Görüş

Fed’den Esenyurt’a: Faizin Siyasi Anatomisi

Yayınlanma

Donald Trump’a düşman olmak zor bir şey değil. Medya, göçmenler, Greta Thunberg, hatta rüzgar türbinleri bile onun kara listesine girdi. Ama bir isim var ki Trump’a göre Xi Jinping’den bile daha tehlikeli: Jerome Powell. Evet, Fed Başkanı — yani dünyanın en güçlü merkez bankasının lideri. ABD ekonomisinin gidişatını belirlemekle kalmayan, küresel piyasalarda da faizden kura, borçlanma maliyetinden yatırım akışlarına kadar birçok konuda belirleyici olan bir figür. Yani faizleri artırmaktan başka bir şey yapmayan o “teknokrat.”

Trump’ın Powell’a öfkesi 2025 yazında zirveye ulaştı ve kelimenin tam anlamıyla sosyal medya öfkesine dönüşmüş durumda. Kendi platformu Truth Social’da Powell için “tam anlamıyla bir gerizekalı” diye yazdı. Ardından onu “çok aptal”, “inatçı” ve faiz kararının ardından doğrudan “salak” ilan etti. Yetmedi, bir adım daha ileri gidip “büyük bir ezik” diyerek ekonomik performansını da kişisel olarak aşağılamaya çalıştı. Kısacası, Powell Trump’ın hem politik hem psikolojik hedef tahtasına yerleşti.

Peki nedir bu kavganın arkasında yatan gerilim? Ve bu kavga neden sadece Washington’u değil, Ankara’yı, Gaziantep Organize Sanayi’yi ya da Esenyurt’taki bir ev kredisini ilgilendiriyor?

Fed Nedir, Ne Değildir?

Federal Reserve yani kısaca Fed, ABD’nin merkez bankasıdır. 1913 yılında kuruldu ve amacı finansal istikrarı sağlamak, para politikasını yönetmek, bankaları denetlemek ve tabii ki enflasyonu kontrol altında tutmak.

Kurumsal yapısı biraz karmaşıktır ve Türkiye’deki Merkez Bankası’ndan hayli farklı: Fed, 12 bölgesel merkez bankasından ve bunları denetleyen Washington merkezli Yöneticiler Kurulu’ndan oluşuyor. Başkan (şu anda Jerome Powell), bu kurulun başı ve ABD Başkanı tarafından atanıyor ama Senato onayı gerekli. Başkanın görev süresi 4 yıl ve tekrar atanabilir. Ancak Fed, bütçesini kendi yaratır, Hazine’den doğrudan fon almaz; bu da ona finansal özerklik sağlıyor.

Yani siyasi olarak hükümete bağlı değil, ama tamamen bağımsız da değil; çünkü başkanı siyasi otorite tarafından atanıyor. Bu yapı onu hem güçlü hem de tartışmalı bir kurum haline getirmiş durumda.

Ama işin esas boyutu şu: ABD doları, dünya ticaretinin ana para birimi. Küresel döviz rezervlerinin yaklaşık %60’ı dolarla tutuluyor, dünya ticaretinin de yaklaşık yarısı dolarla yapılıyor. Petrol gibi temel emtiaların fiyatı da dolarla belirleniyor. Dolayısıyla Fed’in faiz kararları sadece Amerikan ekonomisini değil, tüm dünyayı etkiliyor…

Fed faiz artırdığında dolar değer kazanır; bu da gelişmekte olan ülkelerin borçlanma maliyetini artırır, sermaye çıkışlarını hızlandırır. Türkiye gibi dış borcu yüksek ülkelerde bu durum kur şoklarına, enflasyona ve faiz baskısına neden olur. Yani Powell’ın tek bir cümlesi, on binlerce kilometre uzakta çay ocağındaki şekere zam getirebilir.

Trump vs. Powell: Faiz Düşmanlığı

Trump, 2025’te yeniden başkanlık koltuğunda ve ekonomi yönetimini kendi şovunun bir parçası olarak gören bir lider. Ekonomiyi şahlandırmak istiyor. Ama büyümeyi teşvik edecek temel unsurlardan biri, onun gözünde açıkça DÜŞÜK FAİZ.

Powell ise, Trump’ın uyguladığı gümrük tarifelerinin enflasyon üzerindeki yukarı yönlü etkisine işaret ederek, “Enflasyon beklentileri yüksek seyrediyor, bu nedenle faizleri sabit tutmak zorundayız” diyerek ayak diretiyor.

Yani biri gaz pedalına basmak istiyor, diğeri fren yapıyor. Trump için bu kabul edilemez bir şey. Faiz artıran merkez bankacısı, onun gözünde “ekonomik vatan haini.”

Ama Powell’ın derdi sadece Trump’la değil. Aynı zamanda merkez bankasının “bağımsızlığını” korumak istiyor.

İşte burada işin teorik ve ideolojik boyutları başlıyor.

Merkez Bankası Bağımsızlığı: Efsane mi, Gerçek mi?

Merkez bankası bağımsızlığı fikri 1980’lerden itibaren neoliberal iktisadi düşüncenin temel taşlarından biri haline geldi.

Teorik arka planında Kydland ve Prescott’un ‘zaman tutarsızlığı’ problemi ve Barro-Gordon tipi rasyonel beklentiler modelleri yer alır. Türkiye’de 2001 sonrası uygulanan para rejimi de büyük ölçüde bu teorik çerçeveye dayanıyordu; enflasyon hedeflemesiyle birlikte merkez bankası bağımsızlığı, neoliberal çerçevede bir istikrar reçetesi olarak sunuldu.

Bu çerçevede, seçilmiş siyasetçilerin kısa vadeli hedeflerle para politikasını gevşetme eğiliminde olacağı, bu yüzden kararların teknokratlara bırakılması gerektiği savunuldu. Yani enflasyonu kontrol altına almak için merkez bankalarının ‘bağımsız’ olması gerektiği, neredeyse tartışmasız bir dogma olarak benimsendi ve benimsetildi.

Güya bu teknokratlar bilimsel verilerle karar veriyor, siyasi baskılarla değil. Ama meseleye biraz yakından baktığımızda, bu kararların çoğu zaman belirli çıkar gruplarına sistemli bir avantaj sağladığını görüyoruz.

Eleştirel Perspektif: Kimin Çıkarına Bağımsızlık?

Eleştirel siyasal iktisat perspektifi, merkez bankası bağımsızlığının çoğu zaman tarafsızlık değil, belirli bir sınıfsal çıkarın kurumsallaşması anlamına geldiğini savunur.

“Bağımsızlık” söylemiyle sunulan şey, aslında emekçilerin taleplerine kapalı; finansal sermayenin beklentilerine ise sonuna kadar açık bir yönetim anlayışıdır.

Merkez bankaları, enflasyonu düşürmek adına faizleri artırdığında:
– Yatırım ortamı daralır.
– İşsizlik artar.
– Ücret artışları bastırılır.
– Kamu harcamaları kısılır.

Bu politikaların kazananı genellikle finansal varlık sahipleri ve büyük yatırımcılar olurken; kaybedeni işçiler, küçük üreticiler ve geniş halk kesimleridir.

Ayrıca kriz dönemlerinde gördüğümüz gibi, bu “bağımsız” kurumlar, sermaye piyasalarını kurtarmak için sınırsız likidite yaratabilirken; sosyal harcamalar söz konusu olduğunda kemer sıkmayı önerir.

Yani mesele yalnızca bağımsızlık değil; asıl mesele, bu bağımsızlığın kime karşı ve kimin yararına işlediği…

Peki Ya Türkiye?

Türkiye’de merkez bankası bağımsızlığı, 2001 krizi sonrası IMF destekli reformlarla yasal olarak tanındı. Ancak uygulamada bu bağımsızlık, özellikle faiz politikaları ve sermaye akımları söz konusu olduğunda hep tartışmalı kaldı.

2018’den sonra, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile birlikte TCMB’nin başkanları siyasi otoritenin yönlendirmesiyle sıkça değiştirildi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “faiz sebep, enflasyon netice” şeklindeki söylemiyle birlikte, para politikası doğrudan siyasi müdahaleye açık hale geldi. Bu müdahaleler sonucu faizler düşürüldü, enflasyon hızla yükseldi, Türk lirası tarihi değer kayıpları yaşadı.

Ancak sorun yalnızca AKP dönemine özgü değil.

2001–2015 arasındaki “bağımsızlık” döneminde de Türkiye, yüksek faiz–düşük kur politikasıyla sıcak para girişine bağımlı hale geldi. Bu model ücret artışlarını sınırlarken, kamu yatırımları ve sosyal harcamalarda kısıtlamalara yol açtı.

Sonuç olarak, uygulanan model değişse de, merkez bankacılığı kamu yararına değil; çoğu zaman finansal piyasalara ve sermaye beklentilerine öncelik veren bir çerçevede işledi.
Ne Bağımsızlık, Ne Vesayet: Mesele Kimin İçin?

Trump-Powell gerilimi, sadece iki erkek arasındaki ego savaşı değil. Aynı zamanda 21. yüzyıl ekonomi yönetiminin kalbindeki çelişkileri gözler önüne seriyor: Para politikasında halkın çıkarlarını mı önceleyelim, yoksa finansal piyasalara sadakati mi? Enflasyonu mu, istihdamı mı? Sermayeyi mi, halkı mı koruyalım?

Trump gibi otoriter bir figürün merkez bankasına baskısı demokratikleşme anlamına gelmiyor elbette. Dahası, her ne kadar ‘halkçı’ bir üslup benimsemiş olsa da, ekonomi politikaları büyük ölçüde sermaye sınıfının çıkarlarıyla uyumlu; vergi indirimlerinden deregülasyona kadar birçok alanda büyük şirketleri önceleyen bir lider profili çiziyor.

Ama bu tablo, Trump’ın otoriter baskıcılığına karşı konumlanan mevcut bağımsızlık modelinin de halkın çıkarlarını savunmak gibi bir önceliği olmadığını gösteriyor.

Yani mesele, ‘siyaset mi teknokrasi mi?’ ikileminden ibaret değil; asıl soru, ekonomi yönetimi kimin için, kimin adına yapılıyor?

Bu sorular sadece ABD için değil, Türkiye için de yanıt bekliyor.

Belki de çözüm merkez bankaların “bağımsız” olması değil, halka karşı değil, halktan yana bağımlı olmaları.

Çünkü para politikasını kim yönetiyorsa, ekmeğin fiyatından kiraya, işsizlikten borçlara kadar her şeyi o belirliyor. Ve bu kadar büyük bir gücün sadece “teknik” bir mesele olduğuna inanmak, asıl saflık olur.

Çok Okunanlar

Exit mobile version