Dünya Basını
İktisatçı Pettifor: Yapay zeka şirketlerine borç verenler kamu maliyesinden daha büyük risk altında
İktisatçı Ann Pettifor, yapay zeka şirketleri ile veri merkezi altyapılarına borç veren aktörlerin kamu maliyesinden çok daha büyük bir iflas riskiyle karşı karşıya olduğunu söyledi. Gölge bankacılık sisteminin küresel varlıkların yüzde 50’sini kontrol ettiğini ve 10 milyon sterlinlik teminatla 1 milyar sterlinlik borç yaratıldığını belirten Pettifor, denetimsiz sermaye akışlarının 1873 ve 2008 benzeri yeni bir küresel krizi tetikleyebileceği uyarısında bulundu.
Ekonomi dünyasında 2008 küresel finans krizini önceden öngören çalışmalarıyla tanınan, İlerici Ekonomi Forumu Direktörü ve Londra Üniversitesi Goldsmiths Koleji Siyasal İktisat Araştırma Merkezi araştırmacısı İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, küresel borç mimarisinde biriken yeni tehlikelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Yaklaşan Birinci Dünya Borç Krizi ve bu yıl yayımlanan Küresel Kumarhane başlıklı kitapların yazarı olan makroekonomi ve politika araştırmaları uzmanı Pettifor, finans ve ekonomi yayıncısı Anthony Fatsies’in hazırlayıp sunduğu ekonomi programına konuk oldu.
Program sunucusu Fatsies’in tahvil getirilerinin son yılların zirvesine çıktığı, merkez bankalarının petrol şokları eşliğinde faiz artırdığı ve borç piyasalarının gerildiği bir dönemde mevcut durumu sorması üzerine Pettifor, küresel ekonominin 2007 öncesine benzer, hatta ölçek olarak onu aşan bir darboğaza sürüklendiğini dile getirdi.
İktisatçı Ann Pettifor, mevcut finansal döngüdeki en büyük kırılganlık noktasının kamu bütçelerinden ziyade yapay zeka sektöründe biriken olağanüstü borç yükü olduğuna işaret etti.
Pettifor, “Bugün karşı karşıya olduğumuz en büyük tehdit, yapay zeka şirketlerinin, bu şirketlere borç veren aktörlerin ve veri merkezleri gibi yapay zekayı destekleyen altyapı girişimlerinin biriktirdiği devasa borçtur. Bu borçları veren kreditörler şu anda son derece riskli bir konumda yer alıyor. Çünkü yapay zeka beklenen geliri zamanında ve öngörülen düzeyde üretemiyor, buna karşılık olağanüstü düzeyde harcama yapıyor. Dolayısıyla yapay zeka şirketlerine borç verenler kamu maliyesinden çok daha büyük bir korku ve tehdit ile yüzleşiyor.” ifadelerini kullandı.
“En büyük tehdit yapay zeka şirketlerinin biriktirdiği borçtur”
Küresel teknoloji yatırımlarının yarattığı borç dinamiğini değerlendiren Pettifor, şirketlerin ve altyapı sağlayıcılarının piyasadan çektiği trilyonlarca dolarlık kredinin geri dönüş hızının harcama hızına yetişemediğini vurguladı.
Yapay zeka veri merkezlerinin, devasa işlemci yatırımlarının ve enerji şebekesi bağlantılarının finansmanında kullanılan kaynakların geri ödeme kapasitesine ilişkin derin kuşkular taşıdığını belirten iktisatçı, durumun finansal sistemin dengesini bozduğunu aktardı.
Pettifor, “Yapay zeka sektörü devasa miktarda borcu içine çeken bir kara delik gibi çalışıyor. Bu alana sermaye akıtan kreditörlerin durumu, kamu borçlarını taşıyanların durumundan çok daha kırılgan bir hal aldı.” dedi.
Ekonomik tarihin belirli döngülerle tekerrür ettiğini belirten Pettifor, mevcut teknoloji heyecanının geçmişteki büyük spekülasyon dalgalarından farksız olduğunu kaydetti.
Yakın dönemde Lea Ahmed’in 1873 tarihindeki ilk küresel finans krizini ele alan çalışmasını okuduğunu anlatan iktisatçı, o dönemdeki sarsıntının demiryolu yatırımlarındaki aşırı spekülasyon ve patlamadan kaynaklandığını hatırlattı.
Pettifor, “Aynı eski hikayeyi tekrar tekrar yaşıyoruz. Tek fark, bu kez aşırı yatırımın demiryollarına değil doğrudan yapay zekaya yapılmış olmasıdır.” şeklinde konuştu.
“Bu, 1873 demiryolu krizinin aynı eski hikayesidir”
Tarihsel krizler ile günümüz arasındaki paralellikleri 2008 çöküşü öncesindeki kişisel deneyimleriyle birleştiren Pettifor, kendi yazdığı kriz kitabının yayımlanma sürecini paylaştı.
Kitabını 2005 yılında yazdığını ve eserin 2006 yılında basıldığını belirten iktisatçı, o dönemde patlamanın zamanlamasını tutturmakta zorlandığını ifade etti.
Pettifor, “Kitabım basıldığında her şeyin çoktan bitmiş olacağını düşünüyordum. Yayıncımın kitaba ‘Yaklaşan Birinci Dünya Borç Krizi’ başlığını koymasından ve kriz zaten yaşanırken geleceğe işaret etmesinden büyük endişe duymuştum. Ancak yanılmıştım çünkü çöküş Ağustos 2007 tarihine kadar fiilen patlak vermedi. Bugün de benzer bir hissiyat içindeyim. 2007 ile 2009 dönemi ile bugünkü tablo arasındaki temel fark borcun akılalmaz ölçeğidir.” ifadelerini kullandı.
Söz konusu borç kütlesinin kaynağına değinen Pettifor, 2008 krizinin bankaların geleneksel mevduat ve kredi kanallarından ziyade, geri alım anlaşmalarının yapıldığı piyasalarda ve denetim dışı kalan gölge bankacılık sisteminde filizlendiğini hatırlattı.
Aradan geçen yıllarda düzenleyici kurumların bu alanı disiplin altına almak yerine daha da büyümesine göz yumduğunu vurgulayan Pettifor, “2007 ile 2009 krizi geri alım pazarlarında, yani gölge bankacılık sisteminde doğmuştu. Ancak gölge bankacılık sektörü o günden bu yana muazzam bir büyüme kaydetti. Bu nedenle karşımızdaki tablo 1873 demiryolu vakasının birebir kopyasıdır, tek ayrım borcun ulaştığı inanılmaz boyuttur.” dedi.
“Kamu otoritelerinin merkezinde büyük bir sorumsuzluk var”
Finansal piyasaların kontrolden çıkmasında en büyük sorumluluğun denetleyici kurumlarda olduğunu vurgulayan Ann Pettifor, küresel para politikasını yöneten aktörleri açık bir dille eleştirdi.
Başta Amerikan Merkez Bankası olmak üzere Avrupa Merkez Bankası, İngiltere Merkez Bankası ve Japonya Merkez Bankası gibi kurumların görevlerini yerine getirmediğini belirten iktisatçı, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Benim açımdan asıl mesele, düzenleyici otoritelerimizin küresel finans sistemini yönetme konusundaki başarısızlığıdır. Kolay paranın ve ucuz kredinin sınırsızca yaratılmasını engelleyemediler. Milyarlarca, trilyonlarca dolarlık bu kontrolsüz kredinin gölge bankacılık sisteminde ve geri alım piyasalarında dolaşmasına izin verdiler. Otoriteler bu piyasaları belki izliyor ancak kesinlikle düzenlemiyor ve denetlemiyor. Eski tarz güven esasına dayanması gereken bir parasal sistemi yönetmekle yükümlü olan kamu otoritelerinin kalbinde büyük bir sorumsuzluk yatıyor.”
Paranın özü itibarıyla toplumsal bir uzlaşı ve güven mimarisi olduğuna dikkat çeken Pettifor, Uluslararası Ödemeler Bankası araştırmacılarından Inaki Aldasoro tarafından kaleme alınan çalışmaya atıfta bulundu.
Paranın fiziksel bir meta değil, kurumsal kurumlar bütünüyle ayakta tutulan bir toplumsal inşa olduğunu belirten ekonomist, devletlerin sınırlarını aşan küresel finansal akışların başıboş bırakılmasını tehlikeli bulduğunu aktardı.
Pettifor, “En güçlü devlet olan ABD dahil tüm ülkelerin yasal sınırlarının ötesine taşan bu güven sistemini küresel düzeyde nasıl yöneteceksiniz? Elbette bunu geçmişte başardık ve yeniden yönetebiliriz. Ancak kamu otoriteleri krizleri önlemek yerine krizlerin yaşanmasına izin vermeyi ve faturası vergi mükelleflerine çıkan son derece maliyetli kurtarma paketlerine başvurmayı tercih ediyor.” dedi.
“Zengin ülkeler fakir ülkelerden çok daha büyük bir borç batağında”
Geçmiş kriz dinamiklerini 1970’li yıllara kadar götüren Pettifor, düşük gelirli ülkelerin borçları üzerine çalıştığı dönemdeki gözlemlerini aktardı.
Gelişmekte olan ülkelerin 1970’lerdeki enflasyon dalgası ve 1971 yılında dönemin ABD Başkanı Richard Nixon’ın Bretton Woods sistemini fiilen yıkması neticesinde kontrolsüz kredi mekanizmalarına mahkum edildiğini anlatan iktisatçı, şu bilgileri verdi:
“O dönemde merkez bankaları tarafından piyasaya sınırsız miktarda para pompalandı. Friedrich Hayek’in de John Maynard Keynes’in de gayet iyi açıklayacağı üzere, çok fazla paranın çok az mal ve hizmetin peşinden koşması kaçınılmaz olarak enflasyona yol açtı. Ardından 1979 ve 1980 yıllarında Paul Volcker sahneye çıktı ve faiz oranlarını eşi görülmemiş seviyelere fırlatarak tüm borç yapısını darmadağın etti. Ben 2000’li yılların başında düşük gelirli ülkelerin borçlarıyla uğraşırken bu ülkelerin toplam borcu 300 ila 500 milyar dolar civarındaydı ve bu rakam kendi milli gelirlerine kıyasla çok ağırdı.”
Kendi odak noktasını gelişmekte olan ülkelerden zengin batılı ekonomilere çevirdiğinde dehşete düştüğünü ifade eden iktisatçı, Anglo-Amerikan dünyasının borç batağına saplandığını gördüğünü aktardı.
Pettifor, “İngiltere, ABD ve Avustralya’daki borç tablosuna baktığımda şoke edici bir gerçekle karşılaştım. Borç seviyeleri ile bu borçları ödeyecek beklenen gelir arasında akılalmaz bir uçurum vardı. Borç stoku, bu ülkelerin yıllık ekonomik üretiminden tamamen kopmuştu. İlginç olan, Avrupa kıtasının o dönemde kredi yaratımı konusunda çok daha temkinli davranmasıydı. Biz Anglo-Amerikan ekonomilerinde kredi kartı çılgınlığı yaşıyorduk. Üniversiteye giden, hiçbir geliri ve iş garantisi olmayan çocuklarıma bankalar deste deste kredi kartı gönderiyordu. Fransa’da ise insanlar kredi kartı bile alamıyor, klasik banka kredilerini tercih ediyordu. Biz kolay parayla adeta aklımızı yitirmiştik.” ifadelerini kullandı.
“Devletler yok olup gitmez, kamu borcu özel borçtan daha az tehlikelidir”
Podcast sunucusu Anthony Fatsies’in günümüzde kamu borçlarının hanehalkı ve şirket borçlarına kıyasla çok daha yüksek seviyelere ulaştığı yönündeki tespiti üzerine Pettifor, kamu borcu ile özel sektör borcu arasındaki yapısal farkı ortaya koydu.
Devletlerin borçlanma kapasitesinin özel şirketlerle kıyaslanamayacağını vurgulayan İngiliz iktisatçı, vergi gelirlerinin sağladığı daimi nakit akışına dikkat çekti.
Pettifor, “Büyük devletler açısından kamu borcu, özel sektör borcundan her zaman daha az tehlikelidir. Çünkü devletlerin vergi gelirleri şeklinde garanti altına alınmış gelir akışları ve teminatları vardır. Özel şirketler ise gelecekte kesinleşmiş bir nakit akışına sahip değildir. İngiltere’de ya da ABD’de yurttaşlar yasa gereği vergi ödemek zorundadır, bu da hazineye sürekli bir kaynak sağlar.” dedi.
Tarihsel örneklere başvuran iktisatçı, 19. yüzyılda İngiltere’nin yüz yıllık konsol tahvilleri ihraç ettiğini, devletin sürekliliği güvencesiyle ebedi borç senetleri sattığını hatırlattı.
Zimbabwe gibi kriz yaşayan ülkelerin dahi iflas eden bir şirket gibi yeryüzünden silinmediğini belirten Pettifor, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki İngiltere ekonomisini anlattı.
Pettifor, “1945 yılında İkinci Dünya Savaşı bittiğinde İngiltere’nin kamu borcu milli gelirinin yüzde 250’si seviyesindeydi. Altı yıl boyunca fabrikalarımız üretim yapamamış, genç iş gücümüz cephelerde hayatını kaybetmişti. Hükümet gıda ve cephane sağlamak için ekonomiye sürekli para aktarıyordu ancak karşılığında vergi geliri toplayamıyordu.” şeklinde konuştu.
Savaş sonrasında İşçi Partisi iktidarının harcamaları kısmak yerine tam tersine kamusal yatırımları artırdığını vurgulayan Pettifor, sürecin ekonomi üzerindeki canlandırıcı etkisini aktardı.
Pettifor, “Savaştan sonra hükümet Ulusal Sağlık Servisi’ni kurdu, eğitim sistemini, konut sektörünü ve kömür madenlerini kamulaştırdı. Tüm bu kamu harcamaları istihdam yarattı, istihdam ise gelir üretti. Kısa süre içinde kamu borcunun milli gelire oranı yüzde 250’den yüzde 20 düzeyine geriledi ve bu denge 1970’lerde Margaret Thatcher dönemi başlayana kadar korundu. Dolayısıyla kamu borcu çözümsüz bir felaket değildir. Bugün ABD’nin kamu borcunun milli gelire oranı da tek başına bir kriz sebebi sayılamaz.” dedi.
“Gölge bankacılık küresel kumarhanenin merkez üssü haline geldi”
Geleneksel ticari bankalar ile gölge bankacılık sektörü arasındaki güç dağılımına değinen Ann Pettifor, 2008 yılından sonra getirilen kuralların asıl tehlikeyi ortadan kaldırmadığını, aksine denetimsiz alana kaydırdığını belirtti.
Caddelerdeki geleneksel mevduat bankalarının küresel finansal varlıkların yaklaşık yüzde 50’sini elinde tuttuğunu, kalan yüzde 50’lik payın ise tamamen gölge bankacılık havuzuna geçtiğini ifade eden iktisatçı, bu yapının üretken yatırımları baltaladığını dile getirdi.
Pettifor, finansal sermayenin paradan para kazanma arayışının reel ekonomiyi çökerttiğini şu sözlerle aktardı:
“Geleneksel bankaların çılgınca kredi dağıtmasını zorlaştıran kurallar koyduk ancak krizi doğuran gölge bankacılık yapısının olduğu gibi faaliyet göstermesine izin verdik. Bu denetimsiz sistemde devasa bir para fazlası yaratıldı ve paradan kolay yoldan para kazanmak mümkün hale geldi. İşte benim ‘Küresel Kumarhane’ olarak adlandırdığım mekanizma tam olarak budur. Bütün ihtiyacınız olan küçük bir teminattır. Sisteme 10 milyon sterlinlik mütevazı bir teminat koyup, kaldıraç kullanarak 1 milyar sterlinlik borç yaratabiliyorsunuz. Durum böyleyken hangi rasyonel sermaye sahibi rüzgar enerjisi santrali kurmakla, güneş paneli üretmekle ya da elektrikli araç fabrikası açmakla uğraşır? Kolayca borçlanıp faizlerin veya yakıt fiyatlarının yüzde 1 inip çıkacağı üzerine bahis oynayarak zahmetsizce servet kazanmak varken kimse üretken alana yatırım yapmaz.”
Riskten korunma amacıyla kurulan fonların büyük bölümünün amacından saptığını kaydeden Pettifor, “Kendilerine korunma fonu diyen kurumların neredeyse tamamı gerçekte spekülasyon fonudur. Çünkü risk yönetimi yapmıyor, doğrudan kumar oynuyorlar. Spekülasyon toplumsal açıdan kabul edilemez bir faaliyettir; zira toplumun ürettiği zenginliğin hiçbir emek harcanmadan belirli ellerde toplanmasına ve reel ekonominin çürümesine yol açıyor.” dedi.
“Üniversiteler emlak yöneticisine ve rant arama merkezine dönüştü”
Finansallaşmanın ve rant ekonomisinin toplumsal dokuyu nasıl tahrip ettiğini günlük yaşamdan örneklerle anlatan Ann Pettifor, İngiltere’deki yükseköğretim sisteminin geldiği noktaya sert eleştiriler yöneltti.
Üniversiteye hazırlanan gençlerin barınma kriziyle boğuştuğunu aktaran iktisatçı, eğitim kurumlarının birer emlak spekülatörüne evrildiğini kaydetti.
Pettifor, “Etrafımdaki gençlerin üniversiteye başlarken yıllık 10 bin sterlini bulan yurt ve oda kiraları ödemek zorunda kaldığını görüyorum. Bizim öğrencilik yıllarımızda kaldığımız yerler dökülüyordu, bulaşık ya da çamaşır makinelerimiz yoktu ancak barınmak için servet ödemek zorunda kalmıyorduk. Üniversiteler birer ilim yuvası olmaktan çıktı; rant peşinde koşan birer emlak yöneticisine dönüştü. Bugün Londra Ekonomi Okulu bünyesinde yüksek lisans yapmak isterseniz dağ gibi harç ücreti ödersiniz ancak karşılığında çok az eğitim alırsınız. Çünkü saygın hocaları ve iktisatçıları istihdam etmek üniversite yönetimlerine pahalı geliyor, buna karşılık lüks öğrenci yurtları kiralayıp rant toplamak son derece karlı sayılıyor. Ekonomiyi derin bir anlayışla geliştirecek uzmanlara yatırım yapmak yerine, bir miktar teminatla bina dikip rant toplamayı seçen bu çarpık düzen, siyasi huzursuzlukların ve nihayetinde yapay zeka sektöründe gördüğümüz dengesizliklerin temel sebebidir.” diye konuştu.
“Çin küresel ticaret sisteminde kendisine söylenenleri yaptı”
Küresel sistemdeki dengesizliklerin yalnızca finansal piyasalarla sınırlı kalmadığını, ticaret cephesinde de büyük çatışma hatları yarattığını vurgulayan Pettifor, Çin ile Batı arasındaki gerilime odaklandı.
Çin’in devasa ticaret fazlası verirken ABD’nin rekor düzeyde dış ticaret açığı verdiğini belirten iktisatçı, Avrupa sanayisinin ciddi bir varoluş kriziyle karşı karşıya kaldığını söyledi.
Avrupa otomotiv sanayisinin Çin menşeli elektrikli araçlar karşısında erime tehlikesi yaşadığını belirten uzman, Pekin yönetiminin bu noktada planlı bir devlet stratejisi izlediğini kaydetti.
Pettifor, “Çin elektrikli araçlar alanına çok öngörülü bir yatırım yaptı, kamu kredilerini bu sektörlere akıttı ve güçlü bir altyapı kurdu. Şimdi ise küresel piyasa mekanizması üzerinden Avrupa pazarını bu araçlarla dolduruyor. Bu tablo Avrupa’nın köklü otomobil endüstrisini yok edecek bir eşiğe geldi. Bunun Almanya ve Fransa’da şimdiden çok ağır siyasi neticeleri oluyor. Merkez bankacıları fildişi kulelerinde oturup sadece enflasyon ve faiz üzerine vaaz verirken, reel sanayi altyapısını çökertecek ve belki de dünyayı savaşa sürükleyecek devasa bir siyasi kriz mayalanıyor. Olan bitenden ötürü tek başına Çin’i suçlayamam. Çin, 2000 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne girdiğinde kendisine dayatılan kuralları harfiyen uyguladı. Batı dünyası onlara sınırların serbest olduğu, ticaretin engelsiz aktığı küresel sisteme uyum sağlamalarını söyledi ve onlar da bunu yaptı.” değerlendirmesini paylaştı.
Çin’in ihracata dayalı büyüme modelinin kendi içinde de büyük bir gelir adaletsizliği ürettiğine işaret eden iktisatçı, kıyı bölgeleri ile iç kesimler arasındaki uçurumun Çin Komünist Partisi için de ciddi bir tehdit teşkil ettiğini aktardı.
Aynı adaletsizliğin ABD içinde de geçerli olduğunu belirten Pettifor, “ABD’de eski sanayi kuşağı olan pas bölgesinde iyi ücretli işler yok oldu, aileler ev alamaz hale geldi. İnsanlar kendilerini bu küresel piyasa canavarından koruyacak güçlü bir lider arayışına girdi ve bu nedenle Donald Trump gibi figürler iktidara gelebildi. Trump her şeyi düzelteceğini vadederek geldi fakat tarihin en büyük sahtekarlarından biri olduğu ortaya çıktı. İnsanlar onu gönderdi ancak yeni yönetimin de gelir eşitsizliğini çözecek kapsamlı bir planı bulunmuyor. California eyaletinde oylanacak olan beklenmedik kazanç vergisi gibi adımlar umut verici olsa da bunlar tüm sistemi dönüştürmeye yetmeyen cılız girişimlerdir.” dedi.
“Sermaye akışlarını kontrol etmek değil, yönetmek zorundayız”
Küresel krizden çıkış için köklü bir reform önerisi sunan Ann Pettifor, sınır ötesi sermaye hareketlerinin serbest piyasa anarşisine terk edilemeyeceğini kaydetti.
Sermaye hareketlerinde yasakçı bir kısıtlama yerine rasyonel bir yönetim mekanizması kurulması gerektiğini ifade eden yazar, ülkelerin kendi iç dinamiklerine uygun para politikası yürütebilmeleri için bu adımın şart olduğunu belirtti.
Pettifor, “Benim köklü bir teklifim var: Sınır ötesi sermaye hareketlerini yönetmeye başlamak mecburiyetindeyiz. Burada kontrol kelimesini değil, özellikle yönetmek kelimesini kullanıyorum. Çünkü faiz haddi gibi ekonominin en temel kaldıraçlarının küresel spekülatörlerin keyfine göre değil, yerel ekonominin gereksinimlerine göre belirlenmesi en temel mantık kuralıdır. İngiltere’nin ihtiyaç duyduğu faiz oranı ile Avustralya’nın ihtiyacı tamamen farklıyken, bizim oranımızın dış piyasalarca belirlenmesi kabul edilemez. Merkez bankacılarının makro ihtiyati araçlar dedikleri mekanizmalarla bu akışları dengelemek zorundayız. Bunun gerçekleşmesi ise uluslararası işbirliğini ve diplomatik eşgüdümü gerektirir.” ifadelerini kullandı.
Mevcut ABD yönetiminin müttefikleriyle dahi kutuplaşma içine girdiğini ve uluslararası diplomasi zeminini tahrip ettiğini kaydeden Pettifor, küresel finansal sistemin iklim krizi gibi tekil ve ortak bir yapı olduğunu, işbirliği olmaksızın kurtarılamayacağını savundu.
İktisatçı, “Çin’in sürekli ihracata odaklanmaktan vazgeçip kendi halkının gelir seviyesini ve iç tüketimini artırmaya yönelmesi gerekiyor. Aynı şekilde İngiltere gibi ülkelerin de tüketim çılgınlığı yerine yeniden üretim yapmaya başlaması şart. Eğer telefon ithal etmek istiyorsak, karşılığında gelir getirecek bir şeyler imal etmek zorundayız. 1945 yılında Bretton Woods konferansında dünyanın önde gelen iktisatçıları bir araya gelerek döviz kurlarını ve ticaret sistemini istikrara kavuşturan bir mimari kurdular. 1945 ile 1971 yılları arası tüm dünya için iktisadın altın çağı oldu; küresel refah ve istikrar sağlandı. Deregülasyon ile her şeyi yıktık. Yeniden nasıl yapacağımızı gayet iyi biliyoruz, eksik olan tek şey küresel liderliktir.” diye konuştu.
“Para bilgisayara girilen sayılardan veya altından ibaret değildir”
Ortadoğu’daki gerilimlerin ve jeopolitik kırılmaların küresel ekonomi üzerindeki yıkıcı etkilerine de değinen Pettifor, siyasetçilerin dünyayı ortak paydada buluşturmak yerine daha fazla kutuplaştırdığını dile getirdi.
Sistemin düzeltilmesi için geçmişte olduğu gibi yeni bir felaketin beklenmesinden korktuğunu aktaran araştırmacı, “Korkarım ki bu akıl ve liderlik noktasına ancak yeni ve yıkıcı bir küresel felaketin ardından varabileceğiz. O gün uyandığımızda masaya oturup 1945’te yaptığımız gibi sistemi temelinden onarmamız gerektiğini anlayacağız. Ancak krizler çok yıkıcıdır ve bedelini her zaman masum insanlar öder. 2008 krizinde evlerini kaybedip sokakta kalan yüz binlerce aileye hiçbir tazminat ödenmedi. İngiltere ekonomisi o krizin etkilerini üzerinden asla tam olarak atamadı. Çözüm Vakfı ile Bütçe Sorumluluk Ofisi raporları halkın yaşam standartlarının 2008’den bu yana yerinde saydığını ve hatta gerilediğini açıkça ortaya koyuyor. İnsanların geleneksel siyaset sınıfına inancını yitirmesine ve alternatif arayışlara yönelmesine şaşırmamak gerekir.” ifadelerini kullandı.
Görüşmenin son bölümünde kripto varlık piyasalarına ve paranın kurumsal temellerine odaklanan Pettifor, sanal varlıkların tehlikeli birer spekülasyon aracından öteye geçemediğini vurguladı.
Kısa süre önce kripto para borsası Binance bünyesinde yaşanan milyarlarca dolarlık güvenlik ihlalini hatırlatan iktisatçı, bu piyasaların denetimsizliğin zirve noktası olduğunu belirtti.
Pettifor, “Kripto varlıklar kuralsızlaştırmanın ulaştığı en uç noktadır. Suç şebekelerinin cirit attığı bir alanı yatırım aracı sanıp içine atladık, ardından elimiz yandı. Paraya bakış açımızı bütünüyle değiştirmek zorundayız. Parayı altın veya sigara gibi sınırlı, kıt bir meta olarak görme yanılgısından kurtulmalıyız. Para bir meta değildir; Uluslararası Ödemeler Bankası’nın gayet açık ifade ettiği gibi bir toplumsal inşadır. Bağımsız bir merkez bankası, adil bir vergi sistemi, muhasebe nizamı ve sözleşmeleri koruyan bağımsız bir yargı erki olmadan para var olamaz. Afrika’nın bu kurumlardan yoksun bölgelerinde para mekanizması çalışmaz.” şeklinde konuştu.
Paranın bilgisayara yazılan rakamlardan veya maden külçelerinden ibaret olmadığını vurgulayan iktisatçı, değerlendirmesini şu sözlerle tamamladı:
“Kripto dediğiniz şey bilgisayara girilen birtakım anlamsız sayılardır; altın ise getiri üretmeyen kısır bir varlıktır. Gerçek para ise bir ödeme vaadidir, toplumsal bir sözleşmedir ve tamamen karşılıklı güvene dayanır. Binance çevresindeki aktörlerin ne kadarı güvenilirdir? Neredeyse hiçbiri. Paranın bir meta olduğu şeklindeki tarih öncesi yanılsamayı terk etmediğimiz sürece finansal istikrarı sağlayamayız. Yine de umutsuzluğa kapılmamalıyız. Merhum antropolog David Graeber’in dediği gibi, içinde yaşadığımız bu ekonomik düzen bizim tarafımızdan yaratıldı ve onu yeniden inşa etmek, sistemi baştan aşağı değiştirmek tamamen bizim elimizdedir.”