Avrupa
Eski CIA şefi Petraeus: Ukrayna taktiklerini değiştirmeli

Eski ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü David Petraeus, La Stampa gazetesine verdiği mülakatta Ukrayna’nın seferberliği genişletmesi ve askeri rotasyon kurallarında değişiklik yapması gerektiğini söyledi.
Bu ‘hassas meselenin’ mümkün olan en kısa sürede çözüme kavuşturulması gerektiğini kaydede Petraeus, “Ukrayna parlamentosu ve Devlet Başkanlığı, zorunlu askerlik kurallarını gözden geçirmeli. Ukrayna cephe hattında şu anda yaş ortalaması 40’ı aşan askerler bulunuyor,” ifadelerini kullandı.
Petraeus, “Kiev, asker rotasyonunu gözden geçirmeli, iç cepheyi güçlendirmeli ve zorunlu askerliği genişletmeli. Bunun hassas ve zorlu bir konu olduğunu biliyorum ancak bir an önce çözüme kavuşturulması gerekiyor,” dedi.
Ocak ayı sonunda Ukrayna hükümeti, protestoların ardından seferberlikle ilgili güncellenmiş bir yasa tasarısını Verhovna Rada’ya (parlamento) sundu.
Tasarıda, Ukrayna ordusunun ikmalini sağlamak üzere tasarlanan ana hükümler korunurken, en tartışmalı normlardan bazıları yumuşatıldı.
Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy, yasa tasarısının eski haliyle kabul edilmeyeceği sözünü verdi.
Ukrayna Adalet Bakanı: Yolsuzluktan hüküm giyenleri olanları cepheye gönderelim
Avrupa
Sırbistan seçimleri: Dört sütunlu illüzyonun dağılışı

Sandıkların neredeyse tamamı açıldığında, Belgrad’daki parti genel merkezinde kameraların karşısına geçen adamın yüzünde, on iki yıldır Balkanlar siyasetini tekeline almış o kaskatı cüretin yerini sarsılmış bir kabulleniş alıyordu. Aleksandar Vučić, “Açıkça görünüyor ki bu seçimleri kaybettik” diyordu. Seçim Komisyonu’nun sandıkların yüzde 98,71’ini saydığı sabah saatlerinde açıklanan sayılar, Sırbistan için bir dönemin kapanışına işaret ediyordu: “Öğrenci Listesi – Öğrenciler Kazanıyor” hareketi oyların yüzde 52,56’sını, yani 2 milyon 220 binden fazla oyu hanesine yazdırmış; Vučić’in Sırp İlerleme Partisi (SNS) etrafında topladığı iktidar koalisyonu ise yüzde 39,28’de kalarak 1 milyon 659 bin oyda tıkanmıştı.
Parlamentodaki sandalye dağılımı tahminleri 250 vekillikten 135 ila 140’ının gençlerin başını çektiği muhalefet blokuna, ancak 105 civarının iktidara gideceğini gösteriyordu. İktidarın kıdemli ortağı İvica Dačić ise yüzde 2,17 gibi hazin bir orana çakılmış, diğer partilerin hiçbiri yüzde birlik baraj eşiğini dahi aşamamıştı. Katılım oranı yüzde 69’u geçerek 4,35 milyondan fazla seçmeni sandık başına taşımış; sandıklar kapandığı andan itibaren sokaklar vuvuzela sesleri, ıslıklar ve havai fişeklerle inlemeye başlamıştı.
Seçim gecesi sokaklarda sadece zafer şarkıları yankılanmıyordu. Belgrad’ın merkezindeki Pionirski Parkı’nda, 6 Mart 2025’ten bu yana hükümetin kalesi sayılan, Vučić’in “özgürlük ve direnişin simgesi” diye övdüğü çadır kent, yani muhaliflerin taktığı isimle “Çatsilend”, kitlelerin hücumuna uğradı. Çitler devrildi, çadırlar ateşe verildi. Vučić ise hırpalanmış bir gururla yenilgiyi idari yargıya taşımayacaklarını, itirazlarla vakit kaybetmeyeceklerini ilan ederken, hasımlarını “egemen bir devleti devirmek için başkalarının tezgâhladığı kirli işlerin taşeronu” olmakla suçluyordu. Ona göre Avrupa ülkeleri ve Amerikan “müesses nizamı”, daha doğrusu Trump karşıtı derin devlet bir renkli devrim tezgâhlamıştı ve iktidara gelecek olanlar mart veya nisan ayına kalmadan Rusya’ya yaptırım uygulayacaktı: “Kaçmıyorum, buradayım, bu geceden itibaren yeniden hazırlanacağız.”
Fakat yenilginin faturasını dış komplolara kesmek, Balkanlar’ın gördüğü en usta siyasi cambazlardan birinin kendi kurduğu tuzağa nasıl düştüğünü açıklamaya yetmiyor. Vučić, Sosyalist Yugoslavya’nın yıkıntıları arasından sıyrılmış, 1993’ten bu yana politikanın her dehlizinde pişmiş, Slobodan Milošević kabinesinde enformasyon bakanlığı yapmış ve son on iki yıldır cumhurbaşkanlığı ile başbakanlık koltukları arasında ustaca gidip gelerek anayasal sınırları fiilen kadük bırakmış bir figür. Kendi kuşağının bütün rakiplerini tasfiye eden, krizlerden daima güç tazeleyerek çıkan bu irade, bu kez sokaktan yükselen ve ideolojik koordinatları kolayca yaftalanamayan çıplak bir toplumsal hakikatle karşılaştı.
Bu kırılmanın miladı, 1 Kasım 2024 günü Novi Sad tren istasyonunda beton sundurmanın gürültüyle çökmesi ve on altı kişinin tonlarca ağırlığın altında can vermesiydi. Henüz kısa süre önce taşeronlar eliyle yenilenen, yetkililerin “Avrupa standartlarında” olduğunu iddia ettiği istasyonun tavanı, yolsuzluğun ve denetimsizliğin ağırlığını taşıyamamıştı. Hükümet sözleşmeleri ticari sır bahanesiyle gizlemeye çalışırken, halkın hafızasında silinmeyecek bir simge doğdu: Kan kırmızısı el izi ve “Yolsuzluk öldürür” sloganı. Öğrencilerin başlattığı boykotlar ve anma eylemleri, belediyenin tuttuğu sopalı çetelerin saldırılarına, kalabalıkların üzerine sürülen araçlara ve Valjevo’da patlayan gaz bombalarına rağmen geri adım atmadı. Başbakan Miloš Vučević’in istifası bile öfkeyi dindirmeye yetmedi; zira herkes kurban edilen piyonun arkasındaki şahı görüyordu. Meydanlardaki dövizlerden birinde yazıldığı gibi, sokaktakiler için bu mücadele “bir devrim değil, şeytan çıkarma ayini” hüviyeti taşıyordu.
Vučić dönemi boyunca Sırbistan devleti, sadakat karşılığında iş, ihale ve makam dağıtan devasa bir ahbap-çavuş mekanizmasına dönüştürüldü. İktidar partisi SNS, itaatin istihdam bürosu gibi çalışırken, ulusal televizyon kanalları neredeyse kesintisiz bir propaganda aygıtına çevrildi. Yapılan araştırmaların, üç aylık bir izleme döneminde Vučić’e ayrılan 44 saatlik yayın süresinin yüzde 87’sinin övgü dolu olduğunu, muhalefete kalan üç saatin ise yalnızca karalamaya ayrıldığını ortaya koyması bu hegemonya mekanizmasını özetliyor.
Buna rağmen Vučić iktidarı, salt bir baskı aygıtı olarak tarif edilemez. Geride kalan on iki yılda Sırbistan, en azından dış vitrini itibarıyla gözle görülür bir dönüşüm yaşadı. Yabancı yatırımlar ve dış borçlarla finanse edilen otoyollar, baştan yaratılan Air Serbia, genişletilen Belgrad Havalimanı, sivil uçuşlara açılan Niş ve Kraljevo havalimanları, ülkeyi bölgesel bir bilişim üssü yapma iddiaları bu vitrinin parçalarıydı. Üstelik milli sermayenin toplam iktisadi hacim içindeki payı, bölge ortalamasının üzerinde seyrediyordu. Ancak bu iktisadi canlanma, toplumun geniş kesimleri için refah değil; gırtlağına kadar borçlanmış bir devlet, yüzde beşi bulan inatçı enflasyon, tırmanan gıda ve fatura maliyetleri anlamına geliyordu. Refah seviyesindeki kısmi düzelme, hayat standardı yükselen kitlelerin yönetimden talep ettiği şeffaflık çıtasını daha da yukarı taşıdı. Çöken Novi Sad istasyonu, işte bu borç ve rant düzeninin betonlaşmış özeti olarak hafızalara kazındı.
Vučić’in asıl marifeti ise dış politikada kurduğu o meşhur “dört sütun” mimarisiydi: Avrupa Birliği, ABD, Rusya ve Çin. Eski Yugoslavya lideri Tito’nun Bağlantısızlar mirasını karikatürize eden, Sırbistan’ı “Doğunun batısı, Batının doğusu” olarak pazarlayan bu yaklaşım, gerçekte ilkesiz bir jeopolitik pazarlık masasıydı. Vučić bir yandan Çin ile serbest ticaret anlaşması imzalayıp Kuşak ve Yol kapsamında 10 milyar dolarlık altyapı yatırımını ülkeye çekerken, diğer yandan Rusya’ya yaptırım uygulamayarak geleneksel tabanının Slav-Ortodoks hassasiyetlerini okşuyordu. Fakat aynı Vučić, perde arkasında Moskova’nın ayağına basmaktan da hiç çekinmedi. Volodimir Zelenskiy ile zirvelerde boy gösterdi, “Kiev Platformu” toplantılarına katıldı ve en önemlisi, üçüncü ülkeler üzerinden Ukrayna cephesine 800 milyon doları bulan top ve roket mühimmatı sevk edilmesine göz yumdu. Benzer bir pragmatizmle İsrail’e yapılan silah ihracatı bir yılda otuz kat artırılarak 42 milyon avroya çıkarıldı. Rusya ile stratejik enerji ve nükleer projeler askıya alındı, Niş’teki insani yardım merkezine diplomatik statü verilmedi.
Batı başkentleri, yani Brüksel ve Washington, Vučić’in içerideki otoriterleşmesine, medyayı boğmasına ve sokak eylemlerine yönelen polis şiddetine yıllarca bilerek göz yumdu. Zira Balkanlar analisti Tim Judah’ın işaret ettiği “stabilitokrasi” tam da bunu gerektiriyordu: İstikrar sağlama vaadinde bulunan, etnik çatışma kartını gerektiğinde elinde bir şantaj unsuru olarak tutan, ancak Batı’nın stratejik taleplerine boyun eğen “kullanışlı” bir otokrat.
Lityum bahsi
Bu kirli pazarlığın en can alıcı halkası ise lityum oldu. Jadar Vadisi’ndeki zengin yataklar, Avrupa Birliği’nin elektrikli araç bataryaları için gereken lityum ihtiyacının neredeyse yüzde doksanını karşılayacak potansiyele sahipti. Çin’e olan bağımlılığı kırmak isteyen Berlin ve Brüksel için Sırbistan, feda edilebilir bir maden sahası, kıtanın ucuz ve kirli işlerinin ihale edildiği bir arka bahçeydi. İngiliz-Avustralya madencilik tekeli Rio Tinto’nun doğayı talan edecek projesine karşı köylüler, çiftçiler ve kentli gençler sokaklara döküldüğünde; Olaf Scholz, Emmanuel Macron ve dönemin CIA Direktörü William Burns peş peşe Belgrad’a çıkarma yapıyordu. Vučić iktidarı, kendi halkının temiz su ve toprak talebini Brüksel’in yeşil kapitalizm fantezilerine kurban etmeye hazır olduğu ölçüde Batı’dan onay alıyordu.
Fakat Vučić’in sosyolojik mühendisliği, kendi yarattığı çelişkinin sınırlarına çarptı. Yıllarca 1990’ların savaş travmasını taşıyan yaşlı kuşakları, taşradaki muhafazakârları ve “devlet baba” figürüne sığınan “düzen bekçilerini” partisinin omurgası yaptı. Muhaliflerini ise sürekli dış güçlerin maşası olmakla suçladı.
Buna rağmen yüzde altmış biri aşan bir halk desteğini arkasına alan protestolar, traktörleriyle yolları kapatan çiftçilerden akademisyenlere, maden karşıtı köylülerden sendikalara kadar geniş bir cephe ördü. Vučić’in onları “renkli devrimciler” ve “satılmışlar” olarak yaftalaması, toplumdaki yarılmayı derinleştirmekten ve meşruiyet zeminini yok etmekten başka bir işe yaramadı.
Seçim sonuçlarının ardından Batı başkentlerinden yükselen tebrik korosu, riyakârlığın yeni bir perdesini aralıyor. Düne kadar lityum anlaşmaları için Vučić’in elini sıkan Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve Avrupa Konseyi Başkanı António Costa, sosyal medyada tek bir ağızdan “hukukun üstünlüğü, medya özgürlüğü ve yolsuzlukla mücadele” mesajları yayımlayarak zaferi kutluyor. AB Genişleme Komiseri Marta Kos “yeni bir fasıl açılıyor” diyerek kapıyı aralarken, Macaristan Başbakanı Péter Magyar muhalefeti arayıp destek bildiriyor. Karadağ Başbakan Yardımcısı Momo Koprivnica “Ayağa kalk Sırbistan” nidaları atıyor, hatta dün Vučić’e destek veren Bosnalı Sırp lider Milorad Dodik bile “Halkın sesi Hakkın sesidir” diyerek yeni kazananların safına geçmekte tereddüt etmiyor.
Sırbistan için asıl çetin sınav şimdi. On iki yıllık bir tekeli sandıkta devirmek şüphesiz bir başarı; ancak devlet aygıtının her hücresine sinmiş yolsuzluk ağlarını tasfiye etmek ve ülkeyi emperyalist bir hammadde deposu olmaktan kurtarmak çok daha büyük bir irade gerektiriyor. Meydanları dolduran öğrenciler ve emekçiler, sadece bir hükümeti düşürmekle kalmayıp, Brüksel’in lityum açlığı ile uluslararası sermayenin yağma planları arasına bir sınır çekebilecek mi, yoksa yerleşik bürokrasinin ve Avrupa teknokrasisinin yeni vaatleri içinde hareketin enerjisi soğurulacak mı? Vučić yenildi; fakat arkasında bıraktığı devasa borç stoku ve emperyalist merkezlerin dinmeyen iştahı ortada duruyor. Belgrad sokaklarındaki yangın sönerken, geriye kalan enkaz, geleceğin yalnızca seçim kazanmakla kurulamayacağını hatırlatıyor.
Avrupa
AfD, yeni Avrupa stratejisini açıkladı

Almanya için Alternatif (AfD), Avrupa’ya ilişkin yeni bir strateji belgesi yayınladı ve bu belgede “Dexit” ve tek pazar konusundaki taleplerini güncelledi.
AfD, strateji belgesinde Alman iş dünyasının temel taleplerini benimsiyor, Almanya’nın hakimiyetindeki bir AB’nin dünya gücü statüsüne kavuşmasını savunuyor ve Birliğin, mevcut küresel güç mücadelelerine karşı kendini güçlendirecek önlemlere odaklanmasını talep ediyor.
En önemli noktalar arasında, partinin AB’den ayrılma (Dexit) fikrinden uzaklaşması ve Alman şirketlerinin ihracatının büyük bir kısmını oluşturan AB tek pazarına açıkça bağlılık göstermesi yer alıyor.
AfD artık avroyu korumayı da amaçlıyor gibi görünüyor ama diğer Avro bölgesi ülkelerine herhangi bir mali transfer yapılmaksızın krizleri önlemek için Maastricht kriterlerinin sıkı bir şekilde uygulanmasında ısrar ediyor.
AfD, yapay zeka gibi ileri teknolojilerin geliştirilmesinde ve özellikle savunma sektöründe birleşik bir AB yaklaşımına güveniyor: Her iki alanda da, aslında Almanya’nın hakim olduğu AB’nin hem Çin’den hem de ABD’den bağımsız hale gelmesi ve böylece bir küresel güç olarak hareket edebilmesi gerekiyor.
Aksi takdirde parti, Brüksel’den ulusal başkentlere doğru büyük ölçekli bir yetki devri yapılmasını savunuyor.
Sağcı muhafazakâr ve bazı durumlarda etno-milliyetçi ideallere yapılan kimlikçi atıf, ideolojik bir bağ görevi görmeyi amaçlıyor.
AfD, Alman sermayesinin dilinden konuşuyor: Tek pazarın önemi
AfD’nin AB’den olası bir çıkışı askıya alması ve Avrupa tek pazarını, kendi bakış açısına göre bile olsa, Avrupa düzeyinde işbirliğinin merkezi bir unsuru olarak görmesi son derece önemli.
Tek pazar, Alman ekonomisi için vazgeçilmez görülüyor. Her ne kadar şu anda 1990’larda ve 2000’lerde ulaştığı rekor düzeydeki ihracat payına sahip olmasa da (o dönemlerde toplam ihracatın neredeyse üçte ikisini oluşturduğu zamanlar da olmuştur) ABD ve Çin’e yapılan ihracattaki yavaşlama nedeniyle tek pazar payı şu anda yeniden artıyor.
Bu pay, 2024’teki yüzde 54’ten 2025’te yüzde 56’ya yükseldi ki bu, 1990’larda ve 2000’lerde rakamlara hâlâ dahil edilen Birleşik Krallık’ın hariç tutulduğu oranlar.
Brexit, Alman ekonomisinin AB tek pazarından elde ettiği faydaları dolaylı olarak ortaya koyuyor: Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılmasının ardından, Almanya’nın Birleşik Krallık’a yaptığı ihracat, Brexit referandumundan önceki yıl olan 2015’teki 89 milyar avrodan yaklaşık 73,5 milyar avroya düştü.
Günümüz gibi küresel kriz dönemlerinde, tek pazar Alman ihracat sektörü için bir can simidi olduğunu kanıtlıyor. Bu, neredeyse hiçbir girişimcinin gerçekten vazgeçmek istemeyeceği bir şeydir.
Tek pazarın korunması, bazıları AfD’ye sempati duyan küçük ve orta ölçekli işletmelerin (KOBİ’ler) bile tutarlı bir şekilde savunduğu talepler arasında.
Avronun Alman ihracatında kapladığı yer
Avro ile ilgili durum ise o kadar net değil. German Foreign Policy‘nin aktardığına göre Avrupa Politika Merkezi’nin (CEP) 2019 tarihli bir araştırmasının gösterdiği gibi, Almanya tek para biriminin devreye girmesinden diğer tüm Avro bölgesi ülkelerinden daha fazla fayda sağlamıştı: Avro, 1999 ile 2017 yılları arasında Almanya’ya toplamda yaklaşık 1,9 trilyon avro tutarında ek fayda sağladı.
CEP’e göre, aynı dönemde Fransa kur etkileri nedeniyle 3,6 trilyon avro, İtalya ise 4,3 trilyon avro kadar bir kayıp yaşadı.
Yine de Alman ekonomisi, ortak para birimine varoluşsal olarak bağımlı değil. Bu durum, Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti’nin bugüne kadar ulusal para birimlerini korumuş olmalarına rağmen, Almanya’nın Avrupa’daki en önemli iş merkezleri ve başlıca ticaret ortakları arasında sürekli olarak yer almalarından açıkça anlaşılıyor.
Alman ekonomisinin bir bütün olarak şimdiye kadar avroya güvenmiş olması, avronun tamamen Alman markından daha zayıf olması ve dolayısıyla ihracatı desteklemesinden de kaynaklanıyor.
Fakat buna karşı, özellikle kriz dönemlerinde, tek bir ülkenin bile (2009’dan itibaren Yunanistan’da olduğu gibi) iktisadi çöküş yaşaması, tüm para birimini istikrarsızlaştırabilir.
Bu durum kolaylıkla tekrar yaşanabilir; örneğin şu anda, ağır borç yükü altındaki Fransa’da potansiyel olarak yaklaşan ciddi bir finansal krizden zaman zaman söz ediliyor.
Parti, AB’de kesin Alman hakimiyeti istiyor
AfD şu anda prensip olarak avroya bağlı kalmayı planladığını belirtiyor.
Fakat parti, Maastricht kriterlerine, özellikle kamu borcunun gayri safi yurtiçi hasılanın (GSYİH) yüzde 60’ını, bütçe açığının ise GSYİH’nin yüzde 3’ünü aşmaması şartına, sıkı sıkıya uyulmasını ve gerekirse bu kuralların uygulanmasının zorlanmasını talep ediyor.
Bu, Avrupa genelinde halihazırda yürürlükte olan refah devletinin tasfiyesinden bile daha sert bir kemer sıkma politikası anlamına geliyor.
AfD, Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) fiyat istikrarına sıkı sıkıya odaklanmasını ve her türlü telafi edici devlet finansmanından vazgeçmesini istiyor.
Bu, AB’nin tek para birimini desteklemek amacıyla krizden etkilenen ülkelere yardım etme olasılığını ortadan kaldıracak.
AfD ayrıca, ECB Yönetim Kurulu içindeki oy haklarında bir değişiklik yapılmasını talep ediyor.
Bu haklar halihazırda dengesiz bir şekilde dağıtılmış durumda; özellikle küçük ülkeler önemli ölçüde etki kaybetti.
AfD, gelecekte “iktisadi ve mali ağırlığı göz önünde bulundurularak” Almanya’ya “iktisadi önemine uygun oy hakları” tanınmasını istiyor.
Bu, Frankfurt am Main’da bulunan merkez bankası içinde Almanya’nın açık bir hakimiyetine yol açacak; özellikle de Fransa gibi bir Avro bölgesi ülkesinde bir finansal krizin yaşanması gibi olası bir durumda.
Belge, bireysel sorumluluk ve yükümlülüğün yeniden birleştirilmesi gerektiğini savunarak, AB’nin kolektif borçlanma ve otomatik yeniden dağıtım yönündeki mevcut gidişatını reddediyor.
Strateji ayrıca, özellikle müşterek teminatlı AB tahvillerine ve bankacılık birliği kapsamında yükümlülüklerin ortaklaştırılmasına karşı çıkıyor.
Partinin talepleri arasında, Eurosistem içindeki TARGET2 bakiyelerinin, altın veya Bitcoin gibi güvenli varlıklar ve değerli teminatlar kullanılarak her yıl azaltılması ve kapatılması şartının getirilmesi de var.
AfD lideri Weidel: Biz AB’siz yaparız ama AB Almanya’sız yapamaz
Borçlanmaya hayır, sermaye piyasalarının deregülasyonuna evet
Belge, Brüksel’in sanayi politikasını yönlendirmek amacıyla borçla finanse edilen fonlar oluşturmasına karşı çıkıyor ve bunun Avrupa’daki sermaye kaçışının temel nedenlerini gizlediğini savunuyor.
Belge, fonların “verimsiz yeşil finansal ürünlere” yönlendirilmesi yerine sanayi ve teknolojiye yatırım yapılabilmesi için sermaye piyasalarının serbestleştirilmesini teşvik ediyor.
Belgede, Avrupa’nın küresel teknolojik ve endüstriyel rekabetteki zayıflığının, özel sermaye/risk sermayesi alanında ciddi bir eksiklikten kaynaklandığı öne sürülüyor.
AfD, merkezi harcamalar yerine, AB’nin üye devletler tarafından doğrudan ve egemen bir şekilde finanse edilen hükümetlerarası yatırım konsorsiyumları için yalnızca idari bir koordinatör olarak hareket etmesini öneriyor.
“Merkezi olmayan kripto para birimleri” (Bitcoin gibi), finansal egemenliğin araçları olarak destekleniyor ve MiCA gibi kısıtlayıcı düzenleyici çerçevelerden kaçınılması çağrısında bulunuluyor.
MiCA (Kripto Varlık Mevzuatı) Avrupa Birliği’nin kripto varlık piyasalarını düzenlemek için hazırladığı kapsamlı yasal çerçeve.
Avrupa’ya “stratejik özerklik”; Almanya’ya liderlik rolü
Avrupa ülkelerinin şu anda ABD ve Çin’e bağımlılık tehdidiyle karşı karşıya olduğu ya da halihazırda bu tehdidi yaşadığı kilit iktisadi sektörlerde, AfD “stratejik özerklik” elde etmek için birleşik bir AB yaklaşımını aktif olarak savunuyor.
Bu amaçla AfD, uzay araştırmalarından yapay zeka modellerine kadar Avrupa’nın teknolojik güçlerini bir araya getirmek istiyor: “Avrupa, teknolojik atılımlar yoluyla özgürlüğünü güvence altına alan bir mükemmellik merkezi olmalı.”
Aynı zamanda parti, Avrupa savunma sanayii içinde kararlı bir şekilde daha yakın işbirliği yapılmasını savunuyor.
İnsansız hava araçları veya yapay zekanın askeri uygulamaları gibi kilit alanlarda, askeri teçhizatın “ortak geliştirilmesi”nin başlatılmasını talep ediyor.
Ayrıca, tedarik konusunda parti, “ulusların ortak bir cephaneliği” oluşturmak için Avrupa’nın öncelikle AB’de üretilen savunma teçhizatına güvenmesi gerektiğini savunuyor.
Bu durumda yalnızca işbirliği, teknolojik özerkliği ve gerekli endüstriyel ölçek ekonomisini sağlayabilir.
AfD, yalnızca bir AB ordusunun kurulması talebini açıkça reddediyor. Buna göre savaş ve barışla ilgili her türlü karar, uzun vadede Avrupa ulus devletlerinin elinde kalmalı.
Ulusal egemenliğe dönüş çağrısı
Diğer politika alanlarının çoğunda AfD, AB faaliyetlerinin sıkı bir şekilde azaltılmasını ve AB’yi küresel güç mücadelelerine karşı güçlendirecek önlemlere odaklanılmasını talep ediyor.
Örneğin, kaynakları meşgul edebilecek “istenmeyen göçmenlere” karşı dış sınırlar eskisinden daha da sıkı bir şekilde kapatılması isteniyor.
Parti, AB içindeki her türlü yeniden bölüşümün asgari düzeye indirilmesi ve AB düzeyindeki refah devleti önlemlerinin sonlandırılması gerektiğini belirtiyor.
AfD’nin strateji belgesinde, yetkilerin Brüksel’den ulusal başkentlere doğru önemli ölçüde kaydırılması çağrısında bulunuluyor.
Bu kapsamda şunlar öneriliyor:
- Gereksiz AB kurumlarını ve Genel Müdürlüklerini feshetmek ve Avrupa Komisyonu’nu temel idari görev alanlarıyla sınırlandırmak.
- Çok Yıllık Mali Çerçeve’ye bir harcama sınırlaması getirmek.
- AB’nin eylemlerinin yetki paylaşımı ilkesini ihlal ettiği durumlarda ulusal veto hakkı getirmek.
Bu kapsamda Avrupa Komisyonu’nun yetkileri büyük ölçüde idari görevlerle sınırlandırılmalı ve Avrupa Parlamentosu üyeleri artık doğrudan seçilmemeli, bunun yerine ulusal parlamentolar tarafından atanmalı.
AB’nin yetkilerini devretmeyi reddettiği her durumda, Berlin bir “opt-out” (katılmama) yoluna gitmesi ve ulus devletlerin güçlendirilmesini sağlamaya çalışması isteniyor.
AB Antlaşması’nın (TEU) 4. ve 5. maddelerinin değiştirilmesi yoluyla, gerçek Avrupa temel görevleri dışında ulusal anayasaların üstünlüğünün güvence altına alınması; tek pazar gibi temel alanlarda ise tek tip AB hukukunun korunması talep ediliyor.
Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın (CJEU), kendisine verilen yetkiler dahilinde antlaşma uyuşmazlıklarının çözümüne sınırlı olan hükümetlerarası bir Avrupa Tahkim Mahkemesi ile değiştirilmesi isteniyor.
AB antlaşmalarına bir borç freni ve bir harcama freni kalıcı olarak dahil edilmesi ile birlikte, Danimarka ve İrlanda örneklerini model alan, Komisyon tarafından tek taraflı olarak askıya alınamayan veya iptal edilemeyen, geri alınamaz muafiyet protokollerinin oluşturulması da talepler arasında.
Burada “Avrupa ulusları federasyonu”ndan söz eden AfD, aynı zamanda sağcı muhafazakârlık ve kısmen de etno-milliyetçiliğe dayalı bir ideolojik uyumdan yana görünüyor.
Partinin ifadesine göre, kıtanın “Hristiyan ve Batı mirası” güçlendirilmeli ve heteroseksüel-ataerkil aile yapısı yeniden teyit edilmeli.
Partiye göre “nihai hedef”, “Avrupa halklarının kültürel kimliğinin korunması.”
AfD, Avrupa programını uygulamaya koymanın başlangıç noktası olarak 2029 yılını gösteriyor.
O yıl hem Federal Meclis hem de Avrupa Parlamentosu (AP) için seçimler yapılacak. AfD, her iki mecliste de sağ çoğunluğu elde etmeyi umuyor.
Avrupa
Hollanda ABD yaptırımı senaryosuna çalışıyor

Hollanda hükümeti, Washington ile artan gerilim zemininde ABD’nin müttefiklerine yönelik olası yaptırım senaryolarını ve bunların ulusal güvenliğe etkilerini incelemeye aldı. Güvenlik analizinde finansal işlemlerden LNG akışına, askeri teçhizattan dijital altyapıya kadar kritik alanlardaki dış bağımlılığın risk yarattığı vurgulanıyor.
Hollanda hükümeti, müttefikler arasında artan gerilimin ortasında ABD yaptırımlarının ulusal güvenliğe olası etkilerini incelemeye aldı.
Ulusal Güvenlik ve Terörle Mücadele Koordinatörlüğü’nün (NCTV) talebiyle Ulusal Güvenlik Analistleri Ağı (ANV) tarafından hazırlanan tematik raporda, Washington yönetiminin müttefiklerine kısıtlama getirme senaryosu ele alınıyor.
Raporun yazarları, bu ihtimali ABD ile Avrupalı müttefikleri arasında tırmanan sürtüşmeye ve ekonomik bağların siyasi baskı aracı olarak kullanılmasına bağlıyor.
Analistler, Washington’ın kendi çıkarlarını öne alarak müttefiklerine karşı kısıtlayıcı adımlara başvurabileceğini savunuyor.
Belgede yaptırımların Hollanda ekonomisi, savunması, enerjisi ve dijital altyapısı üzerindeki muhtemel sonuçları inceleniyor. Kısıtlamaların özellikle finansal işlemleri, sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) sevkiyatını, askeri teçhizat tedarikini, ilaç ve diğer zorunlu tüketim mallarını, ayrıca Amerikan teknoloji şirketlerinin hizmetlerine erişimi etkileyebileceği aktarılıyor.
Rapora göre Hollanda’nın Amerikan teknolojilerine, ABD’nin Avrupa’daki askeri varlığına ve enerji ithalatına olan bağımlılığı, ülkeyi dış baskılara karşı açık hale getiriyor. Analistler, başka devletlerin de olası kısıtlamalara katılması durumunda, bilhassa kritik ürün ve hizmet tedarikinde yaşanacak kesintilerle tablonun çok daha ağırlaşabileceğini vurguluyor.
AB içinde ortak hat ve bağımsız kapasite önerisi
Muhtemel önlemler arasında enerji, dijital teknolojiler ve savunma alanlarında ülkenin kendi kapasitesini geliştirmesi teklif ediliyor.
Raporda ayrıca, üye ülkelerin tek başına tecrit edilmesini önlemek amacıyla AB içinde koordinasyonun güçlendirilmesi gerektiği belirtiliyor.
Uzmanlar, bu çalışmanın kesin bir yaptırım öngörüsü taşımadığını, yalnızca varsayımsal bir senaryo değerlendirmesi niteliğinde olduğunu kayda geçiriyor.
Donald Trump, ticaret tarifeleri ile ekonomik kısıtlamaları diğer ülkelere karşı siyasi baskı aracı olarak işletiyor. Nisan 2025’te 180’den fazla ülkeye karşı taban oranı yüzde 10 olan “karşılıklı” tarifeler getiren Trump, bazı ülkelere yönelik çok daha yüksek gümrük vergileri koymuş, bu oranlar yürütülen müzakereler ve ticaret anlaşmaları sürecinde defalarca değişmişti.
Bu çerçevede Çin, Kanada ve Meksika ile ayrı ticaret krizleri yaşandı. ABD, 2025 başında yasa dışı göç ve uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadeleyi gerekçe göstererek bu üç ülkeden gelen mallara ek gümrük vergisi getirdi; Kanada buna misilleme tarifelerle karşılık verdi.
Çin ile yaşanan gerilimde ise vergiler yüzde 145’e kadar tırmanırken Pekin yüzde 125’lik gümrük tarifesiyle yanıt verdi; taraflar mayıs ayında vergileri geçici olarak düşürme konusunda anlaşsa da Pekin’in nadir toprak elementleri ihracatına getirdiği kısıtlamalar nedeniyle sonbaharda gerilim yeniden tırmandı.
Trump, Ocak 2026’da aralarında Hollanda’nın da yer aldığı sekiz Avrupa ülkesini, Grönland’ın ABD tarafından “tam ve nihai olarak satın alınmasını” kabul etmemeleri halinde ek gümrük vergisi uygulamakla tehdit etti.
Başlangıçta yüzde 10 olarak duyurulan ve haziran ayında yüzde 25’e çıkması öngörülen bu tarifelere karşı Spiegel’in haberine göre AB, Amerikan mallarına vergi koyma ve ABD şirketlerine kısıtlama getirme dahil misilleme adımlarını tartışmaya başladı; Avrupa Parlamentosu da Washington ile ticaret anlaşmasının onay sürecini durdurdu.
Uluslararası kurumlara yönelik yaptırımlar da bir diğer baskı aracı olarak devreye girdi. Trump, Şubat 2025’te Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) yaptırım öngören bir kararname imzaladı; daha sonra ABD yönetimi Lahey’de yer alan mahkemeye karşı yeni kısıtlamalar duyurdu. Hollanda hükümeti ise Lahey merkezli UCM’ye desteğini sürdürdüğünü açıkladı.
Amerika1 hafta önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBurnham: Brexit oylamasında Rus müdahalesi var
Rusya2 hafta önceRosatom davasında mahkeme Finlandiya’nın sözleşme feshini hukuka aykırı gördü
Avrupa2 hafta önceLe Pen ve Mélenchon farkı açıyor
Ortadoğu2 hafta önceIsrael Hayom yazdı: İsrailli istihbaratçılar yıllardır Riyad’da










