Dünya Basını

Lawrence Wilkerson: ABD yönetimi savaş suçlarını resmi politika haline getirdi

Yayınlanma

ABD Dışişleri Bakanlığının eski Özel Kalem Müdürü emekli Albay Lawrence Wilkerson, Washington’ın mevcut dış politika ve askeri stratejilerini ağır bir dille eleştirerek diplomasi döneminin sona erdiğini belirtti. Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen’a konuşan Wilkerson, ABD’nin beynelmilel hukuku hiçe sayarak savaş suçlarını bir yöntem olarak benimsediğini ve İsrail ile birlikte tehlikeli bir tırmanışın eşiğinde olduğunu vurguladı.

ABD Dışişleri Bakanlığının eski Özel Kalem Müdürü ve emekli Albay Lawrence Wilkerson, Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen ile gerçekleştirdiği mülakatta, Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel konumuna ve Ortadoğu’daki askeri hareketliliğine dair çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.

Wilkerson, bir dönem ABD dış politikasının merkezinde yer alan diplomasinin tamamen ortadan kalktığını ve yerini “sahtekarlık ile şiddete” bıraktığını kaydetti.

Konuşmasına diplomasi kavramının tarihsel kaybına vurgu yaparak başlayan Wilkerson, “Bir zamanlar diplomasimiz olduğu gerçeğini hatırlattığınız için teşekkür ederim. Artık diplomatların iş tanımlarının bir parçası olarak diplomasiyi gördükleri günleri özlüyorum” ifadesini kullandı.

Rusya ve İran ile yürütülen süreçlerin başından beri sahte veya eksik olduğunu belirten Wilkerson, mevcut yönetim kadrosunun beynelmilel hukuk konusundaki cehaletini eleştirdi.

“Blokaj bir savaş ilanıdır, Sayın Dışişleri Bakanı”

Wilkerson, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun İran’a yönelik açıklamalarını “fahiş bir hata” olarak nitelendirdi. Rubio’nun “Özgürlük Projesi” ve “Destansı Öfke Operasyonu” adı verilen askeri girişimlerin hedeflerine ulaştığı yönündeki iddialarına yanıt veren Wilkerson, “ABD Dışişleri Bakanı kategorik olarak ‘bir blokajın savaş eylemi olmadığını’ söylüyor. Allah aşkına hangi kitabı okuyor? Bir blokaj yaklaşık bin yıldır bir savaş eylemidir ve İkinci Dünya Savaşı sonrası beynelmilel hukukta bu şekilde kodlanmıştır” dedi.

1962 Küba Füze Krizi’ne atıfta bulunan Wilkerson, dönemin başkanı John F. Kennedy’nin beynelmilel hukuku çiğnememek adına “blokaj” yerine tıbbi bir terim olan “karantina” kelimesini tercih ettiğini hatırlattı.

Mevcut yönetimin bu nüanslardan yoksun olduğunu belirten Wilkerson, askeri liderliğin ciddiyetini kaybettiğini ifade ederek, “General Dan Caine ve Savaş Bakanı Pete Hegseth’in kamikaze yunusları tartıştığını görüyoruz. Bu ne kadar saçma olabilir? Bu liderliği hiç anlamıyorum; kafalarının içi benimkine ya da sizinkine benzemiyor. Daha önce karşılaştığım hiçbir şeye benzemiyorlar” değerlendirmesinde bulundu.

İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünün kaçınılmaz bir sonuç olduğunu ifade eden Wilkerson, Umman ve İran konsorsiyumunun ticaret gemilerinden makul bir geçiş ücreti alarak boğazı yönetmesinin tek gerçekçi seçenek olduğunu söyledi.

Wilkerson, “Hürmüz Boğazı’nın açık olduğunu ve insanların bir yerlere gidebileceğini, Kuzey Umman Denizi’nde 2 bin gemi olduğunu söylüyorlar. Ne yapacaksınız? Onları her seferinde bir eskortla mı çekeceksiniz? O kadar geminiz yok” diyerek Pentagon’un operasyonel yetersizliğine dikkat çekti.

“Uçak gemileri, denizin ortasında inşa edildikleri kızaklarda demode kalmıştır”

Wilkerson, Fransa’nın Charles de Gaulle uçak gemisini bölgeye göndermesini “cesur ama anlamsız bir gösteriş” olarak tanımladı.

Modern savaş teknolojileri karşısında uçak gemilerinin artık birer hedef haline geldiğini belirten Wilkerson, askeri harcamalardaki savurganlığı şu sözlerle eleştirdi:

“Şu an kızaklarda iki uçak gemimiz var. Birinin maliyeti, tüm maliyet aşımları hesaplandığında 20 ila 21 milyar dolar arasında olacak ve muhtemelen en az iki yıl gecikecek. İkincisi olan Kennedy’nin maliyeti ise muhtemelen 22 veya 23 milyar doları bulacak. Her ikisi de daha o kızaklarda dururken demode olmuş durumdadır.”

Açık denizlerdeki her uçak gemisinin birinci sınıf bir savaşta işlevsiz kalacağını dile getiren Wilkerson, İran’ın bu gemileri batırma kapasitesine sahip olduğunu ancak stratejik nedenlerle bundan kaçındığını belirtti.

Wilkerson, “Eğer 5 bin Amerikalıyı denizin dibine gönderirlerse ve yanına 16 milyar dolarlık bir uçak gemisini gömerlerse, bu durum Amerikan halkının İran savaşı hakkındaki düşüncelerini değiştirebilir. İranlılar şu an Amerikan halkının bu savaştan nefret etmesinden oldukça memnunlar. Onlar bizden daha iyi düşünürler” dedi.

“Biz artık dünyadaki kötü adamlarız”

ABD’nin küresel ölçekteki tutumunu tarihsel örneklerle kıyaslayan Wilkerson, Washington’ın “üçüncü imparatorluk” veya savaş dönemi Japonyası gibi organizasyonlara benzemeye başladığını ifade etti.

Wilkerson, “İmparatorluğu şu an doğru tanımlamak istiyorsanız, Adolf Hitler’in Üçüncü Reich’ı veya Tojo’nun Japonyası gibi örneklere bakmalısınız. Başka nerede bir Savaş Bakanı’nın kürsüye çıkıp savaş suçlarını kendi politikası olarak ilan ettiğini duyabilirsiniz? İran’ı karanlık çağlara geri göndereceğini, orayı tamamen yok edeceğini söylüyor. Bunların hepsi savaş suçudur” ifadelerini kullandı.

Bu durumun ABD’yi gelecekte bir tür “Nürnberg Mahkemesi”nin sanığı haline getireceği uyarısında bulunan Wilkerson, Dwight Eisenhower’ın mirasına ihanet edildiğini söyledi.

Eisenhower’ın savaşı tüm çıplaklığıyla gördüğü için Birleşmiş Milletler’in kurulmasına öncülük ettiğini hatırlatan Wilkerson, “Artık madalyonun diğer tarafındayız Glenn. Amerikalıların uyanması ve bununla yüzleşmesi gerekiyor. Biz dünyadaki kötü adamlarız. Diğer taraf ise iyi adamlar. Eğer bunu anlamaz ve yaptıklarımızı değiştirmezsek, batacağız. Bundan zerre şüphem yok” dedi.

“İsrail, bu haliyle Bilad’uş Şam’da bir devlet olarak kalamayacaktır”

Wilkerson, İsrail’in mevcut politikalarının hem kendisi hem de ABD için varoluşsal bir tehdit oluşturduğunu belirtti. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Lübnan’daki eylemlerini sert bir dille eleştiren Wilkerson, bölgedeki durumu şu sözlerle özetledi:

“İsrail, mevcut konfigürasyonuyla Bilad’uş Şam bölgesinde bir devlet olarak varlığını sürdüremeyecektir. Şu an olduğu gibi bir apartheid devleti olarak kalamaz. Bu bir demokrasi değildir. Eğer hatalarıyla birlikte gerçek bir demokrasiye dönerse; Hristiyanları, Arapları, Yahudileri ve diğerlerini kabul ederse hayatta kalabilir. Ancak şu an gelecekte kolay unutulmayacak çok fazla düşman yarattı.”

Lübnan Cumhurbaşkanı’nın Netanyahu ile görüşmeyi reddetmesini haklı bulduğunu söyleyen Wilkerson, “Ülkesine tecavüz eden bir adamla görüşmek istememesi nedeniyle onu suçlamıyorum. Netanyahu, Hizbullah’tan ziyade Lübnan’da bulabildiği her şeyi ve herkesi yağmalamaya, talan etmeye odaklanmış durumda” dedi.

Wilkerson, ABD’nin İsrail’i dizginleme konusunda cesaret ve irade göstermediğini, bu durumun imparatorluğu bir uçuruma sürüklediğini ekledi.

“BRICS, bizim 1945’te yapmamız gerekeni yapıyor”

Washington’ın saldırgan tutumuna karşılık BRICS ülkelerinin yükselişini değerlendiren Wilkerson, Hindistan’ın başkanlığında gerçekleşecek zirvenin başlığına dikkat çekti: “Dayanıklılık, İnovasyon, İşbirliği ve Sürdürülebilirlik İnşası.” Wilkerson, bu kavramların aslında 1991-1992 yıllarında ABD’nin gündeminde olması gereken değerler olduğunu kaydetti.

“Çin ve Hindistan gibi güçlerin bu yönde hareket etmesi bir ağırlık ve ciddiyet kazandırıyor. Biz ise tam tersi bir yöndeyiz; dünyadaki uzlaşmaz taraf biziz” diyen Wilkerson, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Bretton Woods sistemini ve finansal yaptırım mekanizmalarını ortadan kaldırma vaadine atıfta bulundu.

Wilkerson, “Xi Jinping yaptırımları anlamsız hale getirdiğinde biz bitmiş olacağız. Birinin kalbimize kazık çakması sadece an meselesi kalacak” uyarısında bulundu.

“Nükleer silahlar, bu dönemi insanlık tarihinin en tehlikelisi kılıyor”

Mevcut küresel krizi geçmişteki tüm dönemlerden ayıran en kritik unsurun nükleer silahlar olduğunu vurgulayan Wilkerson, askeri-endüstriyel kompleksin yeni bir düşman yaratma ihtiyacına değindi.

George Kennan’ın 1987’deki uyarısını hatırlatan Wilkerson, Sovyetler Birliği’nin ortadan kalkması durumunda ekonominin çarklarını döndürmek için yeni düşmanlar icat edileceği öngörüsünün gerçekleştiğini belirtti.

Nükleer kapasitedeki artışın dehşet verici boyutlara ulaştığını ifade eden Wilkerson, Hindistan’ın yeni konuşlandırdığı Agni-5 füzesine dikkat çekti:

“Saatte 30 bin kilometre hızla giden bir füze. Hiçbir hava savunma sistemi bu dostu durduramaz. İçinde çoklu nükleer başlık taşıyor. Neden Hindistan 7 bin kilometre menzilli, konteyner içinde taşınabilen bir kıtalararası balistik füzeye ihtiyaç duysun? Havada bir şeylerin kokusunu mu alıyorlar? Soğuk Savaş sonunda çıktığımız tehlike noktasına tam gaz geri dönüyoruz.”

“İklim krizi, ortak bir varoluşsal tehdit olabilir”

Savaş ve yıkım yerine insanlığın birleşebileceği bir alan olup olmadığı sorusuna yanıt veren Wilkerson, “Dağ Raporu” olarak bilinen tarihsel çalışmaya atıfta bulundu.

Bu raporun, toplumların siyasi yönetim için varoluşsal bir tehdide ihtiyaç duyduğu sonucuna vardığını belirten Wilkerson, iklim krizinin bu boşluğu doldurabileceğini belirtti.

“Birleşmiş Milletler’in son iklim raporunu elinize alın; işte size en temel ve ölümcül varoluşsal tehdit örneği. Ancak bu askeri değil. Neden hep birlikte bu krizle savaşmıyoruz? İspanya’da olduğu gibi sıcaklıklar kayıtların dışına çıktı. 20-30 yıl içinde, eğer nükleer silahlarla kendimizi öldürmezsek, iklim her bir erkeği, kadını ve çocuğu öldürmeye hazır olduğunu gösterecek” diyen Wilkerson, bu krizin insanlığın güç arzusuna galip gelmesi gereken bir işbirliği zemini olması gerektiğini ifade etti.

Wilkerson, mülakatın sonunda İran’a yönelik hava saldırılarının her an başlayabileceğine dair duyduğu endişeyi dile getirerek, “Bazı kaynaklar Cuma gününü beklediğimizi, İsrail ve bizim İran’ı inanılmaz bir bombardımana tutacağımızı söylüyor. Maalesef bu daha olası görünüyor” sözleriyle konuşmasını tamamladı.

1865 yılından bu yana kendi topraklarında bomba ve ordu görmeyen Amerikan halkının, yürütülen bu savaşların gerçek dehşetini kavrayamadığını belirten Wilkerson, hâkimiyet kurma idealinin beraberinde büyük bir körlük getirdiğini kaydetti.

Çok Okunanlar

Exit mobile version