Dünya Basını

Hindistan-Çin yakınlaşmasının sınırları

Yayınlanma

Çevirmen notu: Aşağıda çevirisini sunduğumuz yorum yazısı, Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) zirvesi vesilesiyle Hindistan–Çin yakınlaşmasının sınırlarını ve “çok kutupluluk” görüntüsünün gerçekte ne denli kırılgan bir zemine oturduğunu gösteriyor. Zira Galwan Vadisi’nden bu yana süren sınır gerilimleri, Rusya’nın giderek Pekin yörüngesine kayması, Washington’un öngörülemezliği ve Delhi’nin içeride “Çin karşıtlığı” üzerinden konsolide olan siyasal dengeleri, Hindistan’ın manevra alanını daraltıyor. Makale, Modi’nin dış politikasını bir yakınlaşmadan ziyade, stratejik bir denge ve güvenceler arayışı olarak yorumluyor. Çok kutupluluk söyleminin kurduğu meşruiyet zeminine rağmen, ŞİÖ gibi platformlar daha çok çatışmalı çıkarların yönetilmeye çalışıldığı, sembolik bir vitrinden ibaret kalıyor.

Bu çerçeve, Nepal’deki hükümet karşıtı eylemler bağlamında da düşündürücü. Keza orada da “Z kuşağı protestoları” olarak anılan hareketin arka planında Hindistan–Çin rekabetinin izdüşümleri hissediliyor: Delhi’nin bölgesel nüfuz kaygıları, Pekin’in stratejik hesapları ve bunların üzerine eklemlenen ABD merkezli fon ağları, Nepal’deki sokak eylemlerini yönlendiren kritik unsurlar arasında. Dolayısıyla Hindistan–Çin ilişkilerindeki kırılgan çok kutupluluk, yalnızca zirve sahnelerinde değil, son örneğini Nepal’de gördüğümüz üzere sokak siyasetine de doğrudan yansıyor.


Hindistan-Çin yakınlaşmasının sınırları

Imran Khalid
CounterPunch
15 Eylül 2025
Çev. Leman Meral Ünal

Tianjin’de düzenlenen Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) zirvesi, küresel diplomasiden tam da beklenildiği türden bir sahne sundu: Gülümseyen liderler, özenle kurgulanmış fotoğraf kareleri ile tam bir uyum havası. Hindistan Başbakanı Narendra Modi, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in yanında durarak, Batı’nın uzun süredir belirleyici olduğu dünyada artık alternatif güç merkezleri bulunduğunu ima eden çok kutuplu bir birliktelik görüntüsü verdi. Ancak bu gösterinin ardında, gerçek bir yakınlaşmadan çok değişen ittifak dengeleri ve derinlerde kaynayan gerilimler yatıyordu.

Modi açısından bu ziyaret ciddi bir sembolik önem taşıyordu. İlk olarak bu, 2020’deki kanlı Galwan Vadisi çatışmasından sonra Çin’e yaptığı ilk ziyaretti, ki bu olay Hindistan-Çin ilişkilerini son on yılların en dip noktasına getirmişti. Xi ile yaptığı ikili görüşme, beklenildiği üzere temkinli geçti. Sınır istikrarı, ticaret ve “karşılıklı saygı” gibi konular ele alındı. Tabii bu ifade, artık bir politika önerisinden çok diplomatik bir klişe niteliği taşıyor. Modi’nin oradaki varlığı dahi pragmatizmin işaretiydi: Hindistan Batı ile ilişkilerini derinleştirse de, ekonomisi kendi ekonomisinin katbekat üzerinde olan ve bölgeyi domine eden komşusuyla bağlarını koparma lüksüne sahip değil.

Putin ile buluşması ise nispeten daha samimiydi. İki lider, Putin’in Aurus marka makam aracında birlikte görüntülendi. Bu görüntü, bir zamanlar ABD liderliğindeki ittifaklara karşı denge unsuru olarak sunulan eski Rusya-Hindistan-Çin (RIC) üçgenini akıllara getirdi. Nostalji hissedilir derecede belirgindi, fakat nostalji strateji demek değildir. Rusya’nın dünyadaki yeri dramatik biçimde değişti. Batı’dan giderek daha fazla izole olması, Moskova’yı giderek Pekin’e daha bağımlı hale getirdi ve Hindistan ile ortaklığını sembolik bir düzeyde bıraktı.

Zirve, Delhi açısından gerilimli bir ortamda gerçekleşti. Modi’nin ziyareti, Hindistan ile Pakistan arasında mayıs ayında yaşanan tehlikeli çatışmadan sadece birkaç ay sonraydı. Bu olay dahi başlı başına Güney Asya’daki istikrarsızlığın sürekliliğini bir kez daha hatırlatmaktaydı. Hindistanlı yetkililer, bu çatışma sırasında Pekin’i İslamabad’a gerçek zamanlı istihbarat sağlamakla suçladı, her ne kadar Çin bu iddiayı reddetse de, bu durumun Hindistan’ın zihnindeki Çin-Pakistan ekseni algısını pekiştirdiği muhakkak. Nitekim Modi’nin ŞİÖ’de “çifte standart olmaksızın terörizmle mücadele” çağrısı, Pekin’in Pakistan merkezli militan gruplara yönelik kayıtsızlığına bir gönderme olarak yorumlandı.

Durumu karmaşıklaştıran bir diğer unsur ise Trump faktörü. Beyaz Saray’a geri dönüşünün ardından Trump, Hindistan’ın Rusya’dan petrol alımlarını sürdürmesini gerekçe göstererek Hindistan ihracatına yüzde 50 gümrük vergisi koydu. Ancak bu karar, Trump’ın Hindistan-Pakistan ateşkesini bizzat kendisinin sağladığı yönündeki iddiası üzerine patlak veren ve Modi’nin bu iddiayı devamlı reddettiği tartışmanın kamuoyuna yansımasının hemen ardından geldi. Trump’ın ticaret danışmanının kışkırtıcı açıklamalarıyla doruğa çıkan bu kriz, ABD-Hindistan ilişkilerine yeni bir gerilim katmış oldu. Delhi için bu olay, Washington’un hem vazgeçilmez hem de öngörülemez bir ortak olabileceğini hatırlatan bir gelişmeydi belki de.

Bu bağlamda Modi’nin Tianjin’deki vaziyeti, Pekin ile bir yakınlaşmadan çok belirsizliklere karşı bir güvence arayışı olarak duruyor. ŞİÖ, Hindistan için Küresel Güney’in rahatsızlıklarının merkeze taşındığı, Çin sermayesinin serbestçe aktığı ve Rusya ile indirimli enerji anlaşmalarının yapıldığı alternatif bir diplomatik zemin sunuyor. Nisan ayındaki Pahalgam terör saldırısını kınayan ve çok taraflı ticareti destekleyen Tianjin Deklarasyonu, Delhi’nin öncelikleriyle tam bir uyum içindeydi. Modi, bu platformu Çabahar Limanı ve Uluslararası Kuzey-Güney Ulaşım Koridoru gibi bağlantı projelerini tanıtmak için kullandı. Bu girişimler, Pakistan’ın Gvadr Limanı’nı bypass ederek Hindistan’ın stratejik özerkliğini vurguluyordu.

Xi Jinping’in “Küresel Yönetişim Girişimi”ni (GGI) açıklaması, mevcut tabloya yeni bir boyut getirdi. Bu girişim, küresel kurumların çok kutuplu gerçekliği yansıtacak şekilde reforme edilmesini amaçlarken özellikle gelişmekte olan dünyada büyük yankı buluyor. Modi’nin plana yönelik nazik ama ölçülü takdiri, Delhi’nin Pekin’in vizyonunu tam olarak desteklemese de işbirliği yapmaya istekli olduğunu gösteriyor. Fakat yine de, sınır anlaşmazlıkları ve bölgesel rekabet nedeniyle Çin’in küresel yönetişimdeki liderlik rolüne derin bir kuşkuyla yaklaşmaya devam ediyor.

Gülümsemelere ve sembolik jestlere rağmen, Hindistan-Çin ilişkileri istikrarsızlığını koruyor. Fiilî Kontrol Hattı hâlâ yoğun biçimde militarize durumda; Aralık 2024’te Pekin’in Ladakh’taki bazı yerleşimlerin isimlerini değiştirme kararı, Hindistan tarafından “kartografik saldırganlık” olarak yorumlandı ve süregelen güvensizliği derinleştirdi. Ekonomik olarak, Hindistan’ın Galwan sonrası Çin yatırımlarına ve teknoloji şirketlerine getirdiği kısıtlamalar hâlen yürürlükte. Siyasal olarak ise Modi’nin koalisyonu içeride “Çin’e karşı sertlik” söyleminden fayda sağlıyor, ki bu da onun manevra alanını oldukça daraltıyor.

Gerçek bir normalleşme ise, her iki tarafın da anlamlı tavizler vermesini gerektiriyor. Örneğin, Hindistan’ın, Pekin’in çevreleme girişimi olarak gördüğü Washington merkezli Quad ve Hint-Pasifik stratejisindeki rolünü yeniden değerlendirmesi gerekebilir. Ne var ki böyle bir adımın atılma olasılığı zayıf görünüyor. Trump’ın al-ver mantığına dayalı diplomasi anlayışı, Hindistan’ın ABD’ye aşırı bağımlı hale gelmesi yönündeki kaygıları artırırken; Çin’in sınır boyunca giderek artan iddialı tutumu Delhi’de yakınlaşmayı siyasi açıdan toksik bir hale getiriyor.

Hindistan’ın denge siyaseti de giderek daha kırılgan bir hal alıyor. Washington ile güvenlik ortaklığı kurmak, Rusya’dan petrol almak ve Pekin ile ticaretten oluşan “çoklu hizalanma” stratejisi, büyük güçler arası rekabetin sertleşmesiyle her geçen gün daha fazla sınanıyor. ŞİÖ, Hindistan’ın diplomatik çevikliğini gösterebileceği bir platform sunuyor; fakat gerçekler acımasız: Rusya giderek Çin yörüngesine doğru kayıyor, Pekin Hindistan’ın bölgesel nüfuzunu zorluyor ve ABD daha net saflaşmalar talep ediyor. Modi’nin Tianjin’den alelacele ayrılıp Çin’in Zafer Günü geçit törenine katılmaması, bu sembolizmin sınırlarının oldukça farkında olduğuna işaret ediyor.

Biraz daha geniş bir bağlamda baktığımızdaysa, ŞİÖ zirvesi bir dönüm noktası olmaktan çok değişim hâlindeki dünyanın bir fotoğrafını sunuyor. Örgütün kendisine gelince, o da ne tam anlamıyla Batı karşıtı bir blok ne de uyumlu bir ittifak; daha çok Çin, Rusya ve Hindistan gibi güçlerin hem nüfuzlarını sergiledikleri hem de gerilimlerini yönettikleri bir forum. Başka bir deyişle, çok kutupluluk söylemi, Küresel Güney’de gerçek bir karşılık buluyor fakat keskin içsel ayrışmaları da maskeliyor.

Hindistan açısından ŞİÖ’ye katılım ideolojik bir taahhüt olmaktan çok stratejik bir gereklilik. Zira burası Delhi’ye Washington’un öngörülemezliğine karşı güvence, Pekin ile diyalog kanalı Moskova ile ise ilişkileri canlı tutma olanağı sağlıyor. Ancak bu strateji birtakım riskler de barındırıyor: Trump yönetiminin uyguladığı gümrük tarifeleri Hindistan ticaretindeki kırılganlıkları ortaya çıkardı; Rusya’ya duyulan enerji bağımlılığı ise Delhi’yi git gide daha fazla Pekin’e bağımlı hale gelen bir ortakla yakınlaştırıyor. Bu sırada bir de Çin ile yaşanan gerilimler sürekli bir tehdit oluşturmaya devam ediyor. Öyle ki her sınır çatışması, yılların titiz diplomasisini bir anda boşa düşürebilir.

Tianjin zirvesinin görselleri -yani Xi ve Putin’in arasında gülümseyerek duran Modi-Hindistan’ın dış politikasına dair haber ve yorumlarda muhtemel ki öne çıkacaktır. Ancak bu kareler, ortaya koyduğundan daha fazlasını gizliyor. Çünkü hakikat, Hindistan’ın tek bir kampa sürüklenmeden elindeki kozları en üst düzeyde kullanmaya çalıştığı karmaşık bir jeopolitik poker oyununa benziyor. ŞİÖ bu oyunda bir sahne, fakat Hindistan’ın daha derin stratejik sorunlarına çözüm getirmiyor. Modi’nin Tianjin’deki varlığı, Hindistan’ın gelecekteki herhangi bir güç dengesinde vazgeçilmez olduğunu hatırlatıyor. Tabii aynı zamanda, bu dengenin eşitsiz biçimde kaydığını ve sembolizmin stratejinin yerini tutamayacağını da.

Çok Okunanlar

Exit mobile version