Bizi Takip Edin

Görüş

İki terörist: Batı, Şam’da El-Kaide’nin adamına taç giydirirken Britanya tweetleri hapsediyor

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

İki adam, tek bir kelime. Önümüzdeki pazartesi Londra’daki Kingston Kraliyet Mahkemesi’nde, 72 yaşında bir büyükbaba terörizm suçlamasıyla yargıç karşısına çıkıyor; aleyhindeki delil yedi kelimelik bir tweet, öngörülen en ağır ceza ise 14 yıl hapis. Dokuz ay önce ise El-Kaide’nin Suriye kolunu kuran ve başına 10 milyon dolar Amerikan ödülü konmuş bir adam, Beyaz Saray’da ağırlanan ilk Suriye devlet başkanı oldu. Tony Greenstein ile Ahmed eş-Şara hiç karşılaşmadı. İkisi birlikte, “terörist” kelimesinin bugün ne anlama geldiğini tanımlıyor; Amerikalı okurlar içinse mesele daha da çarpıcı bir düğüm barındırıyor: Emekliye özgürlüğüne mal olabilecek o yedi kelime, Birleşik Devletler’de bütünüyle ifade özgürlüğü koruması altında. Zaten tam da bu nedenle Washington, kendi muhalifleri için başka yöntemler geliştirdi.

Önce emekliyi ele alalım; hem de bütün siciliyle, zira savcılık da öyle yapacak. Greenstein, 2018’de İşçi Partisi’nden ihraç edildi; kendisini “azılı bir antisemit” olarak niteleyen Antisemitizmle Mücadele Kampanyası’na karşı açtığı hakaret davasını kaybetti; mahkeme bu ifadenin dürüst kanaat kapsamında korunduğuna hükmetti. Elbit silah fabrikasına yönelik bir Filistin Eylemi (Palestine Action) baskını nedeniyle ertelenmiş hapis cezasını kabul etti. Hırçın, dava açmaktan çekinmeyen ve geri adım atmayan biri; Brightonlı bir Yahudi sosyalist, bir hasta bakıcı, Mosley’nin Kara Gömleklilerine karşı yürüyen Ortodoks bir hahamın oğlu. Suçlama bunların hiçbiri değil. Suçlama şu: Kasım 2023’te, kimliğini gizleyen bir hesabın kışkırtmasıyla safını belli etmeye zorlanınca, “İsrail ordusuna karşı Hamas’ı destekliyorum” yazdı. Beş hafta sonra, sabahın altı buçuğunda terörle mücadele polisleri bilgisayarlarına ve telefonlarına el koydu, kendisini dokuz saat gözaltında tuttu ve savaş hakkında paylaşım yapmasını tamamen yasaklayan şartlarla serbest bıraktı. Kendisini gözaltına alan memurlara, “Bu Orwellvari bir durum“, dedi. Az bile söylemişti.

Şimdi diğer adama bakalım; sicilini kanıtlamak için hiçbir tazminat avukatına ihtiyaç yok, çünkü o sicili bizzat Birleşik Devletler hükümeti kayda geçirdi. O dönemdeki adıyla Ebu Muhammed el-Colani olan Ahmed eş-Şara, 2003’te Irak’taki El-Kaide’ye katıldı; Amerikan güçlerince yakalanıp beş yıl hapsedildi, ardından El-Kaide’nin Suriye kolu olan Nusra Cephesi’ni kurmak üzere Suriye’ye geçti ve yayımladığı videoyla Eymen ez-Zevahiri’ye biat etti. Dışişleri Bakanlığı’nın yayımladığı arama bülteninde, liderliği altındaki örgütün “Suriye genelinde, sıklıkla sivilleri hedef alan çok sayıda terör saldırısı düzenlediği” belirtildi ve bunlar tek tek sıralandı: Bir kontrol noktasından kaçırılan yaklaşık 300 Kürt sivil; İdlib’deki Dürzi köyü Kalb Lavze’de katledilen 20 köylü; Şam, Humus ve Kuneytra’da üstlenilen intihar saldırıları. 2014’te, bizzat ABD öncülüğündeki koalisyona karşı misilleme saldırıları çağrısında bulundu. Bu nedenle BM mal varlığını dondurdu ve seyahat yasağı getirdi; başına konan 10 milyon dolarlık ödül ise onu yeryüzünde en çok aranan beş cihatçı lider arasına, Bağdadi ve Zevahiri ile aynı dar listeye yerleştirdi. “Terörist” kelimesi işte tam da bu eylemler için türetilmişti: Boşaltılan köyler, havaya uçurulan şehir merkezleri, toprağa düşen on yıllık Amerikan askerleri ve Suriyeli siviller.

Devlet, tweet atan adama karşı davasını hazırlarken bir yandan da hayatını kuşatma altına aldı. Dava açmak için on bir ay; neredeyse bir yıl ertelenen bir duruşma tarihi; nihayetinde şafak baskını ile jüri karşısına çıkış arasında geçen otuz iki ay. Ve bankaları onu birer birer terk etti. Duruşmadan iki hafta önce yayımladığı açıklamada Greenstein, gözaltına alınışından bu yana altı finans kuruluşu tarafından kapı dışarı edildiğini anlattı: Çeyrek asırlık geçmişin ardından Nationwide; otizmli oğlunun bakımı için açılan hesabı da kapatan HSBC ve First Direct; ardından hem şahsi hesaplarını hem de saymanlığını yürüttüğü tescilli bir derneğin hesaplarını donduran Santander ve ailesini tamamen dışarıda bırakan bir tasarruf bankası. Hiçbiri gerekçe göstermedi; göstermek zorunda da değiller, zira bir müşteri hakkında uyarılan bankaların o kişiye bilgi vermesi kanunen yasak. Devletin bu işe dahil olduğuna dair şüphesi de yersiz değil: Hükümetin Terör Mevzuatı Bağımsız Denetçisi, yasaklama kararlarının uygulanmasının bankaları müşterileri elden çıkarmaya, sektörün tabiriyle “riskten arınmaya”, iteceği konusunda 2023’te bizzat uyarıda bulunmuştu. Coutts Bankası, Nigel Farage’a ait tek bir hesabı kapattığında mesele başbakanın kınamasına yol açmış ve bir genel müdürü koltuğundan etmişti. Terör davasına giden yolda altı kez bankasız bırakılan bir emekli ise yalnızca sessizlikle karşılandı. Sanık suçsuz kabul ediliyor; hesapları ise değil.

Emeklinin hesapları dondurulurken savaş ağasınınki çözüldü. Şam 8 Aralık 2024’te düştü; on iki gün sonra bir Amerikan heyeti eş-Şara ile masaya oturup 10 milyon dolarlık ödülün kaldırıldığını ilan etti, dosya aynı dosyaydı, Kalb Lavze’deki mezarlar ise tam da bırakıldıkları yerde duruyordu. Britanya Başbakanı, örgütün terör listesinden çıkarılmasını değerlendirmek için “henüz çok erken“ olduğunu söyledi; ardından hükümeti 2025 yılını bu konuyu büyük bir hızla değerlendirerek geçirdi. Mart 2025’te, hükümet yanlısı milisler Alevi sahilini tararken Uluslararası Af Örgütü, sivillerin mezhepsel saiklerle kasten öldürüldüğünü belgeleyip savaş suçları soruşturması talep etti; bizzat eş-Şara’nın kurduğu inceleme komisyonu çoğu sivil 1426 kişinin öldüğünü nihayetinde doğrulayacaktı. Bu katliamlardan iki ay sonra Trump, Riyad’da kendisini kabul etti ve kameralara karşı onu süzerek şu değerlendirmeyi yaptı: “Genç, çekici bir adam; çetin ceviz, güçlü bir geçmişi var.” Haziran ayında, “Suriyelilere büyüklük şansı tanımak” adına yaptırımları kaldıran bir başkanlık kararnamesi geldi; temmuzda Washington, onun kurduğu örgütün terör örgütü statüsünü iptal etti. Britanya Dışişleri Bakanı da aynı temmuz ayında elini sıkmak üzere Şam’a uçtu; üstelik Heyet Tahrir Şam (HTŞ), Terörizm Yasası kapsamında El-Kaide’nin bir diğer adı olarak hâlâ yasaklı örgüt listesindeyken; yani Greenstein’ın iddianamesindeki Hamas ile birebir aynı hukuki statüye sahipken. Parlamento ancak ekim ayında devreye girdi ve yasağın kaldırılmasının “ulusal çıkarlara hizmet ettiği“ gerekçesiyle kaydı sildi. Kasım ayına gelindiğinde eş-Şara Oval Ofis’teydi; Hazine Bakanlığı kalan yaptırımların çoğunu askıya alırken o da Suriye’yi IŞİD karşıtı koalisyona dahil ediyordu. Hiçbir jüri o mezarların ağırlığını tartmadı. O el sıkışmalardan önce hiçbir şafak baskını yaşanmadı. Arama ilanını yazanlar, ilanı öylece indiriverdi ve parlamento tutanaklarına terör listesinin ne olduğunu kendi kelimeleriyle yazdı: Bakanlık kararıyla ayarlanabilen bir ulusal çıkar aracı.

İki dosyayı yan yana koyduğunuzda, yasa metni suçunu itiraf ediyor. Terörizm Yasası’nın 2019’da değiştirilen 12. maddesine göre bir kişi, birilerini teşvik edip etmediğine bakılmaksızın, yasaklı bir örgütü destekleyici kanaat bildirmekle suç işlemiş sayılıyor; ki Parlamento bu suçu, mahkemelerin eski yasanın kanaatleri kapsayamayacağına hükmetmesi üzerine tam da bu boşluğu doldurmak için yaratmıştı. Yasanın lafzına bakılırsa, o dönem hâlâ yasaklı olan bir örgütün komutanıyla ilişkileri tazeleyen bir Dışişleri Bakanı, Greenstein’ın yazdığı her şeyden çok daha fazla bu suçun tanımına yaklaşıyor; kimse onu yargılamayı aklından bile geçirmiyor, can alıcı nokta da tam olarak bu. Birleşik Devletler’de böylesi bir yasa metni asla var olamazdı: Yüksek Mahkeme’nin “maddi destek” kavramını en geniş yorumladığı Holder – İnsani Hukuk Projesi davasında bile, “davacıların yürütmek istediği hiçbir bağımsız savunuculuk faaliyetinin yasaklanmadığına” hükmedilmişti.

Britanya, Amerika’nın en yüksek mahkemesinin sınır çekip korumaya aldığı alanı tam anlamıyla suç haline getirdi; ardından da Şam üzerinden, suç kategorisinin elle düzenlenebildiğini gösterdi. Terörizm Yasası, hiçbir kanun koyucunun yazmadığı bir madde barındırıyor: Güçsüz olanı bağlıyor, kullanışlı olanla temas ettiği anda buharlaşıyor.

Devletin kendi resmi kayıtları, bu iki kullanımdan hangisinin asıl olduğunu ortaya koyuyor. Adalet Bakanlığı verilerine göre 2025 ortasına kadarki on dört yıl boyunca, Yasa’nın üyelik ve destek maddeleri kapsamında 55 kişi yargılandı; IŞİD döneminin tamamında yılda yalnızca dört kişi. Sonra odak noktası bombalardan kanaatlere kaydı. İçişleri Bakanlığı, Eylül 2025’e kadar olan on iki aylık dönemde 1886 terör gözaltısı kaydetti; bu, yüzde 660’lık bir artış anlamına geliyordu ve bu gözaltıların yüzde 86’sı, HTŞ’nin itibarını iade süreci başladıktan birkaç hafta sonra savaş uçaklarına sprey boya sıktığı gerekçesiyle yasaklanan Filistin Eylemi’ni desteklemekten kaynaklanıyordu. Gözaltıların davaya dönüşme oranı yüzde 47’den 17’ye çakıldı: Terör yasası kapsamında yakalanan her altı kişiden beşinin yargıç karşısına çıkarılması hiçbir zaman hedeflenmemişti, çünkü asıl ürün gözaltının ta kendisiydi. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri yasağı “ölçüsüz ve gereksiz“ olarak nitelendirdi; buna rağmen 2 bin 700’den fazla gözaltı gerçekleşti; tek bir günde 522 kişi, emekliler ve rahipler ellerindeki karton pankartlar yüzünden yaka paça götürüldü. Yüksek Mahkeme şubat ayında yasağın hukuka aykırı olduğuna hükmettiğinde polis önce duraksadı, ardından yeniden başladı; bir emniyet müdürü, Scotland Yard’ın basamaklarında 18 kişiyi daha gözaltına alırken “Yasayı o an neyse öyle uygulamak zorundayız” dedi; Yüksek Mahkeme ise bütün bu sürecin en başından beri yasal olup olmadığına kasım ayında karar verecek. Hükümetin kendi denetçisi, terör kovuşturmalarının artık rekor seviyelere ulaştığını ve “belge suçları ile yasaklama bağlantılı suçlamaların ağırlık kazandığını” teyit ediyor. Kalb Lavze’nin faillerine karşı inşa edilen mekanizma pankartları öğütüyor; Kalb Lavze’nin faili ise Oval Ofis’te koalisyon belgelerini imzalıyor.

Aynanın Amerika tarafı da kendini tamamlıyor. Başına konan ödülü kaldıran yönetim, Birinci Değişiklik sayesinde kendi vatandaşlarının sözlerini dava edemiyor; bu yüzden konuşanları sınır dışı etme yoluna gidiyor. Yeşil kart sahibi Mahmud Halil, kampüsteki savunuculuk faaliyetleri nedeniyle sivil giyimli Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) ajanlarınca gözaltına alındı; Louisiana’da 104 gün tutuldu, ilk çocuğunun doğumunu kaçırmak zorunda bırakıldı, hiçbir suçla itham edilmedi; Dışişleri Bakanı’nın, varlığının Amerikan dış politikasını tehlikeye attığı yönündeki onayıyla alıkondu. Rümeysa Öztürk yazdığı bir köşe yazısı yüzünden maskeli ajanlarca sokaktan alındı ve 45 gün hapsedildi; bir yargıç tüm bu politikanın anayasaya aykırı olduğuna hükmedip davayı düşürdü, o da yine de Türkiye’ye döndü; Halil’in yasal korumaları ise istinafta elinden alındı ve kaderi Yüksek Mahkeme’nin kararına kaldı.

Bunu Şam’daki tabloyla karşılaştırın: Bir öğrencinin yazdığı köşe yazısını Amerikan dış politikasına tehdit ilan eden aynı Dışişleri Bakanlığı, vaktiyle Bağdadi’nin yanına koyduğu bir adamın terörist statüsünü silmek için koca bir yıl harcadı. Anlaşılıyor ki bakanlığın terör listeleriyle vize listeleri aynı amaca hizmet eden tek bir listeden ibaret: Kullanışlı olanları rahatsızlık verenlerden ayırmak.

Rahatsızlık verenlerin içinde basın da var. Gazze’yi takip eden bağımsız gazeteci Richard Medhurst, şimdi Greenstein’a yöneltilen yasa kapsamında gözaltına alınan ilk muhabir oldu; hakkında hiçbir suçlama yöneltilmeden 14 ay boyunca soruşturuldu, bu çile yurt dışında da sürsün diye dosyaları Avusturya’ya iletildi. On polis memuru, paylaşımları nedeniyle The Electronic Intifada yazarı Asa Winstanley’nin evine baskın düzenledi; mahkeme arama izinlerinin usulsüz alındığına hükmederek cihazlarının iadesine karar verdi. Ortada tek bir mahkûmiyet yok; sadece aylarca el konulan ekipmanlar ve her yanı saran korku var, ki bu mekanizmanın işlevini tam olarak bu tarif ediyor. Kingston’da bile aynı refleks geçerliliğini koruyor: Greenstein’ın aktardığına göre savcılar, yayımlanmış yazılarını jüri dosyasının dışında tutmak için çabaladı; yargıç ise sanığın siyasi görüşlerinin suçun ta kendisi olduğu bir davada, “mahkemelerin kimsenin siyasi görüşleri için ses tahtası olmadığını” söyleyen eski bir kurala sığındı.

Böylece bilanço açıldığı yerde, iki adam ve tek bir kelimeyle kapanıyor. Biri kitlesel katliamlar gerçekleştiren bir örgütü yönetti ve onun peşine düşen iki hükümet, parlamento kayıtlarına geçen ifadelerle, onun aklanmasının ulusal çıkarlara hizmet ettiği sonucuna vardı. Diğeri yedi kelime paylaştı ve aynı iki hükümet, biri Terörizm Yasası’yla, diğeri göçmenlik kanunuyla, yanlış savaş hakkında yanlış sözleri söyleyen güçsüzlerin başına nelerin geleceğini göstermek için üç yıl harcadı. Greenstein, alacağı kararın kendisinden sonra gözaltına alınan herkesin bedelini belirleyeceğini savundu: Beraat bu kampanyayı tehlikeye atacak, mahkûmiyet ise ona ruhsat verecekti. Belki de öyle. Ancak asıl hüküm çoktan verildi; Riyad’da tebliğ edildi, Oval Ofis’te mühürlendi: Terörizm, devlet idaresinde bir kullanışlılık tarifidir. Eş-Şara kullanışlı hale geldi ve kelime onu serbest bıraktı. Greenstein ve 2 bin 700 pankart taşıyıcısı rahatsızlık vermeyi sürdürüyor; kelime de şafak baskınlarıyla, dondurulan hesaplarla onların üzerine çöküyor. Kingston’daki duruşma beş gün sürecek şekilde takvime bağlandı. Yargılanan kelime ise herhangi bir anlama sahip olma yükünden çoktan beraat etti.

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English