Görüş

Büyük Güç Rekabetinden Stratejik İstikrara: Çin-ABD İlişkilerinde Yeni Yönelim

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump, 13-15 Mayıs 2026 tarihleri arasında Çin’e bir devlet ziyareti gerçekleştirdi. Mevcut çalkantılı uluslararası düzen açısından, Çin ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki bu iki büyük güç zirvesi olağanüstü bir öneme sahiptir ve belirsiz bir dünyaya belli bir ölçüde kesinlik kazandırmaktadır.

Yurt içi ve uluslararası kamuoyunun başlıca odak noktalarından biri, Trump’ın Çin ziyareti sırasında Avrupa’dakine kıyasla çok daha rasyonel, ölçülü ve pragmatik görünmesiydi. Avrupa’da müttefiklerine sık sık duygusal çıkışlar, tek taraflı baskı ve hatta aleni alayla yaklaşırken; Pekin’de ise aksine tonunu yumuşattı, sözlerini dikkatle seçti, Çin’e saygıyı ve işbirliğine hazır olduğunu vurguladı; böylece daha güçlü bir realpolitik anlayışı ve diplomatik teamül bilinci sergiledi.

Zhongnanhai turu sırasında, buraya alışırsa ayrılmak istemeyebileceğini bile söyledi. Ayrıca altı ay içinde Çin’i yeniden ziyaret etmeyi umduğunu ifade etti. Bütün bunlar, iki taraf arasında verimli iletişimlerin gerçekleştiğine işaret etmektedir. En önemli sonuç, iki tarafın stratejik istikrara dayalı yapıcı bir Çin-ABD ilişkisi inşa etme konusunda anlaşmaya varmasıydı. Bu, Çin-ABD ilişkilerinde açıkça büyük bir yeni gelişme ve dönüşümdür; kuşkusuz güçlü yankılar uyandıracak, yalnızca her iki ülkenin toplumlarını değil, aynı zamanda küresel stratejik manzarayı ve mevcut uluslararası ilişkiler yapısını da derinden şekillendirecektir.

“Stratejik İstikrara Dayalı Yapıcı Çin-ABD İlişkisi” Nedir?

Başkan Trump’ın Çin ziyaretinin ardından herhangi bir ortak bildiri yayımlanmamış ya da basın toplantısı düzenlenmemiş olsa da, Çin tarafı yine de bu ziyareti “tarihî bir görüşme” olarak nitelendirerek son derece olumlu değerlendirmiştir. Bunun nedeni, iki tarafın stratejik istikrara dayalı yapıcı bir Çin-ABD ilişkisi inşa etme konusunda anlaşmaya varmış olmasıdır.

Stratejik istikrar, başlangıçta nükleer silaha sahip güçler arasında karşılıklı caydırıcılığın nükleer savaşı önlediği bir durumu ifade eder. Kavram, Soğuk Savaş döneminde ABD-Sovyet silah kontrolü sürecinden doğmuş olup, günümüzde büyük güçler arasındaki barışçıl ilişkileri tanımlamak için de kullanılmaktadır. Mevcut Çin-ABD bağlamında “stratejik istikrar”, geniş anlamda iki ülkenin en kritik etkileşimlerinde istikrarlı bir çerçeveyi sürdürebilmesi anlamına gelmektedir.

“Stratejik istikrara dayalı yapıcı ilişki” şeklindeki yeni konumlandırmayı nasıl anlamalıyız? 14 Mayıs’taki görüşmede Başkan Xi Jinping, bu yeni çerçeveyi tanımlamak için “dört gerekliliği” ortaya koydu: İşbirliğinin ana eksen olduğu pozitif istikrar, rekabetin sınırlar içinde tutulduğu sağlıklı istikrar, farklılıkların kontrol altında olduğu normal istikrar ve barış perspektifiyle kalıcı istikrar olmalıdır. “İstikrar”ın her bir boyutu, yoruma oldukça geniş bir alan bırakmaktadır.

İlk boyut: işbirliğinin ana eksen olması. Geçtiğimiz on yılda, hem Trump yönetiminin iki ticaret savaşı başlatması hem de Biden yönetiminin “yüksek duvarlı küçük bahçe” inşa ederek Çin’e yönelik yüksek teknoloji ihracat kontrolleri uygulaması, her iki ülkedeki işletmelerin normal faaliyetlerinde ve ikili ticarette büyük çaplı aksamalara yol açmıştır. Dünyanın en büyük iki ekonomisi olarak, ABD politikalarından kaynaklanan sık sürtüşmeler açıkça anormaldir ve hem iki ülkenin hem de dünyanın ekonomik gelişimi açısından zararlıdır. Bu nedenle işbirliğini merkeze alan bir tona dönmek elzemdir.

İkinci boyut, iyi düzenlenmiş rekabettir. Amerika Birleşik Devletleri, Thukydides Tuzağı zihniyetine yatkındır ve Çin’in yükselişi ile gelişimine ilişkin derin kuşkular beslemektedir. Bununla birlikte Çin’in, bir tarafın kazanıp diğer tarafın kaybettiği sıfır toplamlı oyunlara girme niyeti yoktur. Çin perspektifinden bakıldığında, uluslar arasındaki rekabet kaçınılmazdır. Ancak günümüz dünyası, mevcut kazanımları bölüşmekten ziyade ortak çıkarları genişletme temel göreviyle karşı karşıyadır. Biz sağlıklı rekabeti benimsiyor, yıkıcı rekabeti reddediyoruz; aksi takdirde dünya, I. Dünya Savaşı, II. Dünya Savaşı ve hatta Soğuk Savaş trajedilerini tekrarlama riskiyle karşı karşıya kalır.

Üçüncü boyut, yönetilebilir farklılıklardır. Çin-ABD etkileşimlerinde anlaşmazlıklar kaçınılmazdır. Ancak ekonomik, ticari, teknolojik, kültürel ve akademik alışverişlerin tümü siyasallaştırılır ve güvenlikleştirilirse, sıradan ikili meseleler bile stratejik çatışmalara tırmanacaktır. Olgun bir büyük ülke ilişkisi, ihtilafların yokluğu değil, anlaşmazlıklar ortaya çıktıktan sonra bile diyaloğu sağlam tutabilme yeteneği anlamına gelir.

Dördüncü boyut, öngörülebilir barıştır. Bu, Çin-ABD ilişkilerindeki en temel ve asgari ilkeyi hedef alır: iki ülke savaştan kaçınmalıdır. Bugünkü Çin-ABD ilişkisi artık iki izole ülke arasındaki basit bir ikili bağ değil; küresel sanayi zinciri, finans sistemi, teknolojik sistem ve güvenlik mimarisi içine yerleşmiş iki temel sütundur. Bu nedenle öngörülebilir barış, her iki taraftan da stratejik öz farkındalık gerektirir: rekabet çatışmaya tırmanmamalı ve karşı karşıya geliş asla savaşa yol açmamalıdır. Hiçbir taraf, kısa vadeli siyasi kazanımlar uğruna 1,4 milyar Çinlinin, 300 milyondan fazla Amerikalının ve tüm dünyanın geleceğini, bedeli karşılanamaz bir çatışma üzerine kumar konusu yapmamalıdır.

Bu zirveden yayılan sinyaller, her iki tarafın da ilişkilerini karşı karşıya gelişten, kontrol edilebilir rekabet ve pragmatik işbirliğiyle karakterize edilen yeni bir aşamaya kaydırmaya çalıştığını göstermektedir.

Çin-ABD İlişkilerinin Yeni Konumlandırılmasının Yapıcı Önemi

Bu “dört gereklilik”, Çin’in Amerika Birleşik Devletleri’ne yönelttiği tek taraflı bir beklenti değil, aksine iki ülke arasında karşılıklı bir taahhüttür. Çinli lider tarafından ortaya konulan tanım, ABD tarafından yüksek düzeyde kabul görmüştür. Bu nedenle, bu yeni çerçevenin önümüzdeki üç yıl boyunca Çin-ABD ilişkileri için stratejik kılavuz işlevi göreceğine inanmak için güçlü nedenler vardır; bu dönem Trump’ın ikinci dönemini kapsayacaktır, çünkü bu çerçeve her iki ülkenin de yararınadır.

Çin açısından daha önemli olan şey, bu görüşmeden elde edilen stratejik kazanımlardır: yani Amerika Birleşik Devletleri’ni yapıcı stratejik istikrar çerçevesini benimsemeye ikna etmek. Çin’in en öncelikli stratejik hedefi, Çin ulusunun büyük yeniden doğuşunu gerçekleştirmektir; bu da istikrarlı bir dış çevre gerektirir. Ancak Trump’ın ilk döneminden bu yana Çin, ticaret, teknoloji, finans ve jeopolitik alanlarında Amerika Birleşik Devletleri ve müttefiklerinin çevreleme politikalarıyla karşı karşıya kalmış, bu da ülkenin kalkınması açısından ciddi zorluklar doğurmuştur. Çin uzun süredir Thukydides Tuzağı’nı aşmaya çalışmaktadır. Rekabetten kaçınmamakla ve ABD ile ekonomik ve ticari sürtüşmelerde çıkarlarını savunmaya hazır olmakla birlikte, stratejik rekabet arzusu taşımamaktadır. Bunun yerine Çin, ekonomik büyüme için istikrarlı bir dış çevre sağlamak amacıyla ikili ilişkileri rasyonellik, iletişim ve çatışmasızlık yoluna geri yönlendirmeyi hedeflemektedir.

Amerika Birleşik Devletleri açısından ise bu ziyaretin pragmatik faydaları daha fazla önem taşımaktadır. ABD, Çin’i ziyaret etme niyetini daha geçen yıl kadar erken bir tarihte işaret etmiş; Venezuela ve İran karşısında algıladığı zaferleri Çin’e baskı uygulamak için kullanmayı amaçlamıştır. Ancak İran’daki savaş henüz sona ermemiştir ve ABD’ye karşı önemli ölçüde ters tepki yaratmış, dünyaya birkaç kritik gerçekliği göstermiştir:

Birincisi, ABD İran’ı yenememektedir ve İran’ı boyun eğdiremeyen bir gücün Çin’i fethetmek için inandırıcı bir yolu yoktur.

İkincisi, Çin dünyanın en büyük enerji ithalatçısı olmasına rağmen, yakın vadede enerji kıtlığı riskiyle karşı karşıya değildir.

Üçüncüsü, ABD’de yükselen iç enflasyon ve petrol fiyatları kamuoyundaki hoşnutsuzluğu artırmış, Trump’ın ara seçimlerdeki şansını zayıflatmıştır.

Dördüncüsü, ABD ticaret savaşında Çin’i yenememiş, aksine bir duvara toslamıştır. Şubat ayında ABD Yüksek Mahkemesi, Trump yönetiminin Uluslararası Acil Ekonomik Güçler Yasası — IEEPA — kapsamında uyguladığı devasa tarifelerin yasa dışı olduğuna hükmetmiştir.

Beşincisi, Çin’in altıncı nesil savaş uçağının ilk uçuşu, 7 Mayıs Hindistan-Pakistan hava muharebesi, 3 Eylül askerî geçit töreni ve ABD-İsrail-İran çatışması gibi bir dizi olay, ABD’yi askerî zorlamanın Çin’i kendi iradesine boyun eğdirmesinin pek olası olmadığına ikna etmiştir.

ABD perspektifinden bakıldığında, gerçekliğe dayalı bir değerlendirme Çin’in uluslararası konumunun tanınmasını zorunlu kılmaktadır. Ayrıca Çin’in çok sayıda küresel krizdeki tarafsız tutumu, ABD’nin onu tamamen kontrol edilemez bir meydan okuyucu değil, rasyonel, öngörülebilir ve müzakere edilebilir bir stratejik rakip olarak görmesine yol açmıştır.

Genel olarak dünya açısından, Çin-ABD ilişkilerinde stratejik istikrarın gerçekleşmesi küresel barış ve istikrara da katkıda bulunur. Büyük güç oyunları çağında, dünya kalkınması ve güvenliği çok sayıda zorlukla karşı karşıyadır: artan küresel huzursuzluk ve silahlı çatışmalar, halkların geçim kaynakları üzerinde baskıları artıran durgun ekonomik büyüme, durağan teknolojik ilerleme ve gerileyen uluslararası işbirliği, parçalanmış bir uluslararası düzen ve dengesiz kurallara dayalı sistemler, kötüleşen diplomatik atmosferler ve barışçıl diplomasiye yönelik gerilemeler, küresel meseleler üzerindeki etkisiz yönetişim ve küçük ve orta ölçekli ülkelerin büyük güç mücadelelerinde piyonlara indirgenmesi. Bugün dünyanın karşı karşıya olduğu en ağır kriz, tek tek ulusları saran sorunlarda değil, yaygın küresel istikrarsızlık, belirsizlik ve öngörülemezlik hâlinde yatmaktadır. Dünyanın en büyük iki ekonomisi olarak Çin ve Amerika Birleşik Devletleri, tüm dünya için istikrarlı beklentiler sunma sorumluluğunu taşımaktadır.

Çin-ABD İlişkilerinin Geleceği

Kısa vadede, Çin ile Amerika Birleşik Devletleri arasında yapıcı stratejik istikrar ilişkisinin önerilmesi, önümüzdeki altı ay boyunca olumlu etkileşimler için hâlâ fırsatlar olacağı anlamına gelmektedir. Başkan Xi Jinping, Eylül 2026’da ABD’ye bir ziyaret gerçekleştirmeyi kabul etmiştir ve iki liderin Shenzhen’deki APEC Zirvesi’nde ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki G20 Zirvesi’nde yeniden bir araya gelme olasılığı yüksektir. Başka bir deyişle, iki ülke angajmanı sürdürmeye, farklılıkları yönetme temelinde işbirliğini yoğunlaştırmaya ve önümüzdeki dönemde çok sayıda devlet başkanı diplomasisi turu için elverişli bir atmosfer oluşturmaya devam edecektir.

Bununla birlikte, “Çin ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki yapıcı stratejik istikrar ilişkisi”, gerçek mahiyetini belirleyecek daha da büyük bir sınavla karşı karşıyadır. Tayvan meselesi, Çin-ABD ilişkilerindeki en hassas ve temel meseledir; Çin’in hayati temel ulusal çıkarını temsil etmektedir. Bu, pazarlık konusu yapılamayacak ya da çiğnenemeyecek bir dip çizgi ve kırmızı çizgidir.

Çin ziyaretinin ardından ABD’ye dönen Air Force One’da Trump, Tayvan konusundaki en son “Dört İstemiyoruz” yaklaşımını ortaya koydu: Kimsenin bağımsızlık peşinde koşmasını istemiyoruz; savaşmak için binlerce mil uzağa asker göndermek istemiyoruz; “Tayvan bağımsızlığı” için destekçi hâline gelmek istemiyoruz; Tayvan’a silah satışına kolayca taahhütte bulunmak istemiyoruz.

Bu açıklama, stratejik belirsizlikten stratejik açıklığa doğru bir geçişi temsil etmemektedir. İlk üç “istemiyoruz” Çin’e yönelik bir tür stratejik güvence olarak görülebilse de, silah satışları konusundaki kasıtlı belirsizlik, “Tayvan meselesini Çin’i çevrelemek için kullanma” temel aracını muhafaza etmektedir. Kısacası Trump, bu ziyaret sırasında “Tayvan kartı”ndan vazgeçmemiştir ve onu hâlâ Çin’i sınırlamak için bir araç olarak kullanmaya çalışmaktadır. Buna bağlı olarak, Trump’ın ABD tarihindeki en büyük tekil silah anlaşması olan Tayvan’a 14 milyar ABD dolarlık silah satışını onaylayıp onaylamayacağı, yalnızca ABD’nin siyasi taahhütlerini sınamakla kalmayacak, aynı zamanda gelecekte Çin ile ABD arasında büyük bir çatışmanın patlak verip vermeyeceğini de doğrudan belirleyecektir.

Bu ziyaret Çin ile Amerika Birleşik Devletleri arasında stratejik istikrarın gerçekleşmesini kolaylaştırsa da, iki taraf arasındaki ideoloji, kalkınma modelleri, teknolojik rekabet ve jeopolitik stratejiler alanlarındaki yapısal çelişkiler çözülmemiş olarak kalmaktadır. Stratejik savunma, stratejik denge ve stratejik karşı taarruz mantığı doğrultusunda, Çin-ABD ilişkileri stratejik denge aşamasına girmiştir. Ancak bu aşamanın ne kadar süreceği belirsizliğini korumaktadır. Bunun son derece uzun süreli olması, iki ülke tüm alanlarda dengeli güce ulaşıncaya kadar yirmi ila otuz yıl ya da hatta daha uzun bir zamana yayılması muhtemeldir.

Çin’in Amerika’nın hâkim statüsüne meydan okuma niyeti yoktur; ABD ise Çin’i çevreleme girişiminden kolay kolay vazgeçemez. Dolayısıyla bu stratejik denge sırasında, ikili ilişkilerde aralıklı sürtüşmeler ve ateşkesler görülebilir; hiçbir taraf diğerini boyun eğdiremez. Her iki taraf da rekabetin ortasında işbirliği yapmak zorundadır; bu da ikili bağların yeni normali hâline gelecektir.

Her hâlükârda, yapıcı stratejik istikrar ilişkisi vizyonu, Çin’in Çin-ABD ilişkileri ve küresel barış için önerdiği acı fakat etkili bir ilaçtır. Bu, küçük rahatsızlıkları tedavi etmez; aksine hegemonik kaygının kökleşmiş ölümcül hastalığını hedef alır. Bu reçete, her iki tarafın ortak bağlılığını gerektirmektedir. Çin azami samimiyet ve sarsılmaz kararlılık göstermiştir. Şimdi top Amerika’nın sahasındadır, özellikle de Washington’daki karar alıcıların ellerindedir. Kibrini bir kenara bırakıp eşit, istikrarlı ve sürdürülebilir yeni bir ikili ilişkiler çerçevesini benimseyecek mi, yoksa güç pozisyonundan hareket etme yanılsamasına saplanıp çatışma yolunda başıboş şekilde ilerlemeye devam mı edecektir? Bu Pekin zirvesinin ikili bağlar için yeni bir başlangıç noktası teşkil etmesi umulmaktadır. Her iki taraf da yapıcı stratejik istikrar ilişkisini tam olarak uygular, duygusal kararları ve aşırı güvenlikleştirme eğilimlerini azaltır, pragmatik iletişimi ve somut işbirliğini artırırsa, bu Çin, Amerika Birleşik Devletleri ve tüm dünya için bir nimet olacaktır.

*Doç. Dr. Yang Chen
Şanghay Üniversitesi, Küresel Çalışmalar Enstitüsü, Türkiye Çalışmaları Merkezi İcra Direktörü

Çok Okunanlar

Exit mobile version