modern havayı veriyor; onu kusursuz İngilizce konuşan ve kusursuz takım elbiseler giyen, ancak yalnızca ulusu değil, aynı zamanda yaşadığı idealleri de derinden önemseyen yetenekli bir avukat olarak gösteriyor ama aynı zamanda otuzlu yaşların ortalarında biri olarak ellili yaşlarının sonlarında birini oynadığı gerçeğinden de tam olarak kaçamıyor.
Dizi, Gandhi hakkında yeni şeyler de gösteriyor: Hindistan özgürlük mücadelesinde şiddetsizliğin öncüsü olmasına karşın aynı zamanda şiddeti sineye çekmek konusunda inatçı bir yeteneğe sahip; şiddet ona değil, başkalarına yönelik ve Elbette kan dökülmesi onu derinden etkiliyor ancak Gandhi’nin vizyonu şiddete karşı hoşgörüsüzlüğünden daha güçlü. Genç ve ham bir Gandhi’den yaşlı ve bilge bir Ulusun Babası’na dönüşümü ikna edici.

Tüm bunların yanı sıra dizi Jinnah’ı Pakistan hayalini gerçekleştirmek için Tüberküloz teşhisini nasıl sakladığını veya kız kardeşi Fatima ile etkileşimlerini göstererek insani olarak gösterilmesine yönelik bir girişim var, ancak bu hızla söndürülüyor ve onu çoğunlukla Gandhi’ye karşı kıskançlık ile motive olan sert ve kötü bir adam olarak görüyoruz. Yani Jinnah’ın tasvirinde fark edilebilir bir önyargı var, kurnazlık ve soğukkanlı hesaplamaların bir karışımı gibi görünen bir önyargı: Dizi ayrı bir Müslüman bölgesi talebini incinmiş egolardan kaynaklandığını tasvir ediyor ve tüm resim asla gösterilmiyor gibi görünüyor. Yani Jinnah, kişiliği pipo içmeye, öksürmeye, kaşlarını çatmaya, güllerini haşin şekilde budayan soğuk-takıntılı birine ve “Ben Müslümanların tek sözcüsüyüm” diye sızlanmaya indirgenmiş, genel hatları ile karikatürize edilmiş bir karakter.
Ve bazı sahneler, Jinnah dışında hiç kimse suçlu değilmiş gibi sempati uyandıran histrioniklere uzanıyor. Şiddet tek taraflı hissediliyor ve genellikle Müslüman olmayanlar maruz kalıyor. Özellikle dizi bu dönemde Hindu Mahasabha’nın aktivitelerinden kaçınıyor ve yalnızca Gandhi’nin suikastını haber veren son sahnede onlara değiniyor. Yani Rashtriya Swayamsewak Sangh ve Hindu Mahasabha son bölümün son anına kadar resmin dışında. Hindu aşırılıkçıların Gandhi’ye karşı komplosu, artan şiddete tepki olarak gösteriliyor. Dizinin Gandhi’nin inancından biri tarafından öldürülmesi ile nasıl başa çıkacağını görmek için sanırım ikinci sezon bekleniyor… Bu arada bu ihtiyatlı yaklaşım Hindistan’daki aşırı Hindu milliyetçiliğinin hakim olduğu mevcut siyasi iklimden kaynaklanıyor olabilir…
Geceyarısı Özgürlük oyuncu kadrosu yüzlerce kişiden oluşuyor ama dizi iktidarın devri için yapılan müzakereleri yöneten bir avuç erkek ve bir iki kadına odaklanıyor; bu müzakereler, kaçınılmaz olarak çok fazla gerginlik ve gitgeller ile dolu, yavaş ve sancılı bir süreç. Dizinin bir eksik veya hatalı yönü, her bir önemli dramatik kişiliğin dram ve çatışma yaratmak amacı ile belirli bir düşünce çizgisini temsil eden bir ideolojik blok içine yerleştirilmesi: Gandhi bilge, Nehru birleşik bir Hindistan fikrine kendini adamış bir idealist, Patel kolu kurtarmak için bir eli kesmenin sorun olmadığına inanan bir pragmatist ve Jinnah Müslümanlar için ayrı bir ulusun yılmaz bir taraftarı; YANİ Dizi, bu olağanüstü adamların insani tutarsızlıklara yenik düşmeleri için fazla bir alan sunmuyor. Ancak Nehru, Patel ve Gandhi arasındaki kısa, dostça şakalaşmalar ve karakterler arasındaki samimi sohbetler, büyük siyasi figürlerin sonuçta insan olduğunu güzel bir şekilde ortaya koyuyor. Yine de derin insani nitelikleri görmek mümkün olabiliyor: Nehru’nun kırılganlıkla renklendirilmiş naif idealizmini, Gandhi’nin dingin ama duygusal ustalığını, Patel’in pragmatik keskinliğini, Jinnah’ın kararlı meydan okumasını ve Lord Louis Mountbatten’ın diplomatik karmaşıklığını görüyoruz.
Sanki bir sorun da dizinin temposu: Bazı kişisel sahneler uzatılmış gibi hissedilirken bazı önemli olaylar aceleye getirilmiş gibi. Yedi bölümden oluşan ilk sezon Hindistan’ı bölmenin bilgeliği hakkında gevşek ve gereksiz tartışmalar içeriyor, dördüncü bölüme kadar Hint ileri gelenler ve İngiliz yetkililer Pakistan’a olan talebi tartışıyorlar. Beşinci bölümden itibaren tempo, Mountbatten’ın Hindistan siyasi danışmanı VP Menon’un katılımı ile artıyor; Menon, Patel’in içerideki adamı oluyor ve tartışmayı Kongre’nin lehine çevirmeye yardımcı oluyor. Britanya’nın kötü şöhretli “Böl ve Yönet” politikasından bahsedilmesine karşın Mountbatten sempatik bir şekilde tasvir edildiği görülüyor. Ancak dizi geçtiği döneme ilişkin bağlam sağlamak için geçmiş olaylardan kesitlere de akıllıca yer veriyor. Ayrıca anlatıdaki bir kusur da kadın karakterlerin yeterince kullanılmaması, Fatima Jinnah ve Lady Mountbatten gibi figürler büyük bir vaat ile tanıtılırken anlatının kenarlarına itiliyor.
Ve bu arada dizinin kast seçiminde belki de beklenebileceği üzere Hindistan’ın A takımı yıldızları denilebilecek üst kulvar oyuncuları göremiyorsunuz, söze konu önemli tarihi figürleri özen ve güven ile ete kemiğe büründüren oyuncular var sahnede; hepsi oynadıkları liderlere tam olarak benzemese de gerçekten de canlandırdıkları adamlar olduklarına inanmanızı sağlamayı bir ölçüde başarabiliyor. Film yapımcısı büyük yıldızların dünyasından uzaklaştığı için övülse de dizi için yarattığı topluluk aslında hem isabetli hem de ıskalı. Örneğin bazı sahnelerde diyalogların anlatıda oluşan gerilimi dağıtmak için kasıtlı olup olmadığını veya gerçek konuşmalar olup olmadığını söylemek zor; bu daha çok Patel ve Nehru senaryolarında hissediliyor. Nehru-Patel ilişkisinin dinamikleri daha dikkatli bir şekilde araştırılabilirdi: Her ikisinin de devam eden toplumsal şiddete bir çözüm olarak Bölünme konusunda anlaştığı doğru olsa da neredeyse her konuda anlaşamıyorlardı; yani Patel’in Nehru’ya defalarca “Haklıymışsın, Jawahar” demiş olması pek olası değil gibi ki aksine, tam tersi gerçeğe daha yakın olabilir. Ya da Örneğin Gandhi performansında trajedinin ya da acının yansıtılması biraz daha hissedilebilir olabilirdi, yani hissediliyor ancak bu his bölümlere iyi serpiştirilmemiş. Ve genel performanslara bakınca, konuştuklarında diyaloglarının ağırlığını ve ciddiyetini hissetmiyorsunuz ki bu belki de dizinin en büyük zayıflığı. Ayrıca olaylar insanlardan daha öncelikli tutuluyor ve sonuç olarak her şeyin nasıl gerçekleştiğini biliyoruz ama nedenleri belirsiz kalıyor. Bazı sahnelerde gerilim dolu bir arka plan müziğinin korkunç derecede aşırı kullanılması da olayları dramatize etmede aşırıya kaçıldığı hissiyatı veriyor. Ve dizi bilmediğiniz bir tarihi anlatmayı da vaat ediyor Ama izlediğim yedi bölümde de kamuoyuna açıklanmayan önemli bir olay yaşanmıyor ki bu, çoğunlukla bilinen bir tarih.

Ölümcül derecede hasta ama kararlı bir karakter olan Jinnah’ı canlandıran Zakaria dışında, önemli liderleri canlandıran diğer karakterler açıkçası pek de etki bırakmıyor.
Bir de özgürlüğün elde edilmesinin bedeli hakkındaki soru, tekrar tekrar isyanları göstererek kutuplaştırıcı duyguları sömürücü bir şekilde körüklüyor.
Ve dizinin imgelerinde ince bir tek taraflılık var: Her isyan sahnesinde takke takan erkekler ellerinde kılıçlarla veya sopalarla sokaklarda yürüyüş yaparken veya burka giymiş kadınlar “Lad ke lenge Pakistan (Pakistan için savaşacağız)” diye bağırırken görülüyor, Sih kadınlar kendilerini Müslüman erkeklerden kurtarmak için ateşe atlarken gösteriliyor, Hindular bir Müslüman kalabalığı tarafından yakılırken alevler Tanrıça Durga’nın bir putunun önünde dans ediyor…
Yine de tarihi dramaların daha çok propaganda aracı olduğu bir zamanda Geceyarısı Özgürlük sansasyonalizmden uzak durmaya çalışıyor gibi, çoğu dönem dizisinin aksine bilinçli olarak bugüne hitap etmeye çalışmıyor. Yönetmen Nikkhil Advani, Hindistan topraklarında bölünmenin dehşeti ortaya çıkmadan hemen önce gösteriyi “Vaishnav jan to tene kahiye je, peer paraayi jaani re” (İyi bir insan, başkalarının acısını bilen kişidir) şarkısı ile kapatıyor. Yine de dizi, yalnızca Hindistan’ın bölünmesinin bir anlatımı değil; aynı zamanda insan ruhunun akıl almaz zorluklar karşısındaki direncinin bir keşfi: Tarihin karmaşıklıklarının tasvirinde, özgürlüğün değerli olsa da çoğu zaman ölçülemeyecek kadar pahalı bir bedelle geldiğine dair dokunaklı bir hatırlatma sunuyor. Bu arada Advani ikinci bir sezon olacağını duyurdu: Bölünme gibi bir konu tek bir web dizisinde ele alınamazdı zaten ki bu nedenle çatışmalar henüz doruğa ulaşmadı…
Son Sözler
Her şeye karşın bir sezonu, 7 bölümü tek bir günde soluksuz izledim. Ancak asıl söylemek istediğim, özellikle Gandhi senaryoları cidden vurucuydu; özellikle 3. (Satyagraha) bölüm …
Aynı ulusun, aynı toplumun, nasıl düşmanlaştığını,
Bölünme mantalitesinin zihinlerde nasıl vücut bulduğunu
son derece dramatik ve acımasızca ortaya koyuyor …
Belki de uluslar hem kendi tarihlerinden (zaten ders almalı ANCAK) hem de başkalarının tarihlerinden ders alarak yol almalıdır,
diye de düşündürdü izlerken …

Ve söylemeden geçemeyeceğim, başlangıçtan itibaren asıl yüklenicinin Gandhi olmasına karşın -yani İngilizlere karşı bağımsızlık mücadelesi için iradeyi ve birliği sağlama çabaları ve bunu sağlayabilme başarısını da dizideki geçmiş kesitlerde izlemişken- aynı Gandhi’nin nasıl kenarda kaldığını veya açıkçası nasıl kenara itildiğini de çok ince bir biçimde anlatıyor dizi … Ve onu bekleyen hazin sonu da haber veriyor dizi kapanışta … Ve bu anlamda beni en çok etkileyen/duygulandıran karakter Gandhi karakteriydi …
“Umut dağıtabilir misin?”
Gandhi’nin (Nehru’ya soruyor) bir repliği.
“Aklın korkusuz olduğu ve başın dik tutulduğu, bilginin özgür olduğu, dünyanın dar iç duvarları ile parçalara ayrılmadığı, sözcüklerin hakikatin derinliklerinden çıktığı, yorulmak bilmeyen çabanın kollarını mükemmelliğe doğru uzattığı, aklın berrak akışının özgürlük cennetine doğru yolunu kaybetmediği yerde, Tanrım, ülkem uyansın!”
Gandhi’nin dua repliği.
Ve son Gandhi repliği ile sonlandırayım:
“Bir ağaç kökünden kesildiğinde nereye düştüğünün bilincini kaybeder. Ama köklerinden kopardığımız insanlardır, Maulana! Onlar da bilinçli olmayı bırakacaklar!”
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Görüş
Gagavuz özerkliğini korumak: Özerklik nerede sona erer, devletin sorumluluğu nerede başlar?

Violeta Stratan İlbasmış, Dr. öğretim görevlisi, Moldova Devlet Üniversitesi Gazetecilik ve İletişim Bilimleri Fakültesi
Moldova Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesinin 9 Temmuz 2026 tarihli kararı, bazı çevrelerde Gagavuz özerkliğine indirilmiş yeni bir darbe, hatta Kişinev yönetiminin Gagavuzya’nın özel statüsünü aşındırma girişimi olarak sunulmuştur. Ancak bu yorum, hukuki ve kurumsal bir meseleyi kimlik eksenli siyasi bir tartışmaya dönüştürme riski taşımaktadır.
Karar, Moldova Cumhuriyeti Anayasası ve alındığı koşullar çerçevesinde incelendiğinde farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Söz konusu karar, Gagavuz özerkliğini ortadan kaldırmamış, bölge halkın kültürel, dilsel veya kimlik temelli haklarına da müdahale etmemiştir. Yalnızca özerk yönetimin yetkileri ile Moldova Cumhuriyeti’nin egemenlik alanına giren yetkiler arasındaki sınırı belirlemiştir.
Mahkeme, Gagavuzya’nın özel hukuki statüsüne, Polis Teşkilatının faaliyetlerine ve polislerin statüsüne ilişkin mevzuat ile Seçim Kanunu’ndaki bazı hükümleri incelemiştir. Temel mesele, özerk yönetim makamlarının merkezi devlet kurumlarının bölgesel yöneticilerinin atanmasını onaylama veya engelleme yetkisine sahip olup olamayacağı ve seçim organlarının oluşturulması üzerinde siyasi denetim kurup kuramayacağıydı.
Mahkemenin bu sorulara verdiği yanıt olumsuz olmuştur. Bunun nedeni özerkliğin meşru olmaması değil, önceki mevzuatta öngörülen bazı yetkilerin üniter bir devlet içindeki bölgesel özerkliğin sınırlarını aşmasıdır.
Bu ayrım son derece önemlidir ve abartıya kaçılmadan açıklanmalıdır. Moldova Cumhuriyeti Anayasası, bir yandan ülkenin egemen, bağımsız, üniter ve bölünmez bir devlet olduğunu hükme bağlarken, diğer yandan Gagavuzya’nın özel statüsünü açıkça güvence altına almaktadır. Bu iki ilke birbiriyle çelişmemektedir. Aksine, Gagavuzya’nın özerkliği Moldova Cumhuriyeti devleti çerçevesinde var olmakta ve yetkilerini Anayasa ile yasaların belirlediği sınırlar içinde kullanmaktadır. Özerklik; kültür, eğitim, ekonomik kalkınma, kültürel miras ve bölgesel yönetim gibi alanlarda topluluğun kendi çıkarlarını yönetebilmesi anlamına gelir. Ancak ülke içinde ikinci bir egemenlik merkezinin bulunması anlamına gelmez.
Aslında Anayasa Mahkemesi kararının özü tam da burada yatmaktadır.
Devlet kurumları devlete bağlı kalmalıdır
İncelenen en önemli konulardan biri, Gagavuz yönetiminin, İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve İstihbarat ve Güvenlik Servisinin bazı bölgesel birimlerinin yöneticilerinin atanmasına katılımı olmuştur.
İlk bakışta böyle bir katılım, özerkliğin doğal bir yansıması olarak görülebilir. Ancak bölgesel yönetime danışılması, merkezi bir kurumun temsilcisinin atanmasını veya görevini sürdürmesini engelleyebilecek bir veto hakkına ya da zorunlu bir koşula dönüştüğünde sorun ortaya çıkmaktadır.
Polis, özerk yönetime bağlı bir kurum değildir. Moldova Cumhuriyeti’nin bir kurumu olarak yasaları ülkenin tamamında uygular. İstihbarat ve Güvenlik Servisi yalnızca belirli bir bölgenin değil, ülkenin ulusal güvenliğini korur. Aynı ilke, seçim sürecini yöneten kurumlar için de geçerlidir.
Polisin bölgesel biriminin veya bir güvenlik teşkilatının yöneticisinin hem merkezi kuruma hem de bölgesel bir siyasi otoriteye karşı aynı anda sorumlu olmak zorunda kaldığı koşullarda, devletin normal işleyişini tahayyül etmek güçtür.
Seçim özerkliği de paralel bir sistemi dönüşümez
Gagavuzya’nın kendi özerk makamları için bölgenin özelliklerine uyarlanmış seçim mekanizmalarına sahip olması doğaldır. Ancak bölgesel seçim sistemi, Moldova Cumhuriyeti’nin genel seçim mevzuatından kopamaz veya tek bir siyasi makamın denetimindeki bir araca dönüşemez.
Seçimler, temel bir anayasal hakkın kullanılmasıdır. Bu nedenle seçim sürecinin dürüstlüğü ve tarafsızlığı, seçimlerin Kişinev’de ya da ülkenin başka bir bölgesinde yapılmasına bakılmaksızın korunmalıdır.
Bölgesel bir siyasi makamın seçim organlarının oluşumunu belirleyici biçimde kontrol etme imkânının kaldırılması, mutlaka özerkliğin sınırlandırılması anlamına gelmez. Aksine bu, seçim kurumlarının siyasi denetim altına alınmasını önleyen bir güvence olabilir.
Bu ayrım, Moldova Cumhuriyeti’nin seçim ve siyasi süreçlerine yönelik dış müdahalelerle karşı karşıya bulunduğu günümüz koşullarında özellikle önemlidir.
“Özerkliğin zayıflatılmasından” söz etmek, Gagavuz dili ve kültürü alanındaki gelişmeleri görmezden gelmek demektir
Eğer Kişinev yönetiminin amacı gerçekten özerkliği ortadan kaldırmak ve Gagavuz kimliğini aşındırmak olsaydı, devletin Gagavuz dilinin kullanımını azaltmaya, kültür kurumlarını ortadan kaldırmaya veya Gagavuz toplumunun haklarını sınırlandırmaya çalıştığını gösteren kanıtların bulunması gerekirdi.
Ancak son yıllardaki gelişmeler çok daha farklı ve daha karmaşık bir tablo ortaya koymaktadır.
Merkezi makamlar 2026 yılında, 2026–2027 dönemini kapsayan, Gagavuz Yeri Özerk Bölgesi’nde Gagavuz dilinin öğrenilmesi ile yaygınlaştırılmasını amaçlayan Ulusal Eylem Planı’nı onaylamıştır. Bu belge, Gagavuzca eğitimin desteklenmesini, öğretim materyallerinin hazırlanmasını ve güncellenmesini, öğretmenlerin mesleki gelişimini, dijital kaynakların geliştirilmesini ve Gagavuzcanın toplum içinde yaygınlaştırılmasını öngören tedbirler içermektedir.
Nisan 2026’da merkezi makamlar, uluslararası ortaklarıyla birlikte Gagavuz dilinin korunması ve geliştirilmesine adanmış bir konferans düzenlemiştir. Temmuz ayında ise onlarca Gagavuzca öğretmeni, Eğitim ve Araştırma Bakanlığı tarafından finanse edilen mesleki gelişim programlarını tamamlamışlardır. Bu eylemler bir asimilasyon politikasına ters düşmektedir. Aksine devletin, Gagavuz dilinin korunmaya ve bu alanda yatırım yapılmasına ihtiyaç duyduğunu kabul ettiğini ortaya koymaktadır. Ayrıca Cumhurbaşkanı Maia Sandu, kamuoyuna yönelik konuşmalarında Gagavuz dili ve kültürünün korunması gerektiğini defalarca vurgulamış ve 1994 yılında kurulan özerkliğin korunması gerektiğini ifade etmiştir. Dolayısıyla mevcut gerilim, “Kişinev Gagavuzya’ya karşı” şeklindeki basit bir formüle indirgenemez. Buradaki mesele çok daha somuttur: Bir özerk yönetimin yetkileri nerede sona ermekte ve devletin münhasır yetkileri nerede başlamaktadır?
Dış etki meselesi göz ardı edilemez
Ancak meselenin göz ardı edilemeyecek başka bir boyutu, özerk yönetim kurumlarının dış siyasi etkilere karşı savunmasızlığıdır. Rusya Federasyonu’nun Moldova Cumhuriyeti siyasetini ve özellikle Gagavuzya’daki siyasi ortamı etkilemeye çalıştığını belirtmek, özerk bölgede yaşayanların Moldova Cumhuriyeti’ne olan bağlılığını sorgulamak anlamına gelmediği gibi, Gagavuzların kültürel beklenti ve taleplerini Moskova’nın ürünü olarak değerlendirmek anlamına da gelmez.
Gagavuz halkı ile, onların kimliğini siyasi amaçlarla istismar etmeye çalışan siyasetçiler özdeşleştirilmemelidir. Bununla birlikte, Moskova’da bulunan firari oligark İlan Şor’la bağlantılı ağların, Moldova Cumhuriyeti’ndeki siyasi süreçleri, Gagavuzya da dâhil olmak üzere, etkilemek amacıyla kullanıldığını gösteren çok sayıda kamuya açık bilgi ve Avrupa Birliği belgesi bulunmaktadır. Avrupa Birliği, Rusya kaynaklı finansman ile Şor ağına bağlı bazı kuruluşların faaliyetlerinin Moldova Cumhuriyeti’ndeki demokratik süreçleri etkilemek amacıyla kullanıldığı mekanizmaları ortaya koymuştur.
Gagavuzya örneğinde mesele daha da hassastır, çünkü özerk bölge kendi siyasi kurumlarına sahiptir ve bu kurumların belirli siyasi güçlerin kontrolü altına girmesi, özerk yönetim kurumlarının yerel toplumun çıkarlarını korumanın ötesindeki amaçlar doğrultusunda kullanılmasına yol açabilir.
Burada temel bir ayrım yapılmalıdır: Sorun özerkliğin kendisi değil, özerkliğin dış çıkarlara hizmet eden siyasi güçler tarafından ele geçirilmeye açık olmasıdır.
Güçlü bir özerk yönetim Moskova’ya, Bükreş’e, Ankara’ya veya başka herhangi bir başkente bağımlı olmamalıdır. Kendi çıkarlarını demokratik kurumlar aracılığıyla ve Moldova Cumhuriyeti’nin merkezi makamlarıyla doğrudan diyalog kurarak savunabilecek kapasiteye sahip olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, hukuk devleti kurumlarının güçlendirilmesi otomatik olarak Gagavuzya’ya yönelik bir saldırı şeklinde değerlendirilmemelidir. Aksine bu, özerkliğin dış etkilerden korunmasının bir koşulu olabilir.
Kişinev’in de Sorumluluğu Vardır
Anayasa Mahkemesi kararının hukuki açıdan gerekçelendirilebilir olması, merkezi makamları Gagavuzya ile sağlıklı ve işlevsel ilişkiler kurma yönündeki siyasi sorumluluklarından muaf tutmaz. Aksine Kişinev, özerkliğin kurumsal yapısını etkileyen her kararın halkın bir kesimi tarafından merkezileşme girişimi olarak algılanabileceğinin bilincinde olmalıdır.
Bu nedenle diyalog kesintisiz biçimde sürdürülmelidir. Merkezi makamlar, özerk bölge halkıyla daha etkili iletişim kurmalı, alınan kararların gerekçelerini açıklamalı ve dışlanmışlık duygusunu güçlendirebilecek bir söylemden kaçınmalıdır.
Aynı zamanda Gagavuz makamları da her kurumsal anlaşmazlığı “Gagavuzya” ile “Kişinev” arasında kimlik temelli bir çatışmaya dönüştürmekten kaçınmalıdır. Özellikle Moldova Cumhuriyeti’nin dezenformasyon kampanyalarının ve dış müdahalelerin baskısı altında bulunduğu bir dönemde, bu kutuplaşma öncelikle vatandaşların devlet kurumlarına duyduğu güveni zayıflatmak isteyenlerin işine yaramaktadır.
Gerçekte Gagavuzya’da yaşayanların büyük çoğunluğu, Moldova Cumhuriyeti’nin diğer vatandaşlarıyla aynı kaygıları taşımaktadır: daha yüksek gelir, gelişmiş altyapı, istihdam olanakları, eğitim, sağlık hizmetleri, güvenlik ve çocukları için daha iyi bir gelecek.
Tüm bu sorunların Komrat ile Kişinev arasında süregelen bir çatışmaya dönüştürülmesi, her iki bölge halkı içinde bir yarar sağlamamaktadır.
1994 uzlaşmasının ruhu korunmalıdır
Belki de 1994 yılından çıkarılması gereken en önemli ders, Gagavuzya meselesinin bir tarafın diğerine karşı kazandığı zaferle değil, uzlaşma yoluyla çözüme kavuşturulmuş olmasıdır. Moldova Cumhuriyeti, Gagavuzya’ya özel bir statü tanımış, Gagavuz toplumu ise özerkliğin Moldova devleti sınırları içinde kullanılmasını kabul etmiştir.
Bu uzlaşma korunmalıdır. Ancak uzlaşmayı korumak, anayasal sistemin geçirdiği dönüşüm ve ortaya çıkan yeni güvenlik sorunları göz ardı edilerek otuz yılı aşkın süre önce oluşturulan bütün kurumsal mekanizmaların değişmeden muhafaza edilmesi anlamına gelmez.
Devlet işleyebilmelidir. Güvenlik kurumları bağımsız olmalıdır. Polis yalnızca tek bir anayasal makama karşı sorumlu olmalıdır. Seçimler tarafsız biçimde yönetilmelidir.
Özerk yönetim ise kendi kimliğini, kültürünü, dilini ve ekonomik çıkarlarını koruyabilmesi için yeterli hareket alanına sahip olmalıdır. Bu hedefler birbirini dışlamamaktadır. Aksine birbirini tamamlamaktadır.
Bu nedenle Anayasa Mahkemesinin 9 Temmuz 2026 tarihli kararı, Gagavuz özerkliğine karşı bir savaş ilanı olarak yorumlanmamalıdır. Mahkeme Gagavuzya’yı ortadan kaldırmamış, anayasal statüsünü iptal etmemiş ve toplumun siyasi, ekonomik ve kültürel yaşamına ilişkin alanlardaki yetkilerini elinden almamıştır.
Bunun yerine kurumsal bir sınır çizilmiştir: Özerk yönetim kendi çıkarlarını yönetebilir, ancak Moldova Cumhuriyeti’nin egemenliğini kullanan paralel bir merkeze dönüşemez. Bu ayrım, özerk yönetimin kurumlarının belirli siyasi güçler tarafından ele geçirilme girişimlerine ve dış etkilere maruz kalabileceği günümüzde çok daha büyük önem taşımaktadır.
Güçlü bir Gagavuzya, zayıf bir Kişinev anlamına gelmez
Sonuç olarak Moldova Cumhuriyeti’nin ne zayıflatılmış bir Gagavuzya’ya ne de bölgesel özgünlüğü ortadan kaldıracak ölçüde merkezileşmiş bir devlete ihtiyacı vardır. Moldova Cumhuriyeti’nin, güçlü bir devletin bünyesinde güçlü bir Gagavuzya’ya ihtiyacı vardır. Gagavuzcanın çocuklara öğretildiği, kültürün korunduğu, özerk kurumların işlediği, bölgesel yönetimin kendi yetkilerini etkili biçimde kullanabildiği ve bölge halkının kendi ülkesinde bir geleceği olduğunu hissettiği bir Gagavuzya’ya. Ancak bu modelin işleyebilmesi için özerk yönetimin demokratik ve şeffaf olması, siyasi gruplar ya da dış çıkar çevreleri tarafından ele geçirilmeye karşı dirençli olması gerekir.
Bu bakımdan bugün asıl mesele, “Kişinev” ile “Gagavuzya” arasında bir tercih yapmak değildir. Asıl mesele, Moldova Cumhuriyeti’nin bölgesel özerklik ile devletin birliğinin birbirini güçlendirdiği bir model kurmayı başarıp başaramayacağıdır. Bu sorunun yanıtı ne çatışmada ne dış baskılarda ne de kültürel farklılıkların siyasi bir silaha dönüştürülmesinde bulunabilir.
Yanıt ancak işleyen kurumlarda, diyalogda ve Anayasa’ya saygıda bulunabilir.
Gagavuzya’nın özerkliği ortadan kaldırılmamalı, ancak Moldova Cumhuriyeti’nin egemenliği de bölünmemelidir.
Bu iki ilke arasında herhangi bir çelişki yoktur. Aksine bu ilkeler arasındaki denge, Gagavuz özerkliğinin 1994 yılında üzerine inşa edildiği ve gelecekte de varlığını sürdürmesini sağlayabilecek temel dayanağı oluşturmaktadır.
Görüş
Boğaz el değiştirdi: Kızıldeniz nasıl çöktü de İran’ın lehine döndü?

Thomas Karat, davranış analisti
Abu Dabi ile Tel Aviv, Babülmendep’i ve Afrika Boynuzu’nu denetim altına almak için yıllarca tahkimat yaptı. Bu stratejik geçit şimdiyse planın tam da dışarıda bırakmayı hedeflediği aktörün eline geçti; baskı altında tuttuğu devletlerse bu kurguya karşı birbiriyle kenetlendi.
On yıl boyunca Kızıldeniz’in güney girişleri tek bir varsayım etrafında şekillendi: Bu sularda söz sahibi olan devletlerin, hazinesi en derin ve Washington’la bağları en sıkı aktörler olduğu kabulü. Geçtiğimiz eylül ayında bu varsayım çöktü. Husi hareketine bağlı savaşçılar, İran’ın sevk ve idaresinde, Babülmendep’in tam ortasındaki Mayun Adası’nı ele geçirdi; böylece dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 12’sinin aktığı boğazın fiili denetimine ulaştı. Bu geçidi elde tutmak için gereken mimariyi kurmaya sekiz yılını harcayan güç, yani Birleşik Arap Emirlikleri, sahilde artık direnecek durumda değildi.
Körfez basını bu gelişmeyi, İran’ın Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı açtığı yeni bir cephe olarak okuyor. Gerçekten de öyle. Ancak bu tablo aynı zamanda, Abu Dabi ile Tel Aviv’in Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu boyunca güttüğü kurgunun vaat ettiğinin tam aksine sonuçlandığını gösteren bugüne kadarki en somut işaret; zira artık bölgede şartları belirleyenler, vadesi dolan bir düzenin güvencelerine değil, kendi ulusal çıkarlarına göre hareket eden aktörler.
BAE doktrini
Yaşanan çöküşü yalnızca bir Körfez çekişmesi olarak görmek, arkasındaki yöntemi gözden kaçırmak demektir. Arap ayaklanmalarının ardından gelen karşı devrimci dalgadan bu yana Abu Dabi, üç ayrı sahada tutarlı bir strateji izledi. Libya’da, Trablus’taki uluslararası alanda tanınan hükümete karşı Halife Hafter’i destekledi; Türkiye ise karşı tarafın başlıca dış hamisi konumuna gelerek iki proje arasındaki en sert ilk çatışmayı burada yaşadı. Yemen’de, sözde meşruiyetini yeniden kurmak için savaşa dahil olduğu hükümete karşı Güney Geçiş Konseyi’ni inşa edip silahlandırdı; lider kadrosu Türkiye’ye sığınan, Müslüman Kardeşler bağlantılı Yemenli Islah Partisi’nin kökünü kazımaya çalıştı. Afrika Boynuzu’nda ise Mogadişu’daki federal merkez yerine Somaliland’ı ve diğer yerel yönetimleri palazlandırdı. İtalyan kaynaklı bir analizin de ortaya koyduğu üzere, bu siyasetin ortak paydası şuydu: BAE, hem rakiplerini zayıflatmasına hem de deniz gücüne dayanak noktaları devşirmesine imkân tanıdığı için ulus-altı vekilleri yeğliyordu. Bu iki hedef birbirini besledi. Merkezi hükümetin altını oyan her vekil yapı; beraberinde bir liman, bir iniş pisti ya da bir ada getirdi; böylelikle BAE’nin vekiller haritası zamanla BAE üslerinin haritasına dönüştü.
Bahsi geçen rakipler kayıtlarda açıkça yer alıyor. 2011 sonrasında kurulan Suudi-BAE ekseni kendini İran, Katar, Müslüman Kardeşler ve Türkiye karşıtlığı üzerinden tanımladı; Riyad ile Abu Dabi yıllarca bu dört unsura karşı ortak hareket etti. Türkiye ise bu doktrini doğrudan hedef tahtasında kalarak tecrübe etti. Ankara, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik 2016 darbe girişimini BAE’nin finanse ettiğini öne sürdü; ancak daha sonra, Körfez’le ilişkileri onarma yoluna gittiğinde kendi topraklarındaki Islah mensuplarının faaliyetlerini sınırlandırdı. Ankara ile Riyad’ı Abu Dabi’den ayıran şey yalnızca taktiksel tercihler değil. Türkiye de Suudi Arabistan da, aralarındaki diğer görüş ayrılıkları ne olursa olsun, istikrarlı bir düzenin temelini güçlü merkezi devletlerde görürken; Emirlik yaklaşımı ısrarla bu devletlerin içini boşaltan aktörleri kayırdı. İşte Kızıldeniz, bu ayrışmanın derin bir fay hattına dönüştüğü yer oldu.
Denizdeki kurgu
Projenin deniz ayağı hiçbir zaman gizlenmedi. Abu Dabi, 2018’den itibaren Aden Körfezi çevresinde bir analizin ifadesiyle üsler çemberi kurdu: Kimi değerlendirmelere göre neredeyse denizaşırı bir vilayet gibi yönetilen Sokotra; daha küçük Abdülkuri ve Samhah adalarındaki iniş pistleri; bizzat Mayun Adası’ndaki bir üs; Afrika kıyısında ise Somaliland’daki Berbera ve Puntland’daki Bosaso. İlan edilen amaç suları gözetlemek ve Husilere giden İran silahlarını engellemekti. İsrail’in stratejisi de aynı haritada kesişti. Middle East Monitor’a dayandırılan haberlere göre İsrail, Yemen’i ve Babülmendep’i gözetlemek amacıyla Somaliland’da bir üs kurmayı uzun süredir hesaba katıyordu; 26 Aralık’ta ise başbakanının İbrahimi Anlaşmalarına bağladığı bir söylemle, bu ayrılıkçı cumhuriyeti resmen tanıyan ilk devlet oldu.
Afrika Boynuzu bölünüyor
Ankara açısından bu tanıma kararı doğrudan bir meydan okumaydı. Türkiye, 2011’den bu yana Somali’yi Afrika politikasının temel direklerinden biri olarak gördü. Mogadişu’da en büyük denizaşırı askeri tesisi olan TURKSOM üssünü işletiyor, Somali güçlerini eğitiyor ve Somaliland’ın ayrılmasına karşı Somali’nin birliğinin garantörü olarak konumlanıyor. Bölge analistlerine göre İsrail’in bu hamlesi, ülkeyi Türkiye ile doğrudan bir çatışma rotasına soktu. Cumhurbaşkanı Erdoğan tanıma kararını gayrimeşru ve kabul edilemez olarak niteledi; Arap ve İslam ülkelerini bu adıma karşı harekete geçirmek üzere inisiyatif alarak şubat ayı başlarında Suudi Veliaht Prensi ile ortak bir bildiri yayımladı.
Mısır ise farklı bir yoldan geçerek aynı noktaya vardı. Kahire, Babülmendep’i Süveyş Kanalı’nın stratejik bir uzantısı sayıyor; nitekim kanal gelirleri buradan geçen trafiğe bağlı olduğu için üst düzey bir Mısırlı stratejist, boğazın güvenliğini bir ulusal güvenlik önceliği olarak nitelemişti. Etiyopya, Ocak 2024’te deniz üssü kurmak amacıyla Somaliland ile bir kıyı şeridi kiralama mutabakatı imzaladığında Mısır bunu, Afrika Boynuzu’nun kendi aleyhine yeniden kurgulanması girişimi olarak değerlendirdi. Ardından Ağustos 2024’te Mogadişu ile bir savunma paktı imzalayıp asker ve mühimmat sevkine başladı; hazırlanan planlar Somali’ye on bin kadar askeri personelin gönderilmesini öngörüyordu. Kahire’nin menfaati kanalla da sınırlı değil. Büyük Etiyopya Rönesans Barajı konusunda Etiyopya ile yaşadığı uzun süreli ihtilaf, Kahire’ye Afrika Boynuzu’nu kendi su güvenliğinin bir parçası olarak görmeyi öğretti; Somaliland meselesi de doğrudan bu köklü tedirginliğin içine oturdu.
Başkentlerdeki tutum baştan sona tutarlıydı. BAE, Somaliland’ı ve devlet-altı yönetimleri beslerken; Mısır, Türkiye ve Suudi Arabistan tüm ağırlığını Somali’nin federal hükümetinin arkasına koydu. İsrail’in kendi topraklarında üs kurma niyetinde olduğu uyarısını yapan Mogadişu; Katar’la ve Suudi Arabistan’la savunma anlaşmaları imzaladı, cumhurbaşkanı da bir İsrail üssüne asla izin verilmeyeceğini söyledi. Elliden fazla devlet tanıma kararını kınarken Afrika Birliği ile Avrupa Birliği Somali’nin toprak bütünlüğünü yeniden teyit etti. Düşük maliyetli bir tutunma noktası diye pazarlanan hamle; Kahire’den başlayıp Riyad ve Doha üzerinden Ankara’ya uzanan ve tam da tasarımın aşındırmayı hedeflediği merkezi devletin arkasında duran bir karşı cepheyi pekiştirdi.
Yemen’deki çöküş
Yemen kıyısında ise kurgu çok daha hızlı dağıldı. Aralık ayında, BAE destekli Güney Geçiş Konseyi, Suudi Arabistan’ın güney sınırı boyunca uzanan Hadramut ve El-Mehra vilayetlerine doğru ilerledi. Riyad bu hamleyi, sınırında ayrılıkçı bir devleti tamamlama girişimi olarak gördü ve 30 Aralık’ta Mukelle Limanı’nı bombalayarak koalisyonun ifadesiyle Fuceyre’den getirilen BAE menşeli bir silah sevkiyatını vurdu. Uluslararası alanda tanınan hükümet, BAE’ye çekilmesi için 24 saat süre tanıdı; Abu Dabi de bu çağrıya uydu. Yaklaşık sekiz gün içinde, inşası sekiz yıl süren Sokotra, Mayun ve kıyı karakollarını kaybetti; çekilirken adalardaki kendi altyapısını da söktü. Koalisyon sözcüsü daha sonra Abu Dabi’yi, GGK liderini deniz yoluyla Berbera’ya, oradan da Emirlikler’e kaçırmak üzere gizli bir operasyon yürütmekle suçladı; BAE bu iddiaya yanıt vermedi. 9 Ocak’a gelindiğinde konsey kendini feshetmişti.
İki Körfez başkenti arasındaki kopuş, kişisel olmaktan ziyade stratejik bir nitelik taşıyordu; Husi karşıtı cepheyi hem asli finansöründen hem de sırtını dayadığı kıyı mevzilerinden yoksun bıraktı. Bu boşluğun doğurduğu sonuçların sahaya yansıması ise birkaç ay sürdü.
Boğaz el değiştiriyor
Zamanlama belirleyiciydi. İran, şubat sonundan beri Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’le savaş halindeydi ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiği zaten aksamıştı. Dünyanın en büyük petrol ihracatçısı Suudi Arabistan, ham petrolünün önemli bir kısmını Kızıldeniz’e yönlendirmişti; bu durum, Yemen sahilinin savunmasız kaldığı tam o anda, güzergâhın uç noktasının değerini daha da artırdı. Husiler yaz boyunca ilerleyip eylül ayında sahili bütünüyle kontrol altına aldı. BAE’nin aylar önce terk ettiği topraklarda; ayın onunda Muha’yı, ertesi gün Perim’i, on ikisinde boğazı, bir hafta içinde de Haniş adalarını ele geçirdiler. Geri çekilmek zorunda kalan kıyı güçleri, Körfez’deki kopuşun sahipsiz bıraktığı parçalanmış cephenin unsuru olan Ulusal Direniş Cephesi’ne bağlı birliklerdi.
Harekâtın Husilere olduğu kadar İran’a da hizmet ettiği ciddi bir tartışma konusu değil. Savaş Çalışmaları Enstitüsü (ISW), sahadaki Devrim Muhafızları unsurlarından bahseden ABD’li yetkililere dayanarak bu ilerleyişin İran’ın hedeflerine alan açtığını değerlendirdi. Abu Dabi sermayeli The National gazetesi, Kudüs Gücü komutanı Abdurrıza Şehlai’nin operasyonları bizzat yönettiğini ve Tahran’dan kalkan bir uçakla savaşçıların bölgeye ulaştığını yazdı. Enstitünün değerlendirmesine göre İran’ın amacı, Hürmüz’de takındığı tutuma benzer şekilde Husileri Babülmendep’ten geçişin garantörü konumuna yerleştirmek. Ancak BAE basınının, Abu Dabi’nin geri çekilmesiyle oluşan boşluğu örtbas edip İran’ın rolünü öne çıkarmakta bariz bir çıkarı bulunduğundan, bu haberlerin kaynağını ayrı bir ihtiyat payıyla ele almak gerekiyor.
Coğrafi tablo bu durumu daha da pekiştiriyor. Husilerin ilerleyişi, hareketi Kızıldeniz’deki en yoğun yabancı askeri varlığa ev sahipliği yapan ve karşı kıyıda Amerikan, Fransız, Çin ve diğer üsleri barındıran Cibuti’nin yirmi mil yakınına kadar taşıdı. Bu askeri gücün hiçbiri boğazın ortasındaki adayı tutmak için harekete geçmedi. Riyad açısından sonuçlar somut verilerle ölçülebiliyor: Husiler diğer gemilerin geçişine izin verirken Suudi deniz taşımacılığına ambargo uyguladığını duyurdu ve boğazdan yapılan Suudi ham petrol sevkiyatı iki hafta içinde üçte birden fazla düştü. Analistler, dünya konteyner trafiğinin yaklaşık dörtte birini taşıyan bir su yolunun tamamen kapanmasının, küresel petrol ve gaz arzının da benzer bir oranını riske atacağını hesaplıyor. İran’ın müttefikleri artık Babülmendep’in Yemen kıyısını tutuyor; BAE ve ortakları ise Berbera ve Bosaso ile Afrika kıyısını elinde bulunduruyor. Bu dar boğaz, fiiliyatta iki rakip kamp arasında bölünmüş durumda.
Ankara tablodan ne okuyor?
Bölgede çıkarılan ders gayet açık: Devletlerin parçalanması ve kıyı şeritlerinin satın alınması üzerine kurulu, Amerikan güvencelerinin süreceği varsayımına dayanan bir düzenin arka çıktığı strateji; baş mimarını hedeflediği kazanımlardan mahrum bıraktığı gibi, baskı altına aldığı devletleri de ortak bir cephede birleştirdi. Bu durumun Ankara’dan nasıl göründüğüne dair en net tespit Harici’nin kendi sayfalarında yer aldı; eski İsrailli müzakereci Daniel Levy, İsrail’in bölgesel üstünlük vizyonunun çevre devletlerin zayıflatılıp çökertilmesine dayandığını belirtti ve İsrailli yetkililerin vaktiyle İran için kullandığı kavramlarla bugün Türkiye’yi andığını ifade etti. Levy, devletlerin çöküşünde İsrail’in ne tek ne de her zaman başlıca fail olduğunu özenle eklemişti; bu şerhi akılda tutmakta fayda var. Türkiye’nin doğrudan hedef seçildiği iddiası, ilgili bir tarafça öne sürülen ve Ankara’nın kendi amaçlarına hizmet eden bir niteleme niteliği taşıyor; dolayısıyla bu çerçevede tartılması gerekir.
Nitelemelerden bağımsız olan yalın gerçek ise geride kalan yılın bilançosu. Devlet-altı vekilleri merkezi otoritelere karşı destekleme doktrini Yemen’de ve Afrika Boynuzu’nda en uç sınırına ulaştı ve ardından kırıldı. Parçalanması öngörülen devletler Kahire’den Ankara’ya birbirine daha da yakınlaştı. Üsler çemberini kuran güç, bir hafta içinde bunun yarısını kaybetti. Ve tüm bu girişimin merkezindeki geçit, kurgunun tam da dışarıda bırakmak için inşa edildiği aktörün eline geçti. Güvenliğin Washington ve ortaklarıyla aynı hizada durmaktan geçtiği telkiniyle uzun yıllar yaşayan bir coğrafyaya bu yıl bambaşka bir ders verdi: Sahada durma iradesinden yoksun bir askeri varlık hiçbir şeyi tayin edemez; boğazı açık tutmayı vadeden düzen ise artık kıyılara hükmedemiyor. Kazançlı çıkanlar, güvenliklerini hiçbir zaman bu vaade bağlamayan güçler oldu; onların bugün yeniden çizdiği harita ise dışarıdan gelecek bir teminata bel bağlamadan Süveyş Kanalı’ndan Aden Körfezi’ne kadar uzanıyor.
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceEnsarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’
Asya1 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak
Diplomasi1 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor
Asya1 hafta önceSoftBank, OpenAI yatırımı için 11 milyar dolar borçlanacak











