Dünya Basını
İktisatçı Michael Hudson: Mevcut savaşın tüm detayları elli yıl önce planlandı
Ünlü ekonomi profesörü ve jeopolitik uzmanı Michael Hudson, ABD’nin küresel enerji akışları üzerindeki kontrolünü kaybetmekte olduğunu açıkladı. Hudson, Washington yönetiminin İran ve Çin’e karşı uyguladığı yaptırım ve askeri baskı politikalarının, küresel ekonomiyi bin dokuz yüz otuzlar dönemindekine benzer büyük bir ekonomik çöküşe sürükleme riski taşıdığını belirtti.
Dünyaca ünlü iktisatçı, yazar ve eski Chase Manhattan Bankası ödemeler dengesi ile petrol uzmanı Prof. Dr. Michael Hudson, yayıncı ve program sunucusu Mario Nawfal ile gerçekleştirdiği mülakatta, küresel ekonominin ve jeopolitiğin geleceğine dair değerlendirmelerde bulundu.
Orta Doğu’da devam eden gerilimlerin, petrol ve altın fiyatlarının, ABD ve Çin arasındaki rekabetin ve küresel enerji akışlarının ele alındığı söyleşide Hudson, mevcut çatışmaların salt askeri bir mücadele olmadığını vurguladı. Hudson, yaşanan sürecin küresel ekonomik sistemin gelecekte hangi kurallara göre şekilleneceğini belirleme savaşı olduğunu ifade etti.
Söyleşinin başlangıcında Mario Nawfal’ın çatışmaların arka planı ve ekonomik etkilerine dair sorusunu yanıtlayan Prof. Dr. Michael Hudson, tüm bu gelişmelerin doğrudan ekonomik etkilerle ilişkili olduğunu belirtti.
Hudson, mevcut küresel durumun Çin ile yapılan bir savaştan çok daha büyük bir anlam taşıdığını kaydetti. Amerikan dış politikasının tarihsel kökenlerine değinen ünlü iktisatçı, ABD’nin yaklaşık bir asırdır dünya genelindeki petrol ticaretini kendi kontrolü altında tutmayı amaçladığını hatırlattı.
Bu politikanın temel amacının, Washington’ın kararlarına ve dış politika çizgisine uymayan ülkelerin enerjisini kesmek olduğunu belirten Hudson, bu durumu “petrol ticaretinin bir silah haline getirilmesi” olarak tanımladı.
Donald Trump’ın başkanlığı döneminde uyguladığı “kurtuluş günü gümrük vergileri” ve yaptırım politikalarının da bu stratejinin bir uzantısı olduğunu söyleyen Hudson, bu adımlarla Rusya, İran ve o dönemde Venezuela gibi petrol üreticisi ülkelere yönelik yaptırımlara katılmayan devletler üzerinde kaos yaratılmasının hedeflendiğini dile getirdi.
Bugün yaşanan askeri gerilimlerin ve ticaret savaşlarının, elli yıldır sistematik olarak yürütülen bu Amerikan stratejisinin doğrudan bir devamı olduğu tespitinde bulundu.
“Mevcut savaşın tüm detayları elli yıl önce planlandı”
Prof. Dr. Michael Hudson, bin dokuz yüz yetmişli yıllarda Amerikan hükümetine bağlı çeşitli kurumlar ve düşünce kuruluşlarıyla birlikte çalıştığını aktardı.
O dönemde Hudson Enstitüsünde askeri stratejist Herman Khan ile birlikte savunma bakanlığı ve Beyaz Saray yetkilileri için küresel çatışma senaryoları hazırladıklarını belirten Hudson, şu ifadeleri kullandı:
“Bundan elli yıl önce, bu savaşın nasıl gelişeceğine dair senaryolar üzerinde çalışan çeşitli Amerika Birleşik Devletleri hükümet kurumlarıyla birlikte görev yapıyordum. Savunma Bakanlığı ve Beyaz Saray yetkilileriyle bir araya gelmiştik. Bugün dünyada yaşanan tüm gelişmeler, elli yıl önce en ince ayrıntısına kadar planlanmıştı. Temel fikir şuydu: Eğer küresel petrol ticaretini kontrol edebilirsek, bizim onaylamadığımız politikaları izleyen ülkelere giden petrolü kesme tehdidini kullanabilir ve onlar için büyük bir kaos yaratabiliriz.”
Hudson, bu planların hayata geçirilmesi için Orta Doğu ve Batı Asya’daki petrol kaynaklarının tamamen kontrol altına alınması gerektiğinin elli yıl önce de bilindiğini ifade etti. Bu stratejik kurguda İran’ın merkezi bir konumda yer aldığını belirten iktisatçı, o dönem yapılan toplantılarda güçlü ekonomisi nedeniyle İran’ın bölgede bir güç odağı haline gelmesini engellemek amacıyla ülkeyi parçalara ayırma fikirlerinin tartışıldığını aktardı
Hudson, “Herman Khan, İran’ı bölmeye başlamak için ülkenin en doğu sınırındaki Belücistan bölgesini ayrılıkçı bir çatışma unsuru olarak kullanma fikrini ortaya atmıştı. Yakın dönemde ise Amerika Birleşik Devletleri aynı rolü Kürtler üzerinden oynamaya çalıştı ve orada bir Kürt isyanı başlatmayı umdu” dedi. Hudson, Washington’ın ana hedefinin, kendi kontrolü altında olmayan petrol ihracatçısı ülkelerle ticaret yapan diğer devletleri izole etmek ve gerekirse cezalandırmak olduğunu vurguladı.
“İran küresel petrol ticaretini çökertebilecek güce sahip”
Söyleşide, İran’ın Amerika Birleşik Devletleri’nin bu baskı ve kontrol politikalarına karşı hamleler yaparak oyunu tersine çevirdiğini belirten Prof. Dr. Michael Hudson, küresel petrol ticaretinin organize edilmesinde iki farklı vizyonun karşı karşıya geldiğini kaydetti.
Hudson, “İlk vizyon, petrolü diplomatik bir silah olarak kullanan Amerika Birleşik Devletleri’nin yaklaşımıdır. Diğeri ise kendi kalkınmasını finanse etmek için petrol ihraç etmek isteyen İran’ın yaklaşımıdır. İran, hiçbir müdahale, izolasyon veya yaptırım olmaksızın, çok kutuplu ve serbest bir petrol ticareti talep etmektedir” şeklinde konuştu.
İran’ın, Amerika Birleşik Devletleri’nin askeri üslerine ev sahipliği yapan ve bu üslerden kalkan uçakların kendisine saldırdığı Arap ülkelerindeki altyapı tesislerini hedef alarak caydırıcılık oluşturduğunu belirten Hudson, şu değerlendirmede bulundu:
“İran, maruz kaldığı varoluşsal tehdide karşı misillemede bulunarak, ‘Eğer bizi yok etmeye çalışırsanız, tüm dünyanın petrol ticaretini çökerteceğimizden emin olabilirsiniz’ mesajını verdi. Amerika Birleşik Devletleri’nin kendisini petrolsüz bırakma tehdidine karşılık İran, Körfez ülkelerinin petrol üretim tesislerini hedef alarak benzer bir tehdit dengesi kurdu. Ancak buradaki temel fark, tahrip edilen bu petrol üretim kapasitelerinin kısa sürede yeniden devreye alınamayacak olmasıdır. İran, kendilerine yönelik yeni bir saldırı durumunda Suudi Arabistan, Kuveyt ve Bahreyn gibi diğer ihracatçı ülkeleri de kapsayacak şekilde bu süreci genişleteceğini ilan etti.”
Hudson, böyle bir senaryonun küresel enerji, gübre ve kimya ticaretinde yaratacağı büyük aksamaların, dünya genelinde bin dokuz yüz otuzlardaki Büyük Buhran ölçeğinde bir ekonomik çöküşe yol açabileceğini belirtti.
Küresel ekonominin bu yılın geri kalanında zaten bir daralma ve durgunluk sürecine gireceğini öngören Hudson, dünyanın “ABD’nin enerji kontrolünü mü destekleyeceği yoksa Rusya, Çin ve İran’ın savunduğu serbest ticaret odaklı yeni bir uluslararası ekonomik düzen mi inşa edeceği” sorusuna yanıt araması gerektiğini vurguladı.
“Yapay zeka sektörü için gerekli olan enerji Orta Doğu’da”
Yayıncı Mario Nawfal’ın, yapay zeka yarışının enerji ihtiyacıyla olan ilişkisine ve bu durumun jeopolitik mücadeledeki rolüne dair sorusu üzerine Prof. Dr. Michael Hudson, enerji ve yapay zeka arasındaki bağın önemine dikkat çekti.
Donald Trump’ın enerji ticaretinin çökmesi durumunda ABD’nin kendi kendine yetebilen yapısı nedeniyle kazançlı çıkacağı yönündeki iddialarının gerçeği yansıtmadığını belirten Hudson, enerji tedarik zincirindeki bir kırılmanın aslında Çin’in yapay zeka çalışmalarına yarayacağını savundu.
Yapay zeka sistemlerinin devasa miktarda elektrik enerjisine ihtiyaç duyduğunu ve bu enerjinin yerel şebekeler tarafından karşılanmasının zor olduğunu belirten Hudson, şu analizi paylaştı:
“Yapay zeka şirketleri, elektrik maliyetlerinin çok yüksek olması ve yerel muhalefet nedeniyle bilgisayar çipi üretim merkezlerini ve veri tabanlarını enerji kaynaklarının bol olduğu Körfez ülkelerine ve Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü üyesi devletlere taşımayı planladı. Ancak İran, Batı Asya’da yaşanacak geniş çaplı bir savaşta ilk olarak bu Amerikan yapay zeka ve teknoloji yatırımlarını hedef alacağını açıkladı. İran, bu bölgelerdeki Amerikan yatırımlarının askeri işgale ve siyasi kontrole kapı aralayacağını düşünüyor.”
Hudson, Çin’in ise kendi topraklarında rüzgar ve güneş enerjisi yatırımlarına ağırlık vererek kendisini bu enerji bağımlılığından büyük ölçüde muaf tuttuğunu aktardı. Sincan bölgesindeki devasa güneş paneli tarlaları ve rüzgar enerjisi projeleri sayesinde Çin’in yapay zeka ile enerji entegrasyonunu güvence altına aldığını ifade etti. Buna karşın Trump’ın, Amerika Birleşik Devletleri’nde Fransız enerji şirketi Total gibi yabancı rüzgar enerjisi firmalarının projelerini engellediğini, güneş enerjisine yönelik adımları bloke ettiğini belirterek, ABD’nin fosil yakıtlara ve petrol lobisine bağımlı kalmaya devam ettiğini ekledi.
“ABD ordusunun silah sanayisi sadece satılmak üzere üretilmiştir”
Amerika Birleşik Devletleri’nin rüzgar ve güneş enerjisi gibi düşük maliyetli alternatif enerji kaynaklarını geliştirmek yerine petrol sektörüne öncelik vermesinin arkasındaki nedenleri açıklayan Hudson, büyük petrol şirketlerinin siyasi sistem üzerindeki finansal etkisine dikkat çekti.
Petrol ve bankacılık sektörünün ABD dış ekonomik ilişkilerindeki en güçlü iki lobi olduğunu belirten Hudson, kendisinin de geçmişte Chase Manhattan Bankasında petrol sektörü ve ödemeler dengesi uzmanı olarak çalıştığını hatırlattı.
Petrol endüstrisinin Senato ve Temsilciler Meclisinde diğer tüm sektörlerden daha fazla siyasi nüfuz sahibi olduğunu kaydetti.
Hudson, ABD ve İran arasındaki gerilimin diplomatik müzakerelerle çözülmesinin mevcut şartlarda mümkün olmadığını ifade ederek, askeri duruma ilişkin şu tespitlerde bulundu:
“Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki bu mücadele nihayetinde savaş alanında çözülecektir. ABD, petrol ticaretini kontrol etme yeteneğini korumak için son ana kadar savaşmaya kararlıdır. Ancak dünya genelinde Amerikan askeri sanayisinin ürettiği silahların, füzelerin ve savunma sistemlerinin iddia edildiği kadar etkili olmadığı görülmüştür. ABD silah endüstrisi, savaşmak için değil, müttefik ülkelere yüksek fiyatlarla satılmak üzere tasarlanmıştır. Bu silah sistemleri, İran’ın geliştirdiği asimetrik füzeler ve insansız hava araçları karşısında yetersiz kalmaktadır. Amerika’nın askeri üsleri artık bir koruma kalkanı değil, doğrudan hedef tahtası haline gelmiştir.”
Hudson, İran’ın askeri doktrininin Rusya’nın Ukrayna’daki simetrik yaklaşımından farklı olduğunu, “asimetri artı bir” stratejisi uygulayarak her saldırıya yüzde yüz elli veya daha fazla oranda misillemeyle karşılık verdiğini belirtti.
Yakın zamanda Kuveyt Havalimanı yakınlarındaki Amerikan askeri üssünün ve uçaklarının hedef alınmasının bu stratejinin bir örneği olduğunu söyleyen Hudson, geleneksel yıpratma taktiklerinin İran üzerinde işe yaramayacağını kaydetti.
“Yaptırımlar Rusya ve Çin’i kendi kendine yeten güçler haline getirdi”
Mülakatın son bölümünde ABD’nin küresel hegemonyasının sınırlarına değinen Prof. Dr. Michael Hudson, Washington yönetiminin artık İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki endüstriyel, finansal ve ekonomik üstünlüğe sahip olmadığını vurguladı.
ABD’nin elindeki tek aracın yaptırımlar yoluyla diğer ülkelerin ekonomilerinde aksaklıklar ve kaos yaratmak olduğunu belirten Hudson, bu yöntemin de uzun vadede ters teptiğini ifade etti.
Rusya’ya iki bin yirmi iki yılından sonra uygulanan gıda ve ticaret yaptırımlarının, bu ülkeyi kendi tarım ve süt ürünleri sanayisini kurmaya zorladığını belirten Hudson, Rusya’nın tahıl ithalatçısı bir ülkeden dünyanın en büyük tahıl ihracatçılarından birine dönüştüğünü hatırlattı.
Buna karşılık, Rusya pazarını kaybeden Baltık ülkelerinin ekonomilerinin büyük zarar gördüğünü dile getirdi. Benzer şekilde, Avrupa ülkelerinin Rusya’dan ucuz enerji almasının engellendiğini ve Amerikan sıvılaştırılmış doğal gazına dört kat daha fazla ödemek zorunda kaldıklarını belirten Hudson, bu yüksek maliyetler nedeniyle Alman ve Avrupa sanayisinin rekabet gücünü kaybederek üretim tesislerini Çin ve diğer Asya ülkelerine taşımak zorunda kaldığını açıkladı.
Donald Trump’ın ekonomi ve dış politika danışmanlarının yapısına da değinen iktisatçı Hudson, mülakatı şu sözlerle tamamladı:
“Donald Trump’ın etrafındaki danışmanların neredeyse tamamı gayrimenkul yatırımcıları, müteahhitler ve mülk sahiplerinden oluşmaktadır. Bu kişilerin arasında iktisatçılar ya da jeopolitik uzmanları bulunmamaktadır. Onlar paralarını gayrimenkul sektöründe, anlaşmalar yaparak ve hatta bu anlaşmaları bozarak kazanmışlardır. Dolayısıyla derinlikli bir vizyondan yoksundurlar ve askeri yöntemlerle ekonomik hedeflere ulaşılamayacağını söyleyen iktisatçıları dinlemek istemezler. Amerika Birleşik Devletleri şu anda her hamlesinin durumunu daha da kötüleştireceği matematiksel bir çıkmazın içindedir. Eğer İran’a saldırırlarsa küresel enerji piyasası çökecektir; saldırmazlarsa zaman İran, Rusya ve Çin’in lehine işleyecektir. Temmuz ayı ortasında ABD’nin stratejik petrol rezervleri tükendiğinde, enerji fiyatlarındaki artış tüm ülkede durdurulamaz bir enflasyona yol açacaktır.”