Dünya Basını
Kara para, kara bayraklar

Çevirmenin notu: Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ), İdlib’de bir proto-devlet kurarken, ABD’nin dolaylı destekleri dikkat çekiyor. ABD, terör örgütü olarak tanımladığı HTŞ’nin yönetimindeki bölgelere USAID aracılığıyla büyük miktarlarda fon aktardı. Bu yardımlar, STK’lar üzerinden ulaştırılarak HTŞ’nin güçlenmesine olanak sağladı. Özellikle, ABD’nin 18 milyar dolardan fazla harcama yaptığı insani yardım projelerinde, yolsuzluk ve dolandırıcılık iddiaları sıkça gündeme geldi. HTŞ, lideri Ebu Muhammed el-Colani’nin stratejik hamleleriyle “iyi yönetişim” söylemini öne çıkarıp uluslararası meşruiyet kazanmaya çalıştı. Kurumların güçlendirilmesi, azınlıklarla işbirliği ve temel hizmetlerin sağlanması gibi adımlarla proto-devlet statüsünü pekiştirdi. Örgütün geçmişteki insan hakları ihlalleri, işkence ve infaz videoları bu süreçte unutuldu.
Kara para, kara bayraklar: USAID, Suriye’deki militanlara nasıl tedarik sağladı?
Alexander Rubinstein, MintPress News
Terör örgütü olarak tanımlanan Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ), İdlib’de kendi proto-devletini kurarken, kötü bir şöhrete sahip bazı sivil toplum kuruluşları kamu hizmetlerindeki boşlukları doldurmak için devreye girdi. Bazıları ise örgütle birlikte çalışmaya başladı.
El-Kaide’ye, düşman hükümetleri devirmek için 20 yıl boyunca 5,4 trilyon dolar harcayan ABD, şimdi çelişkili bir konumda bulunuyor. Modern el-Kaide, Suriye’de kendi proto-devletini kurmuş durumda, fakat hâlâ ABD’nin Yabancı Terör Örgütleri Listesinde yer alıyor. Bu durumu sadece bir dış politika hatası olarak görmek yüzeysel bir yaklaşım olur; ABD, HTŞ’nin Suriye’nin bazı bölgelerini ele geçirmesini aktif olarak kolaylaştırırken, örgütü resmi olarak terörist olarak nitelendirmeye devam ediyor.
Son beş yıldır el-Kaide’nin bir uzantısı olan HTŞ, imajını düzeltmeye çalışıyor. Örgütün lideri Ebu Muhammed el-Colani, IŞİD ve el-Kaide’nin eski üst düzey üyelerinden biri olarak, örgütü şiddet ve azınlık düşmanlığına dayalı bir yapıyken, daha kabul edilebilir bir yerel yönetim organı gibi göstermeye çalışıyor.
HTŞ ve Suriye Kurtuluş Hükümeti (SKH) adı verilen bir proto-devlet kurduktan sonra el-Colani, el-Kaide’nin devletleşmesini normalleştirme çabalarına yoğunlaştı. “Kurumlar” ve “yapılar” gibi konulara odaklanan el-Colani, Suriye’nin farklı azınlık gruplarına yönelik beklenmedik bir yakınlık göstererek örgütün yeniden markalaşmasının temel unsurlarını oluşturdu. El-Colani, proto-devlet yapılarının oluşturulmasını, örgütün Suriye’yi ele geçirme başarısının anahtarı olarak görüyor.
Şiddet yerine “iyi yönetişim” vurgusuna odaklanma çabası, Telegraph gazetesinde yayımlanan “Suriye’nin ‘çeşitliliğe dost’ cihatçıları nasıl bir devlet inşa etmeyi planlıyor?” başlıklı makalede ele alındı. Bu makale, Cumhurbaşkanı Esad’ın ülkeden kaçmasından beş gün önce yayımlandı ve HTŞ’nin tamamen kontrolü ele geçirmesini kaçınılmaz bir durum olarak gördü:
“Bu yılın mart ayında, el-Colani İdlib Üniversitesinde üst düzey öğrencilere hitap ederek, muhaliflerin savaş sona ermeden hükümetler kurmaları gerektiğini söyledi. ‘Kurtarılmış bölgelerde konulan her tuğla, Allah’ın izniyle, bizi temel hedefimiz olan Şam’ın kurtuluşuna yüzlerce kilometre daha yaklaştırıyor’ ifadelerini kullandı.
Şimdi bu ilkeyi hayata geçiriyor ve Halep’te pek çok sıradan isimli bürokratik kurum faaliyete geçiyor.
Çöp toplama işlemleri başlamış durumda, elektrik ve su hizmetleri yeniden bağlandı. HTŞ, yerli halkın idari hizmetlerle ilgili bilgi alabilmesi için telefon numaraları dağıttı. İslami bir vergi toplama ajansı olan Genel Zekât Komisyonu, ihtiyaç sahiplerine yönelik acil yardım paketleri dağıtmaya başladı. Aynı zamanda HTŞ’nin Genel Tahıl Ticareti ve İşleme Kurumu, fırınların üretime devam edebilmesi için yakıt temin etti.
Günün sonunda, Kalkınma ve İnsani İşler Bakanlığı, ‘Birlikte Dönüyoruz’ adını verdikleri bir kampanya kapsamında yerli halka 65 bin somun ekmek ulaştırdıklarını iddia ediyor.
Proto-devletlerinin yalnızca yerli halkın desteğini değil, uluslararası meşruiyeti de hedeflediğinin bir göstergesi olarak, HTŞ’nin siyasi bürosu, şehirden ayrılmak isteyen yabancı ve diplomatlar için telefon numaraları sağladı. Ayrıca, Suriye’nin kültürel çeşitliliğini ve mirasını vurgulamak amacıyla, ‘Halep, tüm Suriyeliler için medeniyetin, kültürel ve dini çeşitliliğin buluşma noktasıdır’ ifadelerini kullanıyorlar.”
Şam’a giden yolda, el-Colani, Biden yönetiminin “Çeşitlilik gücümüzdür” sloganını ödünç aldı. CNN’e verdiği mülakatta, kendisine şu soru yöneltildi: “Birkaç gün içinde büyük şehirleri ele geçirdiniz. Ne değişti? Bunu şimdi nasıl başardınız?” El-Colani şu yanıtı verdi:
“Son yıllarda, iç görüşlerin birleştirilmesi ve Suriye’nin kurtarılmış bölgelerinde kurumsal yapıların tesis edilmesi sağlandı. Bu kurumsallaşma, askeri fraksiyonlar arasında yeniden yapılandırmayı da içerdi… Devrim, kaos ve rastgelelikten hem sivil hem de kurumsal meselelerde hem de askeri operasyonlarda bir düzen hâline geçti.”
CNN’in uluslararası muhabiri Jomana Karadsheh, el-Colani’ye “Hâlâ katı İslami yönetim uygulamayı planlıyor musunuz?” sorusunu yöneltti. Ancak el-Colani, bir kez daha odağı kurumlara kaydırdı:
“Biz, bölgenin gelenekleri ve doğasıyla uyumlu bir şeyden bahsediyoruz. En önemli şey kurumlar inşa etmektir. Şahısların veya şahsi heveslerin yönetiminden bahsetmiyoruz. Kurumsal yönetişimden bahsediyoruz. Suriye, kurumsal bir yönetişim sistemini hak ediyor…”
Ebu Muhammed el-Colani, mülakatın büyük bir kısmını kapsayıcı bir yapı inşa etme konusundaki propaganda konuşmasını yapmak için bir fırsat olarak değerlendirdi. Ancak, HTŞ’nin kontrolü ele geçirmesinin hemen ardından, sosyal medyada Suriye’nin Alevi toplumuna yönelik işkence ve infaz görüntülerinin yayıldığı vahşet dolu videolar, terör örgütünün ilerici söylemini boşa çıkardı. HTŞ’nin intihar saldırıları düzenlediği dönemden bu yana sadece birkaç yıl geçmiş olmasına rağmen, el-Colani’nin saldırısına destek veren diğer örgütler Batı medyasında neredeyse hiç yer bulmadı.
Bu örgütler arasında, savaş suçları, adam kaçırma, işkence ve kimyasal silah kullanımına dair iddialar nedeniyle Uluslararası Af Örgütü tarafından suçlanan Ahrar eş-Şam da yer alıyor. Ayrıca saldırıya, ABD’nin 2017 yılına kadar destek verdiği “ılımlı muhalif” bir grup olarak bilinen Nureddin Zengi Tugayı da katıldı. Ancak bu destek, örgütün güle oynaya bir çocuğun kafasını kestikleri görüntülerin ortaya çıkmasının ardından sona ermişti.
Bu el-Kaide bağlantılı örgütlerin dehşet verici geçmişi, Beyaz Saray’ı pek duraksatmış gibi görünmüyor. Beşar Esad’ın ülkeyi terk etmesinden sadece birkaç gün sonra, Joe Biden, Suriye’de devlet gücünü ele geçiren ve terörist olarak tanımlanan örgütlerin “doğru şeyleri söylediklerini” belirtti. Ayrıca Biden, daha fazla insani yardım ve “yeni bir hükümet ve anayasa oluşturma amacıyla tüm Suriyeli örgütlerle etkileşimde bulunma” sözü verdi:
“Şunu netleştirmek gerekir ki, Esad’ı deviren muhalif grupların bazıları, kendi karanlık terör ve insan hakları ihlalleri geçmişine sahip. Son günlerde bu muhalif grupların liderlerinden gelen açıklamalara dikkat ettik. Şu an doğru şeyleri söylüyorlar, ancak daha fazla sorumluluk üstlendikçe yalnızca sözlerini değil, eylemlerini de değerlendireceğiz.”
Joe Biden’ın Suriye’deki gelişmeler üzerine yaptığı açıklamalar medya tarafından geniş şekilde ele alınsa da bu açıklamalar, iki gün önce ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) Yöneticisi Samantha Power tarafından yayımlanan bildirinin yeniden yazılmış haliydi. Power, Beşar Esad’ın Rusya’ya kaçtığı gün, kurumunun “yerel kuruluşları destekleyerek Esad rejimi olmayan bölgelerde yönetişimi güçlendirmeye” çalıştığını belirtti:
“Muhalif liderlerin, özellikle azınlıkları ve daha önce rejim kontrolünde olan bölgelerde yaşayanları teskin etmek için yaptıkları açıklamaları not ettik. Fakat daha fazla sorumluluk üstlendiklerinde, kurumları korumak, tüm Suriyelilerin insan haklarını savunmak ve uluslararası hukuka uymak için anlamlı adımlar atmaları gerekecek.”
ABD, uzun yıllardır Suriye halkına insani yardım sağlayan en büyük destekçi konumunda bulunuyor. Milyonlarca Suriyeliye gıda, tıbbi malzeme ve barınak temin eden ABD, aynı zamanda Esad hükümetinin kontrolü dışındaki bölgelerde Suriye ekonomisini, yönetişimi ve temel hizmetleri güçlendirmek için çalışan yerel kuruluşları destekliyor. USAID, son günlerdeki gelişmeler ışığında ortaklarıyla yakın bir koordinasyon içinde çalıştıklarını ve Suriye halkına olan desteklerini kararlılıkla sürdüreceklerini belirtti.
Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) İdlib vilayetinde kontrolü ele geçirdiğinden bu yana, USAID ve “uygulayıcı ortaklar” olarak adlandırdığı insani yardım STK’ları, terör örgütünün denetimi altında bölgeye büyük miktarda fon aktardı.
Savaşın başlangıcından bu yana, USAID ve ABD Dışişleri Bakanlığı İnsani Yardım Bürosu (BHA), Suriye’ye “insani yardım” adı altında 18 milyar dolardan fazla harcama yaptı. 2024 mali yılında bu yardımın 1,2 milyar doları aştığı bildiriliyor. Ancak, bu yardımların büyük ölçüde kötü şöhrete sahip yolsuzluğa bulaşmış STK ortakları aracılığıyla yapıldığı iddia ediliyor.
PBS kanalına verdiği mülakatta, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, 2018 yılında odak noktasının İdlib olduğunu itiraf etti. Jeffrey, “İdlib’de en güçlü güç [el-Colani liderliğindeki HTŞ] idi,” dedi. Bu durum, yani yasal olarak yardım sağlanması yasaklanan bir örgüt tarafından yönetilen bir bölgeye yardım ulaştırmak, USAID için bir sorun teşkil ediyordu:
Jeffrey, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’dan bir muafiyet almak için büyük çaba harcadıklarını şu sözlerle açıkladı:
“Bunu başardık. Bu muafiyet, HTŞ’ye doğrudan yardım sağlayabileceğimizi söylemedi. Ancak yardım bir şekilde HTŞ’nin eline geçerse, yardım sağlayan kuruluşların (USAID ya da STK’lar) suçlanmayacağını belirtti.”
Jeffrey, HTŞ ile dolaylı iletişim kurduğunu, bunun STK ortakları aracılığıyla gerçekleştiğini belirtti.
“Onlardan mesajlar alıyordum ve pozisyonumuzu dikkatlice açıklıyordum. Bunun kendilerine iletileceğini biliyordum, ancak kendilerinden bu bilgileri doğrudan aktarmalarını istemiyordum.”
Jeffrey’e göre, HTŞ bu dolaylı yollarla ABD’ye, “Biz sizin dostunuz olmak istiyoruz. Terörist değiliz, sadece Esad’a karşı savaşıyoruz,” mesajını iletti.
2020 yılı mart ayına gelindiğinde, İdlib civarında terör örgütleri ile Suriye hükümeti arasında bir ateşkes sağlanmasından sadece birkaç gün önce, James Jeffrey bizzat İdlib’i ziyaret ederek, “Suriye’deki STK temsilcileri ve Beyaz Baretliler” ile bir araya geldi. Bu ziyarette ABD yardımını taahhüt eden Jeffrey, İngiltere, ABD ve İsrail destekli bu “sivil savunma” gruplarını teşvik etti. HTŞ’nin üst düzey liderlerinden Ebu Cabir eş-Şeyh, bu grupları “gizli askerlerimiz” olarak nitelendirmişti.
Ancak, ateşkesten önce bile yardım akışı hızla devam ediyordu. İdlib’de “21. yüzyılın en büyük insani dehşet hikayesi” olarak adlandırılan durumun ardından CNN izleyicileri, web sitelerindeki bir portaldan pek çok USAID ortağı STK’ya bağış yapmaya yönlendirdi. Bu haberlerde HTŞ’ye dair herhangi bir atıf yapılmazken, insani felaketin sorumlusu yalnızca “rejim” olarak gösterildi.
CNN’in bağış topladığı STK’lardan biri de Uluslararası Kurtarma Komitesi (IRC) idi. Bu kuruluş, Soğuk Savaş döneminde CIA’in gizli şebekesinin bir parçası olarak faaliyet göstermişti. Mart 2021’de USAID Genel Müfettişlik Bürosu, Suriye yardımları için USAID fonlarıyla çalışırken IRC’nin “referans kontrollerini ve terörle mücadele denetimlerini her zaman yapmadığını” bildirdi.
Fakat, neredeyse hiçbir denetime tabi olmayan bu sektörde, IRC sadece teröristlerle çalışmak ve “bir kartel gibi” faaliyet gösteren USAID ortaklarından biri.
USAID ile çalışmaya devam eden kötü şöhretli bir başka STK ise daha önce Uluslararası Yardım ve Kalkınma (IRD) olarak bilinen Blumont. Irak ve Afganistan’daki yolsuzlukları, ABD tarafından yürütülen bir diğer soruşturmanın konusu olmuştu. The Washington Post bu konuda şunları aktardı:
“Bağdat ve Kabil’de IRD gibi şirketler, USAID’den neredeyse hiç anlamlı bir denetim olmaksızın yüz milyonlarca dolarlık vergi mükellefi fonuyla finanse edilen programları yönetmekle bırakıldı. Bu durum, hükümet denetçileri ve projelere aşina olan eski IRD çalışanlarıyla yapılan görüşmelerde ortaya çıktı.
Bu kâr amacı gütmeyen kuruluş, USAID’den en az 19 çalışanı işe aldı. Bunların bazıları, ajanstaki masalarından direkt olarak şirketin Arlington, Virginia’daki yeni ofislerinde önemli pozisyonlara geçti.
Bu çalışanlardan bazıları, USAID’in eski geçici yöneticisi de dahil olmak üzere, Potomac Nehri’ni geçip IRD’ye katılarak yüz binlerce dolarlık yıllık maaş, ikramiye ve diğer tazminatlar aldı.
İnsani yardım kuruluşları arasında yer alan STK’larda bu tür yüksek maaşlar alışılmadık bir durumdur. Bonuslar ise daha da nadirdir.”
USAID’in Bağdat’taki başmüfettişi Jay R. Rollins, bir medya kuruluşuna verdiği mülakatta şu ifadeleri kullandı:
“Birçok anormallik, tutarsızlık ve USAID fonlarının muhaliflere aktarıldığına dair kanıtlar gördük. Tüm operasyonun kapatılmasını tavsiye ettik.”
Artık Blumont adıyla anılan IRD, USAID ile çalışmaya devam ediyor, ancak sözleşmeler genelde ağır bir şekilde sansürlenmiş durumda; örneğin, 2018 tarihli bir sözleşme buna örnek. Blumont’un internet sitesine göre, Suriye’deki faaliyetler için USAID ile yapılan sözleşmeler 2025 yılına kadar uzanıyor. Ayrıca, 2017 ile 2019 arasında Birleşik Krallık, Avrupa Birliği ve Kanada ile yapılan bir başka Blumont sözleşmesi, diğer bölgelerin yanı sıra HTŞ’nin kontrolündeki İdlib’de “İdari Yapıların Güçlendirilmesi” konusunu kapsamaktadır.
ABD merkezli Uluslararası Tabipler Birliği (IMC) ise, Washington Post’un 2016 tarihli bir makalesinde belirtildiği üzere, yolsuzlukla suçlanan bir diğer USAID ortağı.
Los Angeles merkezli bir hayır kuruluşu olan IMC, cuma günü yaptığı açıklamada, USAID fonlarıyla finanse edilen bazı satın almaların, soruşturmanın sonucuna kadar beklemeye alındığını belirtti.
Türkiye’nin güneyinde, mevcut ve eski IMC çalışanları, tedarikçilerden oluşan bir “mafyanın” ihaleleri manipüle etmek için komplo kurduğunu, faturada belirtilen şartlara uymayan standart altı malzemeleri kabul ettiklerini ifade ettiler. “Bu bir kartel gibiydi,” diyen kıdemli bir çalışan, medya ile konuşma yetkisi olmadığını ya da olası sonuçlardan çekindiğini belirtti.
IMC, cuma günü yaptığı açıklamada, “sofistike dolandırıcılık planlarına” karıştığından şüphelenilen birkaç çalışanını işten çıkardığını belirtti. Kuruluşun sözcüsü Rebecca Gustafson, “Daha fazla çalışanın bu duruma karıştığını tespit etmemiz hâlinde hızlı hareket etmeye tamamen hazırız,” ifadelerini kullandı.
Fon kesintisi, IMC’nin çoğu savaş bölgesinde yaşayan Suriyelilerden oluşan 800 çalışanını işten çıkarmasına neden oldu. Eski bir çalışan, bu maaşlardan her birinin yaklaşık 10 kişiyi geçindirdiğini söyledi.
Suriye’deki USAID ortaklarının yolsuzluk hikâyesi burada bitmiyor. Şaibeli bir şekilde, HTŞ’nin saldırısından yalnızca birkaç gün önce açıklanan iddianame, 2014 ile 2018 yılları arasında İdlib’deki Katolik Yardım Hizmetlerinin (CRS) bölgesel ofisinin eski başkanı olan Suriyeli Mahmud el-Hayfan’ı suçluyor. Yaklaşık 160 çalışanı yöneten el-Hayfan, dört yıl boyunca diğer STK çalışanlarının önünde açıkça HTŞ’nin selefi olan Nusra Cephesi’ni övdü ve 9 ile 10,1 milyon dolar arasında değişen insani yardımı bu terör grubuna yönlendirdi. İddianamede şu ifadeler yer aldı:
“El-Hayfan, [Nusra Cephesi’ne] ve diğer silahlı gruplara sadakat göstermiştir. El-Hayfan, [Nusra Cephesi] ve diğer silahlı grupların üyeleriyle ilişki kurmuştur. Tanık 1, Tanık 2 ve diğer STK-1 çalışanlarının katıldığı personel toplantılarında, el-Hayfan, [Nusra Cephesi] ve diğer silahlı gruplardan ‘mücahitler’ olarak bahsetmiştir; bu da onların Suriye’yi onurla koruyan özgürlük savaşçıları oldukları anlamına gelmektedir. El-Hayfan, ‘cihatçıları’ desteklemenin, çatışmadan etkilenen Suriyelilere yardım sağlamaktan daha önemli olduğunu ifade etmiştir. El-Hayfan, [Nusra Cephesi’ni] ‘ne olursa olsun’ destekleyeceğini söylemiştir.”
USAID’in STK ortaklarının yolsuzluk, dolandırıcılık ve terör örgütlerini destekleme gibi eylemleri şok edici olsa da belki de daha şaşırtıcı olan, bu skandallara rağmen aynı kuruluşların USAID tarafından desteklenmeye devam etmesi. Hatta, bu kuruluşlar gelecekteki sözleşmelerden menedilmek bir yana, USAID günümüzde bile CRS ve IMC’ye bağış yapılmasını aktif olarak teşvik ediyor.
Öte yandan, Orta Doğu Enstitüsü’nden Charles Lister, sosyal medyada yaptığı paylaşımlarda, HTŞ’nin proto-devleti olarak tanımlanan SKH ve STK’ları, grubun başarısının önemli faktörleri arasında sayıyor. Lister, “SKH, uluslararası yardım STK’ları ve Birleşmiş Milletler ile yakın bir şekilde çalışıyor; BM’nin İdlib’de SKH ile iletişim kuran kalıcı bir ofisi var,” ifadelerini kullanıyor.
SKH’nin Telegram kanalında yapılan paylaşımlar, grubun insani yardım çadırlarında toplantılar yaptığını, Türk STK’larıyla görüştüğünü, bir kitap fuarı düzenlediğini, “Kur’an ile Yaşa” ödül töreni gerçekleştirdiğini ve “kadınlar için özel bir alan bulunmayan” fen sınıfları için afişler yayımladığını gösteriyor.
Bu arada, Norveç Mülteci Konseyi tarafından hazırlanan ve fonlarının yaklaşık yüzde 13’ünü ABD Dışişleri Bakanlığı’nın İnsani Yardım Bürosundan alan bir rapor, SKH’nin STK’larla işbirliğini daha yakından inceliyor.
STK’nın internet sitesinde, “bankacılık risklerini azaltmaya” adanmış bir sayfa yer alıyor; bu, STK’ların “terör finansmanını kolaylaştırmakla suçlanma risklerini en aza indirmelerine” yardımcı olmayı amaçlayan bir rehber niteliğinde. Bu tür suçlamalar, para cezaları veya diğer yaptırımlarla sonuçlanabiliyor.
Ekim 2023’te yayımlanan rapor; STK’lar, Birleşmiş Milletler, HTŞ ve İdlib’deki SKH arasındaki dinamiği kapsamlı bir şekilde ele aldı. Yirmi STK çalışanı, BM personeli ve bağışçılarla yapılan röportajları içeren rapor, SKH’nin —hem Charles Lister hem de Ebu Muhammed el-Colani’nin HTŞ’nin başarısı için kritik olarak gördüğü bu proto-devletin— “pek çok hizmet boşluğunu doldurmak için insani yardım çalışanlarına bağımlı” olduğunu açıkça kabul ediyor.
Rapora göre, bazı STK’lar SKH’den mümkün olduğunca uzak durmaya çalışırken, diğerleri doğrudan işbirliği yaptı. Özellikle, “kuzeybatı Suriye’de daha büyük programları veya daha güçlü bir erişim odak noktası olan bazı kuruluşlar, sorunları doğrudan çözme kapasitelerine daha fazla güvendikleri için SKH ile işbirliği yapmayı tercih ettiler. Bazıları, Birleşmiş Milletler’den destek istemek yerine sorunları doğrudan ele almanın daha etkili olduğunu düşündü.”
Bir bağışçı şu ifadeleri kullandı:
“Bence diyalog kurmanız gerekiyor. Demek istediğim, onlar fiili otoriteler. Bunu beğenip beğenmememizin bir önemi yok. Onlar fiili otoriteler. Dolayısıyla, bu insani operasyonlar için olduğu sürece onlarla bir noktada diyalog kurmanız gerekiyor.”
Rapora göre, bağışçılar “SKH’nin HTŞ ile bağlantılarına rağmen, SKH’nin ortaklarının işbirliği yapabileceği ‘güvenli bir çatı’ ve HTŞ’nin yasaklı olması nedeniyle kabul edilebilir bir ara yol sunduğunu hissettiler. Bu yapının, BM ve diğer insani yardım kuruluşlarının İdlib’deki baskın tarafla büyük ölçüde HTŞ ile doğrudan temastan kaçınarak iletişim kurmalarına olanak tanıdığını düşündüler.”
Bir STK çalışanı şu yorumda bulundu: “Birini [silahlı olan] görmek zorunda kalmamızdan bu yana çok uzun zaman geçti. Şimdi bu adamların hepsi takım elbise giyiyor.”
Bazı STK’lar için, bağışçıların SKH ile işbirliği konusundaki çekimserliği, hayal kırıklığı kaynağıydı. Bir BM çalışanı şu şekilde aktardı: “Bir noktada, bazı STK’ların, bağışçılardan SKH’den daha fazla şikâyet ettiğini fark ettik.”
Rapora göre, “katılımcılar, bağışçıların İdlib’de hizmetler, ücretler veya vergiler için ödeme yapılmasına izin vermeyi reddetmesiyle ilgili çeşitli sorunlardan bahsetti… Bağışçıların bazen bu tür konularda taviz vermeye istekli oldukları söylendi, ancak bu hiçbir zaman belgelenmedi.”
Raporda röportaj yapılan bazı kişiler, “SKH’nin, insani yardım topluluğu kendisiyle ne kadar çok iletişim kurarsa, HTŞ’nin terör örgütleri listesinden çıkarılma şansının o kadar artacağını hesapladığını” ifade etti. Benzer şekilde, ABD elçisi James Jeffrey, PBS’e verdiği mülakatta, SKH’nin Batı’ya açılım sağlamak için STK’ları kullandığını belirtti. Rapora göre, bir katılımcı şu görüşteydi:
“SKH bazen insani yardım çalışanlarını, bağışçılar ve bağışçı hükümetlere farkında olmadan mesaj iletici olarak kullandı ve bu süreçte hem kendi hem de HTŞ’nin algısını iyileştirmeye çalıştı. Diğer katılımcılar, görüştükleri birçok [devlet dışı silahlı grup] temsilcisini siyasi danışmanlar ya da ‘halkla ilişkiler yetkilileri’ olarak tanımladı ve bu kişilerin insani meselelerden ziyade örgütlerine olumlu bir imaj kazandırmaya daha çok ilgi duyduğunu belirtti.”
SKH’nin hizmetlerindeki boşlukları doldurmanın yanı sıra, bazen bu örgüte vergi ve ücret ödeyen bazı katılımcılar, “İdlib’de insani yardım programlarının daha yoğun olması nedeniyle müdahalenin burada daha yaygın olduğunu” ifade etti. Rapor, pek çok insani yardım müdahalesinde örnekler olduğunu vurguluyor: Belirli bölgelerde programları yönlendirme girişimleri, özellikle nakit yardımlarda yararlanıcı listelerine müdahale etme, tedarikçi, yüklenici ve personel seçimlerini etkileme çabaları… Ancak bir katılımcı, bölgedeki on yıllık insani müdahalelerden sonra bu tür müdahale girişimlerinin muhtemelen daha sofistike ve tespit edilmesi zor hâle geldiğini belirtti. Yerel otoritelerin, insani müdahalelerin nasıl işlediğine dair derin bir anlayışa sahip olan eski insani yardım çalışanlarını işe alarak sistemi nasıl suistimal edebileceklerini öğrenebileceklerini ifade etti.
Raporda ayrıca şu noktalara değiniliyor: “Bazı katılımcılar, SKH’nin, sivil hizmet veya insani yardım sektöründe deneyime sahip personel işe alarak yönetişimini giderek ‘profesyonelleştirdiğini’ belirtti.”
Büyük miktarlarda Amerikan dolarlarının HTŞ’ye akmasının “hayat kurtarmanın talihsiz bir maliyeti” olarak açıklanması cazip görünebilir ama bu durumun bariz jeopolitik hedefini göz ardı etmek zor. HTŞ’ye İdlib’de bir küçük devlet kurma fırsatı sunulurken, Suriye hükümeti ekonomik yaptırımlarla yavaş yavaş çöküşe sürüklendi ve hükümetin kontrolündeki bölgelerde yaşayanlara yiyecek ve yakıt gibi temel ihtiyaçlardan mahrum bırakarak toplu bir cezalandırma uygulandı.
Bununla birlikte, USAID ve STK’ların İdlib’de HTŞ’nin beş yıl boyunca gücünü toparlamasına izin vermedeki rolü, tipik ABD rejim değişikliği savaş planıyla örtüşmüyor. Bilakis, giderek daha fazla bir “renkli devrim” senaryosunu andırıyor. Belki de bu gerçekten bir renk devrimidir; ancak bu kez rengin kara olduğu söylenebilir.
Dünya Basını
Yarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor

Teknoloji yazarı Ed Zitron, yapay zeka sektöründen yükselen “insanlığın yok oluşu” uyarılarının somut temeli bulunmayan bir halkla ilişkiler kurgusu olduğunu belirtti. Şirketlerin yarım trilyon doları aşan maliyetlerine rağmen karlı bir iş modeli kuramadığına dikkat çeken Zitron, hayali kıyamet senaryolarının gerçek çevre tahribatı, ekonomik zarar ve tüketici mağduriyetlerini gizlemek için kullanıldığını kaydetti.
Yapay zeka sektöründe çalışan bazı eski ve mevcut personelin “insanlığın sonunu getirebilecek süper zeka” uyarılarıyla başlattığı kıyamet senaryoları tartışması büyüyor.
Teknoloji yazarı, bülten yayıncısı ve eski halkla ilişkiler danışmanı Ed Zitron, katıldığı ICYMI adlı podcast programında, sektördeki güvenlik ve felaket söylemlerinin gerçek somut tehlikeleri örtbas etmeye yarayan bir yanılsamadan ibaret olduğunu belirtti.
Tartışma, daha önce üç yıl boyunca yapay zeka araştırma kuruluşlarında çalışan ve son olarak Anthropic şirketinde görev yapan 27 yaşındaki araştırmacı Jacob Coxon’ın istifa mektubuyla alevlendi.
Coxon, hem eski şirketi OpenAI hem de son çalıştığı Anthropic yönetimlerinin sorumsuzca davrandığını belirterek, “Kendi kendini geliştiren süper zekaya doğru çılgınca koşuyorlar ve hayatlarımızla kumar oynuyorlar. Bu teknolojiyi inşa edenler, yapay zekanın bu on yılın sonuna kadar hepimizi öldürebileceğine içtenlikle inanıyor” ifadelerini kullandı.
Bu açıklamayı alıntılayan Anthropic bünyesindeki Uyum Bilimi Lideri Evan Hubinger ise “Jacob haklı. Yapay zekanın tüm insanları öldürebileceğine gerçekten inanıyoruz. Şahsen önümüzdeki on yıl içinde bunun gerçekleşme ihtimalinin yüzde 10’dan fazla olduğunu düşünüyorum” dedi.
Sektörün içinden gelen bu felaket senaryolarını sert bir dille eleştiren Ed Zitron, kamuoyuna sunulan kıyamet anlatısının hiçbir bilimsel temele dayanmadığını vurguladı.
“Süper zeka masalı gerçek bir tarikat gibi işletiliyor”
Zitron, yapay zeka sektörünün önemli bir bölümünün ve özellikle Anthropic çevresinin rasyonel bir teknoloji üreticisinden ziyade kapalı bir inanç grubu gibi hareket ettiğini dile getirdi.
Teknolojinin kendi kendini sınırsızca geliştirebileceğine dair somut hiçbir kanıt bulunmadığını hatırlatan Zitron, “Anthropic şirketine ve yapay zeka sektörünün bir kısmına adeta bir tarikat tarafından yönetiliyormuş gibi bakmamız gerekiyor. Bu, süper zeka tarikatıdır. Süper zekanın mümkün olduğuna dair elimizde hiçbir kanıt yok. Kendi kendini yinelemeli biçimde geliştiren, yani kendi kendine öğrenen bir yapay zekadan söz ediyorlar. Bunun gerçekleşebileceğine ilişkin hiçbir somut ispatımız bulunmuyor” dedi.
Sektör çalışanlarının gerçeklikten kopuk bir yankı odasında yaşadığına işaret eden Zitron, “Kendilerine rasyonel diyen bu kesimler, rasyonel düşünceyi değil, süper zekanın insanlığı yok edeceği yönündeki peşin hükmü kastediyor. Bu zihniyet, herkesin paniklemesini istiyor. Şirkete adım attığınız ilk andan itibaren ‘süper zeka hepimizi öldürebilir’ fikri aşılanıyor. Çevrenizdeki herkes aynı şeye inandığında ve aynı şekilde davrandığında, ortaya akıl dışı bir tektiplik çıkıyor. Zeki insanların buna kanmasının nedeni, aynı şeyi tekrarlayan bir gruba inanmanın ve gerçekleri görmezden gelmenin çok kolay olmasıdır” ifadelerini kullandı.
“Makineler kontrolden çıkmadı, ortada açık bir insan hatası var”
Kıyamet çığırtkanlığı yapanların somut bir vaka olarak öne sürdüğü açık kaynaklı yazılım paylaşım platformundaki güvenlik açığına da değinen Zitron, modellerin bağımsız bir irade geliştirdiği iddialarını kesin bir dille reddetti.
Deney sırasında görevlendirilen binlerce yazılım ajanının kendi kendine bilinç kazanmadığını, sadece kendilerine verilen hedefe ulaşmak için olasılık ağaçlarını taradığını söyleyen Zitron, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Kontrolden çıkmak, bilinç ve niyet barındırır. Burada kesinlikle öyle bir durum yok. On bin civarında model bir araya geldi; geleneksel yollarla sorunu çözemeyeceklerini belirleyip testte hile yapmanın yolunu aradılar. Platformdaki bir güvenlik açığını bulup tıpkı sıradan bir siber saldırı gibi bundan faydalandılar. Burada ‘onlar’ derken insanları değil, altyapıya bağlı büyük dil modellerini kastediyorum. Kendi iradeleriyle hareket etmediler. Bir plan ürettiler ve önlerine konan kodlama değerlendirmesini aşmak için çalıştılar. Bu modeller olasılıksal sistemlerdir; ne kadar karmaşıklaşırlarsa karmaşıklaşsınlar matematiksel olarak yanılsama üretmeye mahkumdurlar. Yapılan hile, niyetten değil, verilen talimatın farklı biçimde işlenmesinden kaynaklanıyor.”
Söz konusu hadisenin bir yapay zeka başarısızlığı değil, araştırmacıların ihmali olduğunu belirten Zitron, “Makinelerin saldırı yapmasını sağlamaya çalışırken arkalarında yazılım indirilmesine izin veren açık kapılar bıraktıklarını fark etmediler. Sistemin internet erişimi olmadığını zannediyorlardı. Bu doğrudan bir insan hatasıdır. Makinelerin bilerek kaçıp gittiği yanılsaması, insanların bu sistemleri insani özelliklerle donatmasından besleniyor. Oysa ortada sadece bir dizi matematiksel işlem var” diye konuştu.
“Amaç sizi telaşa sokup belirsizlikle korkutmak”
Yapay zeka alanındaki güvenlik çağrılarının sahte bir aciliyet hissi üzerinden kurgulandığını kaydeden Zitron, kamuoyuna yönelik panik dalgasının arkasındaki mekanizmayı şu sözlerle aktardı:
“Dolandırıcılar iki temel yöntemle insanları aldatır. Birincisi, sizi aceleye getirmektir. Biri size ‘Bunu hemen yapmalısınız, derhal harekete geçmelisiniz’ diyorsa, her defasında yavaşlamak gerekir. Bina yanmıyorsa veya dışarıda silahlı biri yoksa, acil eylem talep eden muğlak tehditler karşısında durup düşünmelisiniz. İkincisi ise belirsizlikten korkmamak ve somut ayrıntı talep etmektir. ‘Bu teknoloji sizi öldürecek’ diyorlar. Beni ne öldürecek? Neden korkuyorsunuz? Nerede, nasıl gerçekleşecek? Bunların hiçbirine cevap vermiyorlar. Hangi güvenlik süreçlerinin eksik olduğunu, neyin düzeltilmesi gerektiğini veya sürecin nasıl yavaşlatılacağını somutlaştırmıyorlar. Sadece belirsiz bir dehşet tablosu çiziyorlar.”
Anthropic şirketinden ayrıldıktan sonra televizyon kanallarında ve basında yoğun bir tanıtım turuna başlayan Jacob Coxon’ın durumunu irdeleyen Zitron, gerçek ifşaatçılık ile bu medya kampanyası arasındaki farkı anlattı:
“Bir ifşaatçı ne yapar? Yanlış bir eylemi işaret eder, somut bir olguyu gösterir ve kanıt sunar. Gazetecilere belgeleri teslim eden Frances Haugen veya Edward Snowden gerçek ifşaatçılardır; ellerinde somut evraklar vardı. Medya ise bu olayı ‘Şirketten ayrılan korkmuş adam’ başlığıyla özel haber gibi sunuyor. Bu kişi bir ifşaatçı değil. Gizlilik sözleşmenizin arkasına saklanıyorsanız ifşaatçı olamazsınız. Bir ifşaatçı kamu yararı adına dava edilme riskini göze alarak o sözleşmeyi çiğner. Oysa bu şahıs hiçbir somut bilgi vermiyor, yalnızca çok korktuğunu söylüyor. Arka arkaya bağlanan bu televizyon mülakatları ve zengin arka planlar, bu sürecin tek başına yürütülmediğini, organize bir halkla ilişkiler faaliyeti olduğunu gösteriyor. Sektörden ayrıldığını iddia ediyor ama birkaç ay sonra yine yapay zeka güvenliği alanında bir işe geçeceğini kendisi dile getiriyor.”
“Süper zeka retoriği kalktığında geriye vasat ve pahalı bir bulut yazılımı kalıyor”
Zitron, teknoloji şirketlerinin tüm bu kıyamet söylemlerini, ekonomik olarak sürdürülemez olan iş modellerini gizlemek için bir kalkan olarak kullandığına dikkat çekti.
Yatırımların yarım trilyon doları aştığını ancak ortaya çıkan faydanın bu maliyeti karşılamaktan çok uzak olduğunu belirten yazar, şu ifadeleri kullandı:
“Bütün bu tantanayı, süper zeka masallarını ve korku edebiyatını bir kenara bıraktığınızda ne görüyorsunuz? Binlerce araştırmacının son derece karsız, sadece dünyanın en büyük şirketlerine para kazandıran bulut yazılımları üzerinde çalıştığı gerçeğini görüyorsunuz. Bu yazılımlar hiçbir şeyi demokratikleştirmiyor, kitleler için değer üretmiyor. Serveti yalnızca dev teknoloji firmalarında merkezileştiriyor; risk sermayesi fonlarını doğrudan bu devlerin kasasına akıtıyor. Üstelik bu teknoloji vasat bir bulut yazılımından öteye gidemiyor. Dil modelleri gelişti, bunu kabul ediyorum; fakat bu noktaya gelebilmek yarım trilyon dolardan fazlaya mal oldu. Bu fiyata alınan sonuç son derece yetersizdir.”
Yapay zekanın pratik kullanım alanlarının oldukça dar olduğunu vurgulayan Zitron, “Bütün o şatafatlı lafları soyutladığınızda elinizde belirli işlevler için faydalı olan kodlama modelleri kalıyor. Kod okumayı bilen yazılımcılar için işleri biraz hızlandırabilir, grafik çiziminde işe yarayabilir. Ben oğlumun bilgisayar oyunundaki bir arızayı gidermek için kullandım; o bile tam bir gün sürdü ve yarı yolda çöktü. Tüm retorik temizlendiğinde durum gerçekten içler acısı. Hepimiz bu tek konuya aşırı odaklandık ve ne yapabileceğine dair boş yere paniğe kapıldık. Eğer bu bir süper zeka değilse, sadece sıradan bir yazılımdır. Sıradan bir yazılımsa, harcanan tüm zamana ve enerjiye yazık oldu. Medya, kendi yansımasını görüp korkan bir köpek yavrusu gibi havaya girdi” dedi.
“Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda”
Sektör liderlerinin yapay zeka güvenliği çağrılarının ardında derin bir ikiyüzlülük yattığını ifade eden Zitron, OpenAI Üst Yöneticisi Sam Altman ve diğer şirketlerin tutumunu eleştirdi:
“Altman televizyona çıkıp güvenlik endişeleri sebebiyle halka arz için doğru zaman olmadığını söylüyor. Oysa asıl gerçek şu: Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda. Mali kayıtlarını bizzat gördüm ve basına yansımasından önce yayımladım. Şirketin ekonomisi tamamen çökmüş halde. Bir yandan kapalı kapılar ardında 1,5 trilyon dolarlık piyasa değeri üzerinden fon toplamaya çalışıyorlar, diğer yandan ‘güvenlik nedeniyle yavaşlamalıyız’ diyorlar. Anthropic ise tam bu yavaşlama çağrılarının yapıldığı gün halka arz için teknoloji borsasını seçtiğini duyurdu. Aslında kimsenin yavaşladığı yok. Herkes bu anlatının bir ucundan tutup kendi çıkarına göre kullanıyor.”
Şirketlerin finansal illüzyonlar yarattığını da sözlerine ekleyen Zitron, “Anthropic şirketinin, eğitim maliyetleri ve hisse bazlı ödemeler hariç tutulduğunda yüzde 80 brüt kar marjına sahip olduğunu yatırımcılara söylediği ortaya çıktı. Bu, son derece etik dışı bir iş yapma biçimidir. Ayrıca kullanıcıların erişim sınırlarını sürekli değiştiriyorlar. Bir yıllık abonelik satın alan bir müşteri, altı ay sonra hizmetin çeyreğine bile erişip erişemeyeceğini bilemiyor. Gerçek maliyetleri ve ekonomik tabloyu gizleyerek tüketicileri mağdur ediyorlar” şeklinde konuştu.
“Hayali süper zekayı denetlemek, gerçek suçları aklamanın kılıfıdır”
Zitron, teknoloji şirketlerinin yasa yapıcılara “bizi denetleyin” çağrısı yapmasının ardındaki asıl amacın, kendi istedikleri kuralları dayatmak olduğunu söyledi.
Siyasetçilerin var olmayan tehditlerle uğraşarak halkı oyaladığını belirten teknoloji yazarı, şu görüşleri dile getirdi:
“Sektör, devletlerin teknolojiyi gerçek anlamda denetlemediğini çok iyi biliyor. ‘Bizi denetleyin’ demek onlar için hiçbir maliyet taşımıyor. Asıl hedefleri kendi kendilerini denetlemek, yani diledikleri gibi at koşturmaya devam etmektir. Siyasetçiler de bu oyuna alet oluyor. Çıkıp yapay zekayı denetleyeceklerini ilan ediyorlar. Peki bu taslaklarda sohbet robotları yüzünden intihar eden insanlar, çevreye verilen devasa tahribat veya veri merkezlerinin sıradan yurttaşların faturalarına bindirdiği yükler yer alıyor mu? Hayır. Varsa yoksa süper zeka masalı. Masal kahramanlarını yasaklayarak dünyayı kurtaracaklarını vadediyorlar. Var olmayan bir canavarla savaşmak, gerçek zararlarla yüzleşmekten kaçınmanın en kolay yoludur.”
Yasal yaptırımların hemen devreye girmesi gerektiğini savunan Zitron, mevcut yasal düzenlemelerin kullanılmadığını belirtti:
“Bu sektörü gerçekten denetlemek isteseydik, bunu yarın sabah yapabilirdik. Bu araçların tıbbi ve hukuki tavsiye vermesini, insani duyguları taklit etmesini derhal yasaklardık. Kusurlu bir ilaç, kaza yapan bir otomobil veya tehlikeli bir oyuncak insanlara zarar verdiğinde derhal toplatılır. Büyük dil modellerini de güvenli hale gelene kadar tamamen kapatmamız gerekir. Bu teknolojilerle işlenen siber suçların yasal sorumluluğu şirket yöneticilerine yüklenmelidir. Yöneticilerin hesap vermesi, kolluk kuvvetlerinin devreye girmesi gerekir. Ortada açık yasalar varken, failin kendi cezasını kendisinin belirlemesine izin veriliyor.”
Yapay zekanın gelecekteki olası felaketlerine odaklanmanın, bugünkü yıkıcı etkileri görünmez kıldığına işaret eden Zitron, toplumun acil olarak yüzleşmesi gereken sorunları şöyle sıraladı:
“Yapay zekanın vereceği ana zararı belirsiz bir kıyamet olarak tanımlamak, şu an yaşattığı devasa tahribatı önemsiz gösteriyor. Bu modellerle etkileşim kuran kişilerin yaşadığı ağır psikolojik çöküntüler, enerji ve su tüketiminin yarattığı çevre felaketi, veri merkezlerinin maliyetinin kamuya yüklenmesi ve bağımsız düşünme yetisinin körelmesi gibi krizler önemsiz ayrıntılar gibi algılanıyor. Oysa bizi fiilen etkileyen maddi gerçekler bunlardır. Gelecekte gerçekleşmeyecek bir süper zekayı durdurduğunuzu söyleyerek siyasi puan toplayabilirsiniz ama bu güvensiz teknolojinin yazılım dünyasının her köşesine kontrolsüzce boca edilmesinin faturasını ödemekten kaçamazsınız.”
Zitron, sıradan yurttaşlara ve haber tüketicilerine yönelik tavsiyelerini şu sözlerle tamamladı:
“Yapay zeka hakkında ne düşünürseniz düşünün, özellikle iş yerlerinde bu konudan kaçınmak zor. Ancak ne olursa olsun, bu teknolojiye ilişkin bilgilerinizi teknoloji vadisinin sözcülerinden almayın. Birisi size yapay zekanın gelecek olduğunu ve harikalar yaratacağını ısrarla anlatıyorsa, ona şüpheyle yaklaşın. Bu şirketlerde çalışanların ya da onlarla bağlantılı vakıfların açıklamalarını tartışmasız doğru kabul etmeyin. Ben bir yatırım uzmanı değilim ama bu alanın son derece zehirli olduğunu görebiliyorum. Balonun tam olarak ne zaman patlayacağını bilmesem de kaçınılmaz olarak patlayacağına eminim.”
Dünya Basını
Çin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?

Çin, daha adil bir dünya düzenini teşvik ederek, tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanmayı hedefliyor.
***
Regina Ip Lau Suk-yee, Hong Kong Yürütme Konseyi Koordinatörü ve Yeni Halk Partisi Genel Başkanı
South China Morning Post, 27 Eylül 2026
Çin, birçok alanda ABD’nin denk bir rakibi haline geldikçe, giderek daha sık sorulan bir soru öne çıkıyor: Çin artık bir süper güç mü? Ancak bu soru, gücün başka bir döneme ait tanımına dayanıyor olabilir.
Çin, geleneksel olarak büyük güçlerle ilişkilendirilen pek çok özelliğe sahip: büyük bir nüfus, geniş bir toprak parçası, büyük bir ekonomi, ileri teknolojik kapasite ve giderek büyüyen askeri güç. Buna rağmen Pekin, Çin’i “büyük güç” ya da “süper güç” yerine “büyük ülke” olarak tanımlıyor. Örneğin küresel yönetişim üzerine yayımladığı beyaz kitapta Çin, kendisini daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası düzeni savunan büyük bir ülke olarak sunuyor.
Bu yaklaşım, gücün ne için kullanılması gerektiğine ve belki de 21. yüzyılda sorumlu gücün ne anlama geldiğine ilişkin farklı bir anlayışı yansıtıyor.
“Süper güç” kavramının kökeni İkinci Dünya Savaşı dönemine uzanıyor. Amerikalı siyaset bilimci William T.R. Fox, 1944 tarihli The Super-Powers: The United States, Britain, and the Soviet Union – Their Responsibility for Peace adlı kitabında ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği’ni; askeri ve jeopolitik kapasiteleri sayesinde savaş sonrası düzenin şekillenmesinde istisnai bir role sahip yeni bir devlet kategorisi olarak tanımlamıştı.
Yeni süper güçlerin belirleyici özelliklerinden biri, denizaşırı üsler ve geniş jeopolitik erişimle desteklenen, büyük savaş sahalarına askeri kuvvet sevk etme ve bu kuvvetleri uzun süre idame ettirebilme kapasitesiydi. Fox’un argümanı aynı zamanda önemli bir sonuç da içeriyordu: Böylesine olağanüstü kabiliyetlere sahip olanlar, barışın korunması konusunda da olağanüstü bir sorumluluk taşıyacaktı.
Bu kavram bugün de geçerliliğini koruyor. Askeri güç, stratejik erişim ve rakipleri caydırma ya da mağlup etme kapasitesi uluslararası siyaseti şekillendirmeye devam ediyor. Ancak artık ulusal gücün kaynaklarının tamamını açıklamaya yetmiyor.
Son sekiz on yılda ekonomik karşılıklı bağımlılık, küresel tedarik zincirleri, teknoloji, finans ve sanayi kapasitesi jeopolitik nüfuzun giderek daha önemli araçları haline geldi. Güç aynı zamanda kritik ürünleri üretebilme, stratejik öneme sahip teknolojileri kontrol edebilme, ekonomik baskıya dayanabilme ya da ticari ağların aksatılması yoluyla rakibe maliyet yükleyebilme kapasitesinden de kaynaklanabiliyor.
Bu da son on yıldaki deneyimlerin, yalnızca askeri güce dayalı bir tanıma neden kolayca sığmadığını açıklayan unsurlardan biri.
ABD ile Çin arasındaki ticaret ve teknoloji alanındaki karşı karşıya geliş bu durumun örneklerinden biri. Geçen yılki tarife tırmanışı sırasında Çin, yalnızca karşılıklı tarifelerle yanıt vermedi; kritik mineraller ve önemli ölçüde koz sahibi olduğu diğer alanları da kapsayan önlemler aldı. Sonrasında yürütülen müzakereler, dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın boyutunu ortaya koydu. Taraflardan hiçbiri, ciddi maliyetlere katlanmadan diğerini yalnızca dışsal bir düşman gibi ele alamadı.
Buradan çıkarılması gereken sonuç, ekonomik gücün askeri gücün yerini aldığı değil. Aksine, bu iki güç türü giderek daha fazla iç içe geçiyor. Çok güçlü silahlı kuvvetlere sahip bir ülke, sanayi tabanındaki, tedarik zincirlerindeki, mali yapısındaki veya uzun süreli bir çatışmayı sürdürebilme kapasitesindeki zayıflıklar nedeniyle yine de kısıtlanabilir. Buna karşılık, benzer ölçekte askeri erişime sahip olmayan bir devlet, stratejik öneme sahip ekonomik ağlardaki konumu sayesinde ciddi pazarlık gücü elde edebilir.
Örneğin Hürmüz Boğazı’nın süregelen stratejik önemi, coğrafyanın ve asimetrik kabiliyetlerin bir bölgesel güce, çok daha büyük askeri kaynaklara sahip aktörler karşısında nasıl koz sağlayabileceğini gösteriyor. Askeri üstünlük, siyasi alanda sınırsız hareket serbestisi anlamına gelmiyor.
Bu da daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: 21. yüzyılda bir büyük güç yalnızca diğer devletler üzerinde tahakküm kurabilme kapasitesiyle mi tanımlanmalı, yoksa uluslararası sistemin istikrarına ve kalkınmasına katkı sunma kapasitesi de bu tanımın bir parçası olmalı mı?
Çin’in bu soruya verdiği yanıt giderek daha açık hale geliyor. Pekin’in diplomatik söylemi, “büyük ülke” olarak tanımladığı rolü öne çıkarıyor; egemenlik, çok taraflılık, uluslararası hukuk, kalkınma ve insan merkezli yaklaşım, küresel yönetişimle ilişkilendirdiği temel ilkeler arasında yer alıyor. Çin’in beyaz kitabı, Küresel Yönetişim Girişimi’ni daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası sistem kurma çabası olarak sunuyor ve çok taraflı işbirliği ile Birleşmiş Milletler merkezli uluslararası düzenin önemini vurguluyor.
“Süper güç” kavramı geleneksel olarak olağanüstü düzeyde yoğunlaşmış kapasiteyi ifade eder. Buna karşılık “sorumlu büyük ülke” kavramı, bu kapasitelerin nasıl kullanıldığına daha fazla vurgu yapıyor.
Bu ayrımın tarihsel bir mantığı da bulunuyor. Çin’in devlet yönetimi deneyimi; istikrar, düzen ve halkın refahını performansın önemli ölçütleri arasında gören bir siyasi gelenek ortaya çıkardı. Günümüz Çinli liderleri, bu geleneğin bazı unsurlarını modern bir kalkınma ve uluslararası yönetişim anlayışına uyarladı. Resmi söylem, Çin’in uluslararası rolünü giderek daha fazla resmi tahakkümden ziyade kalkınma, işbirliği ve sorun çözme kavramları üzerinden tanımlıyor.
Bu, Çin’in gücü reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine, ekonomik ve teknolojik yükselişi, askeri modernizasyonu ve genişleyen diplomatik erişimi Pekin’e uluslararası sonuçları şekillendirme konusunda çok daha büyük bir kapasite kazandırdı. Asıl ilginç soru, Çin’in bu kapasiteyi nasıl kavramsallaştırmayı ve kullanmayı tercih ettiği.
“Süper güç” ile “sorumlu büyük ülke” arasındaki ayrım, uluslararası siyasette daha geniş çaplı bir dönüşüme işaret ediyor. Askeri güç yansıtma kapasitesi hâlâ gücün kritik bir bileşeni. Ancak giderek yalnızca bileşenlerden biri haline geliyor. Sanayi dayanıklılığı, teknolojik kapasite, ekonomik ilişkiler, kritik tedarik zincirleri üzerindeki kontrol ve uluslararası kamu malları sağlayabilme yeteneği de devletlerin önündeki seçenekleri şekillendirebiliyor.
Fox’un 1944’teki temel tespiti, olağanüstü gücün olağanüstü sorumluluk getirdiğiydi. Seksen yıl sonra ise olağanüstü gücün doğasının kendisi değişiyor olabilir.
Çin açısından soru artık eski bir süper güç tanımını karşılayıp karşılayamayacağı olmayabilir. Asıl soru, büyük bir gücün tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel örgütleyici ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanabileceğini gösterip gösteremeyeceği.
Bu, yalnızca terminolojik bir değişiklikten ibaret olmazdı. Fox’un 1944’te ortaya attığı soruya farklı bir yanıt anlamına gelirdi: Dünyanın en güçlü ülkeleri, sahip oldukları güçle ne yapmalı?
Dünya Basını
Tarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı

Fransız tarihçi ve sosyolog Emmanuel Todd, Le Figaro canlı yayınında Batı sisteminin hem askeri-sanayi kapasitesi hem de ahlaki değerler bakımından derin bir dağılma evresine girdiğini belirtti. Rusya tehdidinin bir yanılsamadan ibaret olduğunu vurgulayan Todd, Ukrayna ve İran sahalarındaki gelişmelerin Amerikan hegemonyasını ve Avrupa ekonomisini tükettiğini dile getirdi.
Paris Ulusal Demografik Araştırmalar Enstitüsünde görev yapan Fransız tarihçi, antropolog, sosyolog ve siyaset bilimci Emmanuel Todd, Le Figaro televizyonunda katıldığı canlı yayında Batı dünyasının büyük bir çöküş ve dağılma evresine girdiğini belirtti.
Küresel dengelerin altüst olduğunu söyleyen Todd, Ukrayna ve İran sahalarındaki çatışmaların Batı sisteminin yapısal zaaflarını görünür kıldığını kaydetti.
Stüdyoda strateji uzmanı François Heisbourg ile bir araya gelen Todd, Batı’nın Yenilgisi isimli çalışmasının devamı niteliğindeki yeni kitabı Kopuş üzerinden değerlendirmeler yaptı.
Gazeteci Diane Lagrange ile gerçekleştirdiği nehir söyleşilerden oluşan çalışmasını anlatan Fransız düşünür, Avrupa ve ABD ekseninde yaşanan kurumsal erozyonun küresel yansımalarını paylaştı.
“Avrupa liderleri tam bir hayal krallığı içinde yaşıyor”
Avrupa başkentlerinde dile getirilen Rusya tehdidinin nesnel bir temeli olmadığını dile getiren Todd, kıta siyasetçilerinin psikolojik bir yanılsamaya kapıldığını belirtti. Fransız antropolog, Avrupa’nın kendi iç bunalımlarını dışarıya yansıtarak yapay korkular ürettiğini dile getirdi.
Todd, Avrupa’daki karar alıcıların tutumuna ilişkin olarak şu değerlendirmeyi yaptı: “Avrupalı liderlerin Rusya ile açık bir savaş arzusu taşıdığı görülüyor. Açıkça söylemek gerekirse karşımızdaki tablo, Avrupa’nın tam anlamıyla bir hayal krallığı haline geldiğini gösteriyor. Rusya’nın Avrupa’yı işgal etmek istediği yönündeki tüm bu anlatı gerçeği yansıtmayan bir fanteziden ibarettir.”
Moskova yönetiminin askeri hedeflerinin sınırlı olduğunu vurgulayan tarihçi, Rusya’nın stratejik sınırlarını net biçimde çizdi. Rusya’nın Dinyeper nehrine kadar ilerlemek ve Odessa limanını kontrol altına almak istediğini hatırlatan Todd, daha ötesine geçecek demografik ve lojistik gücün olmadığını kaydetti.
Todd, Rusya’nın niyetleri hakkında şu ifadeleri kullandı: “Rusya’nın savaş hedeflerini kitabımda çok açık biçimde tanımladım. Dinyeper hattına ulaşmak, Odessa’yı almak ve belki Ukrayna’nın geriye kalan kısmını bir uydu devlete dönüştürmek istiyorlar. Ancak orada duracaklar çünkü daha ileriye gitmek gibi bir niyetleri yok. Ne bunu sağlayacak demografik kaynaklara ne de böyle bir stratejik amaca sahipler.”
“Rusya içimizdeki derin sancının yansıtıldığı bir hedeftir”
Avrupa’da egemen olan söylemin tahlil edilmesi gerektiğini vurgulayan Todd, karar alıcıların ruh halinin toplumsal bir kaygıyı yansıttığını ifade etti. Avrupa ve ABD’nin kendi iç bütünlüğünü kaybettiğini, bu durumun da dış dünyayı algılama biçimini zehirlediğini dile getirdi.
Sorunun temelinde Batı medeniyetinin dağılması olduğunu kaydeden Todd, “Bu tehdit söylemini kısmen psikiyatrik terimlerle açıklamak mümkün çünkü bunu dile getirenlerin önemli bir kısmı tamamen samimi. Evet, ortada kontrol mekanizmalarını ele geçirmiş ciddi bir paranoya var. Asıl mesele sadece Avrupa’nın değil, Almanya’nın, Fransa’nın, genel Batı sisteminin ve ABD’nin içten içe dağılması sürecidir. Bu dağılma süreci dünyaya paranoyakça bakan bir algı üretiyor. Dolayısıyla Rusya, içimizdeki derin sancının ve huzursuzluğun yansıtıldığı bir hedeften ibarettir” şeklinde konuştu.
Kitabında geniş yer ayırdığı konulara atıfta bulunan Todd, küresel sistemin merkezinde Batı’nın kendi kimliğini kaybetmesi gerçeğinin yattığını belirtti. Yabancı düşmanlığı ve güvenlik paranoyasının, içeride yaşanan değer kaybının doğrudan sonucu olduğunu vurguladı.
“Trump bu savaşta galip gelen değil yenilen taraftır”
Ukrayna’daki çatışmanın Batı açısından geri dönülemez bir noktaya ulaştığını belirten Todd, sahadaki gerçekliğin propaganda yoluyla gizlenemeyeceğini kaydetti. Çatışmanın gidişatının bu yıl içinde kesinleşeceğini ifade eden düşünür, cephe hattında Rusya lehine yaşanan hızlanmaya dikkat çekti.
Savaşın sonuna yaklaşıldıkça Avrupalı liderlerin hesap verme korkusuyla tedirginleştiğini aktaran Todd, “Bu yıl Ukrayna’daki tablonun netleştiği dönem olacak. Cephelerde dengeler süratle değişiyor ve makas kapanıyor. Bu çatışma giderek daha kirli bir hal alıyor. Avrupalı liderlerin bu kadar telaşlı davranmasının sebebi tam olarak budur. Herkes savaş bittiğinde kendi siciliyle yüzleşmek zorunda kalacak. Ukraynalılar için gerçekte ne yaptığımızı, onları intihara mı sürüklediğimizi yoksa gerçekten yardım mı ettiğimizi tarih yazacak” dedi.
ABD Başkanı Donald Trump ile Vladimir Putin arasında gizli bir ortaklık olduğu yönündeki iddiaları bütünüyle reddeden Todd, Washington’ın sahadaki başarısızlığına işaret etti. Amerikan askeri sanayisinin Kiev ordusunu besleyecek mühimmatı üretemediğini ve çatışmanın bu nedenle kaybedildiğini vurguladı.
Todd, Beyaz Saray’ın durumunu şu sözlerle aktardı: “ABD ve Avrupa’nın iki karşıt kampa ayrıldığı, ABD ile Rusya’nın Avrupalıları soymak için dost olduğu yönündeki kurgu tamamen bir yanılsamadır. Donald Trump bir yenilgi başkanıdır. Amerikalılar bu savaşı kaybetti çünkü Ukrayna ordusuna yeterli silah sağlayamadılar. Amerikan askeri-sanayi kompleksi son derece vahim bir durum içindedir. Trump yönetimi bu Amerikan yenilgisini unutturmaya çalışıyor; Avrupalıları hırpalaması, siyasi tiyatrolar sahnelemesi ve dikkat dağıtma operasyonlarına girişmesi bu yüzdendir.”
“Merz döneminde Almanya yeniden silahlanma sürecine girdi”
Batı ittifakı içinde yaşanan en köklü kırılmanın Almanya’da gerçekleştiğini vurgulayan Todd, Berlin’in ihtiyatlı dış politika çizgisini terk ederek çatışmacı bir konuma yerleştiğini ifade etti. Hristiyan Demokrat Friedrich Merz liderliğindeki hükümetin silahlanma politikalarına odaklandığını belirtti.
Alman sanayisinin Amerikan askeri açığını kapatmak üzere devreye sokulduğunu kaydeden Todd, “Önceki kitabım Batı’nın Yenilgisi’nden bu yana sahnedeki en temel gelişme, Almanya’nın savaş için seferber olmasıdır. Sosyal Demokratların ihtiyatlı çizgisinin ardından Merz liderliğindeki Hristiyan Demokratların iktidara gelmesi, kıtanın lider sanayi gücü olan Almanya’yı doğrudan yeniden silahlanma sürecine soktu. Amerikan sanayisi yetersiz kalınca Alman sanayisi devreye girdi ve bu durum Trump’a yeniden umut verdi. Merz iktidara geldiğinden beri Trump, Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatına Ukrayna füzelerini doğrudan Rusya hedeflerine yönlendirme yetkisi verdi. Dolayısıyla Trump ile Putin’in el ele yürüdüğü fikri koca bir saçmalıktır” diye konuştu.
“Ruslar değer dayatmayan stratejik gerçekçilerdir”
Rusya’nın yayılmacı emellerle değil, devlet güvenliği ve egemenlik saikleriyle hareket ettiğini dile getiren Todd, Moskova’nın Batı merkezli değer hiyerarşisini tanımadığını söyledi. Rusya’nın stratejik yaklaşımının Amerikan gerçekçiliğiyle örtüştüğünü savunan düşünür, uluslararası ilişkilerde ahlaki vaazların geçerliliğini yitirdiğini kaydetti.
Rus devlet aklının çok kutuplu bir dünya tasavvuruna dayandığını belirten Todd, şu değerlendirmeyi yaptı: “Rusya’nın stratejik teorisi, Amerikalı John Mearsheimer’ın yaklaşımıyla neredeyse aynı doğrultudadır. Onlar ulusal egemenlik ve devlet aklıyla düşünen stratejik gerçekçilerdir. En belirgin özellikleri, ortaklarına kendi ahlaki veya kültürel değerlerini dayatmama ilkesidir. Ruslar çok kutuplu dünyadan bahsederken yalnızca güç dengesini değil, değerler alanındaki çeşitliliği kastediyor. Hatta açıkça Batılıların istedikleri gibi yaşayabileceğini, kendilerini bunun ilgilendirmediğini söylüyorlar.”
Todd, bu tespitleri yaparken Rusya sempatizanı olmadığını özellikle vurgulayarak, “Burada sanki Rusya’yı savunuyormuşum gibi tuhaf bir konuma düşmekten neredeyse rahatsızlık duyuyorum. Oysa böyle bir niyetim yok. Kitabımda İran halkına derin bir sempati beslediğimi açıkça itiraf ediyorum ancak Ruslara karşı hiçbir zaman böyle bir yakınlık hissetmedim” dedi.
“İran savaşı Washington için bir tür Vietnam felaketidir”
Donald Trump tarafından Şubat 2025’te başlatılan İran müdahalesinin küresel bir ekonomik açmaza yol açtığını belirten Todd, doğalgaz ve petrol fiyatlarındaki sıçramanın Batı ekonomilerini boğduğunu dile getirdi. Washington’ın stratejik körlükle hareket ettiğini ifade eden yazar, bu kararın büyük bir başarısızlıkla sonuçlandığını belirtti.
İran operasyonunun Ukrayna hezimetini örtbas etmek amacıyla kurgulanan bir saptırma hamlesi olduğunu aktaran Todd, sözlerini şöyle sürdürdü: “Ortada sistematik bir başarısızlık dinamiği bulunuyor. Ukrayna’da yaşanan Amerikan yenilgisi sonrasında Washington yönetimi sürekli dikkat dağıtma hamlelerine başvurdu. Önce Grönland’ı alma hayalleri kurdular, Avrupalılara baskı yaptılar, Venezuela’yı dize getirmeye çalıştılar, Küba’yı ve İran’ı kuşatmak istediler. Venezuela’daki görece başarı Amerikalıların gözünü boyadı. Ukrayna yenilgisini unutturmak için İran’a yöneldiler ancak İran tamamen farklı bir ülkedir. Orası mühendislerle dolu, son derece hızlı kültürel değişim geçiren bir toplumdur.”
Amerikan yönetiminin İran’da çarptığı direncin küresel dengeleri dönüştürdüğünü vurgulayan Todd, “Amerikalılar için bu savaş ilk dereceden stratejik bir felakettir. Beş veya altı yıla yayılarak kaybedilen bir Vietnam Savaşı’nın, bu kez birkaç gün içinde kaybedilmiş haline benziyor. Bu tam anlamıyla bir fiyaskodur ve aslında Trump hariç herkes bunun farkındadır” dedi.
“Ukrayna ve İran artık tek bir savaşa dönüştü”
Medyanın kurguladığı söylem ile cephedeki maddi güç dengesi arasında derin bir uçurum açıldığını dile getiren Todd, Batı’nın endüstriyel tabanının aşındığını kaydetti. Ukrayna ile İran cephelerinin pratikte birleştiğini ve Batı karşıtı güçleri tek bir blok haline getirdiğini belirtti.
Todd, sahadaki askeri gerçekliği şu ifadelerle açıkladı: “Yaşadığımız süreçte en çarpıcı unsur, medyadaki tartışmalar ile sahadaki savaşın somut gerçekliği arasındaki derin farktır. Batı’da sürekli konuşan, yorumlayan bir kitle var ancak savaş sahadaki askeri-sanayi kapasitesiyle yürütülüyor. Gelinen noktada Ukrayna Savaşı ile İran Savaşı fiilen tek bir savaşa dönüşmüştür. Her iki sahada da Batı’nın askeri-sanayi kapasitesinin yetersizliği ortaya çıktı. Bir tarafta füze açığı yaşanırken diğer tarafta mühimmat tükeniyor. Başlangıçta birbirinden kopuk görünen bu saldırganlıklar; Rusya, İran ve Çin’den oluşan üçlü bir gücün kenetlenmesini sağladı. Bu ülkeler fevkalade sıkı bir işbirliği yürütüyor. Amerikalılar Ukrayna füzelerini yönlendirirken Ruslar da İran füzelerinin hedeflerini belirliyor.”
Amerikan cephaneliklerinin tükenişinin sadece İran savaşıyla sınırlı olmadığını hatırlatan Todd, Pentagon ve düşünce kuruluşu Rand Corporation raporlarının hava savunma krizini İran saldırısından çok önce belgelediğini sözlerine ekledi.
“Bizim sürekli saldırganlığımız İran’daki muhafazakar çizgiyi sertleştirdi”
İran siyasal sisteminin Batı baskısı karşısında aldığı biçimi antropolojik açıdan inceleyen Todd, Tahran rejiminin sertleşmesinde dış müdahalelerin belirleyici rol oynadığını ifade etti. Kendi gözlemlerini aktaran düşünür, 2000’li yılların başından bu yana İranlı diplomatlarla yürüttüğü temasları anlattı.
Mahmud Ahmedinejad döneminde bir diplomatın kendisine aktardığı görüşü paylaşan Todd, “O dönemde genç bir İran elçilik müsteşarı bana şu sözleri söylemişti: ‘Amerikalıların attığı her akıldışı adım İran’ın bölgedeki stratejik elini güçlendiriyor. Ancak diğer yandan Amerikan saldırıları, İran milli bilincini muhafazakarlık etrafında birleştirerek yönetimdeki sertlik yanlılarının konumunu tahkim ediyor.’ Benim kitapta tarif ettiğim durum tam olarak bu uzun vadeli dinamiktir” dedi.
Rusya ile İran arasındaki toplumsal yapı farklarını antropolojik aile modelleriyle açıklayan Todd, “Antropolog kimliğimle aile sistemleri, siyasi ideoloji ve siyasal mizaç arasındaki bağları inceliyorum. Rus ve İran siyasal mizaçları birbirinden köklü biçimde farklıdır. Rusya, iktidarın dikey olarak örgütlendiği otoriter bir kültüre sahiptir. Putin sistemi var etmemiş, bu cemaatçi Rus aile kültürü Putin’i yaratmıştır. Buna karşılık İran ailesi çekirdek ve bireyci bir yapıya sahiptir. Bireycilik, Şii düşünce geleneğinde de görüldüğü üzere tartışmaya ve müzakereye açık bireyler yetiştirir. Şayet Batı’nın bitmek bilmeyen saldırganlığı olmasaydı, bu dinamik kendi doğal seyrinde gelişebilirdi. Bizim müdahalelerimiz süreci tersine çevirdi” dedi.
Kendisinin eski kuşak bir Batılı olduğunu dile getiren düşünür, “Ben özgür tartışma ortamına ve çoğulculuğa inanan eski bir Batılıyım. Cambridge’de yetişmiş, Paris’te yaşayan bir araştırmacıyım. Ancak bugün Batı dediğimiz yapı, geçmişin değerlerinden bütünüyle kopmuş, dünyaya karşı tahammülsüzlük üreten bir mekanizmaya dönüşmüştür. Bir tarihçi meselelere kimin hatalı olduğu üzerinden bakmaz; tarihsel dinamikleri analiz eder” değerlendirmesini yaptı.
“Almanya’da aşırı sağın güçlenmesi tarihi bir tehlikedir”
Batı ittifakının dağılma sürecinde ulus devletlerin kendi kadim reflekslerine geri döndüğünü dile getiren Todd, Almanya’daki siyasi dönüşümün kaygı verici boyutlara ulaştığını ifade etti. Alman siyasetindeki radikalleşmeyi ve savaş söylemini eleştiren tarihçi, hafızanın silinmek istendiğini vurguladı.
Almanya’daki seçim dinamiklerini değerlendiren Todd, “Kitabımda Almanya üzerine oldukça detaylı bir bölüm ayırdım. Orada gerçekten tuhaf gelişmeler yaşanıyor. Aşırı sağcı, nasyonal sosyalist mirasın uzantısı olan bir parti yüzde 45 seviyelerine ulaştı. Bundan yalnızca benim endişe duyduğumu kimse söyleyemez. Diğer tarafta ise zemin kaybeden ancak ülkesini hızla Rusya ile doğrudan çatışmaya sürükleyen bir Şansölye var. Konuşmalarında Rusları barbar olarak nitelendiriyor. Oysa geçmişte 25 ila 27 milyon Sovyet vatandaşını katleden gücün Alman ordusu olduğu gerçeğini unutuyorlar. Tarihsel dinamiklerin geri dönüşüne tanıklık ediyoruz ve kendimizi gerçekte olduğumuz gibi görmeyi başarmalıyız” dedi.
“Gayrisafi yurtiçi hasıla rakamları boş bir işaretler evrenidir”
ABD’nin ekonomik üstünlüğü ve yapay zeka alanındaki liderliği üzerinden yürütülen büyüme anlatısını yanıltıcı bulan Todd, ekonomik göstergelerin gerçek toplumsal refahı yansıtmadığını kaydetti. Amerikan gayrisafi yurtiçi hasılasının kağıt üzerinde yükselmesine karşın temel göstergelerde çürüme yaşandığını savundu.
İktisadi göstergelerin sahadaki gerçekle uyuşmadığını vurgulayan Todd, şu tespitleri paylaştı: “ABD’de yapay zeka alanında çalışan beyinlerin büyük kısmı Amerikan kökenli değildir; dışarıdan gelen yüksek nitelikli işgücüne muhtaçtırlar. Amerikan gayrisafi yurtiçi hasılası sürekli büyüyor görünüyor ancak bu ölçüm yöntemleri gerçekliği yansıtmıyor. ABD’de ortalama yaşam süresi Avrupa’nın gerisine düştü. Fransa’ya gelen Ukraynalı mülteci çocukların Fransız liselerinde matematik derslerinde yerli öğrencileri geride bıraktığını gördük. Tamamen karşılığı olmayan bir işaretler evreninde yaşıyoruz. Bu illüzyondan uyanış, kapıdaki enerji krizi ve Avrupa ekonomisinin çöküşüyle birlikte oldukça sarsıcı olacak.”
Amerikan ekonomisinin dış ticaret açığı üzerinden ayakta kaldığını ifade eden düşünür, “Amerikan ekonomisinin gerçek dışılığının en somut kanıtı, durmaksızın büyüyen dış ticaret açığıdır. Amerika artık kendi tükettiğini üretemiyor. Hatta tarım alanında dahi dış ticaret açığı vermeye başladı. Gıda ürünlerinde Avrupa ve Asya’daki müttefiklerine bağımlı durumdalar; yani Amerikalıları biz doyuruyoruz. Sorumsuz enerji politikalarıyla Washington, hayatta kalmak için muhtaç olduğu çevre ekonomileri de çökertiyor” ifadelerini kullandı.
“Fransa’da yaşlı nüfusun sandıktaki hakimiyeti bir gerontokrasi üretti”
Batı toplumlarındaki nüfus yaşlanmasının stratejik bir çöküş göstergesi olduğunu dile getiren Todd, Fransa’daki demografik kırılmaya dikkat çekti. Fransa’da bebek ölüm oranlarının yeniden yükselişe geçtiğini ve bunun Sovyetler Birliği’nin son dönemini andırdığını belirtti.
Fransa’nın siyasal yapısının yaşlı nüfusun çıkarları doğrultusunda şekillendiğini vurgulayan yazar, “Diane Lagrange ile yaptığım tartışmalara hazırlanırken demografik istatistikleri derinlemesine inceledim. Fransa’da bebek ölüm oranları yeniden artmaya başladı. Bu veri Sovyetler Birliği’nin çöküş sürecini hatırlatıyor. Öte yandan Avrupa, doğum ve çocuk sayısında gerilerken 60 yaş üstü bireylerin yaşam beklentisinde yüksek rakamlara ulaşıyor. Toplumun metabolizması yavaşlıyor ve yaşlıların değerleri egemen hale geliyor” dedi.
Siyasal iktidarın yaşlı kuşaklar tarafından rehin alındığını aktaran Todd, sözlerini şöyle tamamladı: “Fransa, İtalya veya Almanya kadar yaşlı bir nüfusa sahip değilken nasıl oldu da bu kadar yaşlı odaklı bir sisteme teslim oldu? Çünkü yaşlıların temel gücü sandıktır, verdikleri oylardır. Demokrasiyi ve oy verme mekanizmasını kaldırsanız, yaşlıların ayrıcalıklarını korumak için sokaklara dökülmeyeceğini görürsünüz. Güçlü liberal demokratik gelenek, yaşlı kuşağın sandık gücünü azami düzeyde kullanmasını sağladı ve Fransa bir gerontokrasi rejimine sürüklendi.”
Piyasa kapitalizminin ve bireyci ekonomik insan anlayışının aileyi yok ettiğini dile getiren Fransız düşünür, doğum oranlarındaki küresel düşüşün ekonomik bencillikten kaynaklandığını belirtti. Çocuk sahibi olmanın özveri ve fedakarlık gerektirdiğini, piyasa değerlerinin ise bu içgüdüyü tahrip ettiğini sözlerine ekledi.
Yapay zekanın insanlık tarihindeki en büyük kırılmalardan biri olduğunu ifade eden Todd, bu teknolojinin nükleer silahlar gibi türün devamlılığını tehdit eden varoluşsal riskler barındırdığı uyarısında bulundu.
Diplomasi2 hafta önceKanada, Birleşik Krallık liderliğindeki askeri koalisyona katılmak istiyor
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceABD, Yemen ile görüştü iddiası









