Avrupa
Koçbaşı olarak AfD
AfD’nin meclis grubunun sekreteri Bernd Baumann’ın Federal Meclis’teki odasında iki poster asılıymış: Karl Popper ve Friedrich Hayek.
Surplus’ta yazan Maurice Höfgen’in yalancısıyım. Yine de AfD içerisinde “Mont Pelerin çocukları” olarak nitelendirebileceğimiz önemli isimler hep mevcuttu: AfD’nin kurucularından Beatrix von Storch, partinin eş başkanı Alice Weidel, Charles B. Blankart gibi AfD destekçisi akademisyenler bir zamanlar “Hayek Gesellschaft”ın (Hayek Cemiyeti) müdavimlerindendi.
Höfgen haklı olarak soruyor: Partisinin artık bir “işçi partisi” haline geldiğini söyleyen Baumann, nasıl oluyor da devletin küçültülmesine, deregülasyona, serbest piyasanın kurtarıcılığına iman eden ve neoliberalizmin babaları olarak bilinen bu isimleri ikonlaştırabiliyor? Soruyu başka türlü sorarsak, liberalin liberali bir iktisadi platforma sahip AfD’ye işçiler nasıl oy verebiliyor?
Cevabın bir kısmı halihazırda okyanus ötesinde veriliyor. ABD’de Trumpizmin “Silikon Vadisi popülizmi” bunu vaat ediyor. İktisadi durgunluğun damga vurduğu kriz on yılları, başta Almanya olmak üzere, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki verimliliği kısmen artırıp reel ücretleri baskılayarak yol aldı (buna başka bir yazıda değineceğiz). Buna rağmen elde kalan, işçi sınıfını da bölen bir “sıfır toplamlı oyun” gibi görünüyor: Diplomalılarla diplomasızlar, uzun durgunluğa yönelik sermaye tepkilerinin birer ucuna doğru salınıyorlar. “Sağın yükselişi” ismi verilen ama pek de bir şey açıklamayan bir süreci de tetikleyen genel eğilim, neoliberal küreselleşme vaatlerinin kriz-kemer sıkma döngüleri ile çöküşü ve yeni düzen arayışlarıdır.
“Post-neoliberal” düzende, Almanya ve Avrupa’nın “rekabetçiliğinin” (elbette ABD ve Çin’e göre!) gerilemesine karşı bir koçbaşı gerekiyor. AfD de bu bağlamda, bu koçbaşı arayışında kendine düşeni yapmaya hazır protofaşist bir tepkinin temsilcisi. AfD’nin Saksonya-Anhalt eyalet seçimleri programında alenen ilan ettiği deregülasyon, vergi indirimi, bürokrasi düşmanlığı, dijitalleşme, aile içi ekonomiyi geliştirme gibi unsurların, Alman sermayesinin bir türlü tasfiye edemediği “refah devleti”ne karşı son bir huruç hareketinde tüm burjuvazinin talebi olduğunun altını çizmek durumundayım. Başta Almanya ve Fransa olmak üzere, Kıta Avrupası’nda Anglo-Amerikan tarzı bir deregülasyon, finansal hizmetler büyümesi ve sosyal devletin küçülmesi yaşanmadığı için rekabet edemiyoruz; iddia budur ve talep diye önerilenler AfD ile üç aşağı beş yukarı aynıdır. Partinin Saksonya-Anhalt’taki seçim sloganının, “Her şey mümkün!” olması da manidar: Jimmy Carter’ın karamsar ve ne yapacağını bilmez “küçülme kapitalizmi” karşısında Ronald Reagan’ın “daha, daha, daha” diye yola çıktığı başkanlık kampanyasının sloganı da buydu. Milli sınırlara kıskançlıkla sahip çıkarken, piyasanın sınırsızlığına biat etmiş bir toplumsal gelecek tahayyülünün izleri…
Zaten AfD ile nasıl baş edileceğine ilişkin yazılan yüzlerce sayfanın içinde, hayret verici bir biçimde, AfD’nin iktisadi platformu ile neredeyse tamı tamına aynı şeyler yazılıyor. Örnek mi? 2023 yılında “güvenlik duvarı” yerine CDU liderliğinde azınlık hükümetleri kurulabileceğini ve AfD’yi abartmamak” gerektiğini söylediği söylediği için CDU’nun temel değerler komisyonu başkanlığından istifa ettirilen Andreas Rödder, The Economist’te yayımlanan bir makalesinde, Şansölye Merz’in önündeki seçeneklerden birinin de “göreve gelmeden önce vaat ettiği kapsamlı reformlara girişmek ve yüksek işgücü maliyetleri, şişirilmiş kamu harcamaları ve aşırı düzenlemeler gibi sorunları ele almak” olduğunu yazabiliyor! Bunun riskli bir adım olduğunu ve hükümetinin çöküşüne ya da erken seçimlere yol açabileceğini kabul eden Rödder, “Ama,” diyor, “bu, tam da Almanya’nın acil olarak ihtiyaç duyduğu türden güçlü bir liderlik.”
Göçmen meselesinin ise garnitür olduğunu düşünüyorum. Göçmenlere verilen sosyal yardımın bitirilmesi planı ile yardıma muhtaç Alman vatandaşlarına verilen desteğin kesilmesi kol kola ilerliyor. Yeniden bölüşümün aşağı (ve dışarı) doğru olanına yapılan itiraz, vergi indirimleri yoluyla yukarı doğru olanına itirazla bütünleşmiyor. ABD ve Silikon Vadisi kaynaklı “aristokratik popülizm”, bu sıfır toplamlı oyunda geçici bir ittifakı temsil ediyor.
1990’larda, Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin (DDR) Federal Almanya tarafından ilhak edilmesinden sonra yok pahasına özelleştirilen devlet işletmeleri, rekabetçi olamadığı gerekçesiyle kapanan çok sayıda fabrika, Bremen’den sonra en yüksek yoksulluk oranına sahip Saksonya-Anhalt, tüm diğer eyaletlerin yıllık ücret ortalamasından aşağıdaki Saksonya-Anhalt, en yüksek işsizliğin, en düşük yaşam beklentisinin olduğu Saksonya-Anhalt… Buldukları çözüm daha fazla deregülasyon, daha az bürokrasi, daha fazla haftalık çalışma saati.
Tam da bu noktada Bloomberg, Alman devletinin ekonomiyi güya şahlandırmak için saçmaya başladığı paraların izini sürmüş. Berlin’in 500 milyar avro tutarındaki harcama önerisi, yalnızca bu vaat sayesinde bile 2025 yılında orta sermayeli MDAX Endeksi’nde %20’lik bir sıçramaya yol açarken, savunma harcamaları hariç tutulan ve bu harcamalara odaklanmış bir UBS Group hisse senedi sepeti ise %65 oranında yükselmiş. Ama içinde bulunduğumuz yıl, artık sınama vakti gelmiş: MDAX %5,7 artışla, dev Alman şirketlerinin yer aldığı DAX’ın mütevazı %6,4’lük kazancının bile gerisinde kalmış. Alman orta kapitalizasyonlu şirketler kağıt üzerinde nispeten ucuz kalmaya devam ederken, mali harcamalardan yararlananlar da üstün bir performans gösterememiş. Almanya’nın, daha değerleri ülkeleri veya borsaları yakalama, yani “catch-up” trendi fiilen durmuş.
Ama dahası var: İlk gerçeklik kontrolü, tüm bu paranın nereye gittiğiyle ilgili; ve Ifo Enstitüsü, geçen yıl harcamaya ayrılan yeni borcun %95’inin ek yatırımlara değil, genel bütçedeki açıkları kapatmaya gittiğini tahmin ediyormuş! Sadece Berlin şehri, payının 2 milyar avrodan fazlasını 700.000 ağaç dikmeye ayırmayı planlarken, polis karakolları ve klinikler ise yenilenmeyi bekliyormuş. İktisatçılar, bu 500 milyar avroluk devasa fonun gerçek yatırımlar yerine tüketim kalemlerini finanse ettiğine dair uyarılarını geçen yılın başlarında yapmış… Böyle devam ediyor. Yeniden sanayileşmenin anahtarı olarak sunulan borçlanma ve askerileşme, neyse ki Almanya’nın ağaçlandırılmasına yarıyor.
Ama siz AfD de “çözüm” buldu sanmayın: Yukarıda adı geçen neoliberal babaların, devleti küçültürken devlet dışı cemaatçi eğilimleri (etnik-ulusçu bağlar, aile, din) öne çıkarmaları, aslında tam da DOGE ile “idari devlet”i yıkmak isteyen Elon Musk’tan aldıkları aferin ile bağlantılı. AfD Saksonya-Anhalt seçim programı, sağlık ve bakım sektöründe, yatılı bakım evi hizmetlerine kıyasla evde aile bakımına öncelik verilmesini savunuyor. Eyaleti yönetmeye talip parti, aile bakımını “daha cazip ve mali açıdan uygulanabilir” hale getirmek amacıyla, eyalet hükümetinin, aile üyeleri tarafından evde sunulan bakım hizmetlerinin, kişisel yasal emeklilik haklarına çok daha yüksek oranda yansıtılması için lobi faaliyetleri yürütmek üzere federal düzeyde bir girişim başlatacağını belirtiyor. “Refah devletine” karşı aranan koçbaşı ayrıntılarda bulunuyor.
Devamı da var. AfD’nin eyalette işçiler arasında aldığı oy öne çıkmakla birlikte, “serbest meslek” sahipleri de yüzde 50’nin üzerinde bu partiye oy verdi. Bu, AfD’nin Alman ekonomisinin belkemiği ihracat odaklı görece küçük alile şirketlerinin (Mittelstand) sözcülüğünün yanı sıra, daha klasik KOBİ’ler ve kırsal sınıflar için de çekim odağı geldiğine işaret ediyor.
AfD, “Alman müesses nizamının” bir kesiminden, özellikle de Avro bölgesi krizi sonrasında iktisadi gerekçelerle avroya karşı çıkan kesimden doğdu. AfD ilk etapta “iş dünyası dostu” FDP’yi kemirdi: Alman Sanayiciler Federasyonu’nun eski başkanı Hans-Olaf Henkel de dahil olmak üzere önde gelen iş dünyası liderleri, FDP’den ayrılıp AfD’ye geçtiler ve bu partiyi, en azından mevcut haliyle avrodan vazgeçen ve daha güçlü bir “milli” karakter sergileyen bir Avrupa’ya yönelen, fiilen FDP’nin halefi olarak konumlandırmaya çalıştı. Bu ilk dönem AfD’sine partinin kurucularından Konrad Adam’ın “sosyal devlet pasif toplumsal kesimleri aktif/üretken kesimlere karşı destekliyor” sözleri ile partinin danışma kurulunda yer alan iktisatçı Ronald Vaubel’in seçme hakkının, yüksek gelirli kişilerin veya vergi mükelleflerinin oylarına daha fazla ağırlık verilecek şekilde değiştirilmesi önerisi yer alıyordu.
Şimdi oyunu öğrenmiş görünüyorlar. FDP’yi kemirdikten sonra gözlerini CDU’ya diktiler. “Halk Partisi” olmak için, hımbıl neoliberal/liberteryen iktisatçılarından fazlası gerekiyordu. Şimdi esas tehdit bir AfD-CDU kaynaşması. Kanımca faşist bir diktatörlüğü gerçekten mümkün kılacak yegane yol da bu. Nitekim az önce sözünü ettiğim Rödder, bir başka senaryo daha yazıyor: Eyalet seçimlerinin yarattığı şok dalgaları sonucunda CDU’nun parçalanması. Yazara göre bunun sonucu, Alman parti sisteminin yeniden şekillenmesinden başka bir şey değil:
“Bu durum, Hıristiyan Demokratlar, liberal Hür Demokratlar [FDP] ve hayal kırıklığına uğramış AfD seçmenlerinden oluşan, Almanlar için en önemli alanlarda reform yapmaya adanmış yeni bir merkez-sağ hareketin ortaya çıkmasına yol açabilir.”
AfD’nin nükleer çığırtkanlık yapan yöneticilerinin, Rusya düşmanlığının ve militarizmin bayraktarı CDU’nun ve neoliberalizmin son şövalyesi FDP’nin bir araya gelmesi… Bu kabus senaryosunun “merkez-sağ” olmayacağına eminim.