Söyleşi

Michael Klare: Tehlikeli ve sınırsız bir nükleer silahlanma yarışına doğru…

Yayınlanma

Uluslararası güvenlik, askeri strateji ve küresel kaynak siyaseti alanlarında önde gelen bir Amerikalı akademisyen olan Michael Klare, Hampshire Koleji’nde Barış ve Dünya Güvenliği Çalışmaları profesörüdür. Akademik çalışmaları ABD savunma politikası, küresel militarizasyon, uluslararası silah ticareti, enerji jeopolitiği ve doğal kaynakların çatışma ve güç rekabetindeki stratejik rolü üzerine odaklanmaktadır.

Resource Wars, Blood and Oil ve Rising Powers, Shrinking Planet dâhil olmak üzere on dört kitabın yazarıdır; bu eserlerinde petrol, gaz, madenler ve diğer kritik kaynaklar üzerindeki rekabetin küresel güvenliği nasıl yeniden şekillendirdiğini ve yeni çatışma biçimlerini nasıl tetiklediğini analiz etmektedir. Prof. Klare ayrıca iklim değişikliğinin militarizasyonu, büyük güç rekabeti ve askerî-endüstriyel kompleksin dönüşümü üzerine çalışmalarıyla da geniş çapta tanınmaktadır.

Küresel silahlanma ve savunma alanındaki gelişmeler hakkında, Venezuela’dan başlayarak kendisiyle bir söyleşi gerçekleştirdik.

Tunç Akkoç: Venezuela’daki operasyonun arkasındaki gerçek jeopolitik gerekçe nedir? Uyuşturucu kaçakçılığına ilişkin kaygılardan ziyade, enerji kaynakları, petrol rezervleri ve doğal kaynaklara stratejik erişim mi asıl itici güç?

Prof. Michael Klare: Kaynakların önemli olduğu konusunda hemfikirim. Ancak şunu belirterek başlayayım: Başkan Trump bir ay önce yeni bir Ulusal Güvenlik Stratejisi yayımladı. Bu belge, Amerika’nın dünyadaki konumuna ilişkin vizyonunu ortaya koyuyor. Trump, Amerika Birleşik Devletleri’ni Batı Yarımküre’deki baskın güç olarak görüyor ve ABD’nin oradaki gelişmeleri kontrol etme ve kaynaklarını kendi yararına kullanma hakkına sahip olduğunu savunuyor. Bu, dünya işlerine “etki alanı” yaklaşımıdır. Rusya ve Çin’in de kendi etki alanlarını dayatacağını varsayar ve uluslararası ilişkilerin bu üç kutup arasındaki güç ilişkileriyle tanımlanacağını kabul eder: ABD, Rusya ve Çin. Her birinin kendi etki alanı vardır.

Dolayısıyla Venezuela’ya yönelik saldırıyı ve başkanının ele geçirilmesini, Amerika’nın Batı Yarımküre üzerindeki hâkimiyetini ilan etmesi ve bu durumda petrol olmak üzere Batı Yarımküre’nin kaynaklarını sömürme niyetinin bir ifadesi olarak görüyorum.
Başkan Trump, baskın güç olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin, ulusal güvenlik çıkarı olduğunu düşündüğü her yerde—ya hayati kaynakları çıkarmak için ya da yabancı etkiyi, yani Çin, Rusya veya İran etkisini dışlamak için—Latin Amerika’nın herhangi bir yerine müdahale etme hakkına sahip olduğunu söylemiştir. ABD’nin artık Çin’i Latin Amerika’dan çıkarmaya çalışacağı çok açıktır.

Tunç Akkoç: Bazıları bunu Monroe Doktrini tarzı bir yaklaşım olarak adlandırıyor. Bu durum küresel askeri rekabeti nasıl şekillendirecek? Bu politikaların büyük güçler arasında yeni bir silahlanma yarışını hızlandırmasını bekliyor musunuz?

Prof. Michael Klare: Bunun tam olarak nasıl gelişeceğini görmek zor. Trump, kilit ABD askeri kaynaklarını Avrupa ve Asya’dan Karayipler’e kaydırdı. ABD askeri gücünün Batı Yarımküre’ye doğru yeniden yönlendirilmesi söz konusu. Karayipler’de büyük bir askeri yığınak var; buna, daha önce Akdeniz’de ve Afrika kıyılarında Orta Doğu’daki ABD operasyonlarını desteklemek üzere görev yapan en gelişmiş ABD uçak gemisi Gerald Ford da dâhil. Ve şimdi Karayipler’de. Bu, Latin Amerika’nın ABD açısından daha yüksek jeopolitik önem kazandığını, Orta Doğu’nun ise bir ölçüde önem kaybettiğini gösteriyor.

Bu, Rusya’ya Avrasya’da daha serbest bir alan tanıyabilir. Putin, “ABD Batı Yarımküre’ye hâkimse, Rusya’nın da Avrasya’ya hâkim olma hakkı vardır” diyebilir. Trump’ın politikasında bunu çürüten hiçbir şey yok. Çin de Asya konusunda aynı şeyi söyleyebilir. Ben Tayvan’da olsaydım, ABD’nin Tayvan’a verdiği desteği azaltıp azaltmadığını sorgulardım.

Tunç Akkoç: Almanya ve Japonya askeri kapasitelerini genişletirken, yeni bir küresel silahlanma yarışına mı giriyoruz? Bölgesel savaşlar ve krizler bu eğilimi ne ölçüde hızlandırıyor ve Trump yönetiminin ulusal güvenlik stratejisi dünya genelindeki militarizasyonu ve büyük güç rekabetini daha da yoğunlaştıracak mı?

Prof. Michael Klare: ABD Avrupa’da veya Batı Pasifik’te varlığını azalttığında, ülkeler kendilerini korumak için daha fazla silaha ihtiyaçları olup olmadığını soruyor. Japonya bu soruyu soruyor. Avrupa, artık Rusya’ya karşı kendisini savunmak için ABD’ye güvenemeyeceğini söylüyor. Bu durum, Avrupa, Japonya, Güney Kore ve diğerlerinin silahlanmasını artırmasına yol açıyor. Çünkü ABD artık orada değil.

Trump doktrininin bir diğer kilit unsuru, kritik hammaddelerin hayati önemidir. Bu, 19. yüzyılı andıran bir yaklaşım: o zamanlar kömür, demir, kauçuk üzerinde kontrol; şimdi petrol, nadir toprak elementleri, lityum, kobalt. Doktrin, ABD’nin kritik malzemelerin akışı üzerinde tam kontrole sahip olması gerektiğini söylüyor. Bu nedenle Grönland, Latin Amerika, Afrika. Bu, Çin ve Rusya ile çatışmaya yol açacaktır. Ukrayna üzerindeki müzakereler yalnızca toprakla ilgili değil, aynı zamanda hayati kaynakların kontrolüyle de ilgilidir.

Tunç Akkoç: Nükleer silahlara gelelim. Son makalenizde bir filmdeki diyaloga atıfla, “Soğuk Savaş’tan sonra küresel güçler nükleer silahlara bağımlılığı azaltmak için çalıştı, ancak o dönem artık sona erdi” diye yazdınız. Ne demek istiyorsunuz?

Prof. Michael Klare: 6 Ocak’ta konuşuyoruz. Tam bir ay sonra, 5 Şubat 2026’da, ABD ile Rusya arasındaki kalan son silah kontrol anlaşması olan New START Antlaşması (Yeni Stratejik Silahların Azaltılması Antlaşması) sona erecek. Ondan sonra, tarafların nükleer cephaneliklerini artırmalarını engelleyen hiçbir yasal kısıtlama kalmayacak.

Tunç Akkoç: New START Antlaşması’nın ne olduğunu açıklayabilir misiniz?

Prof. Michael Klare: Başkan Obama ve ardından Başkan Medvedev tarafından imzalandı. Her iki tarafı da birbirlerinin anavatanına yöneltilmiş 1.550 stratejik nükleer savaş başlığıyla sınırlar. Bunlar Kıtalararası Balistik Füzeler (ICBM), denizaltıdan fırlatılan füzeler, karadan mobil füzeler veya stratejik bombardıman uçakları üzerine konuşlandırılabilir. Ayrıca uyumu sağlamak için denetim hükümleri vardır.

Tunç Akkoç: Anlaşmanın uzatılmasını bekliyor musunuz?

Prof. Michael Klare: Şu anda devam eden herhangi bir müzakere yok. Putin bu konuyu görüşmeye istekli olduğunu söyledi, ancak Beyaz Saray yanıt vermedi. Hem Washington’da hem de Moskova’da sınırların ötesine geçilmesi yönünde baskı var. Güçlü askerî-endüstriyel çıkar çevreleri her iki ülkenin de nükleer cephaneliklerini genişletmesini istiyor. Bunun sonuç olmasından endişe ediyorum.

Tunç Akkoç: Antlaşma uzatılmazsa sonuçları ne olur? Sınırsız nükleer rekabete geri dönüşle mi karşı karşıyayız?

Prof. Michael Klare: Evet, derim. Benim korkum, tehlikeli sonuçları olan sınırsız bir nükleer silahlanma yarışıdır. On yıl önce büyük nükleer cephaneliklere yalnızca ABD ve Rusya sahipti. Bugün artık durum böyle değil. Şimdi Çin’in de bir nükleer üçlüsü var ve bunu genişletiyor. Bazıları, ABD’nin hem Rusya’yı hem de Çin’i caydırmak için cephaneliğini genişletmesi gerektiğini savunuyor, ancak ABD’nin herhangi bir artışı Rusya’yı tehdit eder ve Rusya da karşılık verir. Bu, sürekli artan silahlanmaya yol açan bir mekanizma yaratır.

Tunç Akkoç: Diğer tarafta, ABD’de askerî-endüstriyel kompleks ve savunma sanayii açıkça yapısal bir dönüşümden geçiyor. Daha özel olarak, Palantir gibi Silikon Vadisi kaynaklı savunma şirketlerinin yükselişi ve yazılım merkezli savaş anlayışı savunma sanayii manzarasını nasıl yeniden şekillendirebilir?

Prof. Michael Klare: Bu, ABD’de gördüğümüz çok ilginç bir gelişme, ancak bunun Çin ve Rusya için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Büyük askerî güçler, gelecekteki savaşların yapay zekâ ve otonom silah sistemleriyle; dronlar, insansız araçlar, robot tanklarla yapılacağına inanıyor. Bunlar yapay zekâ tarafından kontrol edilecek. Dolayısıyla şu anda, nükleer silahlar, uçaklar ve gemilerdeki tarihsel silahlanma yarışından ayrı olarak, yapay zekâ ve robotik alanında bir silahlanma yarışı sürüyor.

Bu yeni silahların arkasındaki teknoloji—yapay zekâ ve robotik—geleneksel silah üreticilerinde, Boeing, Raytheon gibi büyük şirketlerde mevcut değil. ABD’de bu teknoloji Palantir, Shield AI ve Anduril gibi Silikon Vadisi şirketlerinde bulunuyor. Pentagon yardım için Silikon Vadisi’ne yöneldi ve bu da siyasi sonuçları olan yeni bir askerî-endüstriyel ilişki yaratıyor. Çünkü Silikon Vadisi her türlü ayrıcalığı istiyor. Bu yeni askerî-endüstriyel kompleks Washington’da büyük bir güç kullanıyor; başlıca savunucularından biri Palantir’in kurucusu Peter Thiel ile çalışmış olan Başkan Yardımcısı J.D. Vance’tir. Yani Silikon Vadisi ile Beyaz Saray arasında doğrudan bir hat var.

Tunç Akkoç: Özellikle Pentagon’la ilişkileri bağlamında, askerî-endüstriyel ekosistem içinde geleneksel savunma müteahhitleri ile yükselen Silikon Vadisi teknoloji şirketleri arasında yapısal gerilimler ve rekabet görmeye başlıyor muyuz?

Prof. Michael Klare: Evet, bir çatışma var. Bu, mahkemelerde, hukuk sisteminde ve siyasi sistemde yaşanan bir çatışma; çünkü bu şirketler başlangıçta—Palantir ve diğerleri—lobicilere sahip değildi, siyasi etkileri yoktu ve savunma sözleşmelerindeki paylarını artırmak için eski şirketler gibi hareket etmeleri gerektiği sonucuna vardılar. Eski şirketlerin, Kongre’yi, Pentagon’u ve Beyaz Saray’ı ürünlerine daha fazla para harcamaya ikna etmek için lobi orduları var. Çıkarlarını ilerletmek için devasa lobi firmalarına sahipler ve geleneksel müteahhitleri kayıran yasalar yazdırmış durumdalar.

Şimdi Anduril, Palantir ve diğer bu şirketlerin, paranın akışını eski şirketlerden yeni şirketlere kaydırmak, yapay zekâ üreticilerini kayıran yasalar yazdırmak için kendi lobi ve avukat ordularını oluşturduklarını görüyorsunuz. Ve bunda oldukça başarılılar. Dolayısıyla bir mücadele var, ama bu perde arkasında yürütülüyor. Mahkemelerde, Kongre koridorlarında, lobi firmalarında ve benzeri yerlerde; ancak son derece yoğun.

Çok Okunanlar

Exit mobile version