Diplomasi
İtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi: Avrupa, II. Dünya Savaşı’ndan beri ABD işgali altında
Editörün notu: İtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada, Avrupa ülkelerinin özellikle Ukrayna savaşı bağlamında kendi asli iktisadi ve güvenlik menfaatlerini hiçe saydığını dile getirdi. Bu akıldışı politikanın basit bir basiretsizlikle açıklanamayacağını belirten Fazi, Avrupa kıtasının İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana süregelen bir süreç neticesinde transatlantik çıkarlara bağımlı bir “vasal” haline getirildiğini ifade etti. NATO’nun bir savunma örgütü olmaktan ziyade kıtayı zapturapt altında tutma aygıtı olarak işlediğini vurgulayan yazar, AB’nin de bu emperyalist düzenin siyasi kanadı işlevini gördüğünü kaydetti.
Teşekkür ederim Isabelle. Kuşkusuz, şu sıralar Avrupa’da tecrübe ettiğimiz cinnet halinin ortasında son derece ihtiyaç duyulan bir aklıselim nefesi niteliğindeki bu olağanüstü konferansı düzenledikleri için Ulrike’ye ve Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi’ne de yürekten teşekkürler.
Sözlerime, Profesör Panda’nın bu sabah ulusal çıkarların geri dönüşünden bahsederken dile getirdiği bir tespitle başlamak istiyorum. Bu tespit beni epey düşündürdü; zira dünyadaki pek çok ülke için geçerli olsa da kanaatimce bu kuralın çok büyük bir istisnası var. O büyük istisna da Avrupa.
Avrupa ülkelerinin son yıllarda iktisat politikasında, güvenlik anlayışında, jeopolitikte ve bilhassa Ukrayna’daki savaş söz konusu olduğunda attığı adımlara bakacak olursak, kavramı ne kadar esnetirseniz esnetin, bu ülkelerin ulusal çıkarlarının peşinden koştuğunu iddia etmek imkânsız. Avrupa ülkeleri asli iktisadi çıkarlarını, güvenliklerini ve jeopolitik menfaatlerini sistemli biçimde dinamitledi. Haliyle asıl soru, yanıtı apaçık aranan o soru şu: Neden? Bana kalırsa bunun iki izahı var.
İlk izah şu: Avrupalı liderler düpedüz yanlış yönlendirildi, basiretsizce davrandı; aksini gösteren onca somut delile rağmen ülkelerinin ulusal çıkarı olduğuna inandıkları şeyin peşinden gitti ve hâlâ gitmeyi sürdürüyor. Şayet bu adımların doğuracağı sonuçları önceden kestirmek imkânsız olsaydı, belki bu ihtimal akla yatkın gelebilirdi. Oysa durum hiç de öyle değildi. Örneğin, ucuz Rus gazıyla bağları koparmanın Avrupa için felaket getireceği, nitekim getirdiği de gün gibi aşikârdı.
Ben de dahil pek çoğumuz bunu Şubat ve Mart 2022’de kaleme aldık. Kâhin olduğumuz için değil, her şey son derece bariz olduğu için yazdık. Tıpkı Ukrayna’nın, arkasına NATO desteğini alsa dahi Rusya’yı askeri açıdan mağlup etme şansının bulunmadığı gibi; dolayısıyla çatışmayı azami sınırlara vardırıp yalnızca askeri bir çözüme dayatmanın, başta elbette Ukrayna olmak üzere, sadece iktisadi bakımdan değil güvenlik açısından da Avrupa için yıkıcı neticeler doğuracağı ne kadar aşikâr idiyse, bu da öyleydi.
Kuşkusuz ve tekrar etmek gerekirse, çoğumuz bunu ilk günden itibaren dile getirdik. Dolayısıyla, Avrupalı liderlerin meseleyi kavrayamadığını, açıkça öyle olan bazıları gibi tüm AB müesses nizamının pek çok gözlemciye aşikâr gelen bu gerçeği göremeyecek kadar idrak yoksunu olduğunu, yani izlenen siyasetin Avrupa’nın çıkarlarıyla düpedüz çeliştiğini anlamadığını ve üstelik bu çelişki ayan beyan ortaya çıktığında aynı siyasete daha da sarıldığını varsaymayacaksak, masadaki diğer alternatifi değerlendirmek zorundayız: Avrupa seçkinleri, nasıl tanımlarsanız tanımlayın, çok uzun zamandır ne ulusal çıkarları ne de bir bütün olarak Avrupa’nın ortak menfaatini gözetiyor.
Diğer bir deyişle; tüm devletlerin iktisadi, askeri ve benzeri alanlarda menfaatlerini koruma ve en üst düzeye çıkarma eğiliminde olduğunu öne süren klasik realist çerçeve, Avrupa için kesinlikle işlemiyor. Zira bu kuramsal pencereden bakıldığında, Avrupa’nın izlediği hat bütünüyle akıl dışı kalıyor. Avrupa siyasetini anlamlandırabilmek için bambaşka bir kavramsal çerçeveye ihtiyacımız var; bu vakada en işlevsel çerçevenin ise “vasallaşma” olduğu kanaatindeyim. En yalın ifadeyle Avrupa -ki bununla neredeyse tüm AB ülkelerini ve tüm Brüksel bürokrasisini kastediyorum- kendi ülkelerinin somut menfaatlerini zerrece umursamayan, bambaşka çıkarlara göbekten bağlı ulusötesi bir transatlantik seçkinler zümresi tarafından rehin alınmış vaziyette.
Bahsettiğim bu odaklar, dar bir oligarşinin şahsi menfaatleridir. Bugün ağırlıklı olarak ulusötesi finans çevrelerinin, askeri-sınai yapıların ve elbette yabancı güçlerin, bilhassa Washington’ın emperyal nizamının ve doğası gereği İsrail’in çıkarlarından söz ediyoruz. Peki, bu noktaya nasıl geldik? Kuşkusuz bu, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde filizlenen, hayli uzun bir sürecin ürünü. ABD o dönemde küresel hâkimiyet stratejisinin temel sütunlarından biri olarak Avrupa’yı belirlemişti. Amerikan gücünü küreye yaymak; Avrupa’yı iktisadi, askeri ve aynı zamanda kültürel açıdan denetim altında tutmayı gerektiriyordu. Avrupa, fiilen İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD’nin askeri işgali altında. Savaşın bitişinin üzerinden seksen yıl geçmiş olmasına karşın kıtada hâlâ 100 bine yakın Amerikan askeri konuşlu. Avrupa genelinde yaklaşık 30 stratejik Amerikan üssü varlığını koruyor. Resmi söyleme göre bizi korumak için buradalar. Kime karşı korumak? Avrupa için gerçek bir tehdit teşkil etmeyen Rusya’ya karşı mı?
Aslına bakarsanız, Soğuk Savaş yıllarında dahi Rusya’nın gerçek bir tehdit oluşturmadığını savunuyorum. Bu tehdit, büyük ölçüde bizzat NATO tarafından imal edildi ve şişirildi. Haliyle NATO hiçbir zaman Avrupa’yı savunma amacı gütmedi. Asıl gayesi her daim Avrupa’yı zapturapt altında tutmak, kıtanın Amerikan stratejik çıkarlarına tabi kılınmasını sağlamak ve Amerikan gücünü dünya geneline yaymaktı. Bu tespit dün geçerliydi, bugün çok daha geçerli. NATO bugün yalnızca Avrupa’nın Amerikan çıkarları doğrultusunda hizalanmasını sağlamakla kalmıyor -ki Rusya-Ukrayna savaşı bunun en bariz örneğidir- aynı zamanda Amerikan gücünü küreye taşımaya yarıyor. Daha geçen gün, aklındakini dobra dobra söylemesiyle bilinen NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, ABD ile İsrail’in İran’a yönelik saldırganlığına destek amacıyla Avrupa’daki Amerikan üslerinden beş bin sorti yapıldığını ifade etti.
Dolayısıyla Avrupa, bazı liderlerin kınama mesajlarına rağmen İran’a yönelik bu saldırının tastamam suç ortağıdır. Gerçekte Avrupa, Amerikan askeri lojistiğinin doğuda Rusya’ya, güneyde ise Ortadoğu’ya yönelik kuvvet aktarım altyapısının asli parçasını oluşturuyor. NATO 3.0 gevezelikleri veya Avrupa ile Amerika’nın sözde kopuşuna dair anlatıların tamamı koca bir tiyatrodan ibaret. Aksine NATO 3.0, Avrupa’nın ittifaka olan tabiiyetini daha da perçinleyecek.
Elbette NATO araçlardan yalnızca biriydi. Amerika’nın ulusal güvenlik aygıtı, Avrupa ülkelerinin güvenlik teşkilatlarıyla son derece sıkı bağlar tesis etti. Amerika, kıta üzerinde öteden beri muazzam bir iktisadi, teknolojik ve finansal denetim kurdu. Sadece popüler kültür vasıtasıyla değil; İngilizce yayın yapan medya, ahtapot gibi yayılan transatlantik düşünce kuruluşları ve paravan sivil toplum örgütleri üzerinden kıtada devasa bir kültürel ve ideolojik tahakküm kurdu. Bir de genellikle gözden kaçırılan ama bana göre can alıcı nitelikteki son bir sacayağı var: Bizzat Avrupa Birliği’nin kendisi.
Avrupa Birliği öteden beri Amerikan gücünü dengeleyecek potansiyel bir ağırlık gibi sunuldu; oysa hiçbir zaman bu işlevi görmedi. Her zaman Avrupa’yı ABD güdümündeki transatlantik NATO sistemine zincirleyen kritik bir kaldıraç oldu; NATO’nun siyasi kolu işlevi gördü. Bu durum, bugün tekil hükümetlerin iradesini dahi çiğneyerek Avrupa ülkelerini ABD çıkarları doğrultusunda hizaya sokmak için olağanüstü çaba harcayan Ursula von der Leyen yönetiminde çok daha berrak görülüyor.
Bugün son derece tehlikeli bir eşikteyiz. Çünkü yapısal olarak antidemokratik bir kurum olan AB eliyle, transatlantik NATO müesses nizamı Avrupa ülkeleri üzerinde hem iktisadi hem de siyasi tam hâkimiyet kurdu. Avrupa ülkeleri egemen değil; tanım gereği demokratik de değil. Bu durum, seçim sandığı yoluyla sistemsel bir dönüşüm sağlama ihtimalini büsbütün zorlaştırıyor.
Toparlayacak olursam; Avrupa’nın birçok bakımdan işgal altındaki bir kıta olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Dolayısıyla Avrupa halklarının transatlantik sistemden nasıl yakasını kurtarıp sömürgesizleşeceği, belki de kıtanın bugün yanıt aradığı en hayati sorudur. Umuyorum ki panel boyunca bu sorunun katmanlarını birlikte ele alacağız.
Siyasi mücadele ve dönüşümler, tarihte kaçınılmaz olarak şiddetli çatışmalar içinden geçerek filizlendi; demokrasi öncesi Avrupa’nın tarihi tam olarak bundan ibaret. Bunu bir yöntem olarak savunmaktan ziyade, işçi sınıfının içinde bulunduğu nesnel gerçeğin teslimi olarak görmek gerekir. Bu durum, çok daha köklü bir yapısal soruna işaret ediyor. Konuşmamda ağırlıklı olarak ABD’nin rolüne odaklandım fakat Avrupa’nın dertleri Amerika’dan çok daha eskiye dayanıyor.
Avrupa’nın açmazları, Amerika’nın küresel bir imparatorluk olarak sahneye çıkışının çok öncesine uzanıyor. Sorunun özü, Avrupalı iktisadi ve siyasi seçkinlerin yüzyıllardır demokrasiye ve işçi sınıfına duyduğu köklü husumette yatıyor. Bugün “liberal demokrasi” kavramını kullanırken demokrasinin sanki kendiliğinden liberalizmin bağrından çıktığını varsayıyoruz. Bu külliyen yalan. Büyük liberal düşünürlerin tamamı demokrasiye, yani kitle demokrasisine, herkesin eşit oy hakkına sahip olduğu düzene iliklerine kadar karşıydı.
Onların tahayyülündeki demokrasi, mülk sahibi sınıfların, sermayeyi elinde tutanların demokrasisiydi. Kitle demokrasisi, işçi sınıflarının ve sosyalist hareketin çoğu zaman kanlı mücadeleleri sayesinde koparılıp alındı. Esas mesele burada yatıyor. Avrupa halkları, kendi seçkinlerine karşı ezelden beri dişe diş bir mücadele yürütmek zorunda kaldı; bu, bitimsiz bir kavgaydı.
Dünyanın en berbat seçkinlerine sahibiz. Yalnızca Küresel Güney halklarının refahını umursamamakla kalmıyorlar; kendi insanlarının, Avrupa halkının esenliğini de zerre kadar dert etmiyorlar. Avrupa’nın geçmişten bugüne şiddete, siyasi çatışmalara ve sınıf kavgalarına batmış olmasının yegâne sebebi budur. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki o “altın çağ”da bile kitle demokrasisi son derece sancılı ve sert geçti. İtalyanım; ülkem altmışlı, yetmişli ve seksenli yıllarda akıl almaz bir siyasi şiddet dalgasına sahne oldu. Benzer dinamikler Almanya’da, Fransa’da ve tüm büyük Avrupa ülkelerinde yaşandı. Kitle demokrasisinin en parlak dönemi buydu; Avrupa’da geniş halk kitleleri adına en büyük sosyal ve iktisadi kazanımlar tam da bu on yıllarda elde edildi.
Fakat bu kazanımların tamamı, yalnızca sandığa gidilerek değil, çetin mücadeleler verilerek kazanıldı. Kanımca bu tablo çok daha derin bir düğümü gözler önüne seriyor. Savaş sonrası dönemde elde edilen haklar halka lütfedilmedi. Kısa bir tarihsel kesit boyunca işçi sınıflarının, geniş kitlelerin örgütlü gücünün bir ürünüydü; seçkinlerin tahkim edilmiş iktidarından zorla sökülüp alındı.
Her zaman göreceli kazanımlardı bunlar; yine de İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen ilk 30-40 yıl boyunca ve elbette öncesinde, sermayenin örgütlü gücünden bir miktar kudret ve denetim koparmayı başardılar. Ne var ki kitle demokrasisini mümkün kılan bu zemin, bugün birçok açıdan ortadan kalkmış durumda.
İşçilerin bir araya gelip örgütlendiği kitlesel üretim sahaları, dev fabrikalar artık yok. Dolayısıyla kitle demokrasisini var eden yapısal ve maddi koşullar geçerliliğini yitirdi. Asıl can alıcı soru şu: Geçmişte bu kazanımları elde etmemizi sağlayan maddi zemin artık mevcut değilken, demokrasiyi nasıl yeniden ayağa kaldıracak ve iktidarı bu siyasi ve iktisadi seçkinlerin elinden -en azından bir kısmını- nasıl söküp alacağız? Karşılarında durabilecek sahici bir denge unsuru kalmadığı için seçkinlerimiz bugün dizginsizce hareket ediyor. Meselenin düğüm noktası büyük oranda burada yatıyor.