Dünya Basını
Neoliberal amentü, Fed’in bağımsızlığı ve Trump
Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini bulacağınız makale, neoliberal düşüncenin merkezinde yer alan “iktisadi karar alma süreçlerinin siyasetten arındırılması” fikrini, özellikle merkez bankası bağımsızlığı üzerinden ele alıyor. Bu yaklaşım, iktisadi alanın “uzmanların hükümranlığına” (dominium) devredilmesi, siyasal alanın ise yalnızca sembolik işlevlerle sınırlandırılması üzerine kurulu. Böylelikle sermaye çıkarlarını gözeten politikaların demokratik denetimden yalıtılması mümkün hale geliyor. Yazar, makale boyunca Trump’ın Fed üzerindeki kontrol arzusunun, çokça sanıldığı gibi neoliberal çizgiden bir kopuş değil, tam tersine onun daha saldırgan ve kendinden emin bir türevi olduğunu ortaya koyuyor.
Bu tartışma önemli sayılmalı; zira ülkemizde de bir yandan merkez bankasının bağımsızlaştırılması, diğer yandan siyasal iktidarın iktisadi alana müdahalesinin kapitalizmden sapmak olduğu yönündeki tezler zaman zaman dolaşıma sokuluyor. Oysa makalenin de gösterdiği gibi, “bağımsızlık” söylemi gerçekte sermaye yanlısı politikaların sürekliliğini güvenceye alan bir mekanizma olarak işliyor.
Trump: Doğrudan araçlarla sürdürülen neoliberal gündem
Branko Milanovic
Global Inequality and More 3.0
29 Ağustos 2025
Çev. Leman Meral Ünal
Şimdilik Trump ile Fed arasındaki güncel çekişmeyi bir kenara bırakalım. Altı ay öncesine, hatta son elli yıldır var olan duruma bir göz atalım.
Bir tarafta oldukça geniş ve kayda değer bir neoliberal kamp vardı. Quinn Slobodian’ın Globalists: The End of Empire and the Birth of Neoliberalism [Küreselciler: İmparatorluğun Sonu ve Neoliberalizmin Doğuşu] adlı kitabında ayrıntılı biçimde gösterdiği üzere, Mont Pelerin cemiyeti etrafında bir araya gelen neoliberaller, kapitalizm yanlısı siyasetçilerin seçimleri kazanma ve böylece yasama ve yürütme erklerini kontrol etme becerilerine karşı şüpheciydiler. Sol, sosyalist ya da popülist partilerin çoğu kez daha başarılı olup iktidara gelmesinden ise makul bir endişe duyuyorlardı. Peki, iktisadi politika yapım süreci bu tür partilerin sosyalist eğilimlerinden nasıl korunabilirdi? Çözüm, devletin birçok işlevini giderek yasama ve yürütmenin denetiminden muaf kılmak ve bunları yalnızca teknik kurumlara dönüştürmekti. Para ve maliye politikaları ile iş dünyasının düzenlenmesi gibi alanlar “teknik” meseleler olarak tanımlanıp uzmanlara bırakılabilirse, karar alma süreçleri iktidardaki partiden bağımsız olur, böylece de bu kurumlar sermaye sahiplerinin çıkarına uygun “doğru” politikaları sürdürebilirlerdi.
Merkez bankasının ve benzer şekilde hükümetin diğer iktisadi birimlerinin bağımsızlığı fikrinin ardında yatan kabaca buydu. Diğer bir deyişle, buradaki “bağımsızlık” lafzı aslında kamu yararını temsil eden seçilmiş siyasetçilerden bağımsızlığı ifade ediyordu. Neoliberaller, Slobodian’ın da yazdığı gibi, tüm bu yaklaşımı “dominium” ve “imperium” ayrımı üzerinden formüle ediyorlar: “dominium”, iktisadi gücün profesyonellerin elinde bulunduğu, “imperium” ise seçilmiş siyasetçilerin sembol işlevler üstlendiği, örneğin bayrak törenlerine katıldığı, bağımsızlık günlerini kutladığı, bandolarla yürüdüğü fakat faiz oranları, vergilendirme, sermaye hareketleri gibi kritik kararlara hiçbir etkisinin olmadığı alanları tarif ediyor. Buna göre, “gerçek işler”in tamamı “dominium”da yürütülmeliydi.
Bu yaklaşım 1980’ler ve 1990’larda “uluslararasılaştı.” Dünya Bankası ve IMF’nin öncülüğünde giderek daha fazla ülke, merkez bankalarının ve kısmen de diğer teknik iktisadi karar alma alanlarının “siyasetten arındırılması”nı benimsedi. Adam Tooze’un son Substack yazısındaki grafikte de görülebileceği üzere, 1990’ların sonundan 2008 küresel finansal krizine kadar gelişmiş ülkelerde merkez bankalarının bağımsızlığında dikkate değer bir artış yaşandı. Bu, neoliberal küreselleşmenin ayrılmaz bir parçasıydı ve birçok gelişmekte olan ülke tarafından da kopyalandı. O yıllarda “merkez bankası bağımsızlığı” mutlak biçimde hayati addediliyordu.
Bu arada, bu yaklaşımın, hiç de tesadüfî olmayan bir biçimde, Çin‘in mevcut yaklaşımıyla büyük benzerlikler taşıdığı da not edilmeli. Tongdong Bai’nin Against Political Equality [Siyasal Eşitliğe Karşı] adlı kitabında ileri sürdüğü gibi, tüm siyasal alan en iyi ihtimalle yüksek vasıflı profesyoneller tarafından ve teknik olarak yönetilmelidir. Halkın denetimine ihtiyaç yoktur; bu tür bir denetim olsa olsa verimliliğe zarar verir. Tıp doktorlarının kararlarını halk oylamasına sunmadığımız gibi, son derece karmaşık iktisadi ve siyasal meseleler de eğitimli ve ehil kişilerin eline bırakılmalıdır. Seçilmiş hükümetlerle ilgili sorun tam olarak, bu tür kararlara burunlarını sokmalarıdır; üstelik bu sorun, iktisadi ve siyasal konulardan habersiz halk kesimlerince seçildiklerinde daha da büyür.
Bu neoliberal görüş, son yarım yüzyılda çok sayıda hasım kazandı. Bu hasımları “demokratik kamp” olarak adlandıralım. Bu kampa göre ekonomi üzerine alınan kararlar, tıpkı diğer tüm diğer hükümet kararları gibi, meşru sayılabilmeleri için demokratik seçimlerle onaylanmalıydı. Yasama organları oy kullanma yaşını artırma veya azaltma kararı alabildikleri gibi faiz oranını artırma veya azaltma kararı da alabilmelidir. İktisadi meseleler, yurttaşların bütününü etkilediği için, diğer alanlardan daha da fazla halk denetimine tabi olmalıdır. Şayet giderek daha çok mesele profesyonel-yönetsel sınıfa devredilecekse, demokrasinin ve seçilmiş temsilcilerin anlamı ne olacaktır? Sadece milli marş söyletmek mi?
İşte iki kamp böyleydi.
Ve işte bu noktada sahneye Trump çıktı. Fed’i kontrol etmek istiyor. Peki bu onu demokratik kampa mı dahil ediyor? Kesinlikle hayır. Aslında yaptığı şey neoliberal gündemi pekiştirmekten başka bir şey değil. Bunu görmek için “iktisadi karar alma süreçlerinin bağımsızlığı”nın neoliberal ajandada nasıl yer bulduğunu hatırlamak gerek. Zira “geleneksel” neoliberaller, kendileri gibi düşünen muhafazakâr siyasetçilerin ve partilerin iktidarı kazanıp koruyabileceği konusunda kötümserlerdi. İktisadi kurumların bağımsızlığını savunmak, “dost olmayan” siyasetçilerin iktidara gelmesi durumunda ise “kötü” sonuçları engellemenin bir yoluydu.
Oysa Trump kötümser ve savunmacı bir neoliberal değil. İyimser ve saldırgan bir neoliberal. Eğer bugün o, yarın da ona benzer siyasetçiler siyasi iktidarı ellerinde tutuyorsa, neden tüm iktisadi kurumları da kontrol etmesinler ki? [Ludwig] Mises ve [Friedrich] Hayek muhtemelen bunu onaylardı – sanıyorum tek fark, onların böyle siyasetçilerin iktidarda kalabileceğine dair ciddi şüpheleri olmasıydı. Ama Trump’ın yok.
Dolayısıyla Trump ile “geleneksel” neoliberaller arasındaki temel fark, iktisadi kurumların neoliberaller tarafından kontrol edilip edilmemesi konusundaki görüşleri değil, hükümet üzerinde kalıcı kontrol konusunda iyimser mi kötümser mi olduklarıdır. “Geleneksel” neoliberaller kötümserdi; Trump ise iyimser. Neoliberallerin ve MAGA [Make America Great Again – Amerika’yı Yeniden Büyük Yap] hareketinin dünyayı (ve kesinlikle ABD’yi) bir süreliğine yöneteceğinden emin. Öyleyse, Fed’i de neden yönetmesin ki?