Dünya Basını

İranlı akademisyen Mirzaei: Bomba ile demokrasi getirilebileceğine inanmak ölümcül bir yanılgı

Yayınlanma

Alman Küresel ve Bölgesel Çalışmalar Enstitüsü (GIGA) araştırmacısı Diba Mirzaei, İran’ın tarihsel dış politika süreçlerini, bölgesel güvenlik mimarisini ve güncel çatışma ortamını kapsamlı bir mülakatla ele aldı. Mirzaei, Şah döneminden günümüze uzanan süreklilikleri, Batı ile ilişkilerdeki kırılma noktalarını ve İran toplumunun yapısal dönüşümünü analiz etti.

Hamburg merkezli Alman Küresel ve Bölgesel Çalışmalar Enstitüsü (GIGA) bünyesinde çalışmalarını yürüten İran araştırmacısı Diba Mirzaei, Jung & Naiv kanalına verdiği mülakatta, akademik kariyeri, İran’ın tarihsel dış politikası ve bölgedeki güncel gelişmeler üzerine ayrıntılı saptamalarda bulundu.

Mirzaei, uzman ve araştırmacı sıfatları arasındaki ayrıma dikkat çekerek, araştırmacılığın kendi verilerini toplama ve derinlemesine inceleme süreçlerini içermesi nedeniyle daha temelli bir nitelik taşıdığını belirtti.

Mirzaei, “İnsan bir konuda araştırma yapmadan da konuşabilir ama araştırma yapmak benim için çok daha sağlam bir zemin oluşturuyor” ifadelerini kullandı.

Doktora tezinde 1970’li yıllarda İran’ın Suudi Arabistan’a yönelik dış politikasını ve dönemin hükümdarı Şah’ın ABD’den bağımsızlık düzeyini incelediğini kaydeden Mirzaei, başlangıçta Fars Körfezi için yeni bir güvenlik mimarisi üzerine çalışmayı planladığını ancak danışmanının yönlendirmesiyle geçmişteki modellerin işleyişine odaklandığını aktardı.

“Şah, Nixon ve Kissinger için vazgeçilmez bir ortaktı”

1970’li yılların bölgesel denklemini analiz eden Mirzaei, 1968 yılında İngiltere’nin Fars Körfezi’nden çekilme kararının ardından oluşan güç boşluğuna dikkat çekti.

Mirzaei, bu süreçte ABD’nin 1969 yılında ilan ettiği Nixon Doktrini ile bölgedeki askeri varlığını azaltmayı ve güvenliği yerel ortaklar üzerinden sağlamayı hedeflediğini belirtti.

Araştırmacı, bu dönemde İran ve Suudi Arabistan’ın Batı çıkarlarını korumak ve güvenliği tesis etmek için öne çıkan iki büyük devlet olduğunu vurguladı.

Mirzaei, “ABD teorik olarak iki ülke arasında işbirliğini teşvik etse de uygulamada odağını neredeyse tamamen Şah üzerine kurdu” dedi.

Richard Nixon ve dönemin ulusal güvenlik danışmanı Henry Kissinger’ın Şah’a duyduğu hayranlığın altını çizen Mirzaei, Şah’ın stratejik öngörüsünün ABD’nin Fars Körfezi politikasını bizzat şekillendirdiğini saptadığını ifade etti.

Mirzaei, bu süreçte İran’ın askeri ve nüfus açısından Suudi Arabistan’dan belirgin şekilde daha güçlü olduğunu ve bölgesel liderlik iddiasını bu temele dayandırdığını kaydetti.

“İran hiçbir zaman sömürgeleştirilmedi ama nüfuz altındaydı”

İran tarihinin derinliklerine inen Mirzaei, 1925 yılında başlayan Pehlevi hanedanı öncesindeki Kaçar hanedanının zayıf yönetim yapısına değindi.

19. yüzyılda Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan ve Türkmenistan gibi toprakların kaybedilmesinin İran toplumunda derin bir iz bıraktığını belirten Mirzaei, “İran hiçbir zaman tam anlamıyla sömürgeleştirilmedi ancak İngiliz ve Rus nüfuzu altında kaldı” değerlendirmesini yaptı.

Şah’ın 1925 yılında iktidara gelmesiyle modern İran’ın temellerinin atıldığını, eğitimin yaygınlaştırıldığını ve merkezi bürokrasinin güçlendirildiğini aktaran Mirzaei, bu modernleşme sürecinin etnik azınlıkların ve kabilelerin Tahran’ın merkezi otoritesine boyun eğdirilmesi pahasına gerçekleştiğini vurguladı.

Mirzaei, Rıza Şah’ın Atatürk’ü bir model olarak aldığını ve İran’ı dış müdahalelerden bağımsız bir devlet haline getirmeyi amaçladığını, ancak 1941 yılında müttefiklerin baskısıyla tahtı bırakmak zorunda kaldığını anımsattı.

“Devrim sadece İslami değil, geniş tabanlı bir İran devrimiydi”

1979 yılındaki kırılma noktasına ilişkin analizlerini paylaşan Mirzaei, bu sürecin sadece dini bir hareket olarak değil, geniş bir toplumsal koalisyonun ürünü olan “İran Devrimi” olarak nitelendirilmesi gerektiğini savundu.

Şah rejiminin baskıcı uygulamaları, SAVAK adlı gizli servisin faaliyetleri ve ABD’nin ülke üzerindeki aşırı nüfuzunun halk nezdinde büyük bir tepki yarattığını belirten Mirzaei, “İran tarihinde dış müdahaleye karşı direniş her zaman temel bir motivasyon olmuştur” dedi.

Ayetullah Humeyni’nin farklı muhalif grupları birleştirme kapasitesine sahip karizmatik bir figür olarak öne çıktığını kaydeden Mirzaei, başlangıçta demokrasi ve çoğulculuk vaadiyle gelen hareketin, iktidarın ele geçirilmesiyle birlikte radikalleştiğini saptadı.

Kasım 1979’daki ABD Büyükelçiliği işgalinin bu radikalleşme sürecini perçinlediğini ifade eden Mirzaei, bu olayın ardından hükümet içindeki liberal ve dışa açık kanadın tasfiye edildiğini aktardı.

“Batı’nın çifte standartları bölgedeki güveni sarsıyor”

Güncel jeopolitik gerilimleri ve Batı’nın bölgeye yaklaşımını eleştiren Mirzaei, dış politikada uygulanan çifte standartların uluslararası sistemdeki güvenilirliği zedelediğini vurguladı.

İran’daki insan hakları ihlallerinin haklı olarak eleştirildiğini ancak benzer ihlallerin yaşandığı Körfez monarşileriyle ekonomik çıkarlar doğrultusunda kurulan yakın ilişkilerin bölge halkları tarafından fark edildiğini belirtti.

Mirzaei, “Batı’nın bu tutumu, İran rejimi tarafından bir propaganda aracı olarak kullanılıyor ve dış müdahale karşıtı anlatıyı güçlendiriyor” ifadelerini kullandı. Almanya’nın bölgedeki tarafsız arabulucu rolünü büyük ölçüde kaybettiğini saptayan araştırmacı, diplomatik kanalların daralmasının sadece istikrarsızlığı körüklediğini kaydetti.

Mirzaei, güvenliğin sadece bir devletin veya aktörün çıkarları üzerinden değil, tüm bölge devletlerinin ve sivil toplumun katılımıyla inşa edilmesi gerektiğinin altını çizdi.

“Bomba ile demokrasi getirilebileceğine inanmak ölümcül bir yanılgı”

Mülakatın nükleer program ve askeri çatışmalarla ilgili bölümünde Mirzaei, İran’ın nükleer kapasiteye sahip olma arayışının Şah dönemine kadar uzanan tarihsel bir süreklilik arz ettiğini belirtti.

Şah’ın 1956 yılında ABD desteğiyle başlattığı programın, bölgesel bir güç olma ve İsrail’in nükleer varlığına karşı dengeleme amacı taşıdığını ifade eden Mirzaei, güncel çatışma ortamında askeri yöntemlerin çözüm üretmediğini vurguladı.

“Bomba ile demokrasi getirilebileceğine veya bir halkın özgürleştirilebileceğine inanmak ölümcül bir yanılgıdır” diyen Mirzaei, askeri saldırıların sivil halk üzerindeki travmatik etkilerine ve altyapı yıkımlarının uzun vadeli maliyetlerine dikkat çekti.

İran toplumunun kendi geleceğini belirleme hakkına sahip olması gerektiğini savunan araştırmacı, askeri müdahalelerin aksine sivil toplumun güçlendirilmesi ve diplomatik yolların zorlanması gerektiğini belirtti.

Kurumsal ırkçılık ve Alman Dışişleri Bakanlığı tecrübesi

Mirzaei, Almanya’daki profesyonel yaşamı ve Dışişleri Bakanlığı’ndaki (AA) iki yıllık çalışma süreci hakkında da çarpıcı detaylar paylaştı.

Bakanlık bünyesinde Her Renkten Diplomatlar ağının kurucuları arasında yer aldığını belirten Mirzaei, Alman kurumlarındaki yapısal ve bireysel ırkçılığın boyutlarına değindi.

Siyah bir diplomat meslektaşının bir konferans girişinde hizmet personeli sanılarak arka kapıya yönlendirilmesi gibi vakaların yaşandığını anlatan Mirzaei, kurum içindeki çeşitlilik tartışmalarının Heiko Maas ve Annalena Baerbock dönemlerinde ivme kazandığını ancak hala gidilecek çok yol olduğunu ifade etti.

Mirzaei, “İşi başka kültürlerle ve ülkelerle işbirliği yapmak olan bir bakanlıkta, hassasiyetin diğer kurumlardan çok daha yüksek olması beklenir” dedi. Akademik kariyerine GIGA bünyesinde devam eden Mirzaei, Türkiye ve İran gibi bölge ülkelerine yönelik çalışmaların Almanya’da hala sınırlı bir çerçevede kalmasından duyduğu rahatsızlığı da dile getirdi.

Körfez’in değişen dengeleri ve blokaj stratejisi

Fars Körfezi’ndeki askeri ve ekonomik dengeleri değerlendiren Mirzaei, Hürmüz Boğazı’nın ve petrol terminallerinin stratejik önemine vurgu yaptı. İran’ın asimetrik savaş doktrini çerçevesinde, Batılı devletler ve bölgesel müttefikleri için ekonomik maliyetleri yükseltmeyi amaçladığını saptayan araştırmacı, bu stratejinin dünya ekonomisi üzerinde ciddi baskı yarattığını kaydetti.

Mirzaei, İran’ın askeri komuta zincirini “Mozaik Savunma” stratejisiyle merkezsizleştirdiğini, bu sayede lider kadrosuna yönelik suikastlara rağmen sistemin işleyişini sürdürebildiğini belirtti.

“Rejim için sistemin bekası her türlü bireysel kayıptan daha önceliklidir” diyen Mirzaei, askeri tırmanışın bölgeyi on yıllarca sürebilecek bir istikrarsızlığa sürükleme riski taşıdığını vurguladı.

Diaspora siyaseti ve meşruiyet sorunu

İran dışındaki muhalif grupların ve diasporanın durumuna ilişkin saptamalarda bulunan Mirzaei, muhalefetin parçalı yapısının ve iç çekişmelerin etkili bir alternatif oluşturulmasını engellediğini ifade etti.

Pehlevi ailesinin geri dönüş senaryolarına ve bu çerçevede sunulan geçiş planlarına eleştirel yaklaşan Mirzaei, geniş toplumsal kesimlerin ve sivil toplumun onayını almayan, tek bir figür etrafında toplanan güç modellerinin İran’ın demokratikleşme sancılarına çözüm olmayacağını savundu.

Mirzaei, “İran’ın geleceği, 40 yılı aşkın süredir ülkede bulunmayan şahıslar tarafından değil, bizzat İran içinde bedel ödeyen halk tarafından belirlenmelidir” dedi.

Diaspora içindeki bazı kesimlerin askeri saldırıları alkışlamasının, İran içindeki sivil gerçeklikten kopuk bir yaklaşım olduğunu belirten Mirzaei, demokrasi mücadelesinin dış müdahalelerle değil, içeriden bir dönüşümle başarıya ulaşabileceğine inandığını kaydetti.

İran’ın bölgesel vekalet ağları ve direniş ekseni

Hizbullah, Hamas ve Husiler gibi grupların İran ile ilişkilerini “vekalet” kavramı üzerinden analiz eden Mirzaei, her grubun yerel bir bağlamı ve kendi çıkarları olduğunu saptadı.

Hizbullah’ın 1980’lerin başında doğrudan İran desteğiyle kurulduğunu ve Tahran ile en organik bağa sahip yapı olduğunu belirten araştırmacı, Husiler veya Hamas gibi grupların ise daha otonom hareket edebildiğini ifade etti.

“Bu grupları sadece İran’ın piyonları olarak görmek, sahadaki karmaşık gerçekliği ıskalamaktır” diyen Mirzaei, İran’ın bu ağlar üzerinden bölgesel bir nüfuz alanı ve güvenlik kalkanı oluşturduğunu vurguladı.

Irak’ın 2003’teki işgalinin ardından bölgedeki güç dengesinin İran lehine bozulduğunu anımsatan Mirzaei, bugünkü krizlerin kökeninde geçmişteki hatalı jeopolitik hamlelerin yattığını kaydetti.

Akademik özgürlük ve araştırmacı kimliği

Mülakatın sonunda akademik yaşamın zorluklarına ve Almanya’daki araştırma fonlarının durumuna değinen Mirzaei, sosyal bilimler alanındaki güvencesiz çalışma koşullarına dikkat çekti.

Sözleşmesinin Mayıs ayı sonunda biteceğini ve geleceğinin belirsiz olduğunu belirten Mirzaei, “Araştırma yapmak derinlemesine bir odaklanma gerektirir ancak sürekli bir sonraki işin ne olacağını düşünmek bu süreci zorlaştırıyor” dedi.

İran üzerine nitelikli bilgi üretiminin önemini vurgulayan araştırmacı, bilimsel çalışmaların güncel siyasi tartışmaların ötesinde, tarihsel ve sosyolojik gerçekliklere dayanması gerektiğini ifade etti. Mirzaei, bilim insanı kimliğinin sadece veri toplamak değil, bu verileri adalet ve insan onuru ekseninde yorumlamakla da ilgili olduğunu belirterek sözlerini tamamladı.

İran siyasetinde kişilerin kutsallaştırılmasının ve liderlik kültünün tarihsel olarak olumsuz sonuçlar doğurduğunu belirten Mirzaei, toplumsal hafızanın önemine değindi.

Gerek Şah döneminde gerekse sonrasında güç odağının tek bir noktada toplanmasının denetleme mekanizmalarını yok ettiğini saptayan araştırmacı, gelecekteki bir İran’ın ancak kurumların ve hukuk kurallarının hakim olduğu bir yapı üzerine inşa edilebileceğini vurguladı.

Mirzaei, halkın ekonomik sıkıntılar, su krizi ve işsizlik gibi temel yapısal sorunlarla boğuştuğunu, siyasi elitlerin ise bu gerçekliklerden kopuk bir iktidar kavgası yürüttüğünü belirterek, gerçek bir değişimin ancak halkın temel ihtiyaçlarına cevap verebilecek kapsayıcı bir sistemle mümkün olacağını kaydetti.

Mirzaei, uluslararası toplumun İran’a yönelik yaklaşımında hukuk ilkelerinin esas alınması gerektiğini savundu. Keyfi saldırılar ve suikastlar yerine, suç işleyen figürlerin uluslararası mahkemelerde yargılanması gerektiğinin altını çizen araştırmacı, “Adalet, intikam duygusuyla değil, hukuk çerçevesinde tecelli etmelidir” dedi.

Uluslararası hukukun seçici uygulanmasının, otoriter rejimlere kendi hukuksuzluklarını meşrulaştırma alanı açtığını belirten Mirzaei, küresel barışın ancak tutarlı bir yasal çerçeve ve karşılıklı saygı temelinde sağlanabileceğini ifade etti.

Araştırmacı, İran’ın izolasyon anlatısının kırılmasının, Batı’nın kendi değerleriyle çelişmeyen bir dış politika izlemesine bağlı olduğunu vurgulayarak mülakatı noktaladı.

Çok Okunanlar

Exit mobile version