Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Ekonomistler Wolff ve Hudson: İran savaşı İmparatorluğun çöküşünü yavaşlatmaya çalışan çaresiz bir proje

Yayınlanma

Ekonomist Richard Wolff ve Michael Hudson, ABD’nin İran’a yönelik askeri müdahalesini, imparatorluğun düşüşünü yavaşlatmaya çalışan çaresiz bir jeopolitik hamle olarak değerlendirdi.

Küresel güç merkezlerinde yankılanan İran merkezli kriz, Amerikan dış politikasının “inşa edilmiş kurgular” üzerine kurulu olduğunu ifade eden uzmanlarca masaya yatırıldı.

Dialogue Works programında bir araya gelen ekonomist Michael Hudson ve Richard Wolff, Washington’ın İran’a yönelik mevcut askeri harekatının, 2003’te Irak’a yapılan müdahale ile yapısal benzerlikler taşıdığını söyledi.

Michael Hudson, sürecin başlangıcındaki iddiaların -Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu yalanı gibi- bugün İran’ın atom bombası ürettiği iddiasıyla aynı olduğunu belirtti.

Hudson’a göre, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in hızlı bir savaşa girmesinin arkasında, Umman’ın arabuluculuğunda gerçekleşen müzakerelerin başarısızlığı değil, tam tersi, anlaşmaya varılmasının yarattığı “tehdit” yer alıyor.

Hudson, durumu şöyle aktardı:

“Umman Dışişleri Bakanı, İran’ın savaşmaktan kaçınmak için ABD’nin taleplerini karşılayan eşi benzeri görülmemiş bir anlaşmaya razı olduğunu açıklamıştı. İran, uranyum zenginleştirme faaliyetlerini sınırlandırmayı ve mevcut stoklarını seyreltmeyi kabul ediyordu. Ancak Washington ve Tel Aviv, bu gerçeğin gün yüzüne çıkmasından dehşete düştü. Çünkü eğer bu anlaşma resmiyet kazansaydı, Trump’ın İran’ın nükleer silah peşinde olduğuna dair tüm söylemleri bir kurgudan ibaret kalacaktı. Dolayısıyla, bu gerçek açığa çıkmadan önce harekete geçmeleri gerekiyordu.”

Hudson’ın altını çizdiği üzere, harekatın temel motivasyonu nükleer silahların önlenmesi değil, bizzat Donald Trump’ın ifade ettiği üzere “rejim değişikliği” idi. “ABD, 1979 devrimi öncesindeki Şah dönemindeki gibi, kendisine biat edecek bir yapı istiyor” ifadesini kullanan Hudson, meselenin merkezinde petrolün dolar ile fiyatlandırılması ve bu gelirlerin Amerikan finans sistemine aktarılması zorunluluğunun yattığını kaydetti.

“İsrail, ABD’nin Ortadoğu’daki uçak gemisi gibi hareket ediyor”

Richard Wolff ve Michael Hudson, Ortadoğu’daki çatışmaların sadece bölgesel bir gerilim olmadığını, küresel finansal sistemin Amerikan dolarına bağımlılığını koruma stratejisinin bir parçası olduğunu vurguladı. Hudson, 1974’te Suudi Arabistan ve diğer OPEC ülkeleriyle yapılan anlaşmaya işaret ederek, bu anlaşmanın ABD dış politikasının temel taşı olduğunu ifade etti:

“OPEC ülkelerine, petrolü istedikleri fiyattan satabilecekleri ancak bunu mutlaka dolar ile fiyatlandırmaları ve elde ettikleri gelirleri ABD hazine tahvilleri ile banka mevduatlarında tutmaları gerektiği söylendi. ABD’nin bugün Venezuela’ya, Rusya’ya veya İran’a savaş açmasının nedeni, bu ülkelerin petrolü dolar dışında bir para birimiyle, örneğin Çin Yuanı ile satma iradesi göstermesidir.”

Wolff, İsrail’in bu denklemdeki yerini “yerleşik sömürgecilik” kavramıyla açıkladı. Wolff’a göre İsrail, diğer insanların yaşadığı topraklara yerleşerek ekonomik ve jeopolitik avantaj sağlamaya çalışıyor ve bu süreçte yerel nüfusu etkisizleştiriyor. Wolff, İsrail’in tarihsel pozisyonunu şu sözlerle tanımladı:

“ABD, İsrail’i finanse ediyor, silahlandırıyor ve koruyor; buna karşılık İsrail, ABD’nin askeri kolu olarak işlev görüyor. Ortadoğu’nun, kolonyal geçmişinden kurtulmaya çalışan her türlü bağımsızlaşma çabasını bastırmak İsrail’in görevidir. İsrail, ABD’nin Ortadoğu’daki uçak gemisi gibi hareket ediyor. Ancak 1950’lerdeki Musaddık döneminde yapılan müdahale bugün mümkün değil; dünya değişti.”

“İmparatorluğun çöküşünü yavaşlatmaya çalışan çaresiz bir proje”

Richard Wolff, Amerikan ekonomisinin iç dinamiklerine ve savunma bütçesine dair çarpıcı veriler paylaştı. Mevcut bütçenin 900 milyar dolar seviyesinde olduğunu hatırlatan Wolff, Trump yönetiminin bu rakamı 1,5 trilyon dolara çıkarma planının, ülkenin borçluluk oranının GSYH’nin yüzde 120’sini aştığı bir dönemde gerçekleştiğine dikkat çekti.

Wolff, “Hangi akılla, zaten dünyanın en büyük askeri gücü olan bir ülke, askeri harcamalarını bir yıl içinde üçte iki oranında artırmak ister? Ve bunu, hiçbir borçlanma imkanı kalmamışken nasıl yapacak?” sorusunu yönelterek ekledi:

“Bütçeyi artırmak için sosyal programlarda kesintiye gitmek zorunda kalacaklar. Bu, Elon Musk’ın önerdiği ‘DOGE’ benzeri aşırı kesintilerin veya sosyal güvenlik sisteminin özelleştirilmesi gibi projelerin kapıda olduğunu gösteriyor. Bu sürdürülebilir değil. ABD, askeri gücünü artırarak imparatorluğun düşüşünü yavaşlatabileceğini sanıyor, ancak Vietnam, Afganistan ve Irak deneyimleri, bu tür hamlelerin nasıl sonuçlandığını gösteriyor.”

“Hırsızlar arasında bir hesaplaşma yaşanacak”

Görüşmenin finalinde iki uzman, savaşın muhtemel sonuçlarına dair karamsar bir tablo çizdi. Wolff, ABD ve İsrail arasındaki ilişkinin kaçınılmaz olarak bozulacağını öngördü. “Bir gün, çalınan minareye kılıf uydurma vakti gelecek” diyen Wolff, Amerikan tarafının başarısızlık için İsraillileri, İsraillilerin ise Amerikalıları suçlayacağı bir “hırsızlar arası hesaplaşma” döneminin başlayacağını belirtti.

Hudson ise, Avrupa’nın bu süreçteki tutumunun önemine vurgu yaptı. İspanya Başbakanı’nın, İspanya topraklarındaki askeri üslerin İran’a karşı kullanılmayacağına dair açıklamasını hatırlatan Hudson, bu durumun NATO içinde bile çatlaklar oluştuğunun kanıtı olduğunu söyledi.

Hudson, “Dünya artık Amerika’nın sunduğu dolar merkezli sisteme mecbur değil. Çin, Rusya ve İran gibi ülkeler, Avrupa ve küresel güney için bir çekim merkezi haline geliyor. ABD’nin elinde ise artık sadece ‘terör’ kaldı; Ukrayna’da Ruslara karşı, Ortadoğu’da İran’a karşı, Çin Denizi’nde Tayvan’ı silahlandırarak yaratılan terör. Ancak bu, imparatorluğun kurtuluşu değil, sonunu hızlandıran bir süreç” sözleriyle analizini sonlandırdı.

Uzmanlar, Amerika’nın bu “tarihsel olarak modası geçmiş” stratejilerinin, hem kendi toplumsal sözleşmesini tehdit ettiğini hem de küresel ekonomiyi büyük bir belirsizliğe sürüklediğini ifade etti.

Dünya Basını

İktisatçı Pettifor: Yapay zeka şirketlerine borç verenler kamu maliyesinden daha büyük risk altında

Yayınlanma

İktisatçı Ann Pettifor, yapay zeka şirketleri ile veri merkezi altyapılarına borç veren aktörlerin kamu maliyesinden çok daha büyük bir iflas riskiyle karşı karşıya olduğunu söyledi. Gölge bankacılık sisteminin küresel varlıkların yüzde 50’sini kontrol ettiğini ve 10 milyon sterlinlik teminatla 1 milyar sterlinlik borç yaratıldığını belirten Pettifor, denetimsiz sermaye akışlarının 1873 ve 2008 benzeri yeni bir küresel krizi tetikleyebileceği uyarısında bulundu.

Ekonomi dünyasında 2008 küresel finans krizini önceden öngören çalışmalarıyla tanınan, İlerici Ekonomi Forumu Direktörü ve Londra Üniversitesi Goldsmiths Koleji Siyasal İktisat Araştırma Merkezi araştırmacısı İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, küresel borç mimarisinde biriken yeni tehlikelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Yaklaşan Birinci Dünya Borç Krizi ve bu yıl yayımlanan Küresel Kumarhane başlıklı kitapların yazarı olan makroekonomi ve politika araştırmaları uzmanı Pettifor, finans ve ekonomi yayıncısı Anthony Fatsies’in hazırlayıp sunduğu ekonomi programına konuk oldu.

Program sunucusu Fatsies’in tahvil getirilerinin son yılların zirvesine çıktığı, merkez bankalarının petrol şokları eşliğinde faiz artırdığı ve borç piyasalarının gerildiği bir dönemde mevcut durumu sorması üzerine Pettifor, küresel ekonominin 2007 öncesine benzer, hatta ölçek olarak onu aşan bir darboğaza sürüklendiğini dile getirdi.

İktisatçı Ann Pettifor, mevcut finansal döngüdeki en büyük kırılganlık noktasının kamu bütçelerinden ziyade yapay zeka sektöründe biriken olağanüstü borç yükü olduğuna işaret etti.

Pettifor, “Bugün karşı karşıya olduğumuz en büyük tehdit, yapay zeka şirketlerinin, bu şirketlere borç veren aktörlerin ve veri merkezleri gibi yapay zekayı destekleyen altyapı girişimlerinin biriktirdiği devasa borçtur. Bu borçları veren kreditörler şu anda son derece riskli bir konumda yer alıyor. Çünkü yapay zeka beklenen geliri zamanında ve öngörülen düzeyde üretemiyor, buna karşılık olağanüstü düzeyde harcama yapıyor. Dolayısıyla yapay zeka şirketlerine borç verenler kamu maliyesinden çok daha büyük bir korku ve tehdit ile yüzleşiyor.” ifadelerini kullandı.

“En büyük tehdit yapay zeka şirketlerinin biriktirdiği borçtur”

Küresel teknoloji yatırımlarının yarattığı borç dinamiğini değerlendiren Pettifor, şirketlerin ve altyapı sağlayıcılarının piyasadan çektiği trilyonlarca dolarlık kredinin geri dönüş hızının harcama hızına yetişemediğini vurguladı.

Yapay zeka veri merkezlerinin, devasa işlemci yatırımlarının ve enerji şebekesi bağlantılarının finansmanında kullanılan kaynakların geri ödeme kapasitesine ilişkin derin kuşkular taşıdığını belirten iktisatçı, durumun finansal sistemin dengesini bozduğunu aktardı.

Pettifor, “Yapay zeka sektörü devasa miktarda borcu içine çeken bir kara delik gibi çalışıyor. Bu alana sermaye akıtan kreditörlerin durumu, kamu borçlarını taşıyanların durumundan çok daha kırılgan bir hal aldı.” dedi.

Ekonomik tarihin belirli döngülerle tekerrür ettiğini belirten Pettifor, mevcut teknoloji heyecanının geçmişteki büyük spekülasyon dalgalarından farksız olduğunu kaydetti.

Yakın dönemde Lea Ahmed’in 1873 tarihindeki ilk küresel finans krizini ele alan çalışmasını okuduğunu anlatan iktisatçı, o dönemdeki sarsıntının demiryolu yatırımlarındaki aşırı spekülasyon ve patlamadan kaynaklandığını hatırlattı.

Pettifor, “Aynı eski hikayeyi tekrar tekrar yaşıyoruz. Tek fark, bu kez aşırı yatırımın demiryollarına değil doğrudan yapay zekaya yapılmış olmasıdır.” şeklinde konuştu.

“Bu, 1873 demiryolu krizinin aynı eski hikayesidir”

Tarihsel krizler ile günümüz arasındaki paralellikleri 2008 çöküşü öncesindeki kişisel deneyimleriyle birleştiren Pettifor, kendi yazdığı kriz kitabının yayımlanma sürecini paylaştı.

Kitabını 2005 yılında yazdığını ve eserin 2006 yılında basıldığını belirten iktisatçı, o dönemde patlamanın zamanlamasını tutturmakta zorlandığını ifade etti.

Pettifor, “Kitabım basıldığında her şeyin çoktan bitmiş olacağını düşünüyordum. Yayıncımın kitaba ‘Yaklaşan Birinci Dünya Borç Krizi’ başlığını koymasından ve kriz zaten yaşanırken geleceğe işaret etmesinden büyük endişe duymuştum. Ancak yanılmıştım çünkü çöküş Ağustos 2007 tarihine kadar fiilen patlak vermedi. Bugün de benzer bir hissiyat içindeyim. 2007 ile 2009 dönemi ile bugünkü tablo arasındaki temel fark borcun akılalmaz ölçeğidir.” ifadelerini kullandı.

Söz konusu borç kütlesinin kaynağına değinen Pettifor, 2008 krizinin bankaların geleneksel mevduat ve kredi kanallarından ziyade, geri alım anlaşmalarının yapıldığı piyasalarda ve denetim dışı kalan gölge bankacılık sisteminde filizlendiğini hatırlattı.

Aradan geçen yıllarda düzenleyici kurumların bu alanı disiplin altına almak yerine daha da büyümesine göz yumduğunu vurgulayan Pettifor, “2007 ile 2009 krizi geri alım pazarlarında, yani gölge bankacılık sisteminde doğmuştu. Ancak gölge bankacılık sektörü o günden bu yana muazzam bir büyüme kaydetti. Bu nedenle karşımızdaki tablo 1873 demiryolu vakasının birebir kopyasıdır, tek ayrım borcun ulaştığı inanılmaz boyuttur.” dedi.

“Kamu otoritelerinin merkezinde büyük bir sorumsuzluk var”

Finansal piyasaların kontrolden çıkmasında en büyük sorumluluğun denetleyici kurumlarda olduğunu vurgulayan Ann Pettifor, küresel para politikasını yöneten aktörleri açık bir dille eleştirdi.

Başta Amerikan Merkez Bankası olmak üzere Avrupa Merkez Bankası, İngiltere Merkez Bankası ve Japonya Merkez Bankası gibi kurumların görevlerini yerine getirmediğini belirten iktisatçı, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Benim açımdan asıl mesele, düzenleyici otoritelerimizin küresel finans sistemini yönetme konusundaki başarısızlığıdır. Kolay paranın ve ucuz kredinin sınırsızca yaratılmasını engelleyemediler. Milyarlarca, trilyonlarca dolarlık bu kontrolsüz kredinin gölge bankacılık sisteminde ve geri alım piyasalarında dolaşmasına izin verdiler. Otoriteler bu piyasaları belki izliyor ancak kesinlikle düzenlemiyor ve denetlemiyor. Eski tarz güven esasına dayanması gereken bir parasal sistemi yönetmekle yükümlü olan kamu otoritelerinin kalbinde büyük bir sorumsuzluk yatıyor.”

Paranın özü itibarıyla toplumsal bir uzlaşı ve güven mimarisi olduğuna dikkat çeken Pettifor, Uluslararası Ödemeler Bankası araştırmacılarından Inaki Aldasoro tarafından kaleme alınan çalışmaya atıfta bulundu.

Paranın fiziksel bir meta değil, kurumsal kurumlar bütünüyle ayakta tutulan bir toplumsal inşa olduğunu belirten ekonomist, devletlerin sınırlarını aşan küresel finansal akışların başıboş bırakılmasını tehlikeli bulduğunu aktardı.

Pettifor, “En güçlü devlet olan ABD dahil tüm ülkelerin yasal sınırlarının ötesine taşan bu güven sistemini küresel düzeyde nasıl yöneteceksiniz? Elbette bunu geçmişte başardık ve yeniden yönetebiliriz. Ancak kamu otoriteleri krizleri önlemek yerine krizlerin yaşanmasına izin vermeyi ve faturası vergi mükelleflerine çıkan son derece maliyetli kurtarma paketlerine başvurmayı tercih ediyor.” dedi.

“Zengin ülkeler fakir ülkelerden çok daha büyük bir borç batağında”

Geçmiş kriz dinamiklerini 1970’li yıllara kadar götüren Pettifor, düşük gelirli ülkelerin borçları üzerine çalıştığı dönemdeki gözlemlerini aktardı.

Gelişmekte olan ülkelerin 1970’lerdeki enflasyon dalgası ve 1971 yılında dönemin ABD Başkanı Richard Nixon’ın Bretton Woods sistemini fiilen yıkması neticesinde kontrolsüz kredi mekanizmalarına mahkum edildiğini anlatan iktisatçı, şu bilgileri verdi:

“O dönemde merkez bankaları tarafından piyasaya sınırsız miktarda para pompalandı. Friedrich Hayek’in de John Maynard Keynes’in de gayet iyi açıklayacağı üzere, çok fazla paranın çok az mal ve hizmetin peşinden koşması kaçınılmaz olarak enflasyona yol açtı. Ardından 1979 ve 1980 yıllarında Paul Volcker sahneye çıktı ve faiz oranlarını eşi görülmemiş seviyelere fırlatarak tüm borç yapısını darmadağın etti. Ben 2000’li yılların başında düşük gelirli ülkelerin borçlarıyla uğraşırken bu ülkelerin toplam borcu 300 ila 500 milyar dolar civarındaydı ve bu rakam kendi milli gelirlerine kıyasla çok ağırdı.”

Kendi odak noktasını gelişmekte olan ülkelerden zengin batılı ekonomilere çevirdiğinde dehşete düştüğünü ifade eden iktisatçı, Anglo-Amerikan dünyasının borç batağına saplandığını gördüğünü aktardı.

Pettifor, “İngiltere, ABD ve Avustralya’daki borç tablosuna baktığımda şoke edici bir gerçekle karşılaştım. Borç seviyeleri ile bu borçları ödeyecek beklenen gelir arasında akılalmaz bir uçurum vardı. Borç stoku, bu ülkelerin yıllık ekonomik üretiminden tamamen kopmuştu. İlginç olan, Avrupa kıtasının o dönemde kredi yaratımı konusunda çok daha temkinli davranmasıydı. Biz Anglo-Amerikan ekonomilerinde kredi kartı çılgınlığı yaşıyorduk. Üniversiteye giden, hiçbir geliri ve iş garantisi olmayan çocuklarıma bankalar deste deste kredi kartı gönderiyordu. Fransa’da ise insanlar kredi kartı bile alamıyor, klasik banka kredilerini tercih ediyordu. Biz kolay parayla adeta aklımızı yitirmiştik.” ifadelerini kullandı.

“Devletler yok olup gitmez, kamu borcu özel borçtan daha az tehlikelidir”

Podcast sunucusu Anthony Fatsies’in günümüzde kamu borçlarının hanehalkı ve şirket borçlarına kıyasla çok daha yüksek seviyelere ulaştığı yönündeki tespiti üzerine Pettifor, kamu borcu ile özel sektör borcu arasındaki yapısal farkı ortaya koydu.

Devletlerin borçlanma kapasitesinin özel şirketlerle kıyaslanamayacağını vurgulayan İngiliz iktisatçı, vergi gelirlerinin sağladığı daimi nakit akışına dikkat çekti.

Pettifor, “Büyük devletler açısından kamu borcu, özel sektör borcundan her zaman daha az tehlikelidir. Çünkü devletlerin vergi gelirleri şeklinde garanti altına alınmış gelir akışları ve teminatları vardır. Özel şirketler ise gelecekte kesinleşmiş bir nakit akışına sahip değildir. İngiltere’de ya da ABD’de yurttaşlar yasa gereği vergi ödemek zorundadır, bu da hazineye sürekli bir kaynak sağlar.” dedi.

Tarihsel örneklere başvuran iktisatçı, 19. yüzyılda İngiltere’nin yüz yıllık konsol tahvilleri ihraç ettiğini, devletin sürekliliği güvencesiyle ebedi borç senetleri sattığını hatırlattı.

Zimbabwe gibi kriz yaşayan ülkelerin dahi iflas eden bir şirket gibi yeryüzünden silinmediğini belirten Pettifor, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki İngiltere ekonomisini anlattı.

Pettifor, “1945 yılında İkinci Dünya Savaşı bittiğinde İngiltere’nin kamu borcu milli gelirinin yüzde 250’si seviyesindeydi. Altı yıl boyunca fabrikalarımız üretim yapamamış, genç iş gücümüz cephelerde hayatını kaybetmişti. Hükümet gıda ve cephane sağlamak için ekonomiye sürekli para aktarıyordu ancak karşılığında vergi geliri toplayamıyordu.” şeklinde konuştu.

Savaş sonrasında İşçi Partisi iktidarının harcamaları kısmak yerine tam tersine kamusal yatırımları artırdığını vurgulayan Pettifor, sürecin ekonomi üzerindeki canlandırıcı etkisini aktardı.

Pettifor, “Savaştan sonra hükümet Ulusal Sağlık Servisi’ni kurdu, eğitim sistemini, konut sektörünü ve kömür madenlerini kamulaştırdı. Tüm bu kamu harcamaları istihdam yarattı, istihdam ise gelir üretti. Kısa süre içinde kamu borcunun milli gelire oranı yüzde 250’den yüzde 20 düzeyine geriledi ve bu denge 1970’lerde Margaret Thatcher dönemi başlayana kadar korundu. Dolayısıyla kamu borcu çözümsüz bir felaket değildir. Bugün ABD’nin kamu borcunun milli gelire oranı da tek başına bir kriz sebebi sayılamaz.” dedi.

“Gölge bankacılık küresel kumarhanenin merkez üssü haline geldi”

Geleneksel ticari bankalar ile gölge bankacılık sektörü arasındaki güç dağılımına değinen Ann Pettifor, 2008 yılından sonra getirilen kuralların asıl tehlikeyi ortadan kaldırmadığını, aksine denetimsiz alana kaydırdığını belirtti.

Caddelerdeki geleneksel mevduat bankalarının küresel finansal varlıkların yaklaşık yüzde 50’sini elinde tuttuğunu, kalan yüzde 50’lik payın ise tamamen gölge bankacılık havuzuna geçtiğini ifade eden iktisatçı, bu yapının üretken yatırımları baltaladığını dile getirdi.

Pettifor, finansal sermayenin paradan para kazanma arayışının reel ekonomiyi çökerttiğini şu sözlerle aktardı:

“Geleneksel bankaların çılgınca kredi dağıtmasını zorlaştıran kurallar koyduk ancak krizi doğuran gölge bankacılık yapısının olduğu gibi faaliyet göstermesine izin verdik. Bu denetimsiz sistemde devasa bir para fazlası yaratıldı ve paradan kolay yoldan para kazanmak mümkün hale geldi. İşte benim ‘Küresel Kumarhane’ olarak adlandırdığım mekanizma tam olarak budur. Bütün ihtiyacınız olan küçük bir teminattır. Sisteme 10 milyon sterlinlik mütevazı bir teminat koyup, kaldıraç kullanarak 1 milyar sterlinlik borç yaratabiliyorsunuz. Durum böyleyken hangi rasyonel sermaye sahibi rüzgar enerjisi santrali kurmakla, güneş paneli üretmekle ya da elektrikli araç fabrikası açmakla uğraşır? Kolayca borçlanıp faizlerin veya yakıt fiyatlarının yüzde 1 inip çıkacağı üzerine bahis oynayarak zahmetsizce servet kazanmak varken kimse üretken alana yatırım yapmaz.”

Riskten korunma amacıyla kurulan fonların büyük bölümünün amacından saptığını kaydeden Pettifor, “Kendilerine korunma fonu diyen kurumların neredeyse tamamı gerçekte spekülasyon fonudur. Çünkü risk yönetimi yapmıyor, doğrudan kumar oynuyorlar. Spekülasyon toplumsal açıdan kabul edilemez bir faaliyettir; zira toplumun ürettiği zenginliğin hiçbir emek harcanmadan belirli ellerde toplanmasına ve reel ekonominin çürümesine yol açıyor.” dedi.

“Üniversiteler emlak yöneticisine ve rant arama merkezine dönüştü”

Finansallaşmanın ve rant ekonomisinin toplumsal dokuyu nasıl tahrip ettiğini günlük yaşamdan örneklerle anlatan Ann Pettifor, İngiltere’deki yükseköğretim sisteminin geldiği noktaya sert eleştiriler yöneltti.

Üniversiteye hazırlanan gençlerin barınma kriziyle boğuştuğunu aktaran iktisatçı, eğitim kurumlarının birer emlak spekülatörüne evrildiğini kaydetti.

Pettifor, “Etrafımdaki gençlerin üniversiteye başlarken yıllık 10 bin sterlini bulan yurt ve oda kiraları ödemek zorunda kaldığını görüyorum. Bizim öğrencilik yıllarımızda kaldığımız yerler dökülüyordu, bulaşık ya da çamaşır makinelerimiz yoktu ancak barınmak için servet ödemek zorunda kalmıyorduk. Üniversiteler birer ilim yuvası olmaktan çıktı; rant peşinde koşan birer emlak yöneticisine dönüştü. Bugün Londra Ekonomi Okulu bünyesinde yüksek lisans yapmak isterseniz dağ gibi harç ücreti ödersiniz ancak karşılığında çok az eğitim alırsınız. Çünkü saygın hocaları ve iktisatçıları istihdam etmek üniversite yönetimlerine pahalı geliyor, buna karşılık lüks öğrenci yurtları kiralayıp rant toplamak son derece karlı sayılıyor. Ekonomiyi derin bir anlayışla geliştirecek uzmanlara yatırım yapmak yerine, bir miktar teminatla bina dikip rant toplamayı seçen bu çarpık düzen, siyasi huzursuzlukların ve nihayetinde yapay zeka sektöründe gördüğümüz dengesizliklerin temel sebebidir.” diye konuştu.

“Çin küresel ticaret sisteminde kendisine söylenenleri yaptı”

Küresel sistemdeki dengesizliklerin yalnızca finansal piyasalarla sınırlı kalmadığını, ticaret cephesinde de büyük çatışma hatları yarattığını vurgulayan Pettifor, Çin ile Batı arasındaki gerilime odaklandı.

Çin’in devasa ticaret fazlası verirken ABD’nin rekor düzeyde dış ticaret açığı verdiğini belirten iktisatçı, Avrupa sanayisinin ciddi bir varoluş kriziyle karşı karşıya kaldığını söyledi.

Avrupa otomotiv sanayisinin Çin menşeli elektrikli araçlar karşısında erime tehlikesi yaşadığını belirten uzman, Pekin yönetiminin bu noktada planlı bir devlet stratejisi izlediğini kaydetti.

Pettifor, “Çin elektrikli araçlar alanına çok öngörülü bir yatırım yaptı, kamu kredilerini bu sektörlere akıttı ve güçlü bir altyapı kurdu. Şimdi ise küresel piyasa mekanizması üzerinden Avrupa pazarını bu araçlarla dolduruyor. Bu tablo Avrupa’nın köklü otomobil endüstrisini yok edecek bir eşiğe geldi. Bunun Almanya ve Fransa’da şimdiden çok ağır siyasi neticeleri oluyor. Merkez bankacıları fildişi kulelerinde oturup sadece enflasyon ve faiz üzerine vaaz verirken, reel sanayi altyapısını çökertecek ve belki de dünyayı savaşa sürükleyecek devasa bir siyasi kriz mayalanıyor. Olan bitenden ötürü tek başına Çin’i suçlayamam. Çin, 2000 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne girdiğinde kendisine dayatılan kuralları harfiyen uyguladı. Batı dünyası onlara sınırların serbest olduğu, ticaretin engelsiz aktığı küresel sisteme uyum sağlamalarını söyledi ve onlar da bunu yaptı.” değerlendirmesini paylaştı.

Çin’in ihracata dayalı büyüme modelinin kendi içinde de büyük bir gelir adaletsizliği ürettiğine işaret eden iktisatçı, kıyı bölgeleri ile iç kesimler arasındaki uçurumun Çin Komünist Partisi için de ciddi bir tehdit teşkil ettiğini aktardı.

Aynı adaletsizliğin ABD içinde de geçerli olduğunu belirten Pettifor, “ABD’de eski sanayi kuşağı olan pas bölgesinde iyi ücretli işler yok oldu, aileler ev alamaz hale geldi. İnsanlar kendilerini bu küresel piyasa canavarından koruyacak güçlü bir lider arayışına girdi ve bu nedenle Donald Trump gibi figürler iktidara gelebildi. Trump her şeyi düzelteceğini vadederek geldi fakat tarihin en büyük sahtekarlarından biri olduğu ortaya çıktı. İnsanlar onu gönderdi ancak yeni yönetimin de gelir eşitsizliğini çözecek kapsamlı bir planı bulunmuyor. California eyaletinde oylanacak olan beklenmedik kazanç vergisi gibi adımlar umut verici olsa da bunlar tüm sistemi dönüştürmeye yetmeyen cılız girişimlerdir.” dedi.

“Sermaye akışlarını kontrol etmek değil, yönetmek zorundayız”

Küresel krizden çıkış için köklü bir reform önerisi sunan Ann Pettifor, sınır ötesi sermaye hareketlerinin serbest piyasa anarşisine terk edilemeyeceğini kaydetti.

Sermaye hareketlerinde yasakçı bir kısıtlama yerine rasyonel bir yönetim mekanizması kurulması gerektiğini ifade eden yazar, ülkelerin kendi iç dinamiklerine uygun para politikası yürütebilmeleri için bu adımın şart olduğunu belirtti.

Pettifor, “Benim köklü bir teklifim var: Sınır ötesi sermaye hareketlerini yönetmeye başlamak mecburiyetindeyiz. Burada kontrol kelimesini değil, özellikle yönetmek kelimesini kullanıyorum. Çünkü faiz haddi gibi ekonominin en temel kaldıraçlarının küresel spekülatörlerin keyfine göre değil, yerel ekonominin gereksinimlerine göre belirlenmesi en temel mantık kuralıdır. İngiltere’nin ihtiyaç duyduğu faiz oranı ile Avustralya’nın ihtiyacı tamamen farklıyken, bizim oranımızın dış piyasalarca belirlenmesi kabul edilemez. Merkez bankacılarının makro ihtiyati araçlar dedikleri mekanizmalarla bu akışları dengelemek zorundayız. Bunun gerçekleşmesi ise uluslararası işbirliğini ve diplomatik eşgüdümü gerektirir.” ifadelerini kullandı.

Mevcut ABD yönetiminin müttefikleriyle dahi kutuplaşma içine girdiğini ve uluslararası diplomasi zeminini tahrip ettiğini kaydeden Pettifor, küresel finansal sistemin iklim krizi gibi tekil ve ortak bir yapı olduğunu, işbirliği olmaksızın kurtarılamayacağını savundu.

İktisatçı, “Çin’in sürekli ihracata odaklanmaktan vazgeçip kendi halkının gelir seviyesini ve iç tüketimini artırmaya yönelmesi gerekiyor. Aynı şekilde İngiltere gibi ülkelerin de tüketim çılgınlığı yerine yeniden üretim yapmaya başlaması şart. Eğer telefon ithal etmek istiyorsak, karşılığında gelir getirecek bir şeyler imal etmek zorundayız. 1945 yılında Bretton Woods konferansında dünyanın önde gelen iktisatçıları bir araya gelerek döviz kurlarını ve ticaret sistemini istikrara kavuşturan bir mimari kurdular. 1945 ile 1971 yılları arası tüm dünya için iktisadın altın çağı oldu; küresel refah ve istikrar sağlandı. Deregülasyon ile her şeyi yıktık. Yeniden nasıl yapacağımızı gayet iyi biliyoruz, eksik olan tek şey küresel liderliktir.” diye konuştu.

“Para bilgisayara girilen sayılardan veya altından ibaret değildir”

Ortadoğu’daki gerilimlerin ve jeopolitik kırılmaların küresel ekonomi üzerindeki yıkıcı etkilerine de değinen Pettifor, siyasetçilerin dünyayı ortak paydada buluşturmak yerine daha fazla kutuplaştırdığını dile getirdi.

Sistemin düzeltilmesi için geçmişte olduğu gibi yeni bir felaketin beklenmesinden korktuğunu aktaran araştırmacı, “Korkarım ki bu akıl ve liderlik noktasına ancak yeni ve yıkıcı bir küresel felaketin ardından varabileceğiz. O gün uyandığımızda masaya oturup 1945’te yaptığımız gibi sistemi temelinden onarmamız gerektiğini anlayacağız. Ancak krizler çok yıkıcıdır ve bedelini her zaman masum insanlar öder. 2008 krizinde evlerini kaybedip sokakta kalan yüz binlerce aileye hiçbir tazminat ödenmedi. İngiltere ekonomisi o krizin etkilerini üzerinden asla tam olarak atamadı. Çözüm Vakfı ile Bütçe Sorumluluk Ofisi raporları halkın yaşam standartlarının 2008’den bu yana yerinde saydığını ve hatta gerilediğini açıkça ortaya koyuyor. İnsanların geleneksel siyaset sınıfına inancını yitirmesine ve alternatif arayışlara yönelmesine şaşırmamak gerekir.” ifadelerini kullandı.

Görüşmenin son bölümünde kripto varlık piyasalarına ve paranın kurumsal temellerine odaklanan Pettifor, sanal varlıkların tehlikeli birer spekülasyon aracından öteye geçemediğini vurguladı.

Kısa süre önce kripto para borsası Binance bünyesinde yaşanan milyarlarca dolarlık güvenlik ihlalini hatırlatan iktisatçı, bu piyasaların denetimsizliğin zirve noktası olduğunu belirtti.

Pettifor, “Kripto varlıklar kuralsızlaştırmanın ulaştığı en uç noktadır. Suç şebekelerinin cirit attığı bir alanı yatırım aracı sanıp içine atladık, ardından elimiz yandı. Paraya bakış açımızı bütünüyle değiştirmek zorundayız. Parayı altın veya sigara gibi sınırlı, kıt bir meta olarak görme yanılgısından kurtulmalıyız. Para bir meta değildir; Uluslararası Ödemeler Bankası’nın gayet açık ifade ettiği gibi bir toplumsal inşadır. Bağımsız bir merkez bankası, adil bir vergi sistemi, muhasebe nizamı ve sözleşmeleri koruyan bağımsız bir yargı erki olmadan para var olamaz. Afrika’nın bu kurumlardan yoksun bölgelerinde para mekanizması çalışmaz.” şeklinde konuştu.

Paranın bilgisayara yazılan rakamlardan veya maden külçelerinden ibaret olmadığını vurgulayan iktisatçı, değerlendirmesini şu sözlerle tamamladı:

“Kripto dediğiniz şey bilgisayara girilen birtakım anlamsız sayılardır; altın ise getiri üretmeyen kısır bir varlıktır. Gerçek para ise bir ödeme vaadidir, toplumsal bir sözleşmedir ve tamamen karşılıklı güvene dayanır. Binance çevresindeki aktörlerin ne kadarı güvenilirdir? Neredeyse hiçbiri. Paranın bir meta olduğu şeklindeki tarih öncesi yanılsamayı terk etmediğimiz sürece finansal istikrarı sağlayamayız. Yine de umutsuzluğa kapılmamalıyız. Merhum antropolog David Graeber’in dediği gibi, içinde yaşadığımız bu ekonomik düzen bizim tarafımızdan yaratıldı ve onu yeniden inşa etmek, sistemi baştan aşağı değiştirmek tamamen bizim elimizdedir.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Demokrasi namına: AB’nin iç düşmana karşı savaşı

Yayınlanma

Avrupa Birliği yaptırımlarının hedefi olan gazeteci Hüseyin Doğru’nun kaleme aldığı bu köşe yazısı, kıtada demokratik değerleri koruma söylemi altında inşa edilen yeni güvenlik doktrinini ve bunun toplumsal yansımalarını ele alıyor. Doğru, dış tehditlerle mücadele gerekçesiyle oluşturulan denetim mekanizmalarının zamanla iç siyasetteki muhalif sesleri, özellikle de Müslümanları ve İsrail politikalarını eleştiren çevreleri susturmak üzere devreye sokulduğunu vurguluyor. Kendi maruz kaldığı idari yaptırımları ve somut delilden yoksun kısıtlamaları aktaran Doğru, geçmişteki tasfiye politikalarıyla günümüz uygulamaları arasında tarihsel bağlar kuruyor.


Demokrasi namına: AB’nin iç düşmana karşı savaşı

Hüseyin Doğru
19 Ekim 2026

AB yaptırımlarına maruz kalan gazeteci Hüseyin Doğru, bu yazısında bir zamanlar dış müdahalelerle mücadele amacıyla kurulan Avrupa güvenlik aygıtının artık nasıl kendi halkına yöneldiğini gözler önüne seriyor. Bu süreçte namlunun ucundaki ilk hedefler ise Müslümanlar ve İsrail’i eleştirenler oluyor.

Avrupa Parlamentosu, 8 Ekim 2026’da “İslamcı nüfuz” üzerine son derece İslamofobik bir karar tasarısını kabul etti. Metin, AB siyasetine yön veren muhafazakâr blok Avrupa Halk Partisinin imzasını taşıyor. “Renew Europe” (Avrupa’yı Yenile) bünyesindeki liberallerin ve aşırı sağın desteğiyle oylamaya sunulan metin, 167’ye karşı 381 oyla kabul edildi.

Karar tasarısı, Avrupa demokrasisini aşırılık yanlılarından korumanın bir aracı gibi sunuluyor; oysa içerdiği hükümler, Avrupa’daki hak ve özgürlüklerimizin geleceğini dert edinen herkesi derin derin düşündürmeli.

Örneğin “İsrail nefreti” kavramını ele alalım. Tasarı, hiçbir tanımı bulunmayan bu kavramı ideolojik radikalleşmenin bir göstergesi sayarken, eş zamanlı olarak “ayrımcılıkla mücadele mevzuatının araçsallaştırılmasına” dair alarm zilleri çalıyor.

Bunun ne anlama geldiğini sorgulamak gerekiyor: Ayrımcılığa karşı yürütülen bir kampanya ya da savaş suçlarıyla itham edilen bir devlete yöneltilen eleştiriler, AB’nin giderek genişleyen güvenlik tehdidi ağına dahil edilebilir mi?

Bu karar tasarısı, Avrupa’da zaten şeytanlaştırılmış Müslüman nüfusa yönelik bir saldırıdan çok daha fazlası; aykırı seslerin peşinen şüpheli konumuna düşürüldüğü, Avrupa Birliği genelinde sorgulanmaksızın yaşanan daha geniş çaplı bir dönüşümün parçası. Ben bizzat bu tablonun sonuçlarıyla yaşıyorum.

Dış müdahaleden iç siyasetteki muhalefete

AB, yıllardır dezenformasyon, yabancı müdahalesi ve hibrit savaş gibi sözde tehditler etrafında bir güvenlik aygıtı inşa ediyor.

Bu yapının merkezinde ise büyük ölçüde “Rusya’nın enformasyon operasyonlarına” yanıt olarak geliştirilen “Foreign Information Manipulation and Interference” (Yabancı Bilgi Manipülasyonu ve Müdahalesi – FIMI) kavramı yer alıyor.

AB Dış İlişkiler Servisi, FIMI’yi siyasi süreçleri ve değerleri olumsuz etkileyebilecek “büyük ölçüde yasa dışı olmayan” faaliyetler olarak tanımlıyor.

Bu tanım, dışarıda bıraktığı alanla aslında çok şey anlatıyor. Avrupa değerlerinin manipüle edilip edilmediğine karar verme yetkisi hukuki değil, siyasi karar alıcılara bırakılıyor. Bu keyfi yargılar işletildiğinde siyasi eleştirinin ve gazeteciliğin akıbeti ne olacak?

Mayıs 2025’te AB, Rusya kaynaklı hibrit tehditlerle mücadele mekanizması kapsamında şahsıma ve medya kuruluşum “red.”e yaptırım uyguladı. İsnat edilen sözde suçum gazetecilik yapmaktı; özellikle de Almanya’daki Filistin ile dayanışma eylemlerini haberleştirmemdi. AB, bu yayınların Rusya’nın Avrupa’yı istikrarsızlaştırma çabalarına destek verdiğini öne sürdü.

Aleyhimdeki kanıtlar, “red.”in ve şahsi sosyal medya hesaplarımın yayımladığı somut olgulara dayalı paylaşımların ekran görüntülerinden ibaret. Bu paylaşımların büyük kısmı Almanya’nın iç ve dış politikasını aktarıyor veya eleştiriyor. Kanıt dosyasının tek bir sayfasında bile Rusya’nın adı dahi geçmiyor.

Hakkımda hiçbir cezai suçlama, yargılama veya mahkûmiyet kararı bulunmaksızın banka hesaplarım donduruldu, çalışma ve seyahat özgürlüğüm elimden alındı.

Bir de idari yaptırımlar meselesi var. AB, mahkemeye başvurma hakkı tanındığı için sürecin hukuka uygun ilerlediğini iddia edecektir; fakat bir yargıç dosyayı ele alana dek iş işten geçmiş oluyor. Kısıtlamaların kaldırılması için hedefteki kişinin yıllar süren, maliyetli ve siyasallaşmış hukuk mücadelelerine katlanması gerekirken geçim kaynakları kurutuluyor, banka hesapları bloke ediliyor ve hayatlar altüst ediliyor.

Burada sergilenen olağanüstü bir tahakkümdür: Herhangi bir suç kanıtlanmaksızın önce ceza kesiliyor, itiraz hakkı ise ancak sonradan tanınıyor.

Yaptırımı ihlal ettiğiniz takdirde adli kovuşturma ve hapis tehdidiyle karşılaşıyorsunuz; tek kusurunuz bebeğinize bez satın almak olsa bile, bu durum kuralların arkasından dolanmak sayılabiliyor.

Parlamentonun “İslamcı sızma” tasarısını oyladığı 8 Ekim günü, AB Konseyi adımın yer aldığı yaptırım rejimini Ekim 2027’ye kadar uzattı ve listeye alınma gerekçelerimi yineledi.

Yeni metin, “red.”in haberleştirdiği üniversite işgaline katılan eylemcileri “İsrail karşıtı vandallar” olarak nitelemeyi sürdürüyor. Konsey, sürenin uzatılmasını meşrulaştırmak için Parlamentonun eylül ayında hibrit tehditlere dair hazırladığı bir rapora atıfta bulundu. Kurumlardan biri gerekli siyasi zemini hazırlıyor, diğeri ise bu havadan yararlanıp benim gibi isimleri listelere ekliyor.

İçerideki düşman

İslamcı “nüfuz” hakkındaki karar tasarısı, bu mantığı daha da ileriye taşıyor. “Nüfuz”, yerleşik kurumlara sızarak onları içeriden dönüştürmeye çalışan siyasi grupları ifade ediyor.

Bu vakada Parlamento; İslamcı ağların Avrupa siyasetinde ağırlık kazanmak amacıyla yardım derneklerini, gençlik gruplarını, üniversiteleri ve sivil toplumun diğer unsurlarını kullandığını öne sürerek uyarıda bulunuyor. Fikir Paris’ten ithal edildi; zira metin, Fransa İçişleri Bakanlığının Mayıs 2025 tarihli raporuna dayanıyor. Söz konusu bakanlık, bir zamanlar Cezayir Müslümanlarını sömürge tebaası olarak yöneten kurumun ta kendisi.

Tehdit artık sadece Avrupa’nın iç işlerine karıştığı iddia edilen yabancı bir güçten kaynaklanmıyor. AB, namlusunu doğrudan içerideki düşmana çeviriyor.

Bu ifadenin tarihsel bir arka planı var. Margaret Thatcher, Temmuz 1984’te Muhafazakâr Partili arka sıra milletvekillerine seslenirken Britanya’nın Falkland Adaları’nda “dış düşmanla” savaştığını, şimdiyse “iç düşmanla” karşı karşıya olduğunu söylemişti. Kastedilenler grevdeki maden işçileriydi.

Tasarının, “İsrail nefreti” kavramını tanımlamaksızın radikalleşme belirtisi olarak ayrıştırması dikkat çekiyor. Metindeki kimi paragraflarda bunun devlete yönelik “meşru eleştirilere” engel teşkil etmediği kabul edilse de ikisi arasındaki sınırın nasıl ve kim tarafından çizileceğine dair hiçbir çerçeve sunulmuyor.

Bir hükümeti benimsememek ne zamandan beri aşırılık şüphesi sayılıyor? Yoksa Avrupalıların İsrail’i sevmek mecburiyetinde olduğunu mu varsayacağız? Burada gerçekte kimin çıkarlarına hizmet edildiği sorulabilir. Avrupa Komisyonunun verilerine göre AB, 2024 yılında 42,6 milyar avroluk ticaret hacmiyle İsrail’in en büyük ticari ortağı konumundaydı.

Bu ticaretin sonlandırılmasını veya bir silah ambargosu uygulanmasını talep etmek demokrasiye değil, Avrupa’nın ticari çıkarlarına yönelik bir tehdittir.

Başka kuruluşlarla iş birliği yapmak, belirli temasları sürdürmek ya da ayrımcılık karşıtı kampanyaları istismar ettiği öne sürülmek de artık şüphe gerekçesi haline gelebiliyor.

Tasarının sıraladığı uyarı işaretleri arasında “belirli ortaklıkların ısrarla kurulması”, “daha önce tespit edilmiş ağlara yakınlık” ve hatta “aktivist raporları hazırlamak” dahi yer alıyor.

Karar tasarısı; kurumlara erişimin ve finansman olanaklarının kısıtlanmasını, vize ve oturum izinlerinde daha sıkı denetimler yapılmasını, “nefret vaizi” diye nitelenen kişilerle irtibatlı akademisyenler de dahil olmak üzere bireylerin hareket alanının daraltılmasını talep ediyor.

Benzer bir süreci geçmişte de tecrübe ettik. 1972 yılında Almanya’daki “Radikaller Kararnamesi” çerçevesinde, kamu hizmetine başvuran yaklaşık 3,5 milyon kişi iç istihbarat servisi tarafından güvenlik soruşturmasından geçirildi. Komünistler ve diğer sol görüşlüler, işledikleri fiiller yüzünden değil, kimlikleri nedeniyle işten çıkarıldı ya da öğretmen, postacı veya makinist olarak göreve başlamaları engellendi.

Tasarı, Avrupa’nın hangi Müslümanları kabullenmeye razı olduğunu da ortaya koyuyor. Demokratik değerleri savunan ve “İslamcı baskılara” direnen “Müslüman temsilcilere” destek sözü veriliyor. Bir diğer deyişle “makbul Müslüman”, devletin onayından geçen Müslümandır.

Tasarının hukuken bağlayıcı olmaması vahametini azaltmıyor. Parlamento, meşru eylemlerin dahi bir güvenlik riski oluşturabileceği fikrini onaylayarak gelecekte yürürlüğe konabilecek kısıtlamaların zeminini hazırladı.

Demokrasi adına baskı

Gerek FIMI yaptırım rejimi gerekse “İslamcı nüfuz” hakkındaki karar tasarısı, demokrasinin savunulması ve Avrupa değerlerinin muhafazası kisvesi altında meşrulaştırılıyor. Ancak AB, tam da bu hak ve özgürlüklerin kullanılmasını giderek bir suç şüphesi haline getiriyor.

Bunların hiçbiri bir boşlukta yaşanmıyor. Komisyonun yalnızca “ReArm Europe” planıyla 800 milyar avroya varan kaynağı harekete geçirmeyi hedeflediği düşünülürse, Avrupa Soğuk Savaş’tan bu yana görülmemiş bir boyutta silahlanırken diğer yandan Gazze’nin yıkımında İsrail’in yanında duruyor.

Savaşa hazırlanan bir devletin iç cephede sükûnete ihtiyacı vardır. Başka coğrafyalardaki soykırıma itiraz edenler veya askeri harcamaların içerideki sosyal kesintilerle finanse edilmesine karşı çıkanlar, yabancı ajan ya da “beşinci kol” mensubu olarak yaftalanmak zorundadır.

Nelerin “İsrail nefreti” sayılacağı meçhuldür. Ayrımcılıkla mücadelenin ne zaman bir “araçsallaştırmaya” dönüştüğüne kim karar veriyor? AB dış politikasını eleştirmek ne vakit dış müdahale haline geliyor? Bir gazetecinin, bilim insanının ya da aktivistin güvenlik riski damgası yemesi için kaç temas yeterli görülüyor?

Halihazırda bu sonuçlarla yüzleşen bizler için bunlar soyut sorular değildir.

AB’nin otoriter yönelimi, dillerden düşürmediği liberal değerlerin sınırlarını da ifşa ediyor: İfade özgürlüğü ve siyasal katılım, sermayenin ve ona hizmet eden devletlerin menfaatlerine dokunmadığı müddetçe baş tacı ediliyor. Liberal demokrasilerin çekmecesinde grev gözlemcileri, komünistler ve sömürgeleştirilenler için her daim ikinci bir kural kitabı hazır bekler.

Dış müdahaleye karşı bir mücadele olarak başlatılan süreç, gittikçe ülke içindeki muhalefeti bastırmaya yöneliyor. Avrupa’da zaten en çok dışlanan ve taciz edilen kesimlerin başında gelen Müslümanlar ile İsrail’i eleştirenler ilk hedeftir.

Fakat son hedef onlar olmayacak. Sendikacılar, iklim aktivistleri ve savaş ekonomisinin karşısına dikilen herkes bu gidişatı dikkatle izlemelidir.

Avrupa’nın siyasi seçkinleri demokrasiyi savunma iddialarıyla birbirlerini kutlamayı sürdürürken, hasımlarını susturacak mekanizma herkesin gözü önünde adım adım inşa ediliyor.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Tarihçi Emmanuel Todd: Fransa’da asıl tehdit Rusya değil Macron yönetimidir

Yayınlanma

Sud Radio canlı yayınına konuk olan antropolog ve tarihçi Emmanuel Todd, Fransa’nın kaynaklarını gençlerden alıp yaşlılara aktaran katı bir gerontokrasi rejimine sürüklendiğini açıkladı. Bebek ölüm hızının binde 4,1 seviyesine fırladığı ülkede 65 yaş üzeri yaşam süresinin Avrupa zirvesine çıktığına işaret eden yazar, eğitim harcamalarındaki düşüşe dikkat çekti.

Fransa’da yayın yapan Sud Radio kanalında Périco Légasse ve Anissa’nın sunduğu tartışma programına konuk olan tarihçi, antropolog ve nüfusbilimci Emmanuel Todd, Gallimard Yayınevi tarafından basılan “Çözülme” adlı yeni incelemesini kamuoyuyla paylaştı.

Daha önce yayımlanan ve küresel çapta ses getiren “Batı’nın Yenilgisi” isimli eserinden yola çıktığını hatırlatan Todd, yeni kitabında modern toplumların içten içe parçalanma süreçlerini mercek altına aldığını dile getirdi.

Çalışmasının özellikle Fransa’ya ayırdığı ve “Nihai Çöküş” başlığını taşıyan bölümüne dikkat çeken Todd, beş yıllık cumhurbaşkanlığı döneminin ağır bir toplumsal bunalımla noktalandığını belirtti.

Batı dünyasında gözlenen çözülmenin her ülkede farklı bir milli karakter sergilediğini vurgulayan Todd, Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri örneklerinin ardından Fransız toplumunun kendine özgü kırılganlıklarını tahlil ettiğini söyledi.

Fransız toplumunun Amerikan yapısına benzediğini ancak onun kadar kudretli olmadığını kaydeden Todd, bireycilik ve çekirdek aile temeline dayanan bu düzenin Japonya’daki dayanıklılıktan veya Almanya’daki disiplinli katılıktan yoksun olduğunu ifade etti.

Yaklaşan Rusya zaferinden ziyade bu sürecin Batı dünyasında tetiklediği çürüme dalgasıyla ilgilendiğini anlatan düşünür, Fransa’daki krizin son derece hızlı ve yıkıcı bir ivme kazandığını kaydetti.

“Fransa, Avrupa’nın en gerontokratik ülkesidir”

Fransa’da sokakları ateşe veren gösterileri, yağma olaylarını ve tırmanan şiddeti önceden kaleme aldığı satırlarla karşılaştırdığını belirten Todd, metnin merkezinde kuşaklararası çatışma olgusunun yer aldığını açıkladı.

Ülkedeki kaynak dağılımının artık genç nesiller aleyhine ve yaşlılar lehine bozulduğunu vurgulayan yazar, iki temel demografik verinin yaklaşan fırtınayı açıkça haber verdiğini söyledi.

Fransa Ulusal Demografik Çalışmalar Enstitüsü bünyesinde hazırlanan kapsamlı raporu titizlikle incelediğini aktaran antropolog, Fransa’nın Avrupa kıtasında bebek ölüm hızı yükselen yegane ülke konumuna gerilediğini duyurdu.

Buna karşılık 65 yaşındaki nüfusun beklenen yaşam süresi bakımından Fransa’nın Avrupa’da zirveye yerleştiğini vurgulayan Todd, “Karşımızda genç çiftlerin en çok ezildiği, yaşlıların ise en fazla gözetildiği tuhaf bir tablo var.” dedi.

Todd, “Elde ettiğim bulgular beni Fransa’nın Avrupa’daki en katı yaşlılar egemenliğine, yani gerontokrasiye teslim olduğu sonucuna ulaştırdı.” ifadelerini kullandı.

Uzun yıllar boyunca ülkedeki yüksek doğum oranlarına güvenerek Fransa’nın yaşlanma tuzağına düşmeyeceğini düşündüğünü itiraf eden araştırmacı, İtalya ve Almanya gibi yaşlı nüfusu kalabalık ülkelerden çok daha vahim bir yaşlı egemenliğiyle karşılaştıklarını kaydetti.

Fransa’da ekonomik dengesizliğin doğrudan nüfus dinamiklerini vurduğunu söyleyen yazar, 74 yaşında bir aydın olarak kendi kuşağına hakaret etme niyeti taşımadığını ancak gerçekleri gizleyemeyeceğini belirtti.

İtalya ve Almanya gibi geçmişinde faşizm veya nasyonal sosyalizm tecrübesi barındıran ülkelerin aksine Fransa’nın güçlü bir temsil geleneğine sahip olduğunu hatırlatan Todd, bu durumun paradoksal bir açmaz yarattığına dikkat çekti.

Fransız siyasetinde doğrudan sandığa yansıyan genel oy hakkının yaşlıların elinde mutlak bir iktidar aracına dönüştüğünü kaydeden düşünür, bu tablonun fiili bir yaşlılar diktatörlüğü doğurduğunu vurguladı ana fikrinde birleşti.

Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyaseten yaşlı kuşağın temsilcisi olduğunu vurgulayan yazar, “En genç cumhurbaşkanını iş başına getirdik ancak tarihin en yaşlı ve en tutucu politikalarını uyguluyor.” değerlendirmesinde bulundu.

Fransa’da medyan yaşın 41,5 olduğunu, çalışan faal nüfus ile seçmen kitlesi birleştiğinde gerçek seçmen medyan yaşının 53 ila 54 seviyesine fırladığını hatırlatan Todd, seçmenlerin yarısının 53 yaşın üzerinde yer aldığını aktardı.

Todd, “Seçmen kitlesinin yarısı 53 yaşını aşmış durumda ve tek hedefleri çok kısa bir süre sonra, yani 62 yaşında emekliliğe ayrılabilmek.” dedi.

Siyaset mekanizmasının bütün mesaisini emeklilik yaşı tartışmalarına hasretmesinin arkasında yatan gerçek nedenin bu demografik çıkar örtüşmesi olduğunu kaydeden araştırmacı, klasik liberal demokrasiye yürekten bağlı bir düşünür olarak sarsıcı bir tespiti paylaştı.

“Genel oy hakkı ilk kez toplumun geleceğini tüketiyor”

Genel oy mekanizmasının tarihte ilk kez toplumun geleceğini inşa etmek yerine tükenişe sürükleyen bir vasıtaya dönüştüğünü anlatan yazar, bu tablonun demokratik sistemin temellerini sarstığını belirtti.

Todd, “Eğer genel oy hakkı toplumun sınırlı kaynaklarını yeni gelen nesiller yerine dünyadan ayrılmak üzere olan kuşaklara aktarıyorsa, o toplumun hayatta kalması imkansızdır.” uyarısını yaptı.

Milli gelirden eğitime ayrılan payın 2000 yılından 2025 yılına uzanan süreçte yüzde 7,3 seviyesinden yüzde 6,7 düzeyine indiğini gösteren verileri paylaşan araştırmacı, buna karşılık emeklilik harcamalarının yüzde 11,6 seviyesinden yüzde 14,1 seviyesine sıçradığını hatırlattı.

Eğitim kurumlarındaki kadro tasfiyeleri ve lise seviyesindeki çöküşle başlayan sürecin son derece dramatik boyutlara ulaştığını söyleyen düşünür, soğuk ve nesnel gözlemlerinin insanları ürkütmesinden endişe duyduğunu dile getirdi.

Sokak eylemlerinde dükkanları yerle bir edilen küçük esnafın mağduriyetini görmezden gelmediğini ve kamu düzeninin korunmasını şart gördüğünü belirten tarihçi, meselenin genç kuşakların gözünden de okunması gerektiğini bildirdi.

Milyonlarca gencin meydanları doldursa dahi sesini siyasi mercilere duyuramadığını vurgulayan yazar, seçim hesapları yapan yöneticilerin yalnızca yaşlı seçmen blokunu memnun etmeye odaklandığını söyledi.

Todd, “Genel oy hakkı esasen toplumsal şiddeti önlemek ve talepleri barışçıl pazarlıklara dönüştürmek amacıyla tasarlanmıştı ancak bu kanal tamamen tıkandı.” dedi.

Barışçıl gösterilerin demokrasinin vazgeçilmez bir parçası olduğunu hatırlatan düşünür, talepleri görmezden gelinen ve sadece göstermelik komisyonlarla oyalanan gençlerin çaresizlik içinde kaldığını ifade etti.

Siyaset kurumunun göstericileri uslu çocuklar, siyasi provokatörler ve yağmacılar şeklinde üç yapay kategoriye ayırdığını söyleyen Todd, barışçıl gençlerin de öfkeli isyancılara tamamen sırt çevirmediğini aktardı.

Gençlerin seslerini hiçbir şekilde duyuramadıklarını çok iyi bildiklerini kaydeden düşünür, şiddet içeren eylemlerin yaşlıların dikkatini gençliğin sefaletine çekme işlevi gördüğünü ve gençlerin bu duruma içten içe sempatiyle baktığını kaydetti.

Güvenlik eksenli tartışmaların hiçbir yere varamayacağını vurgulayan yazar, toplumun kaynakları neslin devamını sağlayacak genç nüfusa kaydırılmadığı müddetçe nihai çöküşün sadece erteleneceğini belirtti.

Yapıcı çözümler üretmeyip yalnızca felaket tablosu çizdiği yönündeki eleştirileri yanıtlayan Todd, son dönemde üretken yapay zeka araçlarıyla kendi fikirleri üzerine uzun sohbetler yürüttüğünü anlattı.

Yapay zeka sisteminin kendisini bir felaket habercisi gibi tanımlamasını tebessümle karşıladığını belirten yazar, “Tarih yazarken tıpkı bir adli tıp uzmanı gibi hareket ediyor, ölümün nerede ve hangi sebeplerle gerçekleştiğini belgeliyorum.” ifadelerini kullandı.

“Doğumhanelerin kapatılması bebek ölümlerini tetikliyor”

Fransa’daki bebek ölüm hızı verilerinin tüyler ürpertici bir gerçekliğe işaret ettiğini söyleyen programcı Périco Légasse, ülkenin 1996 ile 2000 yılları arasında Avrupa Birliği genelinde en düşük ölüm hızına sahip üçüncü ülke olduğunu hatırlattı.

Resmi verilerin 2024 yılında Fransa’yı 27 Avrupa Birliği üyesi arasında 21’inci sıraya kadar düşürdüğünü bildiren Légasse, 2011 yılında binde 3,5 olan ölüm oranının 2024 yılında binde 4,1 seviyesine tırmandığını aktardı.

Avrupa Birliği ortalamasının binde 3,5 olduğu bir dönemde İtalya’nın binde 2,5 ve İsveç’in binde 2,0 seviyesinde bulunduğunu belirten Légasse, Fransa’daki bebek ölüm riskinin İsveç’in iki katını aştığını kaydetti.

Ülkede her yıl yaklaşık 2 bin 550 bebeğin bir yaşına basamadan yaşamını yitirdiğini vurgulayan Légasse, sağlık altyapısındaki tasfiyelerin bu tabloda belirleyici rol oynadığını kaydetti.

Fransa’da 1975 yılında bin 369 olan doğumhane sayısının 2024 itibarıyla 428’e kadar gerilediğini ve sağlık merkezlerinin üçte ikisinden fazlasının kapatıldığını hatırlatan Légasse, son on yılda 88 doğumhanenin kapısına kilit vurulduğunu aktardı.

Konuyu ileri tıp alanında çalışan kadın doğum uzmanı hekim arkadaşı Bernard ile enine boyuna tartıştığını açıklayan Emmanuel Todd, küçük ölçekli doğumhanelerin tasfiyesinin büyük tıp merkezlerinde yığılmalara yol açtığını söyledi.

Hiçbir komplikasyon riski taşımayan sıradan doğumların dahi büyük merkezlerdeki uzman ekiplere yönlendirildiğini anlatan yazar, ileri ihtisas kadrolarının bu yoğunluk altında ezildiğini ve nitelikli bakım veremez hale geldiğini aktardı.

Sağlık krizinin siyasi tercihlerle doğrudan örtüştüğünü dile getiren düşünür, daha önce yayımladığı “Yirmi Birinci Yüzyılda Fransa’da Sınıf Mücadeleleri” adlı kitabında bebek ölüm haritaları çıkardığını hatırlattı.

Bebek ölümlerinin en yoğun yaşandığı kuzeydoğu bölgelerinin aşırı sağcı Ulusal Birlik partisinin en yüksek oy aldığı yoksul havzalara denk geldiğini vurgulayan yazar, bu coğrafi fay hattının artık batı ve güney bölgelerine doğru yayıldığını belirtti.

Milli geliri ölçen ekonomik büyüme verilerinin siyasetçiler tarafından kolaylıkla manipüle edilebileceğini söyleyen düşünür, Fransa Ulusal İstatistik Enstitüsü verilerinin hayat pahalılığını ölçmede yetersiz kaldığını açıkladı.

İstatistik kurumunun gençleri boğan konut maliyetlerini hesaplamalara dahil etmekten ısrarla kaçındığını kaydeden araştırmacı, demografik verilerin ekonomik verilere kıyasla tartışmasız ve acımasız bir kesinlik taşıdığını vurguladı.

Todd, “1976 yılında Sovyetler Birliği’nin çökeceğini haber verirken bebek ölümlerindeki artışı temel almıştım çünkü Moskova yönetimi ekonomik verileri tahrif etse de ölüm rakamlarını gizleyememiş ve 1974’te yayınları durdurmak zorunda kalmıştı.” hatırlatmasında bulundu.

Fransa’da 65 yaş üzeri nüfusun toplam nüfus içindeki payının 2026 itibarıyla yüzde 22,2 seviyesine çıktığını ve 20 yaş altı genç nüfusla eşitlendiğini hatırlatan araştırmacı, yoksulluk verilerindeki uçuruma parmak bastı.

Ülkede çocukların yüzde 22,4’ünün resmi yoksulluk sınırının altında yaşadığını, emeklilerde ise bu oranın yalnızca yüzde 10,4 olduğunu açıklayan düşünür, çocukların emeklilere kıyasla iki kat daha fazla sefaletle boğuştuğunu kaydetti.

“Gençlik artık geleceğin ezilen yeni proletaryasıdır”

Doğurganlık oranının kadın başına iki çocuk seviyesinden 1,6 seviyesine kadar gerilediğini belirten yazar, konut yetersizliği ve ekonomik darlıkların gençleri çocuk sahibi olmaktan alıkoyduğunu ifade etti.

Meseleyi sadece maddi sebeplere bağlamanın eksik kalacağını dile getiren düşünür, toplumun dini inançların sıfır noktasına ulaştığı, kitlesel narsisizm ve kişisel gelişim saplantısının öne çıktığı bencil bir evreye girdiğini belirtti.

Doğu Asya ve Çin örneklerinde gözlendiği gibi aşırı iktisadi kaygıların ve kapitalist değerlerin bizzat aile kurma iradesini ezdiğini söyleyen antropolog, bu vaziyetin derin bir ahlaki buhrana işaret ettiğini söyledi.

Kendisinin Marksist düşünce geleneğine ve tarihsel maddecilik anlayışına bağlı olduğunu anlatan yazar, 1939 yılındaki Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı sonrası Komünist Parti’den ayrılan ve 1940’ta Dunkerque kuşatmasında can veren dedesi Paul Nizan ile babası Olivier Todd’un entelektüel mirasını taşıdığını hatırlattı.

Karl Marx’ın hırçın kişiliğine karşılık Friedrich Engels’in insancıl ve cömert tabiatını daha yakın bulduğunu belirten düşünür, çalışma odasında Sovyet döneminden kalma bir Engels portresi bulundurduğunu söyledi.

Büyük oğlunun kendisine Engels ile baş başa verip kendini Marx zannettiği yönünde şakalar yaptığını tebessümle aktaran Todd, kuşaklararası mücadeleyi klasik sınıf çatışmasından ayrı görmediğini açıkladı.

Todd, “Bugün ağır baskı altında ezilen, yüksek eğitimli olmasına rağmen giderek yoksullaşan genç kuşak, geleceğin ezilen yeni proletaryasını oluşturuyor.” tespitinde bulundu.

Toplumdaki yaşlı kesimlerin eski egemen sınıfların mirasını tükettiğini söyleyen düşünür, gençlik ile yaşlılık arasındaki çelişkinin özünde somut bir sınıfsal hesaplaşma barındırdığını vurguladı.

Emeklilerin modern Fransa’da adeta yeni bir soylular zümresi, imtiyazlı bir aristokrasi haline geldiğini belirten düşünür, bu tablonun kötü niyetli komploların değil, tıp alanındaki başarıların plansız bir yan ürünü olduğunu açıkladı.

Kalp ve damar cerrahisindeki gelişmeler sayesinde ortalama yaşam süresinin 83 yıla çıktığını hatırlatan Todd, bu kazanımın toplumsal dinamiklerle harmanlandığında gençlerin önünü tıkayan otoriter bir yapı ürettiğini aktardı.

Todd, “Tıp alanındaki devrim son derece olumlu bir gelişmeydi ancak arkasında öngörülemeyen devasa bir toplumsal kriz bıraktı ve sistemin tıkanmasına yol açtı.” değerlendirmesini paylaştı.

“Gençlerin yaşlılara baktığı bir toplum ayakta kalamaz”

Programa Bretanya bölgesindeki Pontivy kasabasından telefonla katılan Michel isimli dinleyici, Todd ile aynı yaş grubunda yer aldığını ve analizleri bütünüyle onayladığını belirtti.

Yaklaşık yirmi yıl önce ailelerin kendi yaşlılarına bakamaz hale gelmesiyle birlikte bakım hizmetlerinin devlet kurumlarına ve özel merkezlere devredildiğini anlatan Michel, 2026 yılı itibarıyla bütçe olanaklarının tamamen kuruduğunu dile getirdi ve çaresizliğini ifade etti.

Barışçıl sokak yürüyüşlerinin eller cepte yapılan etkisiz gezintilere dönüştüğünü savunan dinleyici, sokakları ateşe veren gençlerin şiddetini onaylamasa da kurulu düzenin başka türlü sarsılmadığına işaret etti.

Dinleyicinin tespitlerine kendi tanıklığıyla destek veren Emmanuel Todd, Bretanya’ya seyahat ederken trende karşılaştığı genç bir Fransız çift ile girdiği diyaloğu dinleyicilerle paylaştı.

Lorient kentine doğru giden ve biri hemşire, diğeri fizyoterapist olan genç karı kocanın aslen o bölgeden olmadıklarını anlatan yazar, çiftin yalnızca emekli bakım sektöründe iş bulabilmek için oraya yerleştiğini aktardı.

Todd, “Gençlerin hayat planlarını yalnızca kıyı şeritlerine yerleşmiş varlıklı yaşlı emeklilerin bakımını üstlenmek üzerine kurduğu bir toplum asla sağlıklı kalamaz.” uyarısını yaptı.

Fransa’nın geleneksel Katolik batı kesiminin yaşlı bakımını kutsal bir vazife sayan kadim ahlaki yapısını yitirdiğini söyleyen araştırmacı, dinin toplumsal evrimini üç aşamalı bir şemayla izah etti.

İlk safhada halkın kiliseye düzenli gittiği aktif inanç döneminin yaşandığını belirten yazar, ikinci safhada ayinlere gidilmese de ahlaki disiplinin korunduğu zombi din döneminin hüküm sürdüğünü kaydetti.

Bugün gelinen üçüncü safhanın ise dini değerlerin ve fedakarlık reflekslerinin tamamen sıfırlandığı mutlak inançsızlık evresi olduğunu vurgulayan Todd, dayanışma kültürünün temelden çöktüğünü ifade etti.

“Fransa için varoluşsal tehdit Rusya değil, Emmanuel Macron’dur”

Programın ikinci saatinde Fransa’nın dış politika tercihlerini ve Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un söylemlerini masaya yatıran Périco Légasse, Elysee Sarayı’nın Rusya’yı varoluşsal bir tehdit olarak nitelediğini hatırlattı.

Todd, Légasse’ın hatırlatması üzerine, “Fransa için gerçek varoluşsal tehdit sınırların ötesinde değil bizzat kendi içimizdedir ve hatta bu tehdidin bizatihi kendisi Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’dur.” çıkışını yaptı.

Avrupa genelinde ve özellikle Fransa’da kök salan Rusya düşmanlığının psikolojik bir saptırma mekanizmasından ibaret olduğunu belirten yazar, Moskova’nın Batı Avrupa’yı işgal edecek ne bir niyeti ne de askeri kapasitesi bulunduğunu söyledi.

Fransız Genelkurmay Başkanı Mandon’un gençleri cepheye çağıran beyanatlarını ve savaş hazırlığı naralarını saçmalık olarak nitelendiren düşünür, yönetici seçkinlerin iç politikadaki muazzam iflaslarını gizlemek için dış düşman kurguladıklarını bildirdi.

Todd, “Fransız ve Avrupalı yönetici elitler kendi iç meselelerindeki mutlak başarısızlık yüzünden ağır bir umutsuzluk girdabına yakalandı ve bu yüzden durmaksızın Ukrayna krizini öne çıkarıyorlar.” dedi.

Donald Trump’ın varlığının dahi Avrupa elitlerine iç çöküşü konuşmaktan kaçınmak için elverişli bir bahane sunduğunu anlatan analist, temel meselelerden kaçmanın faturasının ağır olacağını kaydetti.

Ukrayna’daki çatışmaların Batı dünyası için sert bir uyanış niteliği taşıdığını belirten yazar, Batı sanayisinin Rusya’yı durdurmaya yetecek mühimmatı ve silahı üretemediğinin açıkça ortaya çıktığını hatırlattı.

Fransa’nın içinde patlak veren krizin de benzer bir uyanış şoku yaratacağını vurgulayan düşünür, hayali dış tehditlerin arkasına sığınarak gençliğin geleceğinin karartılamayacağını ve kaynakların derhal üretime yönlendirilmesi gerektiğini bildirdi.

Yükseköğretime geçişte kullanılan merkezi yerleştirme sistemi Parcoursup mekanizmasını sert sözlerle eleştiren Todd, bu yapının fırsat eşitliğini yok eden totaliter bir canavar olduğunu vurguladı.

Diplomaların değersizleştiğini ve akademik kalitenin hızla irtifa kaybettiğini kaydeden düşünür, nüfusun yarısını hiçbir üretken karşılığı olmayan üniversite programlarına yığmanın milli bir felaket olduğunu ifade etti.

Merkezi yerleştirme platformunun derhal yürürlükten kaldırılması gerektiğini savunan araştırmacı, eğitim sisteminin mühendislik, teknik zanaatlar ve doğrudan sınai üretim temelinde baştan aşağı yeniden yapılandırılmasının zorunlu olduğunu söyledi.

“Tüketim toplumu Fransız işçisini uluslararası sömürücüye çevirdi”

Fransa’daki eski Troçkist hareketlerin halka yönelik derin bir kibir barındırdığını söyleyen düşünür, 1968 olaylarından bu yana söz konusu siyasi çevrelerin emekçi sınıfları küçümsediğini bizzat müşahede ettiğini hatırlattı.

Mevcut siyasi arenada işçi sınıfının yüzde 50 oranında aşırı sağcı Ulusal Birlik partisine yöneldiğini, buna karşılık yüksek eğitimli şehirli sınıfların sol partileri tercih ettiğini belirten yazar, derin bir kutuplaşmanın yaşandığını kaydetti.

Boyun Eğmeyen Fransa lideri Jean-Luc Mélenchon ile aynı yaşta bulunduğunu anımsatan yazar, bütçe dengesini sağlamak adına hem kendisinin hem de Mélenchon’un oy kullanma hakkının elinden alınması gerektiği esprisini yaptı.

Gerek meclis kürsüsünde gerekse meydanlarda sergilenen aşırı gerilim ve sert polemiklerin ardında somut bir çaresizlik yattığını bildiren analist, hiçbir partinin ülkeyi düzlüğe çıkaracak ekonomik programa sahip olmadığını aktardı.

Todd, “Bugün uygulanan demokrasi üretim dünyasında doğmuştu; oysa savaş sonrası refah devletini inşa eden güç bizzat Fransız işçisinin kendi elleriyle gerçekleştirdiği milli üretimdi.” dedi.

Üretimin 1970’li yıllardan itibaren sınır dışına kaçırıldığını ve geriye yalnızca asalak bir tüketim toplumunun kaldığını kaydeden iktisat tarihçisi, küreselleşmenin yarattığı ahlaki aşınmaya dikkat çekti.

Çin’de veya Bangladeş’te çocuk işçilerin ürettiği ucuz ürünleri ve hazır yiyecekleri tüketen Fransız alt sınıflarının da bu adaletsiz küresel çarka ortak olduğunu vurgulayan düşünür, sarsıcı bir tahlilde bulundu.

Todd, “Uluslararası ölçekte bakıldığında mevcut Fransız emekçi sınıfları dahi ülke dışından çekilen artı-değerle geçinen küresel birer avcıya, asalağa dönüşmüş durumdadır.” ifadelerini kullandı.

Aşırı sağ seçmenler ile radikal sol seçmenlerin bu küresel sömürü mekanizmasından beslenme noktasında birbirinden farksız olduğunu belirten yazar, popülist dalgaların temelinde bu üretimsizlik krizinin yattığını kaydetti.

Programa Villeneuve-sur-Lot bölgesinden bağlanan Hakim isimli dinleyici, 18 ile 24 yaş aralığındaki genç nüfusun Jean-Luc Mélenchon’a duyduğu coşkulu desteğin ardındaki toplumsal dinamikleri sordu.

Gençlerin Mélenchon etrafında toplanmasını son derece kıymetli bulduğunu söyleyen Emmanuel Todd, genç kuşağın ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve İslamofobiye karşı sergilediği net duruşu umut verici olarak nitelendirdi.

Todd, “Gençliğin bu ilkeli karşı duruşu, mevcut çürümüş sistem çöktüğünde Fransa’nın ırkçı bir bataklığa yuvarlanmayacağını ve kendi içinde bir çıkış yolu bulacağını ispatlıyor.” değerlendirmesinde bulundu.

Mélenchon’a oy veren genç seçmen kitlesini asla eleştirmediğini belirten düşünür, kendi aile çevresinde de çok sayıda gencin Boyun Eğmeyen Fransa hareketini desteklediğini dile getirdi.

Mélenchon’un halkı tanımlarken takındığı buyurgan dili ve kitleleri lümpen bir kalabalık gibi gören yaklaşımını kabul edilemez bulduğunu söyleyen Todd, geçmişteki Komünist Parti geleneğinde köylüye, işçiye ve aydına eşit saygı gösterildiğini anlattı.

Eski sol hareketlerin burjuva kültürünü toplumun en alt kesimlerine ulaştırarak herkesi yukarı çekmeyi hedeflediğini hatırlatan yazar, modern solun milli egemenlik ve bağımsızlık hedeflerini terk ettiğini vurguladı.

Fransa’nın kaderinin üretimi yeniden ülke topraklarına çekmekten ve genç kuşaklara hak ettikleri kaynakları teslim etmekten geçtiğini belirten Todd, sözlerini bu zorlu dönüşümün ertelenemeyeceği uyarısıyla noktaladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English