Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Filistin’deki kiliseler “Hristiyan Siyonizmi”ni reddedince ABD tepki gösterdi

Yayınlanma

Ocak ayının sonunda, Kudüs’teki patrikler ve Kilise liderleri, Hristiyan Siyonizmini açıkça reddettiklerini belirten önemli bir bildiri yayınlayınca ABD ve İsrail ile ipler gerildi.

Bildiri, sadece netliği ile değil, yayınlandığı zaman ve önde gelen bir Hristiyan Siyonist olan ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee’nin tepkisi ile de dikkat çekti. Huckabee, patriklerin açıklamasına kamuoyuna açık bir şekilde yorum yapmak zorunda hissetti.

Patriklerin açıklaması şu şekildeydi:

Kutsal Topraklar’daki Patrikler ve Kilise Liderleri, inananların ve dünyanın önünde, bu topraklardaki Mesih’in cemaatinin, yüzyıllar boyunca kutsal görevlerini sadık bir bağlılıkla yerine getiren Apostolik Kiliselere emanet edildiğini teyit ederler. Hristiyan Siyonizmi gibi zararlı ideolojileri savunan yerel şahıslar tarafından son zamanlarda gerçekleştirilen faaliyetler, halkı yanıltmakta, kafa karışıklığı yaratmakta ve cemaatimizin birliğini bozmaktadır. Bu girişimler, Kutsal Topraklar ve daha geniş Orta Doğu bölgesinde Hristiyanların varlığını tehlikeye atabilecek bir siyasi gündemi dayatmaya çalışan İsrail ve ötesindeki bazı siyasi aktörlerin hoşuna gitmektedir.

Bildiri, Roma Katolik, Rum Ortodoks, Ermeni, Doğu Katolik ve diğer Ortodoks kiliselerinin liderlerini içeren bir çatı kuruluş olan Kudüs Patrikleri ve Yerel Kiliseler Liderleri başlığı altında yayınlandı.

Mondoweiss’a göre, patrikleri özellikle rahatsız eden şey, giderek yaygınlaşan bir eğilim gibi görünüyor: resmi siyasi çevrelerde hoş karşılanan, kendilerini İsrail veya Kutsal Topraklar’daki Hristiyanları temsil ettiklerini iddia eden, fakat Hristiyan Siyonist teolojiyi savunan, kendi kendilerini atayan yerel şahısların veya grupların desteklenmesi.

Son zamanlarda, bu tür toplantılara Büyükelçi Huckabee de dahil olmak üzere üst düzey ABD ve İsrail yetkilileri katılıyor ve bu durum, Kilise liderlerinin tarihi otoritesine ve Hristiyan inancının bütünlüğüne giderek artan bir tehdit oluşturuyor.

Mondoweiss’a göre bu girişimler, imparatorluk, sömürgecilik ve işgal tarih boyunca Filistin’deki Hristiyan toplulukların birliğini koruyan ve “Statüko” olarak bilinen asırlık kilise yapılarını zayıflatıyor.

Bu nedenle Huckabee, patriklerin açıklamasına kamuoyuna açık bir şekilde yorum yapmak zorunda hissetti. X’te yaptığı açıklamada büyükelçi, “‘Hristiyan’ unvanını alan hiç kimsenin neden Siyonist olmaması gerektiğini anlamakta zorlanıyorum,” dedi.

İsrailli Hristiyan Siyonist, Ürdün ve Rum Ortodoks Patrikliğini suçladı

Kilise liderlerinin kınadığı “Hristiyan Siyonizmi” anlayışını yayan kişinin, İsrailli Hristiyan Ses savunma grubunun kurucusu Ihab Shlayan olduğu düşünülüyor.

Shlayan, bu bildirinin Filistin Yönetimi ve Ürdün’ün baskısı altında bulunan Kudüs’teki Rum Ortodoks Patrikhanesi tarafından kaleme alındığını öne sürdü.

Shlayan, “Patrikhanenin tamamını ve Doğu Kudüs’ün tamamını kontrol edenler Ürdün Vakfı ve Filistin Yönetimi,” dedi.

Vakıf, Müslümanlar için Harem’üş Şerif’i yöneten Ürdün kontrolündeki vakfı ifade ediyor.

Shlayan, bu açıklamanın, kilise liderleri ve diğerlerinin onun bunu yapmaya yetkisi olmadığını düşündüğü bölgelerdeki Hristiyanlar adına yürüttüğü sosyal yardım faaliyetlerinin bir sonucu olduğunu savundu.

Shlayan şu iddialarda bulundu:

“Son zamanlarda [İsrailli Hıristiyan Sesi’nin dahil olduğu] o kadar çok olay yaşandı ki, [Rum Ortodoks] patrik, Filistin topraklarındaki Hıristiyanlar adına orada yaşadıkları zorluklar hakkında konuştuğum için Ürdün ve Filistin Yönetimi’nden baskı almaya başladı. İsrail ve ABD uyanıp işlerin böyle devam edemeyeceğini anladıkları gün, bu tür açıklamalar yapılmayacak.”

25 yıl boyunca orduda görev yapan yedek İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) yarbayı Shlayan, Haziran 2024’te ordudan emekli olduktan sonra, devleti açıkça destekleyen İsrailli Hristiyanlardan oluşan bir hareket oluşturma çabalarını kamuoyuna duyurdu.

2012 yılından beri Hristiyan Topluluğu Taslak Hazırlama Forumu ve ilgili kuruluşlarda sessizce faaliyet göstererek, İsrailli Hristiyanları IDF’ye katılmaya teşvik ediyor.

9 Ocak günü Huckabee, Kudüs’teki ABD büyükelçiliğinde Shlayan ve beraberindeki heyeti ağırlamıştı.

Shlayan ayrıca, 12 Ocak’ta İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un, Patrikler ve Kilise Liderleri grubu da dahil olmak üzere Hıristiyan liderler için düzenlediği Yeni Yıl resepsiyonuna davet edilmişti.

Carlson ile Huckabee arasında “zulüm gören Hristiyanlar” tartışması

Öte yandan ABD’li muhafazakâr sunucu ve yorumcu Tucker Carlson, Huckabee ile mülakat yapmak için İsrail’e gidecek.

Carlson, programında Huckabee’nin, İsrail’in Hristiyanlara yönelik “şok edici” muamelesine karşı yeterince mücadele etmediğini öne sürünce, ikili X’te tartışmaya başlamıştı.

Geçen hafta Ürdün’den yayınlanan “The Tucker Carlson Show” programında Carlson, “ABD tarafından finanse edilen İsrail hükümeti Kutsal Topraklardaki Hristiyanlara nasıl davranıyor?” başlıklı programında Orta Doğu’daki Hristiyanların maruz kaldığı muameleyi vurguladı.

Videoda Carlson, “Mike Huckabee veya [Teksas Senatörü] Ted Cruz gibi Amerikan Hristiyan liderlerin, yaptıklarını haklı çıkarmak için İncil’e atıfta bulunan kişilerin” neden Orta Doğu’daki Hristiyanlarla konuşarak durumun gerçeğini öğrenmediklerini sorguladı.

Carlson, kendi sorusuna yanıt olarak, “Sadece tahmin edebiliriz. Onlar diğer tarafı finanse ettiler,” diye ekledi.

Evangelist bir papaz olan Huckabee, suçlamalara X’ten yanı vererek, “Beni konuşmak yerine, neden gelip benimle konuşmuyorsunuz? Orta Doğu konusunda çok fazla tartışma yaratıyor gibisiniz. Neden ışıkta korkuyorsunuz?” diye sordu.

Birkaç saat içinde Carlson’un X sayfasında şu yanıt yayınlandı:

“Teşekkürler. Çok isterim. Bugün ofisinize ulaşıp röportaj ayarlayacağız. Çok teşekkürler.”

Huckabee, kişisel X hesabından yaptığı paylaşımda, bu sohbeti sabırsızlıkla beklediğini yazdı.

Salı günü, Kanal 13’ün gece haber programı “HaTzinor”, İsrail hükümetinin Carlson’un ülkeye girişine izin vermemeyi düşündüğünü, fakat bunun “diplomatik bir olaya” yol açabileceği endişesiyle sonunda bu kararı almadığını bildirdi.

Carlson, Huckabee ve İsrail Diaspora İşleri Bakanı Amichai Chikli tarafından giderek daha fazla eleştiriliyor.

Chikli, geçen ayın sonlarında antisemitizmle mücadele konulu bir konferans düzenledi ve Carlson’u “aşırı sağcı antisemitizm”in en önemli örneği olarak gösterdi.

Konferans sırasında Huckabee, Carlson’a “ne olduğunu” bilmediğini belirterek, “Fox News’teyken yaptıklarından daha fazla kazanç elde etmek için mi bunu yapıyor? Öyle olmasaydı bunu yapmazdı,” dedi.

Hristiyan Siyonistler 2027’de büyük bir zirve düzenlemeye hazırlanıyor

Ynet’e konuşan The Joshua Fund’ın kurucusu Joel Rosenberg’e göre, “İsrail topraklarını seven Hristiyan Siyonistler”, ABD’deki İsrail karşıtı ve antisemitik aşırılık yanlıları tarafından “saldırı altında.”

Rosenberg, “Epicenter Zirvesi” olarak adlandırdığı etkinlik için 3.000 evanjelik Hristiyanı İsrail’e getirmeyi umuyor.

Etkinlik, 7 Nisan 2027’de papazları, bakanlık liderlerini, “dua savaşçılarını” ve sıradan insanları Kudüs’e getirmek amacıyla düzenleniyor.

Zirveye hâlâ bir yıldan fazla zaman olmasına rağmen, Rosenberg, kilise liderlerinin etkinlik etrafında turlar planlayacaklarını ve cemaat mensuplarını Kutsal Toprakları ziyaret etmeye ikna ederek, COVID-19 ve iki yılı aşkın süren savaşın ardından “Hıristiyan turizmini yeniden canlandırmaya” yardımcı olacaklarını umduğunu söyledi.

Zirvede, Isaac Herzog, Mike Huckabee ve tanınmış papazlar Jack Graham ve Greg Laurie gibi birçok önemli isim konuşma yapacak.

Rosenberg, zirveyi duyurduktan birkaç gün sonra geçen hafta yaptığı telefon röportajında şunları söyledi:

“Tucker Carlson, Candace Owens, Nick Fuentes ve diğerleri gibi aşırı sağcı seslerde gördüğümüz şey, İsrail’i seven Hristiyanlara yönelik doğrudan bir saldırıdır. Tucker Carlson, Hristiyan Siyonizminin bir beyin virüsü veya sapkınlık olduğunu söylediğinde, bu sadece İsrail ve Yahudi halkına yönelik bir saldırı değil, her bir Hristiyana yönelik bir saldırıdır.”

Şu anda Kudüs’te yaşayan ve Hristiyan web sitesi All Israel News’ü yöneten Rosenberg, 1948’de İsrail’in “yeniden doğuşunun”, “insanlık tarihindeki en heyecan verici İncil kehanetlerinden biri” olduğunu, fakat “Tucker’ın ve Candace’ın bundan nefret ettiğini” ileri sürdü ve “Tanrının İsrail’i ve Yahudi halkını kutsadığı gerçeği değişmiyor,” dedi.

Toplantı, Hristiyanları eğitmek amacıyla İncil’in söylediklerini öğretme, inceleme ve tartışma gününden oluşacak.

Ayrıca katılımcılara İsrail ile yeniden bağlantı kurma veya bazı durumlarda ülkeyi ilk kez ziyaret etme fırsatı da sunacak.

Trump yönetiminde Hristiyan Siyonizmi etkileri

ABD Başkanı Donald Trump’ın kurduğu Dini Özgürlük Komitesi’nde, İsrail’in kuruluşunun İncil’de müjdelendiğini ileri süren çok sayıda isim var.

Örneğin komite üyesi Paula White-Cain şöyle yazmıştı:

“İncil’de, Yaratılış 12:3’te, Rab bize İbrahim ile yaptığı antlaşmayı hatırlatır: ‘Seni kutsayanları kutsayacağım, seni lanetleyenleri lanetleyeceğim; ve senin aracılığınla yeryüzündeki tüm aileler kutsanacak.’ Bu sadece Yahudi halkı ile değil, İsrail ulusu ile de ilgilidir. Ve insanlık tarihinin bu önemli döneminde, bizler İSRAİL’in yanında DURMAYA çağrılıyoruz! Bu siyasetle ilgili değil; bu, Tanrı’nın SÖZÜ ile uyum içinde yaşamakla ilgili!”

Geçen hafta yapılan bir panelde, 2025 yılında Katolik Kilisesine giren komite üyesi eski Miss California Carrie Prejean Boller, siyonistlerle girdiği tartışma nedeniyle gündemdeydi.

Hukuk öğrencisi Yitzchok Frankel ve Yeshiva Üniversitesi Rektörü Haham Ari Berman ile yaptığı tartışmada, Katoliklerin siyonist olmak gibi bir zorunluluğu olmadığını söyleyen Boller, anti-siyonizmin anti-semitizm demek olduğu yönünde bir cevap aldı.

Ortadoğu

Şara: İsrail’in Suriye politikasını 7 Ekim belirlememeli

Yayınlanma

Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, İsrail ile Suriye ilişkilerine değinerek “güvenlik düzenlemeleri” ile barışa ulaşabileceklerini savundu.

BM Genel Kurulu için gittiği New York’ta Atlantik Konseyi’nin düzenlediği bir etkinlikte konuşan Şara, İsrail ile ilişkilerine dair bir soruya da yanıt verdi.

Şara, iki ülkenin geçtiğimiz yıl içinde doğrudan görüşmeler yaptığını belirtti. Ardından İsrail’in öncelikle Esad yönetiminin düşüşünden sonra işgal ettiği Suriye’nin güneyindeki bölgelerden çekilmesi gerektiğini söyledi.

Şara şöyle devam etti:

“O zaman güvenlik düzenlemeleri konusunda görüşmelere başlayabiliriz. Bu düzenlemeler başarılı olursa, kalıcı bir barışa ulaşabiliriz. Golan Tepeleri, Birleşmiş Milletler tarafından tanınan Suriye toprağı… Dolayısıyla bu konuda tartışma söz konusu değil.”

Daha sonra kendisine, 7 Ekim 2023’te Hamas’ın düzenlediği Aksa Tufanı operasyonunun ardından İsraillilerin endişelerini anlayıp anlamadığı ve İsrail halkına ne tür bir mesajı olduğu soruldu.

Şara buna yanıt olarak, “7 Ekim’de bazı masum insanların başına gelenleri anlıyorum ama aynı zamanda tüm politikaların tek bir olay üzerine kurulması mümkün değil. Aynı zamanda Gazze’de neler olduğunu da anlamamız gerekiyor; orada 70.000’den fazla insan hayatını kaybetti,” dedi.

“7 Ekim’de yaşananların Suriye’ye yönelik politikayı belirlemesi uygun değil,” diye ekleyen eski HTŞ lideri, “İsrail, çevresinde sorunlar yaratıyor olduğu için politikasını değiştirmeli,” dedi.

ABD, Birleşik Krallık ve Lübnan ile çok iyi ilişkiler kurduklarını hatırlatan Şara, “Sorunun İsrail’de olduğuna inanıyorum, Suriye’de değil,” diye konuştu ve Tel Aviv’in faaliyetlerinin İsrail vatandaşlarına daha fazla güvenlik getirmediğini öne sürdü.

İsrail’in “meşru güvenlik endişeleri” olduğunu kabul etmekle birlikte, Şara bu endişelerin İsrail’in her eylemini haklı gösterebileceği fikrini reddetti.
Öte yandan Şara’ya göre şu anda “tüm taraflar için faydalı olabilecek tarihi bir an” yaşanıyor.

Eski HTŞ lideri, Başkan Donald Trump’ın kendisine Golan Tepeleri’nin İsrail’e ait olduğunu söylediğinde kendisinin şöyle karşılık verdiğini aktardı:

“Neden New Jersey’i İsraillilere vermiyorsun? Golan Tepeleri’ni verecek kadar sana ait değil, ama New Jersey sana ait.”
Şara daha sonra bu şakayı biraz daha detaylandırarak şöyle dedi:

“Sanırım New Jersey Demokratlarla dolu ve onlar Trump’a oy vermiyorlar, bu yüzden orayı İsraillilere vermek iyi olur. En azından bu senin malın. Trump’ın Golan Tepeleri’nde sahipliği yok.”
Tartışma daha sonra Şara’nın geçmişine, özellikle de El Kaide ile geçirdiği döneme geldi.

Bu örgüte bağlılığını ve bunun arkasındaki ideolojiyi artık açıkça reddedip reddetmediği sorulduğunda doğrudan bir reddetme yapmadı fakat o dönemde “farklı bir yaşta olduğunu ve bölgedeki koşulların farklı olduğunu” iddia ederek, yaşam deneyimlerinin Esad yönetimine karşı mücadelede yer almasından kaynaklandığını açıkladı.

Özellikle 11 Eylül saldırıları hakkında sorulduğunda, Şara “bununla hiçbir ilgisi olmadığını” hemen vurguladı ve o dönemde 13 yaşında olduğunu söyleyerek, “Bu konulardan hiç haberim yoktu,” dedi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Körfez ülkeleri, İran ile ilişkilerin “resetlenmesini” istiyor

Yayınlanma

Başta BAE ve Katar olmak üzere Körfez ülkeleri, İran ile ilişkilerin yeniden düzenlenmesi çağrısında bulundu.

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) “yeni bir zihniyet” çağrısında bulunurken, Katar ise savaşın İran saldırılarına karşı savunmasızlıklarını ortaya çıkarması ve ABD’nin bölgedeki itibarını zedelemesinin ardından Tahran ile bölgesel bir “güvenlik çerçevesi” kurulmasını savundu.

BM Genel Kurulu’nun yan etkinliklerinden birinde konuşan Katar Başbakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman es-Sani, ABD ve İsrail’in Şubat ayında başlattığı İran’a karşı savaşı bir “uyarı sinyali” olarak nitelendirdi.

Körfez ülkelerinin “bölge olarak sorumlu bir şekilde birlikte hareket etmesi ve İran ile iyi ilişkiler kurduğumuzdan emin olması” gerektiğini söyleyen Başbakan, “Bu yönde çalışıyoruz. Bölgesel ortaklarımız buna inanıyor,” dedi.

Ayrı bir etkinlikte konuşan BAE Cumhurbaşkanı’nın diplomatik danışmanı Enver Gergeş, Arap devletlerinin İran’la diyalog kurması yönündeki çağrılara katılarak, Tahran’ın Washington’la yürüttüğü görüşmelerin “gerçek anlamda ilerlemediğini” ekledi.

Gergeş, “Hepimizin nasıl bir bölge istediğimize dair bu tür tartışmalarda yeni bir zihniyete ihtiyacımız var,” dedi.

Bölgenin gelecekteki istikrarı konusunda ABD ile İran arasında görüşmeler yapılabilse de, Gergeş bu görüşmelerin “İran-Arap düzeyinde de gerçekleştirilmesi gerektiğini” belirtti.

Bu açıklamalar, Körfez bölgesinde, ABD’yi savaşa girmemesi için uyarmış olan bölgesel devletlerin, Washington’un çatışmada çıkmaza girmesinin ardından Tahran ile ilişkileri yönetmek zorunda kalacağına dair artan bir farkındalığı yansıtıyor.

Şeyh Muhammed, “Körfez ülkeleri olarak bizi İran’la bir araya getirecek ve hiçbirimizin diğerine tehdit oluşturmadığından emin olacak bir güvenlik çerçevesi olmadan, bu bölge eskisi gibi devam edemeyecek,” dedi.

Bu ay yaptığı başka bir konuşmada Gergeş de şunları söylemişti:

“İran hâlâ komşumuz ve bir noktada geri kazanılabilecek olanı geri kazanmanın bir yolunu bulmak zorunda kalacağız . . . Coğrafya, bize ilişki kurmaktan başka bir seçenek bırakmıyor.”

Diplomatlar ve analistler, savaşın patlak vermesinden bu yana Suudi Arabistan’ın da, çatışma sona erdiğinde bölgesel gerilimlerin nasıl yönetileceğine dair müttefiklerle yapılan görüşmelerin bir parçası olarak, Orta Doğu ülkeleri ile İran arasında bir saldırmazlık paktı fikrini tartıştığını belirtti.

Financial Times’a (FT) konuşan Chatham House’tan Sanam Vakil şu yorumları yaptı:

“Savaşın ertesi günü hakkında düşünürken Körfez liderleri, dış garantörlerinin eskisi kadar güvenilir olmadığını, İran ile gergin bir ilişki içinde olduklarını ve güvenilir bir ABD dayanağının yokluğunda kendi güvenliklerini kendileri yönetmeleri gerektiğini kabul ediyorlar. Bu bir zorunluluk ama aynı zamanda bir fırsat da; çünkü İran zayıfladı ve Orta Doğu ülkeleri kendi güvenlik düzenlemeleri üzerinde inisiyatif alabilirler.”

Yemen direnişinin son haftalarda Suudi Arabistan ile on yılı aşkın süredir devam eden çatışmayı yeniden alevlendirmesi ve krallığa neredeyse her gün füze ve insansız hava aracı saldırıları düzenlemesi üzerine Riyad yeni bir krizin ortasında kaldı.

ABD Başkanı Donald Trump, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın, Ensarullah’a (Husiler) karşı saldırılar düzenlemek üzere Amerikan kuvvetlerinin Riyad’a katılması yönündeki çağrılarına şu ana kadar direndi.

Savaşın ilk aylarında İran’ın Arap komşularına yönelik saldırılarının en ağır yükünü BAE üstlendi.

Körfez devletine yaklaşık 3.000 füze ve insansız hava aracı fırlatıldı. BAE, Körfez güçleri arasında en şahin tutumu benimsedi ve İran’a onlarca hava saldırısıyla misilleme yaptı.

Fakat o zamandan beri, bölgenin önde gelen finans, ticaret ve turizm merkezi konumunu korumak amacıyla gerilimi azaltmaya çalışıyor.

Bu ay, Abu Dabi Veliaht Prensi Şeyh Halid bin Muhammed bin Zayed el-Nahyan, Hindistan’da düzenlenen BRICS ülkeleri zirvesi kapsamında İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile bir araya geldi.

Arap devletleri için daha geniş kapsamlı endişe, zayıflamış ama hâlâ bir tehdit oluşturduğu öne sürülen savaş sonrası İran’ı yönetmek zorunda olmaları.

Tahran, bölge genelinde saldırı düzenleyebilme ve Körfez’in ihracat ve ithalatı için hayati önem taşıyan Hürmüz Boğazı’ndaki deniz taşımacılığını kesintiye uğratabilme yeteneğini kanıtladı.

Katar, ABD-İran savaşını durdurmaya yönelik diplomatik çabalarda merkezi bir rol oynuyor.

Washington ile Tahran arasında doğrudan görüşmeler yapılmasa da, arabulucular gizli kanalları açık tutuyor.

Arap liderlerin, krizi görüşmek üzere bu hafta New York’ta düzenlenecek BM zirvesi sırasında Trump ile görüşmeler yapması bekleniyor.

Pezeşkiyan ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçı’nın de BM zirvesine katılması planlanıyor.

Trump, hafta sonu Fox News’e yaptığı açıklamada, İran Cumhurbaşkanı ile görüşmeye “muhtemelen” açık olacağını söyledi.

ABD’li haber kanalının aktardığına göre, Trump “karar verme aşamasında” olduğunu ve seçeneklerinin “İran’ı ortadan kaldırmak”, “iktisadi olarak çürümeye terk etmek” ya da bir anlaşma yapmak olduğunu belirtti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Ensarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’

Yayınlanma

Ensarullah lideri Abdülmelik Husi, Yemen güçlerinin Mekke şehrine SİHA saldırısı girişiminde bulunduğu yönündeki Suudi iddiasını kesin biçimde reddetti.

Husi, Riyad’ın Mekke’nin kutsallığını Yemen’e yönelik saldırı ve ablukayı meşrulaştırmak için istismar ettiğini söyledi.

Yemen’deki Ensarullah hareketinin lideri Abdülmelik Husi, Yemen Silahlı Kuvvetlerinin Mekke’ye SİHA saldırısı girişiminde bulunduğu yönündeki Suudi Arabistan iddiasını “büyük, çirkin ve iğrenç bir yalan” olarak nitelendirerek reddetti.

Perşembe akşamı El-Mesire televizyonunda yayımlanan konuşmasında Husi, Riyad’ın bu suçlamayı Yemen’e yönelik saldırılarını ve ablukayı meşrulaştırmak amacıyla ortaya attığını söyledi.

“Halkımıza yönelik yalanlarla başkalarını kandırmak amacıyla Mekke’nin kutsallığını istismar ettiklerinde, onun kutsallığına saygı göstermemiş olurlar” diyen Husi, Müslümanların Mekke’nin kutsallığının bu şekilde kullanılmasını kınaması gerektiğini belirtti.

Husi, “Suudi Arabistan, Müslüman halkımıza yönelik saldırganlığını ve haksız ablukasını meşrulaştırmak için Mekke ile bağlantılı asılsız suçlamalara başvuruyor” dedi.

“Mekke uğruna her şeyimizi feda etmeye hazırız”

Yemen halkı ile silahlı kuvvetlerinin İslam’ın kutsal mekânlarına derin bir saygı beslediğini vurgulayan Husi, Suudi Arabistan’ın suçlamasının Yemen halkının İslami, insani ve ahlaki onuruna yönelik doğrudan bir saldırı olduğunu söyledi.

Husi şöyle devam etti:

“Kutsal mekânlara en derin saygıyı besleyen, Mekke’yi korumaya en bağlı ve kutsal mekânlar tehlikeyle karşılaştığında harekete geçmeye en hazır halklardan biriyiz. Canlarımız, ruhlarımız, mallarımız ve sahip olduğumuz her şey Mekke ve bütün İslami kutsal mekânlar uğruna feda edilmeye hazırdır.”

İslami kimliğine saygı duyan hiçbir Müslümanın, Hz. Muhammed’in “iman ve hikmet ehli” olarak nitelendirdiği Yemen halkına yöneltilen bu suçlamayı kabul edemeyeceğini söyleyen Husi, Yemenlilerin İslam’a, Kur’an’a ve kutsal mekânlara yönelik saldırılar karşısında daima ilk harekete geçen halklardan biri olduğunu hatırlattı.

Husi, “Bu asılsız suçlamayı kendine bayrak edinen Suudi rejimi, fitne ve yalanın kaynağıdır. Mekke’nin kutsallığına hakaret eden büyük yalanları ve uydurmaları istismar edecek kadar alçalmıştır”, ifadelerini kullandı.

Yemen halkına yöneltilen suçlamanın “asrın yalanı” olarak nitelenmeyi hak ettiğini belirten Husi, Suudi Arabistan’ın iddialarının doğrulanmadan kabul edilmemesi gerektiğini söyledi.

“Suudi Arabistan, insanların hemen inanması gereken bir kaynak değildir. Tüm İslam dünyasında ve küresel ölçekte yolsuzluk, adaletsizlik ve suçlulukla tanınmaktadır” diyen Husi, Riyad’ı Yemen halkına karşı suç işlemek, “eğlence adı altında yozlaşmayı yaymak” ve Siyonizmle ittifakı çerçevesinde İslam dünyasında bölünmeyi körüklemekle suçladı.

Doğrulamadan kınayanlara tepki

Ensarullah lideri, Suudi Arabistan’ın iddiasını araştırmadan kınama açıklaması yayımlayan hükümetler, devlet başkanları, din adamları ve siyasi şahsiyetlere de sert tepki gösterdi.

Husi, “Bu tür vahim suçlamalar karşısında takınılması gereken doğru tavır; doğrulamak, araştırmak ve gerçeği ortaya çıkarmaktır,” dedi.

Kur’an’ın güvenilir olmayan kaynaklardan gelen haberlerin araştırılmasını emrettiğini hatırlatan Husi, “Suudi Arabistan’ın iddialarını reddetmeli ya da en azından kabul etmeden önce doğrulamalıydılar. Suudi rejimi asılsız bir haber ve büyük bir iftira ortaya attı. Asgari yükümlülük, yalancıyla birlikte yalancı durumuna düşmemek için bu iddiayı doğrulamaktı,” ifadelerini kullandı.

Husi, suçlamayı araştırmadan tekrarlayanların “yalana ve ahlaki çöküşe ortak olduğunu” belirterek şunları söyledi:

“Halkımıza yönelik bu iftirayı benimseyenler, Allah katında Suudi Arabistan’la birlikte bütün sorumluluğu taşımaktadır. Halkımıza iftira atmak, İslam’daki en büyük suçlardan biridir. Bu suçlamayı dillendiren devlet başkanları, krallar, prensler, hükümetler, din adamları ve siyasi şahsiyetler rezilliği, utancı ve kınanmayı hak ediyor. Batıla kulak verip yalancı şahitlik yaptılar.”

“Petrodolar ve mali çıkarlar”

Bazı devletlerin Suudi Arabistan’la mali ilişkilerinin tepkilerinde belirleyici olduğunu savunan Husi, “Onlar için önemli olan petrodolarlar ve mali çıkarlardır,” dedi.

Bazı hükümetlerin İslam’ın kutsal mekânlarını ve ümmeti yüzüstü bırakmalarına rağmen kutsal mekânları savunduklarını ileri sürdüğünü söyleyen Husi, bu çevrelerin tepkilerini “gerçek ve açık düşmana” yöneltmesi gerektiğini belirtti.

Siyonist rejimin açıklama, yayın ve siyasi planlarında Mescid-i Aksa, Mekke ve Medine’ye yönelik tehditlerin açıkça yer aldığını kaydeden Husi, İslam dünyasına Suudi Arabistan’ın anlatılarına kapılmak yerine bu tehditle mücadele etme çağrısı yaptı.

Husi, Yemen halkı ile silahlı kuvvetlerinin kendilerine yöneltilen iftiraya ve süregelen haksızlıklara karşılık verme konusunda hukuki, ahlaki ve dini haklarını saklı tuttuğunu vurguladı.

Suudi Arabistan, Yemen’e yönelik askeri harekâtın başladığı 2015’ten bu yana Yemen Silahlı Kuvvetlerini çeşitli dönemlerde Mekke’ye ve diğer Suudi kentlerine balistik füze ve SİHA göndermekle suçladı.

Yemenli yetkililer ise askeri operasyonlarının savunma amaçlı olduğunu; Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonu saldırılarını durdurmaya, Yemen’in egemenliğine saygı göstermeye ve ülkeye uygulanan kara, deniz ve hava ablukasını kaldırmaya zorlamayı hedeflediğini belirtiyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English