Dünya Basını
İktisatçı Richard Wolff: ABD’de oligarklar devleti rehin alarak piyasayı yönetiyor
Ekonomi profesörü Richard Wolff, Batı dünyasındaki derin siyasi ve ekonomik krizin çöken küresel hegemonyanın ve sömürgecilik mirasının tükenişinden kaynaklandığını belirtti. ABD içindeki çıkar çatışmalarına değinen Wolff, askeri, medikal ve petrol kartellerinin siyaset mekanizmasını rehin alarak piyasaları kendi karlılıkları doğrultusunda manipüle ettiğini vurguladı.
Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen’ın çevrim içi söyleşi programına konuk olan Amerikalı siyaset iktisatçısı ve Massachusetts Amherst Üniversitesi Fahri İktisat Profesörü Richard Wolff, Batı dünyasının içinden geçtiği siyasi, ekonomik ve toplumsal krizleri değerlendirdi.
Diesen, Batı başkentlerinde hissedilen meşruiyet krizine, seçim süreçlerindeki tıkanıklığa, derinleşen gelir eşitsizliğine ve medya üzerindeki anlatı kontrolüne dikkat çekerek bu sorunların yalnızca partiler arası iktidar değişimleriyle açıklanamayacak kadar yapısal bir boyuta ulaştığını dile getirdi.
Profesör Wolff ise ABD ve Avrupa’nın ortak bir tarihsel döngünün sonuna geldiğini belirterek küresel kapitalizmin kurduğu sömürgeci düzenin artık geri döndürülemez bir çözülme evresine girdiğini aktardı.
Konuşmasına ABD’deki başkanlık seçimlerine bir ay kaldığını hatırlatarak başlayan Profesör Wolff, ülkedeki siyasi tablonun ürkütücü bir hal aldığını kaydetti. Washington’daki karar vericilerin sergilediği tutumu hayretle izlediğini belirten Wolff, “Kendi hükümetimin ve aynı zamanda Avrupa’daki yöneticilerin sergilediği davranışlara her gün şaşırıyorum. Seçimlere tam bir ay kaldı ve burada büyük liderimizin kararlı bir ölüm sarmalına girdiğine tanıklık ediyoruz. Bu tablo, bizleri bile şaşırtacak düzeyde bir yozlaşmanın ya da açık bir ölüm arzusunun olağanüstü bir göstergesidir” dedi.
Siyaset bilimci Glenn Diesen, krizin yalnızca ABD ile sınırlı kalmadığını; Almanya’da Friedrich Merz ve Şansölye Friedrich Merz etrafındaki tartışmalardan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un yaşadığı meşruiyet kaybına kadar tüm kıtada benzer bir demokratik açığın ortaya çıktığını vurguladı.
Halk kitlelerinin sistemin derin bir sarsıntıya ve köklü reformlara ihtiyaç duyduğunu hissettiğini belirten Diesen, servet yoğunlaşması ve güvenlik politikalarındaki başarısızlıkların arkasında yatan ortak paydayı sordu. Profesör Wolff, bu durumu anlamak için modern dünya ekonomisinin kuruluşuna ve kapitalizmin tarihsel diyalektiğine bakmak gerektiğini ifade etti.
“Kapitalizmin dünya ekonomisi kurması tarihi bir başarıydı ancak bu çok kötü inşa edilmiş bir işti”
Avrupa ve ABD ile birlikte Japonya’nın da benzer bir kriz yaşadığını aktaran Profesör Wolff, uzun süredir gelişmekte olan bir imparatorluk isyanına şahitlik edildiğini söyledi. Avrupa ülkelerinin on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda küresel ölçekte bütünleşik bir pazar inşa ettiğini hatırlatan Wolff, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Karl Marx, modern kapitalizmin en büyük tarihi başarılarından birinin dünya ekonomisinin ve küresel pazarın kuruluşu olduğunu defalarca söylemişti. Bu sayede Afrikalılar Avrupalıların ne yaptığını öğrenebildi, Asyalılar Latin Amerika’daki gelişmeleri takip edebildi; toplumlar birbirleriyle ticaret yaptı, karşılıklı yatırımlarda yer aldı ve birbirlerinden öğrendi. Bu tespitte Marx ile tamamen aynı fikirdeyim. İnsanlık deneyimini kölelik ve feodalizmin ötesine taşıdığı için kapitalizme her zaman hakkını teslim ederim. Ancak madalyonun diğer yüzünde derin bir sorun var. Bir dünya ekonomisi kurdular ama bunu korkunç derecede kötü yaptılar. Bu, son derece berbat inşa edilmiş bir işti.”
Küresel sistemin kuruluş modelinin yıkıcı eşitsizlikler ürettiğini vurgulayan Wolff, “İnşa ettikleri dünya ekonomisinin yalnızca ufacık bir kısmı, yani Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya olağanüstü zenginleşti. Dünyanın geri kalanı ise baştan sona yoksulluğa mahkum edildi; yalnızca odun kesen, su taşıyan köleler haline getirildi. Öğrencilerime sık sık Belçika örneğini veririm. Belçika, Kuzeybatı Avrupa’nın yoksul bir köşesiyken Kongo’yu ele geçirdikten sonra çok zengin ve güçlü bir yer haline geldi. Bugün Brüksel’deki Avrupa Birliği bürokratları oradaki güzel ortaçağ mimarisinin tadını çıkarıyorsa bu sömürge düzeni sayesindedir” ifadelerini kullandı.
Sömürgeci güçlerin yerli halklardan gasp edecek toprak bulamamaya başladığı andan itibaren birbirleriyle çatışmaya girdiğini anlatan Wolff, İngiliz, Rus, Fransız ve Alman imparatorluklarının küresel ölçekte karşı karşıya geldiğini belirtti.
Yıllar önce hazırladığı doktora tezinin Doğu Afrika’da İngiliz ve Alman emperyalizminin çatışmasını konu aldığını aktaran Wolff, bu doyumsuz paylaşım mücadelesinin insanlık tarihinin en yıkıcı iki felaketi olan Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ile sonuçlandığını kaydetti.
“Tüm imparatorlukların mirası tek bir kurşun dahi sıkılmadan ABD’ye devredildi”
Savaşların doğrudan imparatorluklar arasında ve imparatorlukların varlığı pahasına yürütüldüğünü belirten iktisatçı, toz duman dağıldığında sahnedeki neredeyse tüm küresel aktörlerin çöktüğünü ifade etti. Almanya, Fransa, İtalya ve Japonya’nın yıkıldığını hatırlatan Wolff, Atlantik ve Pasifik okyanuslarının sağladığı coğrafi yalıtım ve o dönemde hava gücünün henüz kıtalararası yıkım kapasitesine ulaşmamış olması sayesinde ABD’nin fiziki yıkımdan kurtulduğunu vurguladı.
İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği’nin 28 milyon insanını kaybettiğini, ABD’de ise bu sayının yaklaşık 400 bin düzeyinde kaldığını belirten Wolff, “Bu iki rakam kimin hayatta kaldığını, kimin ise tükendiğini açıkça gösterir. Ancak insanların zihninin karıştığı nokta tam da burada başlıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından ABD, kendisinden önce gelen bütün imparatorlukların toplam mirasını devraldı. Tarihte bunun bir benzeri daha yoktur. Avrupalıların yüzyıllar boyunca organize ettiği, tedarik zincirlerini kurduğu, sanayisini kendi merkezine topladığı küresel sömürge sistemi kendi kendini havaya uçurdu ve bütün küresel imparatorluk projesini doğrudan ABD’nin kucağına bıraktı” dedi.
Yirminci yüzyılın ikinci yarısında ABD’de yaşanan olağanüstü refah patlamasının bu mirasın eseri olduğunu belirten Wolff, durumu mevcut siyasi liderlikle kıyaslayarak açıkladı:
“Ben bu ülkede olağanüstü bir zenginliğin hüküm sürdüğü o tuhaf ikinci yarıda yaşadım. Neden böyle bir refah vardı? Çünkü mirasa konmuştuk. Tıpkı Donald Trump’ın akıl almaz serveti gibi. Trump bu serveti babasından devraldı; kendisi neredeyse hiçbir şey yapmadı. Parasının büyük kısmını kaybetti ya da New York’taki gayrimenkul dalgasının üzerinde yüzdü. Ülke olarak biz de geçmişin bütün sömürgelerini bu şekilde miras aldık. Şimdi ise çok acı bir gerçekle yüzleşiyoruz: Eski imparatorlukların tamamını devraldıysanız, sömürgeciliğe karşı on dokuzuncu yüzyılda filizlenen ve yirminci yüzyılda devasa bir güce ulaşan sömürge karşıtı isyan dalgasını da göğüslemek zorundasınız.”
Hindistan’da Mahatma Gandhi’nin, Doğu Afrika’da Jomo Kenyatta’nın öncülüğünü yaptığı bağımsızlık hareketlerinin sömürgecilik çağını kapatarak sömürge karşıtı bir dönemi başlattığını aktaran Wolff, Washington’ın bugün küresel ölçekte tanık olduğu gerilemenin tarihin bu doğal diyalektik tepkisinden kaynaklandığını vurguladı.
“Ölmekte olan bir imparatorluğun sömürgeci hayalleriyle karşı karşıyayız”
Avrupa’nın imparatorluk kaybı sürecinde ABD’den çok daha ileri bir aşamada yer aldığını, ancak Washington’ın tüm küresel hegemonyayı birden kaybetme riskiyle yüzleştiğini söyleyen Wolff, Batılı liderlerin söylemlerinde anakronik bir sömürgecilik fantezisinin yeniden üretildiğini belirtti. Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas’ın Rusya’yı yenilgiye uğratma ve küçük parçalara bölme çağrılarına değinen iktisatçı, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Kaja Kallas büyük bir tutkuyla Rusya ile savaşmaktan, Rusya’yı yenmekten ve onu parçalamaktan söz ettiğinde ne yapıyor biliyor musunuz? Farkında bile olmadan 1884 yılında Şansölye Otto von Bismarck’ın himayesinde toplanan Berlin Konferansı’nı yeniden canlandırıyor. O dönem emperyalistler Berlin’de bir araya gelip Afrika haritasını masaya sermiş, cetvelle paylaştırmıştı; Almanlar burayı alsın, Fransızlar şurayı alsın, İngilizler öbür parçayı yönetsin demişlerdi. Bugün Kallas’ın dile getirdiği şey tam anlamıyla bir fantezidir ve asla gerçekleşmeyecektir. Ukrayna’da kaybediyorlar. Kuzey Atlantik İttifakı 1990 sonrasında doğuya doğru nasıl genişlediğine dair parlak hikayeler anlatıyordu; Polonya, Çekya, Slovakya, Slovenya, Romanya, Bulgaristan ve Macaristan gibi ülkeleri bünyelerine kattılar. Evet, ama Ukrayna’yı alamayacaklar. Asıl mesele Ukrayna da değil; mesele sömürgeciliği yeniden canlandırma hayalidir.”
Bu nostaljik hezeyanın ABD’de de farklı şekillerde tezahür ettiğini aktaran Wolff, “Tezimi güçlendirircesine Donald Trump da Grönland’ı satın almaktan, Kanada’yı bir Amerikan eyaleti haline getirmekten veya Panama Kanalı’nı geri almaktan söz ediyor. Bunlar ölmekte olan bir imparatorluğun hezeyanlarıdır. Geçmişin zenginliğini sömürgeciliği fantastik bir şekilde yeniden yaşayarak koruyabileceklerini zannediyorlar” değerlendirmesini yaptı.
Konuşmasında Ortadoğu’daki gelişmelere de yer veren Wolff, “İsrail yerleşimci sömürgeciliği denedi ve soykırımla sonuçlandı. Durum bundan ibarettir. Tarihin akışı önünüze bir set çekmişse, geçmişin yöntemleriyle o seti aşamazsınız” uyarısında bulundu.
“Tarihteki her çöken imparatorluk gibi elitlerimiz kendilerini korumak için toplumu feda ediyor”
İmparatorlukların yükseliş, zirve ve çöküş dönemlerindeki toplumsal davranış kalıplarını özetleyen Wolff, çöküş aşamasına giren her sistemde güç ve servet sahiplerinin kendilerini yaklaşan fırtınadan korumak için servetlerini tahkim ettiğini kaydetti.
Batı dünyasında eşitsizliğin ahlak sınırlarını zorlayan bir noktaya ulaşmasının temel nedeninin bu korunma refleksi olduğunu ifade eden iktisatçı, şunları kaydetti:
“Elinizde sömüreceğiniz bir imparatorluk kalmadığında Batı’nın devasa servetini sürdürmek giderek zorlaşır. Bu nedenle bir teknolojiye, pazarın belirli bir köşesine, bir tekel veya oligopol konumuna sahip olanlar mevzilerini güçlendiriyor. Bu ayrıcalıkları korumak için siyasetçileri doğrudan satın alıyorlar. Faturayı ise imparatorluğun çöküşünün bedelini ödeyen geniş halk kitleleri ödüyor. İktidardaki yapılar, orta sınıfı ve yoksulları ezerken kendilerini korumak için akla gelebilecek her türlü günah keçisini üretiyor. Göçmen karşıtı zihniyetin akıl dışı bir şekilde tırmanması ya da Vladimir Putin’in yeniden dirilmiş bir Josef Stalin gibi pazarlanması bu yüzdendir. Bu histeri dalgası, çöküş gerçeğiyle başa çıkma ve kitleleri uyutma yöntemidir.”
Program sunucusu Diesen’ın Kallas’ın parçalanmış bir Rusya’nın daha iyi yönetileceği yönündeki sözlerini hatırlatması üzerine Wolff, psikoterapist olan eşinin mesleki yöntemlerine atıfta bulunarak siyasetçilerin dilindeki bu çarpılmayı değerlendirdi:
“Estonya gibi bir Avrupa ülkesinin dünyanın geri kalanının nasıl yönetildiğini zerre kadar umursadığını mı sanıyorsunuz? Yeryüzünde felaket şekilde yönetilen onlarca ülke varken hiçbirinden tek bir şikayet sözü duymazsınız. Kallas gibi vasat politikacılar böylesine saçmalıklar gevelediğinde, bu durum çok daha derin bir meselenin başka bir alana yansıtıldığını gösterir. Eşimin klinik deneyimlerinden biliyorum; bir danışan gelir ve evdeki köpeğinin ne kadar berbat olduğunu büyük bir öfkeyle anlatır. Oysa asıl sorun köpek değildir; iç dünyasında onu kemiren başka bir meseleyi köpeğe yansıtmıştır. Bizim analist olarak görevimiz, bu saçma söylemlerin arkasında bastırılan gerçek krizin ne olduğunu ortaya çıkarmaktır.”
“Serbest ticaret söylemi aslında İngiliz ve Amerikan hegemonyasının kisvesinden ibaretti”
Söyleşide küresel ticaret mekanizmalarına geçen Glenn Diesen, Batı’da siyasi liberalizm ile ekonomik liberalizmin tarihsel olarak paralel ilerlediğini hatırlattı.
On dokuzuncu yüzyılın başında Amerikalıların İngiltere’yi bir serbest ticaret imparatorluğu olarak adlandırdığını belirten Diesen, Londra’nın sanayi, finans ve deniz yollarını elinde tuttuğu için serbest ticaret kavramının fiilen İngiliz kontrolündeki bir dünya anlamına geldiğini söyledi.
Benzer bir sürecin son kırk yılda küreselleşme adı altında ABD tarafından yürütüldüğünü kaydeden Diesen, Washington’ın artık sanayide ve yüksek teknolojide Çin ile rekabet edemediğini, deniz koridorlarını denetlemekte zorlandığını ve BRICS ülkelerinin dolarsızlaşma adımlarıyla küresel hegemonyaya meydan okuduğunu dile getirdi.
Bu tespitlere katıldığını belirten Profesör Wolff, ABD’nin gerilemeyi durdurma çabalarının sonuçsuz kalmaya mahkum olduğunu vurguladı. Washington yönetiminin küresel düzendeki çöküşe karşı geliştirdiği politikaların son derece kaba ve sistemsiz olduğunu kaydeden Wolff, ülkedeki sermaye gruplarının iç iktidar kavgalarını şu sözlerle aktardı:
“ABD’de serbest ticaret ortamında hala yüksek karlar elde edebilen sanayi kolları var. Amerikan Ticaret Odası ya da İş Dünyası Yuvarlak Masası gibi çatı kuruluşların yayımladığı metinlere bakarsanız, hala küreselci ve liberal bir terminoloji kullandıklarını görürsünüz. Bu kuruluşlar hazırladıkları muhtıraları doğrudan başkana sunar ve başkan da onları her zaman dinler; çünkü başkentteki en güçlü iş çevrelerini temsil ederler. Bu sermaye grupları küreselleşme sürecinde kendilerine güvenli alanlar açtı. Tıpkı İkinci Dünya Savaşı’nın ardından doğan askeri-sanayi kompleksi gibi.”
Eski ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower’ın veda konuşmasında askeri aygıt ile silah üreticileri arasındaki tehlikeli yakınlaşmaya dair yaptığı uyarıyı hatırlatan Wolff, savunma sanayisinin tüm ülkeyi rehin alan bir örgütlenme modeline ulaştığını anlattı:
“Eisenhower, ordu ile silah şirketleri arasındaki bu yakın ilişkinin doğuracağı tehlikelere karşı uyarmıştı. Silah tekelleri öyle akıllıca bir sistem kurdu ki, elli eyaletin tamamına askeri üsler ve fabrikalar dağıttılar. Böylece her senatör ve kongre üyesinin bölgesine bir fabrika ya da üs yerleştirildi; siyasetçiler seçilmek için bu şirketlere muhtaç hale getirildi. Tek bir tekel olmak yerine üç ya da dört şirketten oluşan bir oligopol kurdular. Ardından koordineli bir biçimde Kongre’ye giderek kendi refahlarını satın aldılar. ABD federal bütçesinin savunmaya dünyanın geri kalanının toplamından daha fazla kaynak ayırmasının sırrı buradadır.”
“Askeri model kopyalandı: Sağlık ve teknoloji kartelleri devleti rehin alıyor”
Savunma sektörünün geliştirdiği bu oligopolistik nüfuz modelinin daha sonra diğer sektörler tarafından da taklit edildiğini belirten Wolff, Amerikan sağlık sektörünün benzer bir yapı kurduğunu dile getirdi:
“Askeri-sanayi kompleksinin başarısını görenler hemen harekete geçti ve medikal-sanayi kompleksini kurdular. Bu yapı dört ana bacaktan meydana geliyor: Doktorlar, özel hastaneler, kamusal sağlık güvencesi olmadığı için sistemi yöneten özel sağlık sigortası şirketleri ile ilaç ve tıbbi cihaz üreticileri. Tıpkı savunma sanayisi gibi işliyorlar. Yurttaşlar olarak astronomik sigorta primleri ödüyoruz; sigorta şirketleri servet kazanıyor. Şirketler birbirlerinin alanına saygı duyarak ilaç üreticilerinin fahiş fiyatlar talep etmesine göz yumuyor. İşverenler bu ağır sağlık maliyetlerinden nefret ediyor ama dağınık oldukları için örgütlü kartelle baş edemiyorlar.”
Aynı taktiğin son dönemde Silikon Vadisi ve büyük teknoloji devleri tarafından da benimsendiğini aktaran Wolff, “Amazon, Apple ve yapay zeka alanında faaliyet gösteren teknoloji devleri de bu dersi çok iyi öğrendi. Birlikte hareket etmeleri gerektiğini anladılar. Geçtiğimiz yıl Donald Trump’ın göreve başlama töreninde hepsinin onun arkasında nasıl sıra sıra dizildiğini gördünüz. Hükümet mekanizması artık sermaye kliklerinin açık bir pazarlık arenasına dönüştü. İşçilerin sendikalaşarak toplu sözleşme yapması gibi, devasa karlarını kullanan sermaye grupları da siyasi partilere milyonlarca dolar akıtarak kendi lehlerine kurallar yazdırıyor” dedi.
“Oligarklarımız siyasetçileri kendi çıkarlarına göre sıkıştırıyor”
ABD ekonomisinin temel direkleri arasındaki çatışmanın bugün mazot ve akaryakıt krizinde tüm çıplaklığıyla görüldüğünü belirten Wolff, Hürmüz Boğazı’ndaki gerilim ve İran ile yaşanan sürtüşmeler nedeniyle mazot fiyatlarının tavan yaptığını ifade etti.
Bu krizin toplumun farklı kesimleri arasında şiddetli bir kavga başlattığını söyleyen iktisatçı, durumu şu verilerle aktardı:
“Yükselen mazot fiyatları nedeniyle geniş halk kesimleri feryat ediyor. Çiftçiler dehşet içinde. Bir yanda traktörlerine koyacakları mazotun maliyeti, diğer yanda petrol türevi gübrelerin ve Kanada’dan temin edilen potas gübresinin fahiş fiyatları var. Çiftçilerin kar marjları tamamen sıfırlandı; bağırıp çağırıyorlar. Ancak madalyonun diğer yüzünde rafineriler ve petrol şirketleri yer alıyor. Onlar çok daha eski ve köklü bir çıkar grubunu oluşturuyor. Ülkede elektrikli araç sanayisini baltalamak için harekete geçen ilk güç petrol lobisiydi. Elon Musk çok zengin olabilir, Trump’ın ofisine girip çıkabilir; ancak petrol ve gaz şirketlerinin bu ülkede yüz yıldır kurduğu kurumsal güce sahip değildir.”
Tarım eyaletlerini temsil eden senatörlerin baskısıyla Başkan Trump’ın mazot ihracatına yasak getirmeyi düşündüğünü açıklamasının ardından petrol kartellerinin derhal devreye girdiğini belirten Wolff, perde arkasında yaşananları şöyle özetledi:
“ABD dünyanın en büyük mazot üreticisi konumunda. İhracata yasak getirilseydi iç piyasadaki tedarik düzelecek ve fiyatlar hemen düşecekti. Ancak petrol şirketleri derhal Trump’a gitti ve ‘Biz senin sadık destekçiniz, böyle bir yasağı kabul etmeyiz’ dedi. Hatta ‘Eğer ihracat yasağı getirirsen iç piyasada fiyatlar düşer; fiyatlar düşerse biz de rafinerilerdeki üretimi kısarız, fiyatlar yeniden fırlar ve halka verdiğin sözü tutamadığın için rezil olursun’ şantajında bulundular. Sonuçta kazanan petrol karteli oldu; Trump geri adım attı. Bu tabloyu Rusya’da görseydiniz herkes oligarklardan söz ederdi. Oysa ABD’de yaşanan tam olarak budur. Karşımızda kendi oligarkları tarafından yönetilen devasa çıkar blokları var ve bu oligarklar siyasetçileri kendi çıkarları doğrultusunda amansızca sıkıştırıyor.”
“Piyasa böyle işlemez, bu durum piyasanın açıkça manipüle edilmesidir”
Trump yönetiminin petrol krizinde içerideki kartelleri ezemeyince faturayı Avrupa’ya kestiğini kaydeden Wolff, Washington’ın Avrupalı müttefiklerini stratejik rezervlerini açmaya zorladığını hatırlattı. Diesen’ın Avrupa ülkelerinin neden kendi rezervlerini tüketmeye mecbur bırakıldığını sorması üzerine Wolff, uluslararası piyasalardaki manipülasyonu ifşa etti:
“Avrupa zaten derin bir enerji krizinin ortasında kıvranıyor. Amerikan petrol şirketleri ihracat yasağını engelleyince, Washington yönetimi Avrupalılara giderek ‘Kendi stratejik dizel rezervlerinizi piyasaya sürmek zorundasınız’ baskısını yaptı. Göstermelik bir rahatlama sağlamak istiyorlar. Ancak Avrupa’nın serbest bırakacağı miktar, kıtanın yalnızca bir günlük dizel tüketimine denk geliyor. Bunun piyasaya hiçbir kalıcı etkisi olamaz. Asıl vahim olan, bu sürecin kamuoyuna serbest piyasanın doğal işleyişi gibi sunulmasıdır. Hayır, piyasa böyle işlemez. Bu, açık bir oligopol tehdididir ve piyasanın manipüle edilmesidir. Şirket yöneticileri arz ve talep kurallarını çok iyi biliyor. Hürmüz Boğazı’ndaki gerilim küresel dizel arzını daraltıp fiyatları yükseltiyorsa, bu yüksek fiyatı korumanın tek yolu darlığı devam ettirmektir. Eğer darlığı İran sağlamıyorsa, şirketler rafinerilerde üretimi kısarak bu darlığı bizzat üretir. Amerikan ekonomi politikasının gerçek yüzü işte budur.”
Tarım sektörünün politik alandaki gücünün petrol ve sanayi devleri karşısında yetersiz kaldığını vurgulayan Wolff, Trump’ın seçimlerde kırsal kesim oylarını büyük ölçüde kaybedebileceğini dile getirdi. Çiftçilerin ekonomik olarak ezildiğini ancak büyük petrol şirketleri kadar devasa bir lobi ağına sahip olmadıklarını aktaran iktisatçı, sermaye fraksiyonları arasındaki bu çatışmanın sistemin sınırlarını zorladığını kaydetti.
“Yükselen Çin korkusu, Amerikan elitlerinin aynadaki aksini görmesinden kaynaklanıyor”
Küresel jeopolitiğin merkezinde yer alan Pekin-Washington hattındaki gerilime de değinen Profesör Wolff, Amerikan yönetici sınıfının bilinçaltına yerleşmiş olan hegemonyacı kibri anlattı. New York’ta üst düzey yetkililerin ve stratejistlerin katıldığı kapalı bir seminere katıldığını aktaran Wolff, salondakilerin Hürmüz Boğazı’ndaki krizin arkasında dahi doğrudan Çin’i aradıklarını belirtti:
“Seminer masasında oturan elitler birbirlerine bakıp ‘Buradaki asıl düşman İranlılar değil, Çinliler’ diyordu. Fransız krallık tarihinde perde arkasındaki asıl gücü tanımlamak için kullanılan gri eminans kavramı gibi, Amerikan imparatorluğunun elitleri de her taşın altında yükselen yeni gücü arıyor. Bu, psikolojideki klasik yansıtma mekanizmasıdır. Kendi emperyalist niyetlerini başkalarına yüklüyorlar. Vladimir Putin’in tüm Avrupa’yı işgal etmek, Fransa’yı, Almanya’yı, Belçika’yı ele geçirmek istediğine dair bitmek bilmeyen anlatı ile Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’e yönelik suçlamalar aynı zihniyetin ürünüdür. Onları bekleyen yeni sömürgeci güçler olarak görüyorlar; çünkü kendi bilinçleri sömürgecilik mantığıyla yoğrulmuştur.”
Amerikan liderliğinin dünyanın geri kalanındaki yoksulluğu ve öfkeyi asla anlayamadığını ifade eden Wolff, gençlik yıllarında Doğu Afrika’da, Tanzanya ve Kenya’da geçirdiği dönemleri hatırlattı. O dönemde 2,5 milyon nüfuslu bir bölgede yalnızca dört lisenin bulunduğunu, sağlık hizmetlerinin sıfıra yakın olduğunu bizzat gördüğünü aktaran Wolff, bu derin eşitsizliği New York’taki zenginlikle kıyaslayarak idrak ettiğini söyledi.
Amerikan toplumunun ve yönetici elitinin ise bu gerçeklikten tamamen kopuk olduğunu vurgulayan Wolff, sözlerini şu şekilde tamamladı:
“Ülkenin en büyük bankası JPMorgan Chase’in CEO’su Jamie Dimon ile konuşursanız, size ekonominin ne kadar harika olduğunu anlatacaktır. Bu insanlar aptal ya da kötü eğitimli değiller; gazeteleri okuyorlar, dünyayı takip ediyorlar. Ancak onlar bu ülkenin egemen sınıfının merkezinde yer alıyorlar ve o zihniyetle yoğrulmuş durumdalar. Tıpkı İngiltere kırsalındaki malikanelerinde oturup imparatorluğun hala sürdüğünü zanneden, bir prens Afrika’ya gidip küçük çocuklardan çiçek aldığında heyecanlanan İngiliz aristokratları gibiler. Kendi dünyalarında geçmişi yaşatmaya çalışıyorlar. Ancak o devir kapandı. Amerikan egemen sınıfını asıl korkutan şey Çin’in komünist olması değildir; asıl korkuları Çin’in onların elindeki küresel hükümranlığı geri dönülmez biçimde söküp alıyor olmasıdır.”