Diplomasi

Fransız analist Georges Kuzmanovic: Batı Rusya ile değil, kendi halkıyla savaşa hazırlanıyor

Yayınlanma

Editörün notu: Fransız jeopolitik analisti Georges Kuzmanovic, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum’da yaptığı konuşmada Batı’nın, özellikle de Avrupa Birliği’nin derin bir siyasi ve ahlaki çöküş içinde olduğunu vurguladı. Batılı liderlerin gerçeklikten tamamen koptuğunu ve başarısızlıkla sonuçlanan küreselleşmenin yarattığı öfkeyle sürekli savaşı körüklediğini belirten Kuzmanovic, Avrupa’nın egemenliğini neoliberal oligarşilere ve ABD vesayetine kaptırdığına dikkat çekti. 2022’deki İstanbul Mutabakatı’nın NATO tarafından sabote edilmesinin ve ardı arkası kesilmeyen yaptırımların hezimetle sonuçlandığını ifade ederek, Batı’nın Küresel Güney’in bağımsız yükselişini kabullenemediğini dile getirdi.


Öncelikle bu buluşmayı düzenlediğiniz için teşekkür ederim. Bu Doğu-Batı Forumu gerçekten harika bir fikir. Ayrıca buraya gelemeyen Emmanuel Todd’un selamını iletmek için de buradayım; kendisi davetliydi fakat ailevi meseleleri yüzünden katılamadı. Avrupa Aydınlanması’nın geri dönüşünü görmeyi elbette çok isterdim; ancak bana öyle geliyor ki önce duvara toslayacağız, nitekim şu anda yaptığımız da tam olarak bu. Thomas’ın da dile getirdiği gibi, hızlı bir çöküşün içindeyiz. Yeni bir Avrupa’ya kavuşmak için lider kadrolarımızı değiştirmek zorundayız. Mikael von der Schulenburg’un da belirttiği üzere liderlerimizin büyük çoğunluğu, gerçeklikten neredeyse Orwellvari bir boyutta tamamen kopmuş durumda.

Avrupa Birliği’nin şu anda tam anlamıyla bir istikrarsızlık odağı haline gelmesinin sebebi de bu. Varsa yoksa savaş tamtamları, bitmek bilmeyen savaş lafları… Elbette ilk hedef Rusya; fakat sadece Rusya değil, İran da sırada. Bir ucundan Çin’e, gelecekte de yükselişi nedeniyle zihinlerde şimdiden düşmanlaştırılmaya başlanan Hindistan’a uzanıyor bu söylem. Bunun ardındaki asıl, derin sebep ise başta siyasiler ve medya patronları olmak üzere -belki sanayiciler biraz daha az- tüm bu yönetici sınıfın öfkeden çılgına dönmüş olması. Küreselleşme baştan aşağı ters teptiği için öfkeliler. Küreselleşmeyi bütün kaymağı kendileri yemek, gezegenin geri kalanını ise sırf Batılı seçkinler için çalışabildikleri için minnettar köleler kılmak üzere kurgulamışlardı. Fakat işler beklendiği gibi gitmiyor.

Bir yandan da Avrupa değerlerinden, demokratik ilkelerden, insana saygıdan dem vuruyorlar. Gelgelelim dünya nüfusunun yüzde 10’u küresel kaynakların yüzde 50’sini tüketirken bu değerleri savunamazsınız; temel sorun burada düğümleniyor. Dünyanın geri kalanı artık “Yetti artık!” diyor ve bu sömürüyü kabul etmiyor. Bana kalırsa kapıldıkları derin paniğin asıl sebebi bu. Tam da bu yüzden, bir sonraki hava harekâtının, bir sonraki bombanın veya taarruzun bir şeyleri değiştireceği umuduyla Birleşik Devletler’e gittikçe daha fazla tabi oluyor, onun vassalı haline geliyorlar. Ne de olsa Rusya’yı, İran’ı, Çin’i, Hindistan’ı yöneten herkes -Modi dahil- “kötü adam.” Şöyle tek bir darbe indirilse, halk ayaklanıp hükümeti değiştirecek; çünkü “iyi” olan biziz, o halklar da iyilikten anlar elbette! Bütün liderleri kötü olduğuna göre, müzakereye yer yok. Müzakereye alan bırakmadığınızda ise hiçbir çözüm üretemezsiniz.

Bir Fransız mizahçının pek eğlenceli bir sözü vardır: “Düşman aptaldır; çünkü düşman olduğunu bir türlü anlamaz.” Zihniyet tastamam bu. İşte bu yüzden karşılarındaki her hasım bir şekilde Hitler oluveriyor. Miloseviç Hitler’di, Saddam Hüseyin Hitler’di, Kaddafi Hitler’di; tabii ki Putin de Hitler. Bu tam bir saçmalık. Bir kere Hitler elden ele düşüp anlamını yitiriyor. Herkes Nazi ise, o zaman kimse Nazi değildir; asıl sorun da burada başlıyor. Üstelik mutlak bir kötülükle masaya oturup konuşamayacağınıza göre, hiçbir çözüme de ulaşamazsınız.

Ben de aynı kanaatteyim. Sol gelenekten geliyorum; uzun yıllar sol partilerde yöneticilik yaptım ve bugün sol partilere baktığımda aynı hisse kapılıyorum. Beş altı yıl öncesine kadar küreselleşme karşıtı eylemlerin ve buluşmaların merkezinde onlar vardı. Fakat dikkat ettiyseniz, artık küreselleşme karşıtı eylemler yapılmıyor. Çünkü o buluşmaların tek amacı, Avrupalı veya Amerikalı solcuların Küresel Güney halklarına nasıl “bir şey olunacağını”, nasıl devrim yapılacağını, nasıl gelişileceğini vazetmesinden ibaretti. Şimdilerde ise Küresel Güney ülkeleri kendi başlarına örgütlenmeye başladığı için bu mesele solun ilgisini çekmez oldu.

Kuşkusuz, Avrupa’nın uluslararası arenaya yeniden dönmesini istiyorsak, egemenliğimizi geri kazanmak zorundayız. Bu daha önce de dile getirildi. Egemenliğimizi birleşik Avrupa uğruna, daha doğrusu Avrupa Birliği ve NATO uğruna yitirdik; ama hepsinden öte, kendi oligarklarımıza teslim ettik. Asıl mesele belki de burada: Neoliberal dogma, Batı ülkelerinde iktidarı fiilen gasp eden bir oligarşi yarattı. Fransa örneğini verecek olursam; medyanın yaklaşık yüzde 95’ini dokuz milyarder kontrol ediyor ve bunların altısı aynı zamanda silah üreticisi. Tablo ortada.

Bir diğer öfke sebepleri de şu: Bildiğiniz gibi, Ukrayna’da başlayan ve Avrupa’nın adeta üçüncü intiharı niteliğindeki bu korkunç savaştan birkaç hafta sonra, 2022’de gayet makul bir çıkış yolu sunan İstanbul Mutabakatı gündeme gelmişti. Ancak tarih tekerrür etmeyecekti; NATO ülkeleri, özellikle de Boris Johnson apar topar Kiev’e gidip “Beyler, savaşı sürdürmek zorundasınız,” dedi. Kafalarındaki plan şuydu: “Rus ordusuna karşı cepheyi altı ay tutun, biz onları ekonomik olarak çökerteceğiz.” Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. O günden beri tam bir hezimet içindeler; şu anda yirmi birinci mi, yirmi ikinci mi, artık sayısını unuttuğum bir yaptırım paketiyle uğraşıyorlar ama hiçbiri işe yaramadı.

Aynı dönemde Amerikalılar, İran’da beş haftada bir savaş kaybetti. Kendini dünyanın hâkimi sananlar açısından korkunç bir hezimet bu. NATO yetkililerinin bile itiraf ettiği gibi, bilinçdışlarında kendilerinin dünyanın zirvesinde, geri kalanların ise barbar olduğu inancı yatıyor. Bu kibri terk etmediğiniz sürece tek bir adım bile ilerleyemez, hiçbir şey başaramazsınız. Öyle akılalmaz bir körlük içindeler ki Küresel Güney’de olup bitenler zerre kadar ilgilerini çekmiyor. Bunu bizzat biliyorum; çünkü burada bulunan arkadaşım Pedro ile birlikte Fréquence Populaire medyasını kurduk ve BRICS zirvelerini yerinde takip etmek için dünyayı dolaşıyoruz. İnanır mısınız, oradaki neredeyse tek Avrupalı gazeteci biziz. Delilik bu; geçenlerde Yeni Delhi’de düzenlenen zirveyi bile görmezden geldiler.

Hülasa; Albay Davis ve diğerlerinin de vurguladığı gibi liderlerimiz 1992 yılına ve Fukuyama’nın “tarihin sonu” masalına saplanıp kalmış durumda. Dünyaya savaştan başka bir gözle bakamayan, hasmını alt edecek hiçbir gücü olmamasına rağmen saçma bir inatla savaşı kazanmak zorunda olduğunu düşünen bir güruh bu. İşte tam da bu noktada bizlere daha büyük bir mesuliyet düşüyor. Burada yaptığınız işin kıymeti de bundan ileri geliyor; muazzam bir adım bu. Barış için bastırmak zorundayız. Profesör Zhang Weiwei’in ifade ettiği gibi, altı temel sütunun ilki barıştır. Gücümüz yettiğince hepimizin yapması gereken yegâne şey, barış zeminini zorlamaktır; zira gidişat son derece vahim.

Sosyalizme dair getirdiğiniz yoruma ise katıldığımı söyleyemem; çünkü bu düşünce özünde Marx’ın külliyatına dayanır. Marx’ı okuduğunuzda, şiddeti dışlamadığını görürsünüz; mesele insan toplumunun barışçıl yollarla evrilmesi değildir. Aksine, şiddet ve kan öngörülür; hatta daha fazla kanın çoğunluğu ayağa kaldıracağı savunulur. İnsanlığın maruz kaldığı tüm adaletsizlikler, bir nevi Haiti usulü, işçi sınıfının bedeninde somutlaşmış kabul edilir. İşte tam da bu gerekçeyle, sözde işçi sınıfında toplanan bu haksızlıklar silsilesi; ona savaşla, can alarak toplumu zorla ele geçirme ve o muhayyel komünist düzeni şiddet yoluyla dayatma hakkını tanır. Dolayısıyla bu, İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’sında gördüğümüz demokratik sosyalizm değildir; bambaşka bir şeydir.

Bir şey daha ekleyecektim, unuttum… Evet, İkinci Dünya Savaşı’nda bugünkü Hırvatistan topraklarında faşist ideolojiye dayalı bir Ustaşa devleti kurulmuştu. Kukla devlet deyip geçiyorlar; kukla falan değil, Katolik Kilisesi’nin Ustaşa hareketiyle el ele verdiği, Nazi Almanyası’nın doğrudan müttefiki olan bir devletti bu. Kurulan toplama kamplarında yaklaşık 1 milyon Sırp, Yahudi ve Roman katledilirken tek bir rahip dahi buna karşı çıkmadı. Hatta rahipler bu cinayetlere bizzat iştirak etti, Sırpları zorla Katolik yaparak yeniden vaftiz etme ayinlerine katıldı. Velhasıl, son derece karmaşık bir mesele bu.

Neticede tüm bunlar ülkelerimizin içine düştüğü hızlı çöküş ve şizofreniyle ilintili. Albay Davis’in Deep Dive kanalında sıkça tekrarladığı gibi, akılalmaz bir durumla karşı karşıyayız: Liderlerimiz dört buçuk yıldır bizi Rusya’yla savaşa hazırlıyor. Geçen yıl Fransa Belediyeler Birliği toplantısında -ki hiç yeri değilken- Genelkurmay Başkanı mikrofonu alıp kürsüden 2030’da Rusya ile savaşa hazırlanmamız gerektiğini söyledi. Pekâlâ, hazırlanalım; fakat ne zorunlu askerlik var, ne seferberlik planı, ne üretilen yeni bir tank, ne de mühimmat. Gelgelelim çok tuhaf bir gelişme var: Jandarma ve polis teşkilatı için toplumsal olaylara müdahale amaçlı çok sayıda zırhlı araç satın aldılar; her iki birim de tepeden tırnağa silahlandırıldı.

Bana kalırsa Rusya ile şu aşamada barış yapamazlar. Yakında cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapılacağı Fransa örneğinden gidecek olursak; bütün bu savaş çığırtkanlığı, asıl tartışılması gereken hayati meselelerin üzerini örtmek için yapılıyor. Kamu borcumuz neden bu kadar çığırından çıktı? Borç neden bu denli hızla katlanıyor? On yıllık tahvil faizleri nasıl oldu da yüzde 5 sınırına dayandı? Gençler neden iş bulamıyor? Ücretler neden bu denli sefalet düzeyinde kaldı? Litre başına dizel fiyatı nasıl 3 avroya fırlayacak? Bu tam bir delilik; bu fiyata kimse çalışamaz, geçinemez. İşte bu gerçeklerle yüzleşmekten kaçmak ve kapıdaki toplumsal isyanları bastırmaya hazırlanmak için Rusya ile savaştan dem vuruyorlar. Açıkça ifade ediyorum: Aslında kendi halklarıyla savaşmaya hazırlanıyorlar.

Çok Okunanlar

Exit mobile version