Dünya Basını

Günah keçisi olarak Netanyahu

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda okuyacağınız mülakat, İsrail seçimlerinden önce (26 Ekim) yayınlandı. Nathan Thrall, Binyamin Netanyahu’nun özellikle Batılı hükümetler açısından bir “paratoner” olduğuna, İsrail’in yapısal olarak Filistinlilerin etnik temizliği üzerinde yükseldiğine ve yasa dışı yerleşimlerin “sağ” tarafından değil, İsrail’in kurucu unsuru İşçi Partisi tarafından başlatıldığına işaret ediyor. Dolayısıyla yazara göre Netanyahu’nun kaybetmesi, Filistinlilerin hayatını değil, Batılı hükümetlerin İsrail’i desteklerken ellerinin rahatlamasını sağlamaktan başka bir işe yaramayacak gibi görünmektedir.


Suçu Bibi’ye at

Jonathan Shainin
Equator
26 Ekim 2026

Yarın yapılacak ve İsrail yönetimi altındaki halkın azınlığının ülkenin bir sonraki hükümetini seçeceği oylama öncesinde, İngilizce yayın yapan gazeteler, her zamanki gibi büyük tefekküre daldıran seçim arifesi haberlerini hazırlamak üzere en tanınmış yorumcularını ülkeye getirdiler. Aday mitingleri, sokaktaki insanlarla yapılan röportajlar, bir dönüm noktasında bulunan bir ulus…

Ülkeyi ziyaret eden Sunday Times köşe yazarı, “kimliğinin özü” üzerine tartışan “endişeli” bir ulusla karşılaştı. The Guardian, oy vermek için evlerine dönen pek çok aklı başında İsraillinin varlığının “Bibi döneminin nihayet sona ermek üzere olabileceği” anlamına geldiği yönündeki liberal Siyonist umudu besledi. Financial Times gibi ciddi bir gazete bile, “Netanyahu’nun zaferi ülkeyi ve bölgeyi yıkıcı bir yola sokacaktır” şeklinde oldukça geç kalmış bir uyarıda bulundu ve açıkça etnik temizliğe adanmış bir toplumdaki “derin bölünmeleri iyileştirmek” için “sorumlu liderlik” çağrısında bulundu. Tüm bunlarda, rahatlatıcı bir fanteziye geri dönme yönünde çaresiz bir istek hissediliyor: müttefikimizin, soykırıma ve tüm bu sorunlara neden olan tek adama yönelik basit bir seçim cezasıyla bir gecede normal bir ülke haline gelebileceği fantezisi.

Daha isabetli bir öngörü için, Equator, İsrail’in Filistinlilerin yaşamları üzerindeki köklü egemenlik sisteminin en keskin analistlerinden biri olan Nathan Thrall’a başvurdu. Thrall, çatışma üzerine iki önemli kitabın yazarıdır: The Only Language They Understand, Oslo dönemine dair sert bir inceleme, ve A Day in the Life of Abed Salama, işgal mekanizması içindeki bir Filistinli ailenin çileli yaşamının samimi bir portresi. Kudüs’ten e-posta yoluyla yaptığımız görüşmede, seçim kampanyalarını, muhalefetin iktidardaki performansını, Filistinli partilerin İsrail demokrasisindeki yerini ve başbakan değişikliğinin neden Gazze veya Batı Şeria’dan çok Batı başkentlerinde daha önemli olabileceğini tartıştık.

Şu ana kadar seçim kampanyalarını nasıl değerlendirirsiniz? Mevcut duruma ciddi bir değişiklik öneren herhangi bir parti var mı?
İsrail’de uzun yıllardır seçimlerin ana konusu politika değil, Başbakan Netanyahu’ya karşı mı yoksa lehinde mi olunduğu olmuştur. Netanyahu’ya olan bu saplantı o kadar yaygındır ki, medyanın ve anket şirketlerinin partileri seçim blokları halinde gruplandırma biçimini belirler. Batı ve İsrail medyasında, muhalefetin Netanyahu’nun “sağcı iktidar koalisyonu”nun solunda olduğu sık sık ima edilir. Ama güvenlik ve dış politika konularında, bazı muhalefet partileri, iktidar koalisyonundaki partilerinki kadar, hatta onlardan daha şahin tutumlar sergiliyor. Bunun anlamı şudur: Kimin Netanyahu yanlısı, kimin aleyhtarı olduğuna bakıp da çeşitli partilerin politika önerilerini incelediğimizde, Filistinliler üzerindeki İsrail kontrolünün sürdürülmesi ve Filistin egemenliğinin engellenmesi yönünde geniş bir Yahudi siyasi konsensüs olduğu görülür.

Filistinli vatandaşların liderlik ettiği partiler anketlerde oyların yaklaşık %12,5’ini alıyor fakat dış politika ve güvenlik konularında çok az etkiye sahipler. Muhalefetteki ve iktidar koalisyonundaki hemen hemen her Siyonist parti, anketlerin muhalefetin bu partilerin desteği olmadan hükümet kuramayacağını göstermesine rağmen, gelecekteki bir hükümette Filistinlilerin liderlik ettiği partilere yer vermeyeceğine söz verdi. Siyonist partiler arasında, Batı Şeria’nın bazı bölgelerinin resmen ilhak edilip edilmeyeceği ya da fiili ilhakla yetinilip yetinilmeyeceği, hangi tür yerleşim yerlerinin genişletilmesine öncelik verilmesi gerektiği (izole çiftlikler mi, yoksa burjuva banliyöleri, kasabalar ve şehirler mi) ve Filistinlilerin yerinden edilmesinin nasıl gerçekleştirileceği (sessizce, sadece ordu tarafından mı, yoksa İsrail’e çok fazla olumsuz haber getiren kanunsuz uygulamalar yoluyla mı) konularında görüş ayrılıkları bulunuyor.

Bu farklılıklar Filistinliler için somut sonuçlar doğurabilir. Fakat apartheidin sona ermesi, yerleşim yerlerinin sökülmesi, Gazze’den çekilme, Filistinlilerin özgürlüğü ve İsrail’deki Filistinli vatandaşlar için eşit kolektif haklar, bir sonraki hükümeti kurmak için yarışan başlıca partiler tarafından, hatta Knesset’in %80’inden fazlası tarafından kesin bir şekilde reddediliyor. Netanyahu siyasi sahneden çekilsin ya da çekilmesin, bu durum değişmeyecek. İsrailli Yahudilerin çoğunluğunun son zamanlarda anketörlere, sadece Gazze’deki Filistinli sakinleri değil, İsrail’in Filistinli vatandaşlarını da sınır dışı etmeyi desteklediklerini söylemiş olmaları da öyle.

Her iki taraf da bunun Netanyahu’ya ilişkin bir referandum olmasını mı istiyor?
Netanyahu’ya olan saplantı birçoklarının işine geliyor. Başbakan ve müttefikleri için bu durum, afişlerin de ilan ettiği gibi, onun “başka bir ligde” olduğunu teyit ediyor. Muhalefet için ise, onun yolsuzluklarını ve yalanlarını kınamak, güvenlik ve dış politika konusunda özü bakımından farklı politika önerileri ortaya koymaktan daha kolay. İsraillilerin ülke tarihinin en kötü güvenlik fiyaskosu olduğu konusunda hemfikir olduğu 7 Ekim’den bu yana Netanyahu’ya yönelik tek taraflı saplantı azalmadı. Muhalefet, haklı olarak bu fiyaskodan sorumlu tutulmasını talep ederken, Netanyahu ise bir başka 7 Ekim’i önleyecek kişinin kendisi olacağına söz veriyor.

Dikkat çekici olan nokta, bu büyüklükteki bir felaketin ve ardından gelen yıllar süren yıkıcı savaşın, seçimlerin ana tartışma konusunun, bu felakete yol açan on yıllardır süren politikaların yeniden gözden geçirilip geçirilmeyeceği değil, o gün İsraillileri korumayı başaramayanın kim olduğu olması. Muhalefet, Netanyahu’yu Hamas’ın yönettiği Gazze’nin çökmesini önlemek için Katar’dan gelen finansmana izin verdiği için sert bir şekilde eleştiriyor; fakat bu politika, İsrail’in başlıca güvenlik kurumları ve muhalefetteki pek çok siyasetçi tarafından da desteklenmişti. Netanyahu bu politikayı, medya danışmanlarının Katar’dan para alması ya da Gazze ve Batı Şeria üzerinde birleşik bir Filistin yönetiminin kurulmasını istememesi nedeniyle değil, İsrail güvenlik camiasının geri kalanının desteklediği aynı nedenden ötürü desteklemişti: Filistin Yönetimi’nin Gazze’yi devralmak için çok zayıf görüldüğü için, tek gerçekçi seçeneklerin ya İsrail’in bölgeye düzenlediği saldırılarla kesintiye uğrayan uzun süreli sükunet dönemleriyle karakterize edilen Hamas yönetimi ya da tam bir güvenlik kaosuna yol açacak Hamas yönetiminin çöküşü olduğu düşünülüyordu. Genel kanı, ikincisinin İsrail için daha tehlikeli olduğu yönündeydi.

Kısacası, muhalefet 7 Ekim’deki başarısızlığın soruşturulmasını istiyor ama bunu önceleyen siyasi düzenin çöküşü hakkında şaşırtıcı derecede az şey söylüyor.

Netanyahu, her şeyden önce İsrailli merkezciler ve liberaller için elverişli bir günah keçisi; bunlar, ülkelerinin politikaları konusunda hiçbir kişisel sorumluluk taşımadıklarına, ulusun sorunlarının esas olarak mevcut liderden kaynaklandığına ve onun ayrılmasının geçmişle kesin bir kopuşu işaret edeceğine inanmak isteyen aydın muhalefet seçmenleri. Muhalefetin önde gelen liderlerinden biri olan Gadi Eisenkot’un, Gazze’de hedeflerine ulaşamayan savaş kabinesinde görev yapmış olması ya da bir diğer lider Naftali Bennett’in, yerleşim yerlerinin hızla genişlediği ve yerleşimcilerin şiddetinin arttığı bir dönemde yakın zamanda başbakanlık yapmış olması hiç önemsenmiyor.

Netanyahu 7 Ekim’den önceki hakim siyasi düzenin ne ölçüde mimarıydı?
Tarihsel hafıza kaybı, İsrail’deki siyasi tartışmalarda, özellikle de Siyonist merkez ve merkez-solun kendi tarihlerini anlatış biçimlerinde yaygın bir durum. Yerleşim projesi, Netanyahu ya da dindar sağ tarafından icat edilmedi. Projenin ilk on yılı, İşçi Partisi liderliğindeki hükümetler tarafından ilerletildi. Birbirini izleyen İsrail yönetimleri, bu projenin genişletilmesi ve pekiştirilmesi için muazzam siyasi ve iktisadi kaynaklar ayırmıştı. Üstelik yerleşimcilerin şiddet eylemleri, sadece hükümetten bağımsız hareket eden aşırılıkçıların işi olarak anlaşılamaz: Bu eylemler, askeri koruma ve yardım, yasal cezasızlık ve devlet desteği sisteminin içinde gerçekleşiyor.

Batı Şeria’nın İsrail’in hukuk, emniyet, sağlık, eğitim, acil durum hizmetleri, ulaşım, enerji ve iletişim altyapılarına kademeli olarak dahil edilmesi süreci, yasama, yargı ve yürütme organlarının desteğiyle sol, sağ ve merkez hükümetler döneminde devam etti. Netanyahu bu sürecin önemli yönlerini hızlandırdı ve radikalleştirdi ama bu süreci o yaratmadı; ilhakın hızı, onun başbakan olmadığı iki yıl boyunca da yavaşlamamıştı. İşgal ve yerleşim girişimini öncelikle ona atfetmek, bunların gelişmesindeki çok daha geniş siyasi sorumluluğu gizlemek anlamına gelir.

İsrail’in Filistinli vatandaşları tüm bu süreçte nerede yer alıyor?
Knesset’e aday olan Filistinli siyasi partiler, İsrail’de “demokrasi” kelimesinin ne anlama geldiğini belki de en net şekilde ortaya koyuyor. İsrail’in Filistinli vatandaşlarını temsil eden partiler, anketlerde yaklaşık 14 sandalye, yani Knesset’in %12,5’ini elde ediyor ve Netanyahu’nun kalıp kalmayacağını belirleyebilirler. Oysa İsrail devletinin hayatta kalmasının Netanyahu’nun görevden alınmasına bağlı olduğunu iddia eden başlıca Siyonist muhalefet partileri, bu partileri iktidar koalisyonuna dahil etmeyi, hatta koalisyon dışından gelecek oylarına güvenmeyi bile reddediyor. 2015 yılında, seçim gününde Netanyahu, Yahudi İsraillileri “Arap seçmenler akın akın sandığa gidiyor” dediği ve solcu örgütlerin onları otobüslerle sandığa taşıdığı konusunda uyaran bir video yayınlamıştı. Arap vatandaşların demokratik katılımını, destekçilerinin karşı harekete geçmesi gereken bir tehdit olarak sunmuştu.

On bir yıl sonra, muhalefet Netanyahu’nun ırkçılığını ve otoriterliğini kınarken, Filistinli partilerle birlikte iktidara gelme olasılığını siyasi açıdan kabul edilemez buluyor. Filistinli vatandaşların oy kullanma hakkı elbette var. Ama oyları kimin iktidara geleceğini belirleyebilecek durumda olduğunda, Yahudi sağ için bir tehlike haline gelirler; temsilcileri ise iktidara fiilen katılabilecek durumda olduğunda, İsrail muhalefetinin çoğu için kabul edilemez hale gelirler. İsrail demokrasisinin hayatta kalması için mücadele ettiğini iddia eden aynı partiler, vatandaşlarının önemli bir kesiminin seçilmiş temsilcileriyle iktidarı paylaşmaya –hatta onlardan siyasi destek almaya– kendilerini ikna edemiyorlar. Görünüşe göre demokrasi, Filistinliler bunun bir parçası olmadığı sürece kurtarılmaya değer.

İşte bu şekilde, birçok seçmen tarafından “varoluşsal” olarak algılanan bir seçim yapılabilirken, İsrail’in geleceği için belki de en önemli konu olan, İsrail kontrolü altında yaşayan ve çoğu, hayatlarının neredeyse her yönünü belirleyen devlette hiçbir siyasi hakka sahip olmayan milyonlarca Yahudi olmayan insana ne yapılacağı konusunda çok az somut tartışma yapılabilir. İşte bu şekilde İsrailli Yahudiler, “İsrail demokrasisinin” geleceği konusunda şiddetle ve samimiyetle tartışırken, İsrailli vatandaşlar için demokratik yönetim ile İsrail yönetimi altındaki milyonlarca Filistinliye siyasi hakların kalıcı olarak reddedilmesi arasındaki çelişkiyi büyük ölçüde göz ardı edebiliyorlar.

Yahudi İsrailli seçmenler için başlıca meseleler neler?
Sayısız savaşın yaşandığı, küresel kamuoyunda İsrail aleyhine eşi görülmemiş bir kaymanın yaşandığı, İsrailli kuruluşlara yönelik ilk Batı yaptırımlarının uygulandığı ve Gazze’deki Filistinlilere karşı bir soykırımın sürdüğü bir dönemde yapılan bir seçimde bile, iktisadi kaygılar İsrailli seçmenler için en önemli öncelikler arasında yer almaya devam ediyor. Filistin’de bir değişim görmek isteyen herkesin bunu anlaması gerekiyor. İsrail’in yayılmacı projesi, yalnızca yerleşim hareketinin ideolojik bağlılığına ya da ardışık hükümetlerin kararlarına değil, aynı zamanda İsrailli Yahudi halkının büyük bir kısmının kabulüne, kayıtsızlığına ya da siyasi ilgisizliğine de bağlı. Bu proje, aynı topraklarda milyonlarca Filistinlinin boyun eğdirilmesinin günlük gerçekliğiyle yüzleşmek zorunda kalmadan rahat bir orta sınıf hayatı yaşama imkânına bağlı. On yıllardır İsrail, bu rahatlık hissini büyük ölçüde korumayı başardı. Bugün bile, savaşlara ve soykırıma rağmen, bu duygunun büyük bir kısmı hâlâ bozulmamış durumda.

Bunun mümkün olmasının temel nedeni bizlerde yatıyor; yani İsrail’i desteklemeye, İsrail ile ticaret yapmaya, onu diplomatik ve siyasi olarak korumaya ve onunla normal ilişkiler sürdürmeye devam eden devletlerin vatandaşlarında. Buna cezasızlık denir. İsrail Gazze’yi yerle bir ederken ve iki milyon travma geçirmiş ve yakınlarını kaybetmiş insan için cehennem gibi bir ortam yaratırken, Tel Aviv ve Kudüs’teki kafe ve barlar dolup taşıyordu. Filistin’de bir değişim görmek isteyen Batılılar, uluslararası baskının İsrailli seçmenlerin ve liderlerin siyasi hesaplarını nasıl değiştirebileceği sorusuyla yüzleşmeli. Yaptırımlar, diplomatik izolasyon, yatırımların geri çekilmesi, spor boykotları ve seyahat kısıtlamaları, işgalin devam etmesinin ve Filistinlilerin haklarının reddedilmesinin somut bir bedelini ödemesini sağlayabilecek önlemler arasında. Sürekli bir baskı olmadan, büyük Siyonist partilerin Filistin devletine karşı muhalefetinden ya da Filistinlilerin yaşamları üzerindeki İsrail kontrolünü pekiştiren politikalardan vazgeçmelerini beklemek için pek bir neden yok. Bu durumda İsrail’deki siyasi tartışmalar, ard arda gelen hükümetlerin sürdürülmesine katkıda bulunduğu etnik egemenlik sisteminden çok, Netanyahu’nun kişisel skandallarına –şampanya! purolar! hizmetçiye karşı öfke patlamaları!– daha fazla yer vermeye devam edebilir.

Seçim sonuçları, eğer yaratacaksa, Gazze ve Batı Şeria’da ne gibi bir fark yaratacak?
İsrailli Makor Rishon gazetesi, geçtiğimiz günlerde birkaç İsrailli sağcı ve yerleşim yanlısı örgüt tarafından büyük siyasi partilere gönderilen bir anketin sonuçlarını yayınladı. Sonuçlar, Filistin meselesi söz konusu olduğunda Netanyahu karşıtı bloğu “muhalefet” olarak tanımlamanın ne kadar saçma olduğunu ortaya koyuyor. Filistin devleti kurulmasıyla ilgili bir soruya yanıt veren her Siyonist parti, buna karşı olduğunu açıkladı. Yalnızca anketlerde %8’in altında oy alan Demokratlar’ın Filistin devletini desteklediği düşünülüyor ama parti yanıt vermeyi reddetmiş. Partinin lideri Yair Golan, Filistin devletini tanımak gibi tamamen sembolik bir adım atan Fransa’yı kınayarak, bunu İsrail için “yıkıcı” ve “son derece zararlı” olarak nitelendirdi. Golan, Filistin devleti, bağımsızlık veya hatta barıştan bahsetmekten kaçınıyor; bunun yerine, Filistin devletinden hiç söz etmeyen Oslo Anlaşmaları’nın dilini kullanarak Filistinlilerden “ayrılma”dan [separation] söz ediyor.

Bir sonraki hükümeti kurma şansı olduğu düşünülen partilere gelince, Filistin’in egemenliği ve İsrail’in devam eden kontrolü konusundaki tutumları, Netanyahu’nun Likud Partisi’nden, Netanyahu’ya karşı olmalarının düşündürdüğünden çok daha az farklılık gösteriyor. Netanyahu karşıtı bloğun en büyük iki partisi, İsrail ordusunun “Dahiye doktrini”nin mimarlarından biri olan Gadi Eisenkot ve İsrail yerleşim yerlerini temsil eden çatı kuruluş Yeşa Konseyi’nin eski genel müdürü Naftali Bennett tarafından yönetiliyor. Bu doktrin, sivil altyapıya karşı ezici ve orantısız güç kullanılmasını öngörüyor ve Gazze’de yıkıcı sonuçlar doğuracak şekilde uygulanmıştı. Her ikisi de İran’a karşı savaşları destekliyor, Filistin devletinin kurulmasına karşı çıkıyor ve Batı Şeria’da yerleşimlerin devamını destekliyor.

Görmezden gelinen asıl sorun olan işgal, İsrail’deki seçim tartışmalarının merkezinde yer almıyor. Hatta tartışmaların kenarlarında bile yer almıyor. Partiler, İsrail’i kimin yönetmesi gerektiği, 7 Ekim olaylarından kimin sorumlu olduğu ve İsrail’in güvenliğini en iyi kim garanti edebileceği konusunda tartışıyor. Ama milyonlarca Filistinlinin İsrail egemenliği altında yaşamaya devam edip etmemesi sorusu, meşru siyasi seçenekler yelpazesinden fiilen çıkarıldı. Yeni bir hükümet, Filistinlilerin yaşadığı temel koşulları değiştirmeden, İsrail’in dünyaya nasıl seslendiğini ve dünyanın İsrail hakkında nasıl konuştuğunu değiştirebilir.

Dolayısıyla Netanyahu’nun yerine başkasının konmasının en önemli etkisi Gazze’de veya Batı Şeria’da değil, Washington, Londra, Paris ve Berlin’de hissedilebilir. Yeni bir İsrail başbakanı, Batılı hükümetlere umutsuzca ihtiyaç duydukları bir şeyi sunabilir: inandırıcı bir değişim öyküsü. İsrail’in Filistinlilere ne yaptığı sorusu, İsrail’in yeni liderliğini en iyi şekilde nasıl destekleyebileceğimiz sorusuyla bir kez daha gölgede bırakılabilir. Ve işgalin temel yapılarını olduğu gibi bırakan bir siyasi değişim, uluslararası alanda bir dönüm noktası olarak sunulabilir.

Netanyahu karşıtı bir hükümetten ne tür bir siyasi değişim bekleyebiliriz?
Batı’daki liberallerin, Netanyahu’suz bir İsrail’in nasıl olabileceğine dair bu kadar büyük umutlar beslemesi nedeniyle, bu deneyin çoktan yapılmış olduğu sıklıkla unutuluyor. Bennett ve onun solundaki merkezci bir isim olan Yair Lapid, 2021’den 2022’ye kadar önceki İsrail hükümetini ortaklaşa yönettiler. Bu Netanyahu karşıtı koalisyon, yani sözde “değişim hükümeti”, Batılı hükümetleri ilgilendiren barış ve güvenlik konularında nasıl bir performans sergiledi?

Filistinliler için “değişim hükümeti”, durumu çoğunlukla daha da kötüye götürdü. Bir önceki Netanyahu hükümeti dönemine kıyasla, yerleşim noktalarının yıllık inşası iki katına çıktı; yerleşimcilerin şiddet eylemleri iki kattan fazla arttı; hem Doğu Kudüs’te hem de Batı Şeria’nın geri kalanında daha fazla sayıda Filistinli evi ve yapısı yıkıldı; bu bölgelerde çok daha fazla yerleşim birimi inşaatı yapıldı; ve İsrailliler, Batı Şeria’da iki katından fazla Filistinliyi öldürdü.

Bu, muhalefetin bir sonraki hükümeti kurmayı başarması halinde hiçbir değişiklik yapmayacağı anlamına gelmez. Şiddet uygulayan yerleşimcilerin yargılanması, belirli yerleşim girişimlerine kısıtlamalar getirilmesi veya bazı yasadışı yerleşim noktalarının boşaltılması yönünde daha ciddi çabalar gösterilebilir. Bu tür önlemler, bunlardan doğrudan etkilenen Filistinliler için önem arz eder ve İsrail hükümetleri arasındaki farklar, işgali sona erdirmeye yetmediği için basitçe göz ardı edilmemeli. Ne var ki bunlar, siyasi bir alternatif olarak da yanlış anlaşılmamalı. Daha geniş kapsamlı gerçeklik ise yerleşim yerlerinin genişlemesinin devam etmesi; Filistinlilerin evlerinin yıkılması; Gazze üzerindeki İsrail askeri kontrolü ve Filistinlilerin bu bölgenin %60’ından fazlasına girişinin engellenmesi; Gazze ve Batı Şeria’da Filistinlilere yönelik sürekli cinayetler; apartheid’ın yerleşmesi; fiili ilhakın ilerlemesi; ve Filistinlilerin yerinden edilmesine yönelik politikalara İsrailli Yahudiler arasında yaygın destek olarak kalacak.

İşte bu noktada Batılı hükümetlerin sorumluluğunu bu hikayeden ayırmak imkânsız hale geliyor. On yıllardır sürdürdükleri diplomatik koruma, iktisadi işbirliği ve İsrail’e anlamlı yaptırımlar uygulamayı reddetmeleri, bugünkü gerçekliğin ortaya çıkmasına katkıda bulundu. Yerleşim yerleri bir gecede ortaya çıkmadı. Filistin topraklarının parçalanması, Filistin topluluklarının mülksüzleştirilmesi ve İsrail kontrolünün istikrarlı bir şekilde pekiştirilmesi, tek tek kararları defalarca kınarken bir yandan da İsrail’i destekleyen ve daha büyük projenin devam etmesine izin veren hükümetlerin gözü önünde gerçekleşti.

Batı Şeria ve Gazze, Batı’nın politikasına rağmen değil, büyük ölçüde bu politika sayesinde bugünkü durumuna ulaştı.

Netanyahu gerçekten yenilgiye uğrarsa, Batılı hükümetler nasıl tepki verecek?
Netanyahu’nun görevden ayrılması durumunda neler olacağını bir düşünün. Yeni bir İsrail hükümetinin göreve gelmesi, Batılı liderlerin hiç desteklemekten vazgeçmedikleri İsrail’e karşı eleştirelmiş gibi davranmak zorunda kalmamalarını sağlayacak. Yeni İsrail hükümetini geçmişle bir kopuş olarak sunacak ve o geçmişin oluşmasında kendi rollerine dair tüm soruları bastıracak. Batı Şeria konusunda sergilediği eylemsizlik ve Gazze’deki yıkımı durdurmadaki başarısızlığı, Binyamin Netanyahu adını taşımayan bir başbakanı desteklemek gibi basit bir eylemle siyasi olarak affedilebilir. Liderlik değişikliği, Batı hükümetlerinin on yıllardır mümkün kıldığı politikaların sürekliliğini gizleyen bir tür siyasi makyaj haline gelecek.

Netanyahu istifa ederse, yeni İsrail başbakanına bir şans verilmesi, yaptırımların durdurulması ve İsrail ile yeni bir sayfa açılması için çağrıda bulunan pek çok Batılı ses duyulacak. Bu çağrılara kulak verilirse, İsrail Filistin toprakları ve halkı üzerindeki kontrolünü pekiştirmek için kendine daha fazla zaman kazanmış olacak, Filistinliler boyun eğdirilmeye ve boğulmaya devam edecek ve Batılı liderler, tozlanmış eski barış ve umut sloganlarını yeniden canlandırarak suç ortaklığı ve hesap verme sorularından kaçınabilecekler.

Çok Okunanlar

Mobil sürümden çık