Dünya Basını

Marco Rubio’nun Cecil Rhodes anı

Yayınlanma

Consortium News Genel Yayın Yönetmeni Joe Lauria, Marco Rubio’nun Münih Güvenlik Konferansı’ndaki hitabetini, 19. yüzyılın en azılı emperyalisti Cecil Rhodes’un sömürgeci vizyonunun modern bir tekerrürü olarak niteliyor. Lauria’ya göre Rubio, Batı’nın sömürgeci geçmişinden duyduğu suçluluk duygusunu bir kenara bırakmasını talep ederek, “Garp medeniyeti” adı altında yeni ve üstünlükçü bir yayılmacılık doktrini ilan ediyor. Lauria, ABD’nin uzun süredir reddettiği “imparatorluk” kimliğinin artık Trump ve Rubio eliyle açıkça sahiplenildiğini ve bu durumun küresel bir tahakküm savaşına işaret ettiğini savunuyor. Ayrıca Lauria, Batılı elitlerin bu sömürgeci iştahının, İsrail’in Filistin’deki eylemlerinden Ukrayna krizine kadar geniş bir coğrafyada vücut bulduğuna dikkat çekiyor. Sonuç olarak Lauria, bu “yeni-Rhodesçi” anlayışın dünyayı büyük bir kan gölüne sürükleme potansiyeli taşıdığı konusunda okuru ikaz ediyor.


Marco Rubio’nun Cecil Rhodes anı

Joe Lauria
Consortium News
23 Şubat 2026

Cecil Rhodes, modern çağın gördüğü en pervasız ve en arlanmaz emperyalist olabilir. 1877’de kaleme aldığı “İman İkrarı”nda [1] (Confession of Faith) şöyle yazıyordu:

“İddia ediyorum ki bizler dünyanın en mümtaz ırkıyız ve dünyada ne kadar çok yer iskan edersek, insanlık için o kadar hayırlı olur. Şu an insanlığın en sefil numuneleri [2] tarafından işgal edilen o toprakları bir tahayyül edin; şayet buralar Anglosakson tesiri altına girerse yaşanacak değişimi, hakimiyetimize kattığımız her yeni ülkenin istihdama katacağı o muazzam değeri bir düşünün.

Sırf iskan edecek toprak yokluğundan ötürü çocuklarımıza sınır koyuyor, belki de dünyaya getirebileceğimiz insan nüfusunun yarısını heba ediyoruz. Şayet Amerika’yı elimizde tutabilseydik, şu an hayatta olan milyonlarca İngiliz daha olacaktı.

İddia ediyorum ki topraklarımıza kattığımız her bir karış, gelecekte, aksi takdirde vücut bulamayacak olan İngiliz ırkından daha fazla insanın doğumu demektir. Buna ilaveten, dünyanın büyük bir kısmının bizim idaremiz altında toplanması, tüm savaşların sonu demektir.”

Rhodes, Britanya İmparatorluğu’nun Kuzey Amerika kolonilerini kaybetmiş olmasından hep nedamet duymuştur. Birleşik Devletler’in Britanya ile yeniden birleşerek, küresel bir Pax Britannica’ya [3] hükmedecek, ırksal olarak üstün, muazzam bir Anglosakson İmparatorluğu kurmasını arzuluyordu.

“Neden tek bir gayesi olan gizli bir cemiyet kurmayalım? Britanya İmparatorluğu’nun bekası, tüm medeniyetten nasibini almamış dünyanın İngiliz idaresi altına girmesi, Birleşik Devletler’in yeniden kazanılması ve Anglosakson ırkının tek bir İmparatorluk haline getirilmesi… Ne hayal ama! Yine de muhtemel, yine de mümkün.”

Ne var ki ABD kendi yolunu çizdi ve böyle bir küresel Anglosakson imparatorluğunu inşa etti; fakat bu kez dümende ABD vardı, Britanya ise (diğer “Üç Göz” ile birlikte) küçük ortak olarak bünyeye dahil edilmişti.

Britanya’dan Amerikan İmparatorluğu’na tahakküm devri, 29 Ekim – 7 Kasım 1956 tarihleri arasındaki Süveyş Krizi [4] ile tefrik edilebilir. Savaş sonrası dönemin hakim gücü olan Birleşik Devletler, Mısır’ın kanalı millileştirmesini engellemek isteyen Fransız, İngiliz ve İsrail askeri macerasına o tarihte son vermişti.

Bu hamle, ABD’yi Orta Doğu’nun başat gücü haline getirirken, İngiliz ve Fransız sömürgeciliğinin de yerini almasını sağladı.

Dört ay sonra, 6 Mart 1957’de Altın Sahili (Gold Coast), Gana adını alarak bağımsızlığını kazanan ilk Afrika ülkesi oldu. Bu, kıtadaki doğrudan İngiliz, Fransız, Belçika ve Portekiz idaresi için sonun başlangıcıydı.

Sömürgecilik, Afrika ve Asya’da 1960’lar, 70’ler ve 80’lerde gelen bağımsızlık dalgasıyla sadece zahirde sona erdi. En kanlıları Angola (1961-1975) ve Vietnam’da (1945-1975) yaşanan pek çok acı ve uzun savaşın ardından, Avrupa bayrakları indirildi ve gururlu, yeni ulusların sancakları göklere yükseldi.

Fakat Küresel Güney üzerindeki Avrupa ve Amerikan siyasi ve iktisadi tahakkümü devam etti; evvela Bağlantısızlar Hareketi, şimdilerde ise Çin ve Rusya liderliğindeki BRICS ulusları -ki bunlar ABD’nin küresel hakimiyeti önündeki en büyük engellerdir- bu düzene meydan okumaktadır.

ABD İmparatorluğu’nun yükselişi ve yaklaşan buhranı

ABD imparatorluğu, Rhodes’un o denli hayıflandığı Britanya’dan kopuşun hemen akabinde zuhur etti.

Önce Yerli Amerikan uluslarının katledilmesi ve topraklarının gaspı; ardından paraya sıkışmış Napolyon’dan Louisiana’nın satın alınması; akabinde Teksas’tan Kaliforniya’ya uzanan Meksika’nın kuzey topraklarının fethi; ve nihayet Karayipler ile Pasifik’teki köhne İspanyol imparatorluğunun mağlup edilip yerinden edilmesi.

İki dünya savaşı, ABD’nin mevcudiyetini önce Avrupa ve Rusya’ya, ardından tüm küreye yayılan askeri üslerle genişletti. Rhodes, Kahire’den Cape Town’a uzanan bir demiryolu planlayıp kıtanın elmaslarıyla servetine servet katarak Afrika’yı yönetmekle meşgulken; bugünün Birleşik Devletler’i tüm dünyaya ve bunu yapmak için ihtiyaç duyduğu tüm kaynaklara hükmetme peşindedir.

Vietnam, Irak ve Afganistan’daki büyük hezimetler, Washington’ı ve onun şirket ortaklarını yollarından döndüremedi. Küresel Güney’in tam bağımsızlığa dair bitmek bilmeyen iştiyakı, dizginlenemez ABD gücünü tehdit eden asıl düşmandır.

İşte Marco Rubio, ABD Dışişleri Bakanı ve Ulusal Güvenlik Danışmanı sıfatıyla, 14 Şubat’ta Münih Güvenlik Konferansı’nda kürsüye bu bağlam içinde çıktı ve Rhodes’a yaraşır bir nutuk irat etti; öyle ki bu nutuk, ona ABD’nin nihayet ait olduğu Anglosakson yuvasına döndüğünü düşündürmüş olabilir.

Rubio, Amerikalıların ve Avrupalıların “tek bir medeniyetin -Garp medeniyetinin- parçası olduklarını” söyledi. “Bizler birbirimize, ulusların paylaşabileceği en derin bağlarla; asırlarca paylaşılan tarih, Hristiyan inancı, kültür, miras, dil, ecdat ve atalarımızın varisi olduğumuz ortak medeniyet uğruna birlikte yaptıkları fedakarlıklarla kenetlenmişiz.”

Rubio soruyor: ABD ve Batılı müttefikleri ne uğruna savaşıyor?

“Ordular bir halk için savaşır; ordular bir ulus için savaşır. Ordular bir yaşam tarzı için savaşır. Ve bizim savunduğumuz şey de budur: Tarihiyle gurur duymak, geleceğinden emin olmak için her türlü sebebi haiz olan ve daima kendi iktisadi ve siyasi kaderinin efendisi olmayı amaçlayan büyük bir medeniyet.”

Rubio, yetmiş yıllık sömürgecilik karşıtlığını (anti-kolonyalizm) elinin tersiyle itiyor ve bunun Amerikan ve Batı ihtişamına ket vurduğunu savunuyor. Batı’nın kölelik ve istismarla dolu sömürgeci geçmişinde utanılacak bir şey yoktur ve gelecek, bir kez daha ele geçirilmeyi beklemektedir.

Avrupa’nın sömürgelerin sömürülmesi üzerine inşa edilen büyük kültürel hazineleri, “gelecekte bizi bekleyen harikaların habercisidir. Ancak ve ancak mirasımızdan ötürü özür dilemez ve bu ortak terekeyle gurur duyarsak, iktisadi ve siyasi geleceğimizi tahayyül ve tayin etme işine birlikte girişebiliriz.”

Batı, sömürgeci geçmişinden kalan her türlü suçluluk tortusunu üzerinden atmalı ve o eski güzel fetih ve genişleme günlerinde olduğu gibi, Batı tahakkümünü yeniden gururla ilan etmelidir.

Cecil Rhodes’un, Leopold’un Kongo’daki barbarlığının, Namibya’daki Alman soykırımının, Angola’daki Portekiz vahşetinin, Güney Amerika’daki İspanyol mezaliminin, Cezayir ve Çinhindi’ndeki Fransız cürümlerinin ve Hindistan, Kuzey Amerika ve Avustralya’daki Anglosakson katliamlarının o “eski güzel günleri”. Grönland, Kanada, Venezuela ve sırada bekleyen İran, Trump yönetiminin açık emperyalist hedefleridir.

“Topraklarımızı genişletmek”

Ocak 2025’teki yemin töreni konuşmasında Donald Trump bunu açıkça dile getirdi: “Amerika, dünyanın en büyük, en güçlü, en saygın ulusu olarak hak ettiği yeri yeniden alacak; tüm dünyada huşu ve hayranlık uyandıracaktır. Şu andan itibaren Amerika’nın gerileme dönemi bitmiştir.”

Trump şöyle dedi:

“Tarihin en büyük medeniyetinin cesareti, zindeliği ve canlılığıyla bir kez daha hareket etme vaktimiz gelmiştir… Birleşik Devletler bir kez daha kendisini büyüyen, servetini artıran, topraklarını genişleten, şehirlerini inşa eden, beklentilerini yükselten ve bayrağımızı yeni ve güzel ufuklara taşıyan bir ulus olarak görecektir.” [Vurgu eklenmiştir.]

İnkar günleri

ABD uzun süre bir imparatorluk olduğunu inkar etti. Ama artık değil.

Sovyetler Birliği “emperyalizm” kelimesini kirli bir sözcüğe dönüştürmeden evvel, imparatorluklar imparatorluk olarak anılmaktan gurur duyarlardı. ABD’nin kurucu babaları, yazılarında yeni ülkeden bir imparatorluk olarak bahsederlerdi. George Washington ABD’yi “yükselen bir imparatorluk” olarak nitelerken, Thomas Jefferson batıya doğru genişlemenin bir “hürriyet imparatorluğu” yaratacağını söylüyordu; “Açık Kader” (Manifest Destiny) [5], kıtayı fethetmenin şiarı haline gelmişti.

William McKinley’nin başkanlığı döneminde, 1898’de İspanyol İmparatorluğu’nun ABD tarafından mağlup edilmesi ve denizaşırı sömürgelere el konulması çılgınca bir popülarite kazanmıştı. İmparatorluk olmanın utanılacak bir tarafı yoktu.

McKinley, emperyalizmi olduğu gibi çıplak bir fetih yerine, bir medenileştirme misyonu ve “hayırhah asimilasyon” olarak çerçevelemeye çalıştı; ancak Emperyalizm Karşıtı Birlik (Anti-Imperialist League) adını dosdoğru koymuştu. Açıkça anti-emperyalist olan William Jennings Bryan’ın, McKinley’nin 1900’deki yeniden seçilişi karşısında hezimete uğraması, Amerikan emperyalizminin ne denli popüler olduğunu gösteriyordu.

Ancak Sovyetler Birliği’nin yükselişi ve Batı’yı “emperyalist” olarak eleştirmesi, kelimeyi bir küfre dönüştürdü; öyle ki Ronald Reagan, saf bir yansıtma (projeksiyon) vakasıyla, Sovyetleri “Şer İmparatorluğu” olarak yaftalamak için nihayetinde bu kelimeye başvuracaktı.

Savaş sonrası ABD darbeleri ve işgalleri, demokrasi yayma kisvesi altında tahakkümü genişletti; her ne kadar İran ve Şili’de olduğu gibi demokratlar devrilip yerlerine diktatörler getirilse de. Vietnam etrafında filizlenen geçici bir iç anti-emperyalizm dalgası, George H.W. Bush’un Vietnam sendromunun bittiğini ilan ettiği 1991 Körfez Savaşı’nda bastırıldı.

Bu, ABD’nin 1999’da Yugoslavya’ya, 2001’de Afganistan’a ve 2003’te Irak’a yaptığı büyük işgalin önünü açtı.

Tüm bu açık delillere rağmen, ABD’li siyasetçilerin ABD’nin bir imparatorluk olduğu fikrine yaklaşırken duydukları ürperti, 2008’de Demokrat başkan adayı Senatör John Edwards’ın bir radyo röportajında kendisine sorulan inanılmaz bir soruyla gözler önüne serilmişti: ‘Amerika bir imparatorluk mu?’

Edwards, “Aman, umarım değildir” demeden önce yayında yaklaşık 10 saniyelik bir ölüm sessizliği oldu.

Şimdi her şey yeniden açığa çıktı. Ve Trump ile Rubio bunu yüksek sesle dile getiriyorlar.

Rubio, Münih’teki dinleyicilerine, “Başkan Trump ve Birleşik Devletler’in girdiği yol budur” dedi: “Siz Avrupa’dan da bize bu yolda katılmanızı istiyoruz. Bu, daha önce birlikte yürüdüğümüz ve yeniden birlikte yürümeyi umduğumuz bir yoldur.”

Gelin Batı sömürgeciliğini birlikte diriltelim. İspanyol, Portekiz, Hollanda ve İngiliz genişlemesinden başlayıp, 1880’lerin Afrika Talanı’ndan (Scramble for Africa) [6] geçerek 1940’lara kadar süren o ihtişamlı günlere geri dönelim.

Rubio gururla şöyle dedi: “İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan önceki beş asır boyunca Batı genişliyordu; misyonerleri, hacıları, askerleri ve kaşifleri, okyanusları aşmak, yeni kıtaları iskan etmek ve dünyaya yayılan devasa imparatorluklar kurmak için kıyılarından taşıyordu.”

Sonra, sömürgeci güçler birbirleriyle savaşa tutuşunca Batı’nın üzerine bir yıkım çöktü. Bunu, sömürgeleştirilenlerin egemenlik için öne sürdüğü tanrıtanımaz (godless) talepler izledi.

“Fakat 1945’te, Kolomb çağından bu yana ilk kez, [toprak genişlemesi] daralıyordu. Avrupa harabeye dönmüştü. Yarısı bir Demir Perde’nin arkasında yaşıyordu, geri kalanı da yakında onları takip edecek gibi görünüyordu. Büyük Batı imparatorlukları, tanrıtanımaz komünist devrimler ve dünyayı dönüştürüp gelecek yıllarda haritanın geniş kısımlarına kızıl orak ve çekici örtecek olan sömürgecilik karşıtı ayaklanmalarla hızlanan ölümcül bir gerileme dönemine girmişti.”

Rubio şundan yakınıyordu:

“O arka planın önünde, o zamanlar tıpkı şimdi olduğu gibi, pek çok kişi Batı’nın hakimiyet çağının sona erdiğine ve geleceğimizin, geçmişimizin soluk ve cılız bir yankısı olmaya mahkum olduğuna inanır oldu.

Fakat seleflerimiz, gerilemenin bir tercih olduğunu ve bunun yapmayı reddettikleri bir tercih olduğunu birlikte idrak ettiler. Bu, daha önce birlikte yaptığımız şeydi ve Başkan Trump ile Birleşik Devletler’in şimdi sizinle birlikte yeniden yapmak istediği şey de budur.”

Sömürgeciliğin yeniden canlandırılmasının, İsrail’in Filistin’deki sömürgeci soykırımına devam eden ABD ve Avrupa desteğinden daha sarih bir örneği olamaz. Bu, savaş öncesi döneme kök salmış; İsrail’in kendini savunma hakkına dair yalanlarla sırılsıklam olmuş; üstelik isyankar, sömürge karşıtı tebaasına karşı değil, Filistin’deki ve dünyadaki antisemitistlere karşı olduğu iddia edilen bir sömürgeciliktir.

İşte ilan edilen Rubio Doktrini: Üstünlükçü (supremacist) Batı geri döndü. Avrupa, bu dirilişte Amerika’ya katılmalıdır. Rusya’yı stratejik olarak yenilgiye uğratmak için Ukrayna Projesi’nde ısrar edileceği ise söylenmeden geçiştirilen bir husustu.

Rubio, “Müttefiklerimizin zayıf olmasını istemememizin nedeni budur, zira bu bizi de zayıflatır. Kendilerini savunabilen müttefikler istiyoruz ki hiçbir hasım [Rusya, Çin, BRICS], kolektif gücümüzü sınamaya asla yeltenmesin” dedi. Ve sömürgecilik karşıtı ithamlara müsamaha gösterilmeyecektir.

“Müttefiklerimizin suçluluk ve utanç prangalarına vurulmasını istemememizin nedeni budur. Kültürleriyle ve miraslarıyla gurur duyan; aynı büyük ve asil medeniyetin varisleri olduğumuzu idrak eden; ve bizimle birlikte onu savunmaya istekli ve muktedir müttefikler istiyoruz.

Ve müttefiklerin bozuk statükoyu rasyonalize etmek yerine, onu düzeltmek için neyin gerekli olduğuyla yüzleşmelerini istememizin nedeni de budur; zira biz Amerika’da, Batı’nın yönetilen çöküşünün kibar ve düzenli bakıcıları olmakla ilgilenmiyoruz. Biz ayrışmayı değil, eski bir dostluğu canlandırmayı ve insanlık tarihinin en büyük medeniyetini yenilemeyi arzuluyoruz.”

Sömürgeci ihtişama geri dönüş yolunda korku fethedilmelidir.

“İstediğimiz ittifak, korkuyla -iklim değişikliği korkusu, savaş korkusu, teknoloji korkusu- eylemsizliğe hapsolmuş bir ittifak değildir. Bilakis, geleceğe cesaretle koşan bir ittifak istiyoruz. Ve sahip olduğumuz yegane korku, çocuklarımız için uluslarımızı daha gururlu, daha güçlü ve daha müreffeh bırakamama utancının korkusudur.”

Acı çeken nüfuslarınızı görmezden gelin ve suçluluk duygunuzu yenin. Rubio, ABD’nin “insanlarımızı savunmaya, çıkarlarımızı korumaya ve kendi kaderimizi tayin etmemize imkan veren eylem özgürlüğünü muhafaza etmeye hazır; küresel bir refah devleti işletmek ve geçmiş nesillerin sözde günahlarının kefaretini ödemek için var olmayan” bir ittifak istediğini söyledi.

Başarıya giden yolda neden oldukları muazzam insani acıları hiçe sayarak kendi çıkarlarını güden hırslı elitlerden bahsediyor.

Batılı elitler, Rhodes’un “insanlığın en sefil numuneleri” olarak adlandırdığı Batılı olmayan ulusların halklarının üzerinde durmaktadır. Rubio, yeniden canlanan bir ABD ve Avrupa’nın, “yaşam tarzımızın pek çok yaşam tarzından sadece biri olduğu ve harekete geçmeden önce izin isteyen o kibar riyakarlığı sürdürmeyeceğini” söyledi.

Noktayı daha da vurgulayarak şöyle dedi:

“Birlikte miras aldığımız şey eşsiz, ayırt edici ve yeri doldurulamazdır; zira bu, nihayetinde Transatlantik bağının ta kendisidir. Bu şekilde birlikte hareket ederek, sadece aklıselim bir dış politikayı geri kazanmakla kalmayacağız. Bu bize kendimize dair daha berrak bir hissiyatı geri verecektir. Bize dünyadaki yerimizi geri verecektir ve bunu yaparak, bugün hem Amerika’yı hem de Avrupa’yı tehdit eden medeniyet silici güçleri tenkil edecek ve caydıracaktır.”

Ne kastettiğine dair hiçbir şüphe bırakmayan Rubio, sözlerini şöyle tamamladı:

“Bugün burada, Amerika’nın yeni bir refah yüzyılı için yolu çizdiğini ve bunu bir kez daha siz değerli müttefiklerimiz ve en eski dostlarımızla birlikte yapmak istediğimizi açıkça belirtmek için bulunuyorum. (Alkışlar.)

Bunu sizinle; mirasıyla ve tarihiyle gurur duyan bir Avrupa ile; gemileri meçhul denizlere gönderen ve medeniyetimizi doğuran o hürriyet yaratıcısı ruha sahip bir Avrupa ile; kendini savunacak araçlara ve hayatta kalma iradesine sahip bir Avrupa ile birlikte yapmak istiyoruz.

Geçen yüzyılda birlikte başardıklarımızla gurur duymalıyız, ancak şimdi yeni bir yüzyılın fırsatlarıyla yüzleşmeli ve onları kucaklamalıyız; çünkü dün bitti, gelecek kaçınılmaz ve ortak kaderimiz bizi bekliyor. Teşekkür ederim.”

Salondaki çoğu Avrupalı yetkililerden oluşan topluluk ayağa kalkarak uzun süre alkışladı. Sömürgeci zihniyetin dirilişinin sadece bir Amerikan fenomeni olduğunu düşünenler, bu tepki karşısında hazin bir yanılgıya düşecektir.

Cecil Rhodes’un ruhu yeniden can buldu. Fakat bu dünya, onun dünyasından çok farklı. Amerikan ve Avrupalı liderler Rubio’nun vizyonuna göre hareket ederse, insan ancak önümüzde korkunç boyutta bir kan döküleceğini öngörebilir.


[1] İman İkrarı (Confession of Faith):: Orijinal: “Confession of Faith”: Latince confessio (itiraf, ikrar) kökünden gelir. Ancak Hristiyan teolojisinde bu terim, bir kişinin inanç esaslarını (kredo) açıkça beyan etmesi, bir nevi “Amentü”sü anlamına gelir. Rhodes burada emperyalizme dinsel bir kutsiyet atfetmektedir. (ç.n.)

[2] En Sefil Numuneler (Despicable Specimens): Orijinal: “Despicable specimens of human beings”: Viktorya dönemi bilimsel ırkçılığının (Scientific Racism) tipik bir örneğidir. Darwinizmin sosyal alana sapkınca uygulanmasıyla (Sosyal Darwinizm), Batılı olmayan halklar, incelenmesi gereken biyolojik “numuneler” (specimen) seviyesine indirgenmiştir. (ç.n.)

[3] Pax Britannica: Roma İmparatorluğu’nun güce dayalı barış dönemi Pax Romana’ya (Roma Barışı) bir naziredir. 1815-1914 arası, İngiliz donanmasının tartışmasız üstünlüğüyle sağlanan küresel (görece) sükunet dönemidir. (ç.n.)

[4] Süveyş Krizi (Suez Crisis): Bu olay, “İmparatorlukların Devir Teslim Töreni” olarak bilinir. İngiltere ve Fransa’nın, ABD’nin izni olmadan artık küresel bir operasyon yapamayacaklarını (dolayısıyla artık süper güç olmadıklarını) acı bir şekilde öğrendikleri andır. Lauria bu noktayı, gücün Londra’dan Washington’a transferinin miladı olarak işaretler. (ç.n.)

[5] Açık Kader / Tezahür-ü Kader (Manifest Destiny): 19. yüzyıl ABD’sinde, Amerikalı yerleşimcilerin Kuzey Amerika kıtasını baştan başa fethetmesinin Tanrı tarafından verilmiş bir görev ve kaçınılmaz bir kader olduğuna dair inanç. Bu kavram, İncil’deki “Vaat Edilmiş Topraklar” (Promised Land) anlatısının sekülerleşmiş ve milliyetçileşmiş halidir. Rubio’nun konuşmasındaki “kader” (destiny) vurgusu, doğrudan bu arkaik emperyalist damara basmaktadır. (ç.n.)

[6] Afrika Talanı (Scramble for Africa): 1881-1914 yılları arasında Avrupa güçlerinin Afrika topraklarını paylaşmak için giriştikleri vahşi rekabet. “Scramble” kelimesi burada bir “kapışma”, “talan” veya “yağma” anlamı taşır. Berlin Konferansı (1884) ile bu talan, masa başında cetvelle çizilen sınırlara dönüşmüştür. (ç.n.)

Çok Okunanlar

Exit mobile version