Dünya Basını
Etiyopyalı akrabalarım neden Trump’a oy verdi?
Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini bulacağınız metin, Bernie Sanders’ın 2020 Demokrat Parti önseçimleri kampanyasında görev almış Etiyopya asıllı bir “demokratik sosyalist”in kaleminden yazıldı. Yazar Adom Getachew’ın kişisel gözlemleriyle başlayıp geniş bir sosyo-politik analize evrilen metinde, Etiyopya diasporasının Trump’a yönelişini “kültürel muhafazakârlık”la açıklayan indirgemeci yorum ve okumalar reddedilerek, göçmen deneyimi, 20. yüzyıl sonu ile 21. yüzyıl başında hem Etiyopya’da hem de ABD’de yaşanan ideolojik dönüşümlerin kesişiminde ortaya çıkan gelişmelerle açıklanmaya çalışılıyor. Diğer bir deyişle, yazar, bu yönelimi, bir yandan Etiyopya’daki devrimci sürecin çözülüşüyle, diğer yandan ABD’de sendikal hareketin gerilemesi, sivil haklar mücadelesinin kurumsallaşarak radikal enerjisini yitirmesi ve piyasa mantığının siyasal tahayyülü bütünüyle kuşatmasıyla birlikte ele alıyor.
Bu çerçevede metin, göçmen Amerikalıların doğal olarak Demokrat Parti’ye yöneldiği yönündeki yerleşik liberal varsayımları tersyüz ederek, sağ popülizmin toplumsal rıza üretimindeki esnekliğini ve bunun postkolonyal göçmen topluluklarda aldığı özgül biçimleri kavramak açısından oldukça verimli bir zemin sunuyor.
Etiyopyalı akrabalarım neden Trump’a oy verdi?
Adom Getachew
equator
29 Ekim 2025
Çev. Leman Meral Ünal
Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminin yaklaşık bir yılının geride kaldığı 2017 yılının alışılmadık ölçüde sıcak geçen bir Aralık gününde, kendimi Virginia banliyösünde yaşayan amcamın evinde, geleneksel aile yemeğinde buldum. Sofrada injera, viski ve doğaçlama şekilde yapılan eskista –omuzların ritmik hareketlerle titretilerek icra edildiği bir Etiyopya dansı– vardı.
Ev sahibimiz Mesfin, 1990’ların sonlarında, her yıl milyonlarca başvuru arasından rastgele seçilen ve yaklaşık 50,000 kişiye verilen Çeşitlilik Göçmen Vizesi, daha yaygın adıyla “yeşil kart piyangosu” sayesinde ABD’ye göç etmişti. O aile yemeğimizden bir ay önce Trump, “teröristleri” ABD’ye getirdiğini iddia ettiği bu programı sonlandırma niyetinde olduğunu duyurmuştu.
Biraz da bu nedenle, Mesfin’in Trump’a oy verdiğini açıklaması hepimiz için şaşırtıcı oldu. Diğer birçok amcam gibi o da Etiyopyalı göçmenlerin yoğunlaştığı çeşitli sektörlerde çalışmıştı, önce otopark görevlisi, ardından Habeşlere yönelik küçük bir dükkânın işletmecisi, sonra da taksi şoförü olmuştu.
Bu oy tercihinin nedenini sorduğumuzda Mesfin, çoğunlukla Obama’ya duyduğu hayal kırıklığı üzerinde durdu. Özellikle Obama’nın 2015 yılında yaptığı bir ziyarette Etiyopya hükümetini “demokratik yollarla seçilmiş” olarak nitelemesine öfkeliydi; oysa o yıl yapılan seçimler, tıpkı önceki ve sonraki tüm Etiyopya seçimleri gibi, tam anlamıyla bir sahtekârlıktan ibaretti.
2017’de Mesfin’in bu siyasal yönelimini tekil ve istisnai bir tavır olarak görmek kolaydı. Fakat aradan geçen sekiz yıl içinde, bana özgül, tekil ve dolayısıyla önemsiz bir ses gibi gelen bu tutum, Etiyopya asıllı Amerikalılar arasında gitgide yaygınlaştı. Geçen sonbaharda kız kardeşimin düğününde, birkaç amcam büyük bir hevesle bir kez daha Trump’a oy vereceklerini söylediler.
Düğünden sonra kuzenim Melat’la birlikte ailemizdeki olası Trump seçmenlerinin bir listesini çıkarmaya koyulduk. “Elias da mı Trump’a oy verdi?” diye sordum. Son iki yıldır Elias ve ben, Uganda’da mülteci olarak zor koşullarda yaşayan iki kuzenimizi Amerika’ya getirebilmek için uğraşıyorduk. Onların ABD’ye yerleşebilmeleri için en iyi umutları, Biden yönetiminin başlattığı “Welcome Corps” [Karşılama Birliği] adlı bir programdı, fakat malum Trump Amerikası, “hoş geldiniz” demeye pek hevesli değildi. Kuzenim yanıt vermeden önce araya girdim: “Dur, söyleme, bilmek istemiyorum.”
Ailemde 2008 yılına kadar kimse oy kullanmamıştı, o yıl ise birçok akrabam büyük bir heyecanla Obama’ya oy verdi. 2012 yılında, yani vatandaşlık aldıktan sonra, annem, babam ve ben de aynısını yaptık. Ancak Trump’a sempati besleyen akrabalarım arasında Obama’ya duyulan hayal kırıklığının boyutu büyüktü. Onların gözünde Obama’nın “çifte” dili, Trump’ın acımasız dürüstlüğü karşısında sönük kalıyordu. Hatta [Trump’a] aralarında şaka yollu “Afrikalı lider” diyorlardı. Zira yasalarla ya da teamüllerle sınırlanmayan, dilediğini söyleyen ve yapan “güçlü adam” figürü, onlara fazlasıyla tanıdık geliyordu. 1980’lerde Washington DC bölgesine ilk yerleşen aile üyelerimizden Solomon, bana şöyle demişti: “En azından senin hakkında gerçekten ne düşündüğünü açıkça söylüyor.”
Solomon ve diğer akrabalarım, özgürlük vaat eden ama sonunda bir korku rejimine dönüşen 1970’ler Etiyopya’sındaki komünist devrimi bizzat yaşamışlardı. 1991’de Derg cuntasının devrilmesiyle ülkeden ayrılmayanlar ise, bu kez Tigray Halk Kurtuluş Cephesi’nin (TPLF) öncülük ettiği yeni bir koalisyon yönetiminin altında yaşadılar. Bu yeni otoriter rejim, devlet eliyle bir ekonomik büyüme sağladıysa da eşitsizliği derinleştirdi ve etnisiteyi bir silah olarak kullandı.
Dolayısıyla, 2018’de Abiy Ahmed başbakan olduğunda, diasporadaki akrabalarım onun demokratik reformlarını ve ardından gelen Nobel Barış Ödülü’nü coşkuyla karşıladılar, ta ki iç savaş ve baskı yeniden patlak verene dek.
2020’de, ABD başkanlık seçimlerinin yapıldığı gün, Abiy hükümeti kuzeydeki Tigray eyaletine, hâlâ TPLF tarafından yönetilen bölgeye saldırı başlattı. İki yıl süren bu iç savaşta 160 bin ila 600 bin arasında kişi yaşamını yitirdi.
Akrabalarımın çoğu, hükümetin bir tür “’isyancılıkla mücadele” olarak nitelediği bu savaşı destekliyordu; zira TPLF’nin otuz yıllık hâkimiyeti döneminde Amhara etnisitesinin dışlandığına inanıyorlar. Biden yönetimi bu duruma ılımlı ve gecikmiş tepkiler verince, Abiy yanlısı Etiyopyalı-Amerikalılar Washington’un amacının TPLF’yi yeniden iktidara getirmek olduğunu düşünmeye başladı.
Bu tür iddialar, Etiyopya diasporasına özel olarak hazırlanmış Zehabesha gibi popüler YouTube haber programlarında yankı buldu. Bu düşük bütçeli yapımlarda, hızlı konuşan yorumcular, günün haberlerini başka yerlerden kesilmiş fotoğraflar eşliğinde ve tabii komplo teorileriyle birlikte harmanlıyorlar.
Yine ülkenin en büyük Etiyopyalı-Amerikalı topluluğunun bulunduğu Kuzey Virginia’da, yeni kurulan bir lobi grubu WhatsApp üzerinden toplu mesajlar gönderiyor, 2021 eyalet valiliği seçimlerinde Cumhuriyetçilere oy verilmesi için Etiyopya kiliselerinde ve restoranlarında boy gösteriyordu. The Washington Post’a konuşan bir Etiyopya asıllı seçmen şöyle diyordu: “Demokrat Parti şu anda Biden yönetimi demek ve dış politikada bizi gafil avladılar. Demokrat’tık, çünkü sisteme inanıyorduk. Ama artık Etiyopya topluluğundaki herkes ihmal edilmiş olmanın acısını yaşıyor.”
“Sisteme inanıyorduk,” bu ifade, akrabalarımın mottosu sayılabilir. Göçmen rüyası hep bir trajik ironi taşır: Çocuklarına refah ve konfor koşulları yaratma arzusuna dayanır, fakat bu koşullar, kaçınılmaz biçimde, çocukların anne babaları gibi olmaması anlamına gelir.
Amerikan okullarında eğitim gören, diline ve yazılı olmayan kurallarına hâkim olan ikinci kuşak, birinci kuşağın fedakârlıklarının telafisi olarak görülür. Ancak bu süreç hemen her zaman sancılı olmuştur. Daha fazla asimilasyon, aynı zamanda daha fazla kayıp demektir, birbirini anlayamama, iki farklı dünyada yaşama hissi… Oğlan pantolonunu düşürüp kulağını deldirdiğinde ya da kız saçını kestirip kiliseye elbisesiz gittiğinde, anne babalar yeni dünyanın kendisini tümüyle yutmakta olduğunu hisseder.
Ne var ki bugün, yukarı doğru toplumsal hareketlilik artık toptan belirsiz bir hal aldı, hem yeni Amerikalılar için hem de çoktan yerleşmiş olanlar için. Elias’ın iki kızı üniversiteden mezun olduklarında beyaz yakalı işlere girmek yerine anneleriyle birlikte bakım sektöründe çalışmaya başladılar. Solomon’un kızı eğitimini yarıda bıraktı ve fentanil kullanmaya başladı.
2021 Virginia seçimlerinden kısa bir süre önce, oradaki bir aile dostum bir kilisenin Zoom toplantısına katıldığını anlattı. Toplantıda bir Etiyopya-Amerikalı öğretmen, velilere devlet okullarının cinsel eğitim vermekle yükümlü olduğunu söylemiş; onları bu uygulamaya karşı çıkmaya, okul yönetimi toplantılarına katılmaya ve oy kullanmaya çağırmıştı.
Geçen yıl Seattle’daki geniş ailemiz arasında bir kriz yaşandı: Elias’ın baldızının oğlu, Selam, okuldan eve döndüğünde annesine zamirlerinin ne olduğunu sordu. Selam, devlet okullarının oğlunu “eşcinsel yapacağına” ikna olarak, yıl ortasında onu ve kardeşlerini okuldan aldı ve özel bir Katolik okula yazdırdı. Selam da 2024 seçimlerinde Trump’a oy verdi.
Akrabalarımı ve onlar gibi birçok kişiyi, geleneksel toplumlara mensup kültürel muhafazakârlar olarak görmek ya da kendi ülkelerindeki çatışmaları Amerika’da yeniden sahneleyen göçmenler şeklinde değerlendirmek işin kolayı. Oysa akrabalarım Orta Çağ’dan çıkıp postmodern Amerika’ya adım atmadılar. Onlar yaşamları boyunca, bir komünist devrim, onun devrilmesi, neoliberal kapitalizmin gelişi ve ikinci bir iç savaş gördü. Dolayısıyla, onların muhafazakârlığı, gerici bir refleks olmaktan ziyade, bu krizlerle müzakere etme biçimlerinden ve göç deneyimlerinin yarattığı karmaşadan doğuyor.
20. yüzyıl ortasının sendikalar ve sivil haklar mücadelesi veren siyasal-toplumsal kurumlarının yokluğunda, yeni göçmenleri entegre edebilecek yapılar neredeyse bütünüyle ortadan kalkmış durumda. Akrabalarım siyasal eğitimlerini artık son derece özelleşmiş bir biçimde alıyorlar. Yani Selam, Solomon ve Mesfin gibi insanlar, sendikalı işyerleri veya mahalle dayanışma merkezleri yerine, siyasal derslerini YouTube kanallarından ve/veya WhatsApp sohbetlerinden ediniyor.
2020 Demokrat Parti önseçimleri, ki Amerikan siyasetine dair son kez umut duyduğum dönemdi, sırasında Massachusetts, Cambridge’de yaşıyor ve Bernie Sanders’ın kampanyası için çalışıyordum. Iowa’daki saha örgütçüleri, eyaletteki Etiyopyalı et işleme işçileriyle konuşacak Amharca konuşan birini aradıkları için benimle iletişime geçmişlerdi. Seve seve yardım ettim ve çeviri desteği sundum. Ve seçim toplantısı günü geldiğinde, Etiyopyalı et işleme işçileri, Honduraslı ve Makedonyalı diğer et işçileriyle birlikte, Sanders’a erken bir zafer kazandırdılar.
Telefonla görüştüğüm et işleme işçisi Wendwosen Biftu için önemli olan, aramızda Amharca konuşabiliyor olmamızdan çok, Sanders için kampanya yürütenlerin gün be gün onun işyerine ve hatta evine gelmeleriydi. Bana, hayatında ilk kez birilerinin onun deneyimlerini ve dünya için ne istediğini gerçekten dinlediğini söyledi.
Onun şimdi ne durumda olduğunu merak ediyorum doğrusu.