Söyleşi
İRAM Başkanı Afacan: Trump, sahada kazanamadığını masada kazanmaya çalışıyor
Antalya Diplomasi Forumu kapsamında Harici Medya’ya özel mülakat veren İRAM Başkanı Doç. Dr. Serhan Afacan, İran ve ABD heyetleri arasındaki kritik müzakere sürecini değerlendirdi. Afacan, Hürmüz Boğazı üzerindeki karşılıklı abluka restleşmelerinin ve Trump yönetiminin kullandığı “üstenci” dilin bölgedeki tansiyonu yeniden tırmandırdığını ifade etti.
Nükleer meselenin teknik olarak çözümsüz olmadığını belirten Afacan, İran’ın taviz vermek için somut güvenlik garantileri ve kalıcı bir barış zemini aradığını vurguladı. ABD’nin Körfez’deki askeri varlığının egemenlik hakları ve bölgesel ittifaklar nedeniyle masada bir pazarlık konusu yapılmasının güç olduğuna dikkat çekti.
İsrail’in süreçteki “bozucu” etkisine de değinen Afacan, Washington’ın müttefikini dizginleme çabası ile Tahran’la yürüttüğü diplomasi arasında zorlu bir denge kurmaya çalıştığını dile getirdi. Son olarak, askeri tahkimatın yarattığı ciddi endişeye rağmen, tarafların “kıyamet senaryosu” riski nedeniyle kısa vadede topyekûn bir savaşa dönmekten kaçınacağını öngördü.
Malum, Antalya Diplomasi Forumu’ndayız ama forumun yanı sıra bir yandan da İranlı ve ABD’li heyetler arasında görüşmeler devam ediyor. Pakistan’ın aracılığı burada söz konusu; ara boyunca hem söz konusu hem de sanırım ikili temaslar hâlâ devam ediyor. Fakat şu an gördüğümüz kadarıyla Hürmüz Boğazı’nın açılıp açılmaması ile ilgili de bir belirsizlik söz konusu. Malum iki tane farklı ablukadan da bahsediyoruz. Bir ablukayı İran uyguluyordu, bir ablukayı ABD uyguluyordu. İran kendisinin Boğazı açtığını söylemesine rağmen ABD buna devam edeceğini bildirdi. Ve bunun üzerine en son aldığımız haberlere göre İran da tekrar abluka uygulamaya devam edeceğini söylüyor. Siz burada İranlı heyetlerden, İranlı gruplardan edindiğiniz izlenimlerden yola çıkarak Hürmüz Boğazı’ndaki krizi ve genel ateşkes üzerindeki durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şimdi öncelikle ortada bir Trump problemi var. Şu nedenle söylüyorum: Dün Abbas Arakçi, İran Dışişleri Bakanı, 17 Nisan’da bir açıklama yaptı. Dedi ki: “Bu ateşkes koşulları, ateşkes devam ettiği sürece tamamen” -completely ifadesini kullanarak- “açıldı” dedi. Hatta bundan takriben üç saat sonra da İran’da Tesnim Haber Ajansı, İran’ın önde gelen haber ajanslarından bir tanesi, Abbas Arakçi’yi eleştirdi. “Bu yanlış bir açıklama, mevzu doğru anlatılmadı bu açıklamada” diye. Çünkü Trump’ın bu tavrı devam ederken böyletamamen serbestliği ifade edecek bir şey söylemek doğru değildi meyanda bir açıklama yaptı. Zaten sonrasında da ABD Başkanı bilindiği gibi dedi ki: “İran açtı, bu büyük bir kazanım.” Ve “biz” dedi, “ablukayı sürdüreceğiz. Hatta İran uzun vadeli bir anlaşma kabul edinceye kadar bu abluka sürecek. Kabul etmezse de vururuz yine” dedi. Öyle olunca İran’ın ayarları haliyle tekrar bozuldu. İranlılar Trump’ın üstenci dilini kabul etmiyorlar ve bu üstenci dilini kullanması için bir zemin olduğunu da düşünmüyorlar. “Biz mağlup olmadık, bize niye böyle yaklaşıyor Trump?” diyorlar. Bugün de zaten sabahın erken saatlerinde Hatemü’l Enbiya Karargâhı’ndan, yani İran’ın savaşıyürüten müşterek hareket karargâhından -ki İran’da malum iki ordu var: Devrim Muhafızları Ordusu ve Erteş (Ordu)- bunların hepsinin üst müşterek karargâhı, hareket karargâhı olan birimden açıklama yapıldı ve dendi ki: “Bu abluka sürdüğü müddetçe, yani ABD bizim limanlarımızdan çıkışı ve bizim limanlarımıza girişi engellediği sürece biz de tekrardan kapattık” ve böylece tansiyon da tekrar yükselmiş oldu.
Şimdi baktığımız kadarıyla Trump’ın açıklamaları, İran’ın birçok noktada geri adım attığı algısını oluşturuyor. Daha doğrusu Trump’ın kendisi böyle iddia ediyor. Özellikle bir nükleer meselesiyle ilgili çeşitli cümleler kurdu. Dedi ki: “Orada zaten bizim toza çevirdiğimiz zenginleştirilmiş uranyum” dedi, “alacağız” dedi. Bu konuda da anlaşmanın yakın olduğunu söyledi. Belki anlaşmanın içeriğinden değil ama Pakistan tarafı da yüzde seksene yakın bir ortak noktada buluşuldu gibi açıklama yaptılar. Siz genel edindiğiniz izlenimde İran tarafının bazı noktalarda, özellikle nükleer konusunda geri adım atmaya meyilli olduğunu düşünüyor musunuz?
Şimdi İran perspektifinden bakalım. Ben İran’ın burada bütün pozisyonunun doğru olduğunu düşünmüyorum ama ABD’nin pozisyonunu biraz daha yanlış buluyorum. Öyle diplomatik bir cevap vermiş olayım. İran diyor ki: “Trump sahada kazanamadığını masada kazanmaya çalışıyor. Biz buna izin vermeyiz çünkü bir sürü hasar aldık, kayıplar verdik. Malum tekrarlamaya gerek yok, böyle bir şeye izin vermeyiz” diyor. Hürmüz’ü de bu manada bir koz olarak kullanıyor. Hatta ben geçenlerde İranlılarla yaptığım bir görüşmede şunu sordum: “Hürmüz’ü diplomatik bir kaldıraç, bir koz olarak mı kullanıyorsunuz? Böyleyse anlaşılabilir. Nihayetinde uluslararası piyasalarda ABD’nin elinde bir baskı ortaya çıkarıyor. Bunu kullanabilir İran müzakere aracı olarak. Yoksa gerçekten bu statünün kalıcı olacağını mı düşünüyorsunuz?” “Kalıcı olacak, değiştirmeyeceğiz” falan diyorlar. Mümkün bulmuyorum, onu açık söyleyeyim. Farz edelim ki ABD ile İran kalıcı ateşkes için, hatta çatışmaların bitmesi için anlaştı. İran diyelim ki bazı garantiler istiyor, diyelim bunları aldı; senaryo üzerinden gidiyoruz, İran bu Hürmüz’ü açmak zorunda. Türkiye’nin pozisyonunu zaten dün Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan duyduk. Dedi ki: “Biz seyrüsefer serbestliğinden yanayız. Dolayısıyla buradan gemiler geçmeli. Basra Körfezi devletleri bölgeye hapsedilmemeli, açık denizlere erişimleri engellenmemeli” dedi. Şimdi Hürmüz meselesi var ortada. Nükleer mesele ise enteresan; çünkü şu nedenle: Geleneksel olarak nükleer konusunda İran’ın pozisyonu belli. İran diyor ki -resmi pozisyondan gidelim, İran’ın arada suyu bulandırdığı, yanlış yaptığı hareketleri ayrıca konuşuruz- İran diyor ki: “Biz zaten nükleer peşinde değiliz. Nükleer teknolojimiz tamamen barışçıldır. Malum işin içinde fetva falan var diyorlar değil mi? Yani kitle imha silahları zaten dinen haramdır, İmam da bu yönde fetva verdi. Dolayısıyla biz böyle bir şeye zaten niyetlenemeyiz, niyetlenmiyoruz.” Ama ortada İran’ın ortaya çıkardığı bir problem var, o da şu: 2018’de hatırlayalım, ABD Başkanı Trump birinci dönemindeyken 2018 Mayıs’ında anlaşmadan çekilmişti. 2015 Temmuz’unda imzalanıp 16 Ocak 2016’da yürürlüğe giren Kapsamlı Ortak Eylem Planı, yani kısaca nükleer anlaşmadan çekilmişti. İran’a yaptırım uygulamaya başlamıştı. Bu demek oluyor ki P5+1 ülkeleri ile İran arasında imzalanmıştı malum. P5 dediğimizde Birleşmiş Milletler Daimi Üyeleri artı bir de Almanya. ABD çekilmiş ama diğer taraflar anlaşmada kalmıştı ama İran dedi ki: “Ben anlaşmadaki yükümlülüklerime riayet ediyorum ama getirileri elde edemiyorum. Anlaşma benim için geçerliliğini yitiriyor” diye bir hâl, ABD ile İran ve diğer taraflar arasında ihtilaf konusu olmuştu. 2020 Ocağı’nda Kasım Süleymani’yi öldürdü Trump. 2020’nin Kasım ayında Fahrizade, Muhsin Fahrizade ki işte İran nükleer programının Kasım Süleymani’si olarak adlandırılıyor. Buradan sonra İran’da tartışmalar da hararetlendi ve ilerleyen süreçte İran uranyumu yüzde altmış oranında zenginleştirdi ve böyle zenginleştirilmiş takriben 400 kilogramlık bir uranyum elde etti. Tartışma konusu bu. Ama orada da sorun şu: 6 Şubat’ta Maskat’ta başlamıştı ya tekrar müzakereler, Maskat ile Cenevre arasında gidip gelmişti iki tur. Orada İranlılar diyorlardı ki: “Biz bir formül ürettik. Nedir bu? Yüzde altmış oranında zenginleştirilmiş olan uranyumu seyreltebiliriz. Dolayısıyla zenginleştirme oranını düşürebiliriz.” O dönem denildi ki: “Hayır, bu olduğu gibi başka bir ülkeye transfer edilecek, belki Rusya.” İranlılar buna “evet, hayır” falan diyorlardı ama yani “Biraz ne alacağız ona bakalım, sonra pozisyonumuzu netleştiririz” diye.
Amerika’yı tatmin edecek bir çözüm mü?
Tabii ki. Amerika diyor ki: “Bu buradan çıkarılacak.” Zaten Amerika’ya vermez İran bunu ama Rusya, daha önceki anlaşmada da zaten Rusya’nın böyle bir etkisi olmuştu. Şimdi ABD Başkanı hatta, İranlılar dedi ki -hatırlıyorum birkaç hafta önce ABD uçağı düşürüldü falan, ABD askerlerini kaybetti- İran dedi ki: “Bu operasyon esasen bu 400 kilogram civarındaki tesiste bulunan 400 kilogramı almak içindi” falan diye; benzer bir “Çöl Kartalı Pençesi” operasyonunu andıran, Jimmy Carter’ın yaptığına benzer bir operasyon yapmaya çalıştılar, onlar da Jimmy Carter gibi çuvalladılar falan diye bunun üzerinden bir anlatı inşa ettiler
Sizce ihtimali yüksek mi?
Kanıt yok elimizde. Bu İran’ın söylemi, yani İran bunun altını dolduramadı. Mümkün müdür? Mümkündür. Hakikaten onu alıp sonra ABD Başkanı “Gittik, aldık, girdik, çıktık” falan demek istemiş olabilir. Mümkündür ama elimizde bir kanıt yok, İran bunu kanıtlayabilmiş değil. ABD de kabul etmedi tabiatıyla. Dolayısıyla benim gördüğüm kadarıyla bu nükleer mesele çözülemeyecek bir mesele değil. Yani İran “vermem de vermem” ya da “Ben altmış oranında zenginleştirdim böyle kalır” demiyor. Biraz İran burada ne alacağına bakıyor. O zaman soru şu: İran ne istiyor? Yani birincisi bu ateşkes falan değil, kalıcı olarak bitecek bu savaş. İkincisi, bana bir daha saldırılmayacağının bir tür garantisi verilecek; “ki bir tür” diyorum çünkü nasıl olacak? Garantör üçüncü ülkeler mi olacak? Farz edelim Çin, belki Rusya. Çok mümkün değil. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden bir karar mı çıkacak? Ne kadar işe yarar bu? Ve hatta bir noktada ABD ile İran arasında bir saldırmazlık anlaşması bile konuşulmuştu. Bu da işin boyutlarından bir tanesi. Dolayısıyla ortada böyle bir gerilim konusu var ama nükleer konunun halledilemeyecek bir konu olduğunu düşünmüyorum ben. İran şunu söylüyor: “Biz İslamabad’a gittik”, bir daha gideceklerdi ki az sonra açıklamalar geldi, teyit edilmeye muhtaç. İran’ın gitmeyeceğini sanmıyorum. Yani biraz da İranlılar ABD’nin nabzını tutmaya çalışacaklardır diye tahmin ediyorum. Bu, İran’ın masadan ne alıp vereceğine göre pozisyonunu değiştirebileceği konulardan bir tanesi. Çünkü geleneksel olarak zaten “Biz nükleer silah üretme peşindeyiz” demiyor İran.
Bu, İran’ın ana taleplerinden birisi de Körfez ülkelerindeki Amerikan üslerinin kapatılması üzerindeydi. İran tabii bu üsleri ciddi şekilde vurdu ve ola ki hasarın orada artık operasyonun devam edemeyecek bir yere kadar ulaştığı söyleniyor. Fakat biz şunu anlamaya çalışıyoruz: ABD, Körfez’deki askeri varlığını şu anda masada bir müzakere aracı olarak görüyor mu? Yani burada geri adım atmasını siz olası görüyor musunuz?
Mümkün değil. Bir kere bu İran’ı ilgilendiren bir şey değil. İran’ı ilgilendiren boyutu şu: “Bu üsler bana karşı kullanılıyor.” Yani İran’ın iddiası zaten bu; bu iddiaya istinaden de vurdu malum bu ülkelerin hepsini. O ülkelerin ABD üslerine topraklarını açıp açmayacağı tamamen o ülkelerin egemenlik haklarıyla alakalı bir şey. Şimdi dolayısıyla bu da aynı meseleye dönüyor. İran diyor ki: “Bana bir daha saldırmayacağınızın garantisini verin.” Eğer bu garanti olursa -ki bu çok zor, imkansız değil ama zor- oradaki üsler İran’ı ilgilendiren bir şey değil. ABD’den zaten şunu isteyebilir İran: Malum ABD oraya yığınak yaptı, “Bunu geri çekin.” Hem abluka hem daha öncesinde bu 28 Şubat’a giden süreçte yapılan tahkimat, “Bunu çekin, dolayısıyla savaş durumundan uzaklaşın” diyebilir. Bu çok meşru bir taleptir. Ama o üslerle alakalı karar elbette İran’ın kararı değil. ABD’nin de İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren, savaşın bitiminden itibaren yaptığı bu yatırımı alıp oradan söküp götürmeyeceğini İranlılar da pekâlâ biliyorlar. Ve bir de özür dilerim, şunu da ekleyeyim müsaadenizle: Körfez’in, Arap ülkelerinin perspektifinden baktığınızda onlar da bu ABD üslerini bir tür garanti olarak görüyorlar. ABD ile olan askeri iş birliklerinin bir parçası olarak görüyorlar. Yani “Alın bunu sökün” demiyorlar, “Söküp götürün” demiyorlar. Nihayetinde en büyük üsleri dünyada bir bölüm ABD’nin bu bölgede, işte Katar’daki El Udeyd Üssü gibi; bütün bu devletlerde var. Dolayısıyla İran bunu söylüyor elbette ama bunun bir karşılığı yok. Bu İran’ı doğrudan ilgilendiren, yani İran’ın karar verebileceği bir şey değil.
İsrail, Lübnan’daki operasyonları da Trump’la İran’ın masaya oturmasına rağmen bir süre devam ettirdi. Bu konuda ciddi bir belirsizlik var. Pakistan, Lübnan da anlaşmaya dahil diyordu; İran, Lübnan da dahil diyordu; Amerika bunu reddetti. Ondan sonra şimdi gelinen noktada ise Donald Trump’ın açıklamaları biraz da sert bir tonda, İsrail’e fırça atar bir tavır içindeydi. “Enough is enough” dedi, “Yeter” dedi artık. Bundan sonra “Ben yasaklıyorum” ifadesini de kullandı. Şimdi bizim daha önce Donald Trump ile İsrail arasındaki, Netanyahu arasındaki git gellere baktığımızda benzer sertlikler görüyorduk. Suriye meselesinde de gördük, Gazze meselesinde de gördük, ilk Trump döneminde bile gördük; Kasım Süleymani’nin öldürülmesi sonrasında. Şimdi bu denkleme baktığımızda, biraz inişli çıkışlı bir ilişkiye sahipken şu anki yaptıklarını yine acaba biraz da kötü görüntüyü İsrail’e yıkma gibi bir çaba mı? Yoksa gerçekten iki ülke arasındaki ilişkilerin daha da kötüye gitmesi, ABD ile İsrail’in arasının ciddi şekilde bozulması sizce söz konusu mu?
Bu çok mümkün görünmüyor. Yani konjonktürel olarak ABD ile İsrail’in arasının bozulduğu dönemler oldu. Obama’nın son dönemini hatırlayalım. Zaten Obama ve Netanyahu birbirlerinden hoşlanmazdı karşılıklı. Trump’ın da Netanyahu’dan hoşlandığını sanmıyorum. İki cambaz bir ipte oynamıyor malum. Ve her ne kadar İsrail’in güvenliği ABD’nin kırmızı çizgilerinden biri olsa ve hatta ABD’de bile artık çok eleştirilen bir dış politika sabitesi olsa bile -insanlar ne diyor? “Her durumda İsrail’le bizim çıkarlarımız aynı değil, buna rağmen neden İsrail’in çıkarlarını bu kadar müdafaa ediyoruz?” diye- ama yapısal olarak bunun değişme imkânı yok. Yani ABD’yi şöyle konumlandırmak da benim gördüğüm kadarıyla doğru değil: ABD devamlı İsrail’le olan ilişkisinde veren taraf da değil. ABD’nin de Ortadoğu’da İsrail gibi sarsılmaz bir müttefiki var. Yani diğer bütün ülkelerle olan ilişkileri sarsılabilir. Türkiye ile bile gördük; iki NATO müttefiki, geleneksel olarak Marshall yardımlarından itibaren angaje iki devlet ama dönem dönem ne kadar ilişkilerin gerildiğini gördük. Dolayısıyla ABD’nin de buradan çıkarı var, bu çok net bir şekilde görülüyor. Ama ortadaki problem şu: Bu Lübnan’da ateşkes ilan edildiğinde sadece Netanyahu rahatsız olmadı bundan, muhalefet de oldu. Dolayısıyla İsrail devleti bütün bu yapılanma olarak zaten “Saldıralım” diyor. Yani diyelim ki Trump Netanyahu’dan kurtuldu, arkasındakiler güvercin değildi. İsrail’de herkes şahin, herkes saldırgan. Böyle bir paradigma var. Toplum da bu saldırıları destekliyor, yani böyle bir realite var. ABD’yi başka türlü davranmaya itecek ne kayda değer bir siyasal oluşum var İsrail’de ne de bir toplumsal talep var zaten. Bu manada benim gördüğüm şu: Trump diyor ki: “Ben İsrail ve İran’la bu sorunları başka türlü halledeceğim.” Şimdi İsrail de diyor ki: “Peki dene bakalım ama netice alamayacaksın.” İsrail her zaman burada bir sorundur. Yani bulduğu en ufak aralıkta İran’a da saldırabilir, Lübnan’a zaten her zaman saldırabilir. Amerika’nın biraz zorluğu da buradan geliyor. İran’la bir taraftan müzakere ediyor, bir taraftan İsrail’in iplerini tutmaya çalışıyor. Anladığımız kadarıyla süreçteki bu yalpalamaların önemli nedenlerinden biri bu. “Ben İran’ı vurdum, İran’ı mahvettim, onlardan büyük tavizler aldım” derken sadece kendi iç kamuoyuna değil, İsrail’e de söylüyor: “Bakın yani sizin öbür türlü elde etmeye çalıştıklarınızı ben kendi gücümle falan elde ettim” diye. Dolayısıyla masada büyük tavizler alamazsa -nedir bu ABD perspektifinden? İşte nükleer bunlardan bir tanesi, Hürmüz, İran’ın bölgesel politikaları- İsrail her an değil Lübnan’a, İran’a dahi saldırabilir.
Son bir soru o zaman: Bu savaşa geri dönüleceğini düşünüyor musunuz?
Şu an ben öyle bir şey düşünmüyorum. Yani tarafların biraz reflekslerine bakıyorum. Tabii bu süreçte çok savrulmalar oldu. Ben şunu açık yüreklilikle her zaman söylüyorum: 28 Şubat’ta savaş başladığında, işte Cenevre ile Maskat arasında gidip gelirken ben müzakerelerin biraz daha devam edeceğini düşünüyordum, ABD yığınağına rağmen. Tabii ki savaş çıkabilirdi bir noktada ama bir iki tur daha devam eder diye düşünüyordum. Taraflar da bunu elbette söylüyordu. Dolayısıyla bazen tahminler yüzde yüz tutmayabiliyor. Şu anki görüntüde de ABD; hatta Katar’da arkadaşlarımızla konuşuyordum daha dün, “Abi inanılmaz bir yığınak var buraya” diyorlar. Hatta toplum da rahatsız oluyor çünkü ABD askerlerini alıyor ve meskûn mahalleri, sivil alanları yani…
Tabii, Doha’daki arkadaşlarla konuştuğumuzda, İran’ın malum “ABD askerleri burada” diyerek sivil alanları vurabileceği yönünde bir endişe havası hâkim. Kimse burada “ABD süngüleri indirdi” noktasında değil, manzara öyle değil diyorlar. Dolayısıyla askeri tırmanma riski görülüyor. Ama tarafların davranışında gördüğüm şu: Bundan sonra çatışma başlarsa çok daha kıyamete yakın bir senaryoya doğru iş gidecek. Yani malum işte “taş devrine götüreceğim” falan gibi abartılı, münasebetsiz tehditler savruldu ama altyapısını vurması -İran’ın enerji, su altyapısını falan vurması- İran’ın da benzerini Körfez’de yapması… Ben iki tarafın da bu riski almak istediğini düşünmüyorum. Bu tarz iniş çıkışları bu noktada çok abes bulmuyorum; yani karşılıklı gerilimleri. Benim tahminim öyle tekrar savaşa, en azından kısa vadede, bir dönüş varmış gibi görünmüyor.
Çok teşekkürler.
Ben de teşekkür ederim, eksik olmayın. Sağ olun.