Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Prof. Sachs: Trump’ın Genel Kurul konuşması diplomasi standartlarını sarstı

Yayınlanma

Uluslararası ilişkiler uzmanı Profesör Jeffrey D. Sachs, ABD’nin tek kutuplu hegemonya arayışının dünyayı derin bir bölünmeye sürüklediğini ve Washington’ın çok kutuplu gerçekliği kabul etmesi gerektiğini vurguladı.

New York’ta düzenlenen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, liderlerin diplomatik temaslarının yanı sıra sert çıkışlara ve derin görüş ayrılıklarına sahne oluyor.

Hafta boyunca kente gelen üst düzey heyetler arasında özellikle iki isim uluslararası kamuoyunun odağında yer alıyor.

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, yapay zeka yarışından Tayvan meselesine kadar kritik başlıkları ele almak üzere ABD Başkanı Donald Trump ile görüşmeler yürütürken; New York’a gelişi tartışma yaratan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ise savaş suçları suçlamaları ve tutuklama çağrılarının gölgesinde temaslarına başlıyor.

New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani, Uluslararası Ceza Mahkemesinin çıkardığı yakalama kararına işaret ederek Netanyahu’nun kente ayak bastığında tutuklanması gerektiğini dile getirdi.

Netanyahu ise New York yerine New Jersey’e iniş yapmayı tercih ederek yayımladığı video kaydında doğrudan Mamdani’yi hedef aldı ve “Bizim insanlarımızı katleden Hamaslı canavarları desteklediğiniz için yazıklar olsun size” sözleriyle tepki gösterdi.

“BM Genel Kurul kürsüsünden daha önce hiç kimse bir başka ülkeyi yok edeceğini söylemedi”

Uluslararası ilişkiler uzmanı ve Birleşmiş Milletler kıdemli danışmanı Profesör Jeffrey D. Sachs, sunucu Piers Morgan’ın sunduğu Uncensored adlı tartışma programında New York’taki atmosferi ve küresel dengeleri değerlendirdi.

Columbia Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Sachs, BM Genel Kurulundaki genel ruh halinin, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik sert tehditlerinin yarattığı şaşkınlıkla şekillendiğini söyledi.

Trump’ın kürsüden sarf ettiği “İran ile bir anlaşma mı yapılacak, yoksa İslam Cumhuriyeti’ni tamamen yok mu edeceğim?” sözlerini hatırlatan Sachs, diplomatik teamüllerin tamamen dışına çıkıldığını vurguladı:

“Genel Kurul kürsüsünde daha önce hiçbir ABD başkanı ya da başka bir lider kalkıp ‘Başka bir ülkeyi tamamen yok edeceğiz’ veya ‘Bu benim vereceğim bir karar; sizi ya harika bir ülke yapacağım ya da haritadan sileceğim’ demedi. Hemen ardından İran Cumhurbaşkanı söz aldı ve Trump’ın tehditlerini duyduktan sonra hazırladığı konuşmayı bir kenara bıraktığını söyleyerek asla teslim olmayacaklarını, kendilerini korumak için gereken her türlü gücü göstereceklerini açıkladı.”

Bu yaşananların diplomasi standartları açısından son derece sarsıcı olduğunu belirten Sachs, “BM Genel Kurulu kürsüsünde dünya liderlerinin gözü önünde durup ‘Zor bir seçimle karşı karşıyayım; bu uygarlığı yok edip cehenneme mi yollayayım, yoksa onları harika bir ülke mi yapayım?’ demek akılalmaz bir andı. Dünyanın en gergin ve en bölünmüş dönemlerinden birini yaşıyoruz” ifadelerini kullandı.

“ABD başka uygarlıklar üzerinde yaşatma ve öldürme gücüne sahip olduğunu varsayıyor”

Profesör Sachs, uluslararası sistemdeki kutuplaşmanın boyutlarını anlatırken Birleşmiş Milletlerde Filistin heyetine vize verilmemesi üzerine yapılan oylamaya dikkat çekti.

Filistin Yönetimi Devlet Başkanı Mahmud Abbas ve beraberindeki heyetin vizelerinin engellenmesi üzerine Genel Kurulda oylama yapıldığını hatırlatan Sachs, şu bilgileri verdi:

“Oylamada 157 ülke vize verilmesi yönünde oy kullandı. Yalnızca üç ülke hayır dedi: ABD, İsrail ve Paraguay. Bu tablo dünyanın nasıl bölündüğünü açıkça gösteriyor. Bir tarafta ABD, İsrail ve birkaç ülke yer alırken, diğer tarafta dünyanın geri kalanı duruyor. ABD, başka uygarlıklar üzerinde yaşatma ve öldürme kararı verme gücünü kendinde görüyor. İsrail de akılalmaz talepler dile getiriyor. Ancak dünyanın ezici çoğunluğu İsrail’in yaptıklarına karşı çıkıyor. Üstelik hem Yahudi olan hem de olmayan Amerikan halkının büyük çoğunluğu da bu politikalara karşı tavır alıyor.”

Program sunucusu Piers Morgan’ın, Çin’in yükselişini eleştirenlerin kendisini “sürekli Pekin’i övüp Washington’ı yermekle” suçladığını hatırlatması üzerine Sachs, amacının Amerikan hegemonyasını değil, çok kutuplu dünyada barış içinde bir arada yaşamı savunmak olduğunu kaydetti.

“Amerika’nın kum havuzundaki oyuncakları diğer ülkelerle paylaşmasını istiyorum”

Sachs, ABD dış politikasının Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra tek kutuplu tahakküm arayışına girdiğini belirterek çocukluk metaforu üzerinden Washington yönetimine çağrıda bulundu:

“Ben sadece Amerika’nın diğer ülkelerle aynı kum havuzunda oynamasını, oyuncakları paylaşmasını ve kum havuzuna tek başına hükmetmeye çalışmamasını istiyorum. Sovyetler Birliği’nin sona ermesiyle birlikte ABD’nin tarihin zirvesinde tek başına kaldığı fikrine kapıldığımız bir dönem yaşadık. Buna ‘üstünlük’ adı verildi. 1990’lardaki yaklaşım, Amerikan dış politikasının tamamen bu üstünlüğü korumaya odaklanması gerektiği yönündeydi. Zbigniew Brzezinski buna stratejik zorunluluk diyordu. Benim ülkemle bir alıp veremediğim yok; orada yaşıyorum, orada üretiyorum. Tek isteğim, ülkemin başka uygarlıkları yok etmemesi, savaşlar kışkırtmaması, soykırımlara destek vermemesi, hükümetleri devirmemesi ve yabancı liderleri katletmemesidir.”

ABD’nin normal bir ülke gibi davranması halinde küresel ekonominin ve toplumların rahat bir nefes alacağını belirten Sachs, “Bunu yapabilseydik akaryakıt fiyatları düşerdi, insanlar daha huzurlu olurdu ve teknolojinin getirdiği imkanlardan birlikte yararlanırdık. Oysa Trump dünkü konuşmasında İran’ı yok etmekle tehdit ettikten sonra ‘Yapay zekayı kazanan her şeyi kazanır’ dedi. Herkesi ilgilendiren bilimsel bir gelişmede kazanmak ne anlama geliyor? Bu insanlığı kurtarabileceği gibi yok da edebilecek bir alan. Bu bir galibiyet oyunu değil. Benim itirazım işte bu zihniyete. Ben üstünlük kurmaya değil; barışa, refaha ve işbirliğine inanıyorum” değerlendirmesinde bulundu.

“Kendi güvenliğimizi isterken onların da güvenlik arayışını anlamalıyız”

Piers Morgan’ın, Çin’in askeri harcamalarını artırması, Doğu Türkistan’daki Uygurlara yönelik politikaları, Ukrayna ve Hürmüz Boğazı’ndaki etkisine değinerek “Çin’in niyetlerinin tehlikeli olmayacağından nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?” sorusunu yöneltmesi üzerine Profesör Sachs, askeri varlık kıyaslamaları yaptı.

Sachs, The New Yorker dergisinde yayımlanan ve annesine koşup “Johnny bana karşılık verdi” diye ağlayan çocuk karikatürünü hatırlatarak şöyle konuştu:

“Çin hakkında söylenenleri duyduğumda aklıma bu geliyor. Çin askeri harcamalarını artırıyor, evet; çünkü kendisini açıkça düşman ilan eden ABD’nin askeri bütçesinin yalnızca küçük bir bölümüne ulaşıyor. Çin sadece kendi zeminini yeniden kazanmaya çalışıyor. Bugün ABD’nin 80 ülkede 750 askeri üssü var. Tam 750 üs. Çin’in ise sadece Cibuti’de tek bir üssü bulunuyor; belki Kamboçya’da bir ikincisi var. ABD neredeyse ben doğduğumdan beri kesintisiz savaş halinde. Çin ise 1979’da Vietnam ile yaptığı beş haftalık sınır çatışmasından bu yana, yani tam 47 yıldır hiçbir savaşa girmedi.”

Batı’nın mutlak hakimiyet arzusunun terk edilmesi gerektiğini vurgulayan Sachs, şunları ekledi:

“Eski İngiltere Başbakanı Boris Johnson geçen yıl ‘Batı hegemonyasını korumak için Ukrayna’da kazanmak zorundayız’ demişti. Bu bir görüştür ancak benim paylaştığım bir görüş değil. Ben çok kutuplu bir dünyaya inanıyorum. Başka ülkelerle bir ölüm kalım mücadelesi içinde değiliz. Diğer ülkeleri şeytanlaştırmayı bırakmalıyız. Kendi güvenliğimizi isterken onların da güvenlik arayışını anlamalıyız. ‘Biz yaparsak meşrudur, siz karşılık verirseniz bu sizin saldırgan olduğunuzu kanıtlar’ mantığından vazgeçmeliyiz. 1950’lerde dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles, Japonya’dan Tayvan’a, Filipinler’den Hint Okyanusu’na uzanan ilk ada zinciri doktrinini ortaya koymuştu. Amaç Çin’in Pasifik Okyanusu’na çıkışını engellemekti. Sınırlarımızı Batı Asya’da görüp o ada zincirini kontrol edeceğimizi söylüyoruz. Çin ise böylesi bir boyun eğmeyi kabul etmiyor. Eğer diğer ülkelerin kırmızı çizgilerine saygı gösterseydik, içişlerine karışmasaydık, hükümetleri devirmeseydik ve ABD ile İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a karşı başlattığı keyfi savaşlara girişmeseydik, dünya bugün çok daha sakin ve güvenli bir yer olurdu.”

Dünya Basını

Sırp Profesör Simić: Sandıktan çıkan irade Batı blokuna yöneliş değil

Yayınlanma

Sırp siyaset bilimci Prof. Višeslav Simić, ülkede iktidarın meclis çoğunluğunu kaybettiği son seçimlerin Batı yanlısı bir dönüşüm olmadığını belirtti. Simić, halkın yaklaşık yüzde 53 oyla seçtiği yeni hareketin tabanın taleplerine aykırı adımlar atması halinde sokakların yeniden karışacağını vurguladı.

Sırp siyaset bilimci Prof. Višeslav Simić, tarafsızlık ve uluslararası ilişkiler alanlarında çalışan Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın çevrim içi yayın programında, Sırbistan’daki son parlamento seçimlerini ve öğrenci hareketini değerlendirdi.

Seçim sonuçlarının ülkedeki siyasi tabloyu kökten değiştirdiğini belirten Simić, iktidarın yaklaşık 14 yılın ardından meclis çoğunluğunu kaybettiğini ve Öğrenci Listesi adı altında örgütlenen hareketin mecliste üstünlük sağladığını hatırlattı.

Resmi kayıtlara göre yaklaşık yüzde 70 katılımla gerçekleşen seçimlerde bu hareketin oyların yaklaşık yüzde 53’ünü alarak meclisteki sandalyelerin çoğunluğuna ulaştığını belirten Simić, “Bu çok ilginç bir durum çünkü açıkça görüldüğü üzere herkes değil, yüzde 53 gibi bir oranla kazandılar ve seçmenlerin yalnızca yüzde 70’i sandığa gidebildi. Ancak ezici bir çoğunluk, yaklaşık yirmi yıldır ardı ardına vatana ihanet suçları işleyen, insanları soyan bu suç şebekesinden kurtulmak isteyen öğrenci hareketini, gençlerin ve vatandaşların hareketini destekledi” dedi.

Yönetici kadroların geçmişine değinen Simić, “Doksanlı yıllardan bu yana biriken büyük bir nefret vardı çünkü bunlar Milošević dönemindeki aynı insanlardı. Geriye doğru baktığınızda gençliğimi çaldılar, beni vatanımdan ayrılmak zorunda bıraktılar. Temelde ben 1987 ve 1988 yıllarında siyasi sığınmacıydım ve Milošević rejiminde resmi olarak kabul edilen ilk siyasi sığınmacı bendim. Bu nedenle bu konular hakkında konuşmak için fazlasıyla güvenilirliğim var. İnsanlar onlardan kurtulmak istedi; dolayısıyla oy verme işlemi temelde Vučić karşıtlığı üzerine kuruluydu” ifadelerini kullandı.

Halkın iktidardakilere duyduğu öfkenin sözde muhalefeti de kapsadığını belirten Simić, “Halkın büyük bölümü, sözde muhalefet partileri de dahil olmak üzere iktidarda bulunan herkese karşı duydukları nefrette birleşmişti. Ben Sırbistan’da gerçek bir muhalefet bulunmadığını kabul ettirmek için onlarca yıl mücadele ettim. Son çeyrek asırdır, 26 yıldır hepsi aynıdır. Hepsi doğrudan Washington’daki gücü kontrol edenlerin denetimi altında ve onların bordrosunda yer aldı. Bu duruma artık son vermek isteyen insanların önüne çıkan tek grup öğrenciler oldu” değerlendirmesinde bulundu.

“Batı yanlısı partilerin toplam oyu hezimet boyutunu gösteriyor”

Sırbistan’da seçim öncesinde patlak veren protestoların çıkış noktasını anlatan Simić, sürecin kamu kurumlarındaki rüşvet ve ihmal sonucu meydana gelen büyük bir facia ile tetiklendiğini dile getirdi.

Bir tren ve otobüs garında gerçekleştirilen tadilatın ardından sundurmanın çökmesiyle onlarca masum insanın yaşamını yitirdiğini aktaran Simić, halkın bu çürümüşlüğe karşı kendiliğinden sokaklara döküldüğünü ancak sürecin daha sonra dış güçler ve yabancı fonlar tarafından yönlendirildiğini aktardı.

Öğrenci hareketinin ilk aşamada toplumun bağrından çıkan yüzde 100 yerli ve samimi bir hareket olduğunu kaydeden Simić, şunları kaydetti:

“Her şey kamu ihmali ve yolsuzluk sebebiyle yaşanan bu kitlesel ölümlerle başladı ve ardından kitlesel bir harekete dönüştü. Dünyada takdir ettiğim iki isimden biri olan Brian Berletic’in yayınlarına bakabilirsiniz; emekli Amerikalı kongre üyesi Dennis Kucinich ile birlikte Berletic de bunu açıkça anlattı. Batı’nın, özellikle de Washington yönetiminin sivil toplum kuruluşlarını, grupları ve medyayı nasıl fonladığını, her ayrıntıyı sunarak kanıtladığı bölümleri var. Yaklaşık bir yıl öncesinden itibaren bu gizli planlar aracılığıyla kontrolü ele aldıkları ortadaydı.”

Seçim sandığından çıkan iradenin Avrupa ve Atlantik yapılarına bir yöneliş olarak yorumlanamayacağını vurgulayan Simić, “İnsanlar Vučić’e karşı oy kullandı; bu ismi yanlış giden her şeyin bir simgesi olarak görebiliriz. Sonuçlara bakarsanız, Avrupa Birliği’ne ve NATO’ya katılmayı savunan partilerin oluşturduğu ittifak, yaklaşık 5 milyon insanın oy kullandığı bir ülkede sadece 32 bin oy alabildi. Bu tam anlamıyla bir hezimetti. Bu tablo, Avrupa Birliği’ne, özellikle de NATO’ya ya da genel olarak Batı’ya hiçbir halk desteği olmadığını size açıkça göstermektedir” şeklinde konuştu.

“Protestoların yarısı tabandan gelen bir öfkeydi, diğer yarısı yönlendirildi”

Sırbistan’daki rejimin yapısına ve iktidarın Batı başkentleriyle ilişkilerine dikkat çeken Simić, Batı medyası tarafından çizilen bağımsız rejim tablosunun gerçeği yansıtmadığını savundu.

Vučić yönetiminin aslında Batı’nın çıkarlarına tamamen boyun eğdiğini aktaran Simić, şu tespiti yaptı:

“Bunun yüzde 50 oranında bir renkli devrim olduğunu söyleyebilirim çünkü başladığı anda yüzde 50’si tamamen toplumun içinden doğan, dehşete düşmüş Sırbistan halkının kendiliğinden başlattığı taban hareketiydi. Hemen öncesinde kitlesel cinayetler ve okullarda silahlı saldırılar yaşanmıştı. Bütün bu süreç, sistemin yol açtığı çürümeyi sergiliyordu. Batı’ya itaat etmeyenlere karşı renkli devrim yapıldığı söylenir; oysa Vučić’ten daha itaatkar hiç kimse yoktu. O doğrudan Batı tarafından var edildi; Amerikalılar ve Avrupalılar aracılığıyla oraya getirildi.”

Vučić’in dış politika uygulamalarını sıralayan Simić, “Avrupa Birliği yetkililerinin ve eski Almanya Başbakanı’nın gözdesiydi. Vučić, her zaman Fransa Cumhurbaşkanı’nın kendisini özel odalarına davet edip uyuduğu yatağı gösterdiğini kibirli bir dille anlatırdı; tıpkı bir prense rastlayıp kendine hayali payeler çıkaran görgüsüzler gibi. Vučić fazlasıyla itaatkardı. Resmi olarak yaptırım uygulamasa da el altından Rusya’ya karşı yaptırımların işlemesini sağladı ve Ukrayna ile İsrail’e silah tedarik etti” dedi.

Sırbistan genelindeki yerel mühimmat üretim tesislerinin bu çatışmalara alet edildiğini dile getiren Simić, “Küçük kasabalarımızda, memleketimin yakınlarındaki fabrikalarda bu silahlar üretiliyor. Rusların veya İranlıların, kendi çocukları öldürülürken öylece oturup buraları vurmayacağını mı sanıyorsunuz? Ancak öğrenci listesinin başındakiler bu gerçekleri konuşmayı reddediyor, ‘Ukrayna ve Gazze bizim meselemiz değil, biz çok küçüğüz’ diyerek asıl ahlaki sorunlardan kaçıyorlar” uyarısında bulundu.

“Öğrenci listesi halkın sırt çevirdiği neoliberal kadrolardan oluşuyor”

Simić, iktidarı deviren Öğrenci Listesi’nin perde arkasındaki liderlik kadrosunun halkın talepleriyle tamamen zıt hedefler güttüğünü söyledi.

Seçim öncesinde halkın birliğini bozmamak gerekçesiyle ulusal konularda konuşmaktan kaçınan listenin, seçim zaferinin ardından gerçek yüzünü gösterdiğini savunan Simić, doğrudan alıntılarla durumu şöyle izah etti:

“Listenin tepesindeki isimler, İngilizce altyazılı mülakatlarında 26 yıl önceki rotadan sapmayacaklarını ve eski politikaları sürdüreceklerini açıkça beyan ediyorlar. Oysa halk tam da bu politikalara karşı oy vermişti. Şimdi ise Lahey’deki uluslararası ceza mahkemesinin aldığı kararları meşru kabul ettiklerini söylüyorlar. Bir numaralı aday, halkın gerçekleri bilmediğini iddia ederek onları yeniden eğiteceklerini, yani zihinlerini yıkayacaklarını açıkça dile getiriyor.”

Sırbistan’ın milli sembollerinin ve hassasiyetlerinin hareket tarafından bastırıldığını belirten Simić, “Protestolar ve barikatlar sürecinde Sırp milli kimliğine, haç ve ikon gibi Hristiyan dini sembollerine sahip olan gençleri uzaklaştırdılar, dışarı attılar. Kalabalığın yarım milyona ulaştığı günler hariç bunu her fırsatta uyguladılar. Ancak üzerinde ‘Bosna’daki Sırplar savaş suçlusudur’ yazılı pankartlar taşıyan unsurlara izin verdiler. Ülkenin egemenliğine, varlığına dair meseleleri konuşmayı yasakladılar ve kendilerini mutlak tek doğru ilan eden Bolşevikler gibi davrandılar” dedi.

Listenin genel yapısını aktaran Simić, “Liste açıklandığında Sırp kimliğini savunan tek bir kişinin bile yer almadığı görüldü. Hatta en ılımlı isimler dahi tasfiye edildi. Buna karşılık en aşırı Avrupa Birliği ve NATO taraftarları, Voyvodina bölgesinden ayrılıkçılar ve Sırbistan’ı soykırımcı bir devlet ilan etmek isteyen figürler listenin en ön sıralarına yerleştirildi. İnsanlar şu anda büyük bir hayal kırıklığı ve öfke içinde bulunuyor; durum patlama noktasına gelmiş durumda” görüşünü dile getirdi.

“Milli kimliği hedef alan bir yönetime karşı yeni bir sosyal patlama kaçınılmazdır”

Doç. Dr. Lottaz’ın, bu tablonun yeni bir toplumsal kalkışmaya yol açıp açmayacağına dair sorusunu yanıtlayan Simić, halkın aldatılmışlık hissinin çok yüksek olduğunu vurguladı.

Sırbistan’ın egemenliğini tasfiye etmeye kalkışacak bir hükümetin sokakta sert bir karşılık bulacağını aktaran Simić, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Halkın Vučić rejimine duyduğu öfke halen çok güçlü ancak bu sözde öğrenci listesine karşı da tabanda devasa bir hoşnutsuzluk birikiyor. Bu öfke her an patlayabilir. Belgrad dışında, taşrada durum çok daha gergin. Eğer meclisteki sandalyeleri işgal eden bu kişiler halkın çoğunluğunun reddettiği NATO üyeliğini dayatmaya, Kosova’dan vazgeçmeye ve Sırbistan’ı suçlu ilan etmeye kalkışırlarsa, Belgrad sokakları ve tüm ülke yeniden ayaklanacaktır.”

Uluslararası kamuoyuna da seslenen Simić, “Sırbistan bağımsız ve egemen bir devlettir; kimse bizi itip kakamaz. Doksanlı yıllarda uygulanan yaptırımların ne olduğunu çok iyi biliyoruz; ilaç bulunamadığı için yeni doğan çocukların öldüğü günleri yaşadık. NATO’nun doğum hastanelerini vurduğunu, kadınları ve çocukları katlettiğini unutmadık. Bu yüzden yaptırımlara ve askeri bloklara girmeye kesinlikle karşıyız. Halk kararını açıkça vermiştir: NATO’ya hayır, Avrupa Birliği’ne hayır” ifadelerini kullandı.

Simić, mevcut çıkmazdan kurtulmanın yegane yolunun hukuki meşruiyete dönmek ve halkın gerçek iradesini temsil eden meclisleri yeniden kurmak olduğunu söyledi.

Anayasa Mahkemesi’nin liste usulüyle yapılan bu seçimleri iptal etmesi gerektiğini belirten Simić, “Yurtsever öğrenciler ve gençler yeniden kendi kurullarını toplamalı, bu dayatmacı listeyi geçersiz kılarak halkın asıl taleplerini hayata geçirecek yeni bir irade ortaya koymalıdır” çağrısıyla mülakatını tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Siyaset bilimci Rossi: ABD ara seçimleri lobi siyasetine açık bir itirazdır

Yayınlanma

ABD’de ara seçimlerin resmiyet kazanan sonuçlarına göre Demokrat Parti Senato’da 54, Temsilciler Meclisi’nde ise 228 sandalyeye ulaşarak Kongre’nin her iki kanadında mutlak çoğunluğu elde etti. Siyaset bilimci Profesör Michael Rossi, seçimlerin Trump yönetimi ve yabancı çıkar lobileri üzerine doğrudan bir halk oylamasına dönüştüğünü vurguladı.

ABD’de gerçekleştirilen ara seçimlerin ardından Kongre’nin her iki kanadında da çoğunluğun Demokrat Parti’ye geçmesi, Washington’daki güç dengelerini ve dış politika dinamiklerini köklü bir tartışmanın merkezine taşıdı.

Siyaset bilimci Profesör Michael Rossi, Doçent Pascal Lottaz’ın Tarafsızlık Çalışmaları isimli programına konuk olarak seçim sonuçlarını, Demokrat Parti içindeki ideolojik kırılmaları, İsrail lobisinin Amerikan siyasi sistemi üzerindeki etkisini ve Donald Trump yönetiminin geleceğini kapsamlı şekilde değerlendirdi.

Seçim sonuçlarının doğrulanmasıyla birlikte Demokratlar, Senato’da mutlak çoğunluk için gereken 50 sandalyenin üzerine çıkarak 54 sandalyeye ulaştı ve Cumhuriyetçilerin elindeki 7 sandalyeyi kendi lehine çevirdi.

Temsilciler Meclisi’nde ise çoğunluk eşiği olan 218 rakamı aşılarak 228 sandalyelik bir güce erişildi. Henüz sonucu netleşmeyen bölgeler bulunmasına karşın her iki mecliste de üstünlük kesinleşti.

Rossi, ortaya çıkan bu tablonun yalnızca klasik bir parti rekabeti olarak görülemeyeceğini belirterek, “Bu seçimler her şeyden önce Trump yönetimi üzerine yapılmış bir referandum niteliğindedir. Trump’ın ikinci döneminden bu yana Kongre’nin dinamiklerini değiştirme fırsatını ilk kez elde etmiş oluyoruz.” değerlendirmesini yaptı.

“Bu seçimler yalnızca Trump üzerine değil, İsrail lobisi üzerine de bir referandumdu”

Ara seçimlerin Amerikan siyasetinde yerleşik kurumsal yapılara ve dış çıkar odaklarına yönelik açık bir itirazı barındırdığını vurgulayan Rossi, Demokratik Sosyalistler çizgisine yakın duran genç ve taban hareketlerinden gelen adayların başarısına dikkat çekti.

Michigan’da Mike Rogers ve son anda Rogers’ı destekleme kararı alan Demokrat Haley Stevens karşısında yarışı kazanan Abdul El-Sayed’in zaferine işaret eden Rossi, bu mücadelenin sembolik önem taşıdığını dile getirdi.

Rossi, kampanyanın seyrine ve arka planına ilişkin olarak, “Bu seçimler sadece MAGA ya da Trump üzerine değil, aynı zamanda Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi ve bu ülkede siyasetçileri şeker alır gibi satın alan bir yabancı devlet gerçeği üzerine bir referandum oldu. Bu yabancı odak, satın aldığı siyasetçileri kendi çıkarlarına uygun kararlar çıkarmak ve Filistin halkına yönelik en küçük insani adımı dahi engellemek için vekil olarak kullanıyor.” ifadelerini kullandı.

Siyaset bilimci Rossi, seçim sonuçlarının Amerikan seçmeninde dış müdahalelere karşı gelişen tepkiyi yansıttığını belirterek şu tespitte bulundu:

“Artık bu ülkede siyasetçilerin başka bir ülkenin çıkarları uğruna hareket etmesine karşı geniş tabanlı bir itiraz yükseliyor. Bu durum sadece sol kanadın değil, ‘Önce Amerika’ söylemini ciddiye alan kesimlerin de ortak meselesi haline geldi.”

“Demokrat Parti liderliği kendi kendisinin en büyük düşmanı olmakta son derece profesyoneldir”

Doçent Pascal Lottaz’ın, geçmişte Barack Obama ve Joe Biden dönemlerinde de benzer dalgaların yaşandığını, ancak Washington’ın kurumsal savaş ve müesses nizam politikalarının değişmediğini hatırlatması üzerine Rossi, Demokrat Parti yönetimine yönelik gerçekçi olunması gerektiğini ifade etti.

Kongre’de çoğunluğun kazanılmasının hemen köklü bir politika değişimine yol açmayabileceği uyarısında bulunan Rossi, partinin tepe kadrolarının kurumsal bağlarına işaret etti.

Rossi, Senato Çoğunluk Lideri Chuck Schumer ve Temsilciler Meclisi Başkanlığına gelmesi beklenen Hakeem Jeffries gibi figürlerin yerleşik düzenin merkezinde yer aldıklarını belirterek, “Demokrat Parti liderliği kendi kendisinin en büyük düşmanı olmakta son derece profesyoneldir. Bu yeni Kongre’nin Trump yönetiminin üyelerini soruşturmasını ve yargılamasını bekleyenler büyük bir hayal kırıklığına uğrayabilir, zira ana akım Demokratlar buna şimdiden karşı çıkıyor.” dedi.

Parti yönetiminin izlediği stratejiyi değerlendiren Rossi, “Demokrat yönetimin daha önce yaptıklarına baktığımızda, şirket yanlısı, büyük bağışçıları koruyan ve dış politikada şahin tutumunu sürdüren kurumsal bir kapı bekçiliği göreceğiz. Schumer ve Jeffries gibi isimler liberal savaş şahinleridir ve İsrail lobisinden gelen desteği her koşulda savunacaklarını ilan etmişlerdir.” ifadelerini kullandı.

Cumhuriyetçi kanatta ise Tom Cotton gibi isimlerin Arkansas’ta sandalyesini koruduğunu, Randy Fine gibi sertlik yanlısı figürlerin Florida’da yeniden kazandığını hatırlatan Rossi, buna karşın Ohio’da Vivek Ramaswamy’nin sert ve kişisel saldırılara dayalı kampanyasının yenilgiyle sonuçlandığını aktardı.

“Yaralı bir zorba öngörülemez hale gelir ve çok daha tehlikeli olabilir”

Trump yönetiminin iki yıl önce elde ettiği seçim başarısının ardından Kongre’deki çoğunluğu kaybetmesini “büyük bir talih tersine dönmesi” şeklinde nitelendiren Rossi, halkın artan benzin, gıda ve kamu hizmetleri fiyatları karşısında kendisini aldatılmış hissettiğini kaydetti.

Beyaz erkek seçmenlerin 40 yaş üstü kesiminin Cumhuriyetçilere sadık kaldığını, buna karşın kadınların, gençlerin, siyahilerin, Latinlerin ve Asyalı seçmenlerin kararlı biçimde Demokratlara yöneldiğini vurguladı.

Trump’ın Kongre’den geçecek yasa tasarılarını veto etme tehditlerini değerlendiren Rossi, “Trump yaralandı, ancak henüz tamamen saf dışı kalmış değil. Yaralı bir zorba çoğu zaman en öngörülemez olanıdır ve çok tehlikeli adımlar atabilir.” uyarısını yaptı.

Rossi, Washington’daki kriz ortamının dış politikada yeni gerilimlere tahvil edilebileceğine dikkat çekerek, “Yönetim dikkatleri dağıtmakta ustalaşmıştır. İran’a yönelik yeni bir askeri çatışma başlatma söylemleri, iç siyasetteki sıkışmışlığı örtbas etme çabasıdır. Ancak bu ülkenin kazanamayacağı uzun ve yıpratıcı bir savaşa sürüklenmesini kimse istemiyor; benzin fiyatlarının galon başına 10 dolara çıkması tam bir akıl tutulması olur.” değerlendirmesinde bulundu.

Lottaz’ın azil sürecine dair sorusunu da yanıtlayan Rossi, anayasal suçlar, ihanet ve Kongre onayı olmaksızın savaş başlatma gibi gerekçelerin teknik olarak azil konusu yapılabileceğini, ancak Amerikan sisteminin yürütmeyi doğrudan halk tarafından seçildiği için güçlü biçimde koruduğunu belirtti.

Rossi, Trump’ın görevden alınması durumunda yerine Başkan Yardımcısı JD Vance’in geçeceğini hatırlatarak, kurumsal çizgiye ve parti disiplinine daha sadık bir profilin yaratacağı uzun vadeli sonuçların muhalifler açısından iyi hesaplanması gerektiğini aktardı.

“Müesses nizam merkez siyasetçileri artık ödünç alınmış bir zamanı yaşıyor”

Ara seçimlerdeki oy dağılımının demografik bir kırılmaya işaret ettiğini vurgulayan Rossi, geleneksel olarak Cumhuriyetçilerin kalesi sayılan Teksas ve Mississippi gibi eyaletlerde dahi dengelerin sarsıldığını bildirdi.

Teksas Valisi Greg Abbott’ın koltuğunu kaybettiğini, Senatör Ted Cruz’un ise artık son derece kırılgan bir konuma gerilediğini belirtti.

Kuzeydoğudan Kuzey ve Güney Karolina’ya göç eden genç nüfusun siyasi tercihlerini de beraberinde taşıdığını ifade etti.

Geleneksel medya kanallarının aksine sosyal medyanın alternatif bilgi kaynaklarını genişlettiğini ve lobilerin Amerikan dış politikası üzerindeki tahakkümünü görünür kıldığını dile getiren Rossi, sözlerini şöyle tamamladı:

“Merkez siyaset Demokrat Parti içinde gücünü şimdilik koruyor, fakat akıllılarsa ödünç alınmış bir zamanı yaşadıklarını fark ederler. Genç kuşak artık bu neoliberal merkezci ideolojiyi ve seçilmişlerin yabancı çıkar gruplarınca satın alınmasını kabul etmiyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Pettifor: Yapay zeka şirketlerine borç verenler kamu maliyesinden daha büyük risk altında

Yayınlanma

İktisatçı Ann Pettifor, yapay zeka şirketleri ile veri merkezi altyapılarına borç veren aktörlerin kamu maliyesinden çok daha büyük bir iflas riskiyle karşı karşıya olduğunu söyledi. Gölge bankacılık sisteminin küresel varlıkların yüzde 50’sini kontrol ettiğini ve 10 milyon sterlinlik teminatla 1 milyar sterlinlik borç yaratıldığını belirten Pettifor, denetimsiz sermaye akışlarının 1873 ve 2008 benzeri yeni bir küresel krizi tetikleyebileceği uyarısında bulundu.

Ekonomi dünyasında 2008 küresel finans krizini önceden öngören çalışmalarıyla tanınan, İlerici Ekonomi Forumu Direktörü ve Londra Üniversitesi Goldsmiths Koleji Siyasal İktisat Araştırma Merkezi araştırmacısı İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, küresel borç mimarisinde biriken yeni tehlikelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Yaklaşan Birinci Dünya Borç Krizi ve bu yıl yayımlanan Küresel Kumarhane başlıklı kitapların yazarı olan makroekonomi ve politika araştırmaları uzmanı Pettifor, finans ve ekonomi yayıncısı Anthony Fatsies’in hazırlayıp sunduğu ekonomi programına konuk oldu.

Program sunucusu Fatsies’in tahvil getirilerinin son yılların zirvesine çıktığı, merkez bankalarının petrol şokları eşliğinde faiz artırdığı ve borç piyasalarının gerildiği bir dönemde mevcut durumu sorması üzerine Pettifor, küresel ekonominin 2007 öncesine benzer, hatta ölçek olarak onu aşan bir darboğaza sürüklendiğini dile getirdi.

İktisatçı Ann Pettifor, mevcut finansal döngüdeki en büyük kırılganlık noktasının kamu bütçelerinden ziyade yapay zeka sektöründe biriken olağanüstü borç yükü olduğuna işaret etti.

Pettifor, “Bugün karşı karşıya olduğumuz en büyük tehdit, yapay zeka şirketlerinin, bu şirketlere borç veren aktörlerin ve veri merkezleri gibi yapay zekayı destekleyen altyapı girişimlerinin biriktirdiği devasa borçtur. Bu borçları veren kreditörler şu anda son derece riskli bir konumda yer alıyor. Çünkü yapay zeka beklenen geliri zamanında ve öngörülen düzeyde üretemiyor, buna karşılık olağanüstü düzeyde harcama yapıyor. Dolayısıyla yapay zeka şirketlerine borç verenler kamu maliyesinden çok daha büyük bir korku ve tehdit ile yüzleşiyor.” ifadelerini kullandı.

“En büyük tehdit yapay zeka şirketlerinin biriktirdiği borçtur”

Küresel teknoloji yatırımlarının yarattığı borç dinamiğini değerlendiren Pettifor, şirketlerin ve altyapı sağlayıcılarının piyasadan çektiği trilyonlarca dolarlık kredinin geri dönüş hızının harcama hızına yetişemediğini vurguladı.

Yapay zeka veri merkezlerinin, devasa işlemci yatırımlarının ve enerji şebekesi bağlantılarının finansmanında kullanılan kaynakların geri ödeme kapasitesine ilişkin derin kuşkular taşıdığını belirten iktisatçı, durumun finansal sistemin dengesini bozduğunu aktardı.

Pettifor, “Yapay zeka sektörü devasa miktarda borcu içine çeken bir kara delik gibi çalışıyor. Bu alana sermaye akıtan kreditörlerin durumu, kamu borçlarını taşıyanların durumundan çok daha kırılgan bir hal aldı.” dedi.

Ekonomik tarihin belirli döngülerle tekerrür ettiğini belirten Pettifor, mevcut teknoloji heyecanının geçmişteki büyük spekülasyon dalgalarından farksız olduğunu kaydetti.

Yakın dönemde Lea Ahmed’in 1873 tarihindeki ilk küresel finans krizini ele alan çalışmasını okuduğunu anlatan iktisatçı, o dönemdeki sarsıntının demiryolu yatırımlarındaki aşırı spekülasyon ve patlamadan kaynaklandığını hatırlattı.

Pettifor, “Aynı eski hikayeyi tekrar tekrar yaşıyoruz. Tek fark, bu kez aşırı yatırımın demiryollarına değil doğrudan yapay zekaya yapılmış olmasıdır.” şeklinde konuştu.

“Bu, 1873 demiryolu krizinin aynı eski hikayesidir”

Tarihsel krizler ile günümüz arasındaki paralellikleri 2008 çöküşü öncesindeki kişisel deneyimleriyle birleştiren Pettifor, kendi yazdığı kriz kitabının yayımlanma sürecini paylaştı.

Kitabını 2005 yılında yazdığını ve eserin 2006 yılında basıldığını belirten iktisatçı, o dönemde patlamanın zamanlamasını tutturmakta zorlandığını ifade etti.

Pettifor, “Kitabım basıldığında her şeyin çoktan bitmiş olacağını düşünüyordum. Yayıncımın kitaba ‘Yaklaşan Birinci Dünya Borç Krizi’ başlığını koymasından ve kriz zaten yaşanırken geleceğe işaret etmesinden büyük endişe duymuştum. Ancak yanılmıştım çünkü çöküş Ağustos 2007 tarihine kadar fiilen patlak vermedi. Bugün de benzer bir hissiyat içindeyim. 2007 ile 2009 dönemi ile bugünkü tablo arasındaki temel fark borcun akılalmaz ölçeğidir.” ifadelerini kullandı.

Söz konusu borç kütlesinin kaynağına değinen Pettifor, 2008 krizinin bankaların geleneksel mevduat ve kredi kanallarından ziyade, geri alım anlaşmalarının yapıldığı piyasalarda ve denetim dışı kalan gölge bankacılık sisteminde filizlendiğini hatırlattı.

Aradan geçen yıllarda düzenleyici kurumların bu alanı disiplin altına almak yerine daha da büyümesine göz yumduğunu vurgulayan Pettifor, “2007 ile 2009 krizi geri alım pazarlarında, yani gölge bankacılık sisteminde doğmuştu. Ancak gölge bankacılık sektörü o günden bu yana muazzam bir büyüme kaydetti. Bu nedenle karşımızdaki tablo 1873 demiryolu vakasının birebir kopyasıdır, tek ayrım borcun ulaştığı inanılmaz boyuttur.” dedi.

“Kamu otoritelerinin merkezinde büyük bir sorumsuzluk var”

Finansal piyasaların kontrolden çıkmasında en büyük sorumluluğun denetleyici kurumlarda olduğunu vurgulayan Ann Pettifor, küresel para politikasını yöneten aktörleri açık bir dille eleştirdi.

Başta Amerikan Merkez Bankası olmak üzere Avrupa Merkez Bankası, İngiltere Merkez Bankası ve Japonya Merkez Bankası gibi kurumların görevlerini yerine getirmediğini belirten iktisatçı, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Benim açımdan asıl mesele, düzenleyici otoritelerimizin küresel finans sistemini yönetme konusundaki başarısızlığıdır. Kolay paranın ve ucuz kredinin sınırsızca yaratılmasını engelleyemediler. Milyarlarca, trilyonlarca dolarlık bu kontrolsüz kredinin gölge bankacılık sisteminde ve geri alım piyasalarında dolaşmasına izin verdiler. Otoriteler bu piyasaları belki izliyor ancak kesinlikle düzenlemiyor ve denetlemiyor. Eski tarz güven esasına dayanması gereken bir parasal sistemi yönetmekle yükümlü olan kamu otoritelerinin kalbinde büyük bir sorumsuzluk yatıyor.”

Paranın özü itibarıyla toplumsal bir uzlaşı ve güven mimarisi olduğuna dikkat çeken Pettifor, Uluslararası Ödemeler Bankası araştırmacılarından Inaki Aldasoro tarafından kaleme alınan çalışmaya atıfta bulundu.

Paranın fiziksel bir meta değil, kurumsal kurumlar bütünüyle ayakta tutulan bir toplumsal inşa olduğunu belirten ekonomist, devletlerin sınırlarını aşan küresel finansal akışların başıboş bırakılmasını tehlikeli bulduğunu aktardı.

Pettifor, “En güçlü devlet olan ABD dahil tüm ülkelerin yasal sınırlarının ötesine taşan bu güven sistemini küresel düzeyde nasıl yöneteceksiniz? Elbette bunu geçmişte başardık ve yeniden yönetebiliriz. Ancak kamu otoriteleri krizleri önlemek yerine krizlerin yaşanmasına izin vermeyi ve faturası vergi mükelleflerine çıkan son derece maliyetli kurtarma paketlerine başvurmayı tercih ediyor.” dedi.

“Zengin ülkeler fakir ülkelerden çok daha büyük bir borç batağında”

Geçmiş kriz dinamiklerini 1970’li yıllara kadar götüren Pettifor, düşük gelirli ülkelerin borçları üzerine çalıştığı dönemdeki gözlemlerini aktardı.

Gelişmekte olan ülkelerin 1970’lerdeki enflasyon dalgası ve 1971 yılında dönemin ABD Başkanı Richard Nixon’ın Bretton Woods sistemini fiilen yıkması neticesinde kontrolsüz kredi mekanizmalarına mahkum edildiğini anlatan iktisatçı, şu bilgileri verdi:

“O dönemde merkez bankaları tarafından piyasaya sınırsız miktarda para pompalandı. Friedrich Hayek’in de John Maynard Keynes’in de gayet iyi açıklayacağı üzere, çok fazla paranın çok az mal ve hizmetin peşinden koşması kaçınılmaz olarak enflasyona yol açtı. Ardından 1979 ve 1980 yıllarında Paul Volcker sahneye çıktı ve faiz oranlarını eşi görülmemiş seviyelere fırlatarak tüm borç yapısını darmadağın etti. Ben 2000’li yılların başında düşük gelirli ülkelerin borçlarıyla uğraşırken bu ülkelerin toplam borcu 300 ila 500 milyar dolar civarındaydı ve bu rakam kendi milli gelirlerine kıyasla çok ağırdı.”

Kendi odak noktasını gelişmekte olan ülkelerden zengin batılı ekonomilere çevirdiğinde dehşete düştüğünü ifade eden iktisatçı, Anglo-Amerikan dünyasının borç batağına saplandığını gördüğünü aktardı.

Pettifor, “İngiltere, ABD ve Avustralya’daki borç tablosuna baktığımda şoke edici bir gerçekle karşılaştım. Borç seviyeleri ile bu borçları ödeyecek beklenen gelir arasında akılalmaz bir uçurum vardı. Borç stoku, bu ülkelerin yıllık ekonomik üretiminden tamamen kopmuştu. İlginç olan, Avrupa kıtasının o dönemde kredi yaratımı konusunda çok daha temkinli davranmasıydı. Biz Anglo-Amerikan ekonomilerinde kredi kartı çılgınlığı yaşıyorduk. Üniversiteye giden, hiçbir geliri ve iş garantisi olmayan çocuklarıma bankalar deste deste kredi kartı gönderiyordu. Fransa’da ise insanlar kredi kartı bile alamıyor, klasik banka kredilerini tercih ediyordu. Biz kolay parayla adeta aklımızı yitirmiştik.” ifadelerini kullandı.

“Devletler yok olup gitmez, kamu borcu özel borçtan daha az tehlikelidir”

Podcast sunucusu Anthony Fatsies’in günümüzde kamu borçlarının hanehalkı ve şirket borçlarına kıyasla çok daha yüksek seviyelere ulaştığı yönündeki tespiti üzerine Pettifor, kamu borcu ile özel sektör borcu arasındaki yapısal farkı ortaya koydu.

Devletlerin borçlanma kapasitesinin özel şirketlerle kıyaslanamayacağını vurgulayan İngiliz iktisatçı, vergi gelirlerinin sağladığı daimi nakit akışına dikkat çekti.

Pettifor, “Büyük devletler açısından kamu borcu, özel sektör borcundan her zaman daha az tehlikelidir. Çünkü devletlerin vergi gelirleri şeklinde garanti altına alınmış gelir akışları ve teminatları vardır. Özel şirketler ise gelecekte kesinleşmiş bir nakit akışına sahip değildir. İngiltere’de ya da ABD’de yurttaşlar yasa gereği vergi ödemek zorundadır, bu da hazineye sürekli bir kaynak sağlar.” dedi.

Tarihsel örneklere başvuran iktisatçı, 19. yüzyılda İngiltere’nin yüz yıllık konsol tahvilleri ihraç ettiğini, devletin sürekliliği güvencesiyle ebedi borç senetleri sattığını hatırlattı.

Zimbabwe gibi kriz yaşayan ülkelerin dahi iflas eden bir şirket gibi yeryüzünden silinmediğini belirten Pettifor, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki İngiltere ekonomisini anlattı.

Pettifor, “1945 yılında İkinci Dünya Savaşı bittiğinde İngiltere’nin kamu borcu milli gelirinin yüzde 250’si seviyesindeydi. Altı yıl boyunca fabrikalarımız üretim yapamamış, genç iş gücümüz cephelerde hayatını kaybetmişti. Hükümet gıda ve cephane sağlamak için ekonomiye sürekli para aktarıyordu ancak karşılığında vergi geliri toplayamıyordu.” şeklinde konuştu.

Savaş sonrasında İşçi Partisi iktidarının harcamaları kısmak yerine tam tersine kamusal yatırımları artırdığını vurgulayan Pettifor, sürecin ekonomi üzerindeki canlandırıcı etkisini aktardı.

Pettifor, “Savaştan sonra hükümet Ulusal Sağlık Servisi’ni kurdu, eğitim sistemini, konut sektörünü ve kömür madenlerini kamulaştırdı. Tüm bu kamu harcamaları istihdam yarattı, istihdam ise gelir üretti. Kısa süre içinde kamu borcunun milli gelire oranı yüzde 250’den yüzde 20 düzeyine geriledi ve bu denge 1970’lerde Margaret Thatcher dönemi başlayana kadar korundu. Dolayısıyla kamu borcu çözümsüz bir felaket değildir. Bugün ABD’nin kamu borcunun milli gelire oranı da tek başına bir kriz sebebi sayılamaz.” dedi.

“Gölge bankacılık küresel kumarhanenin merkez üssü haline geldi”

Geleneksel ticari bankalar ile gölge bankacılık sektörü arasındaki güç dağılımına değinen Ann Pettifor, 2008 yılından sonra getirilen kuralların asıl tehlikeyi ortadan kaldırmadığını, aksine denetimsiz alana kaydırdığını belirtti.

Caddelerdeki geleneksel mevduat bankalarının küresel finansal varlıkların yaklaşık yüzde 50’sini elinde tuttuğunu, kalan yüzde 50’lik payın ise tamamen gölge bankacılık havuzuna geçtiğini ifade eden iktisatçı, bu yapının üretken yatırımları baltaladığını dile getirdi.

Pettifor, finansal sermayenin paradan para kazanma arayışının reel ekonomiyi çökerttiğini şu sözlerle aktardı:

“Geleneksel bankaların çılgınca kredi dağıtmasını zorlaştıran kurallar koyduk ancak krizi doğuran gölge bankacılık yapısının olduğu gibi faaliyet göstermesine izin verdik. Bu denetimsiz sistemde devasa bir para fazlası yaratıldı ve paradan kolay yoldan para kazanmak mümkün hale geldi. İşte benim ‘Küresel Kumarhane’ olarak adlandırdığım mekanizma tam olarak budur. Bütün ihtiyacınız olan küçük bir teminattır. Sisteme 10 milyon sterlinlik mütevazı bir teminat koyup, kaldıraç kullanarak 1 milyar sterlinlik borç yaratabiliyorsunuz. Durum böyleyken hangi rasyonel sermaye sahibi rüzgar enerjisi santrali kurmakla, güneş paneli üretmekle ya da elektrikli araç fabrikası açmakla uğraşır? Kolayca borçlanıp faizlerin veya yakıt fiyatlarının yüzde 1 inip çıkacağı üzerine bahis oynayarak zahmetsizce servet kazanmak varken kimse üretken alana yatırım yapmaz.”

Riskten korunma amacıyla kurulan fonların büyük bölümünün amacından saptığını kaydeden Pettifor, “Kendilerine korunma fonu diyen kurumların neredeyse tamamı gerçekte spekülasyon fonudur. Çünkü risk yönetimi yapmıyor, doğrudan kumar oynuyorlar. Spekülasyon toplumsal açıdan kabul edilemez bir faaliyettir; zira toplumun ürettiği zenginliğin hiçbir emek harcanmadan belirli ellerde toplanmasına ve reel ekonominin çürümesine yol açıyor.” dedi.

“Üniversiteler emlak yöneticisine ve rant arama merkezine dönüştü”

Finansallaşmanın ve rant ekonomisinin toplumsal dokuyu nasıl tahrip ettiğini günlük yaşamdan örneklerle anlatan Ann Pettifor, İngiltere’deki yükseköğretim sisteminin geldiği noktaya sert eleştiriler yöneltti.

Üniversiteye hazırlanan gençlerin barınma kriziyle boğuştuğunu aktaran iktisatçı, eğitim kurumlarının birer emlak spekülatörüne evrildiğini kaydetti.

Pettifor, “Etrafımdaki gençlerin üniversiteye başlarken yıllık 10 bin sterlini bulan yurt ve oda kiraları ödemek zorunda kaldığını görüyorum. Bizim öğrencilik yıllarımızda kaldığımız yerler dökülüyordu, bulaşık ya da çamaşır makinelerimiz yoktu ancak barınmak için servet ödemek zorunda kalmıyorduk. Üniversiteler birer ilim yuvası olmaktan çıktı; rant peşinde koşan birer emlak yöneticisine dönüştü. Bugün Londra Ekonomi Okulu bünyesinde yüksek lisans yapmak isterseniz dağ gibi harç ücreti ödersiniz ancak karşılığında çok az eğitim alırsınız. Çünkü saygın hocaları ve iktisatçıları istihdam etmek üniversite yönetimlerine pahalı geliyor, buna karşılık lüks öğrenci yurtları kiralayıp rant toplamak son derece karlı sayılıyor. Ekonomiyi derin bir anlayışla geliştirecek uzmanlara yatırım yapmak yerine, bir miktar teminatla bina dikip rant toplamayı seçen bu çarpık düzen, siyasi huzursuzlukların ve nihayetinde yapay zeka sektöründe gördüğümüz dengesizliklerin temel sebebidir.” diye konuştu.

“Çin küresel ticaret sisteminde kendisine söylenenleri yaptı”

Küresel sistemdeki dengesizliklerin yalnızca finansal piyasalarla sınırlı kalmadığını, ticaret cephesinde de büyük çatışma hatları yarattığını vurgulayan Pettifor, Çin ile Batı arasındaki gerilime odaklandı.

Çin’in devasa ticaret fazlası verirken ABD’nin rekor düzeyde dış ticaret açığı verdiğini belirten iktisatçı, Avrupa sanayisinin ciddi bir varoluş kriziyle karşı karşıya kaldığını söyledi.

Avrupa otomotiv sanayisinin Çin menşeli elektrikli araçlar karşısında erime tehlikesi yaşadığını belirten uzman, Pekin yönetiminin bu noktada planlı bir devlet stratejisi izlediğini kaydetti.

Pettifor, “Çin elektrikli araçlar alanına çok öngörülü bir yatırım yaptı, kamu kredilerini bu sektörlere akıttı ve güçlü bir altyapı kurdu. Şimdi ise küresel piyasa mekanizması üzerinden Avrupa pazarını bu araçlarla dolduruyor. Bu tablo Avrupa’nın köklü otomobil endüstrisini yok edecek bir eşiğe geldi. Bunun Almanya ve Fransa’da şimdiden çok ağır siyasi neticeleri oluyor. Merkez bankacıları fildişi kulelerinde oturup sadece enflasyon ve faiz üzerine vaaz verirken, reel sanayi altyapısını çökertecek ve belki de dünyayı savaşa sürükleyecek devasa bir siyasi kriz mayalanıyor. Olan bitenden ötürü tek başına Çin’i suçlayamam. Çin, 2000 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne girdiğinde kendisine dayatılan kuralları harfiyen uyguladı. Batı dünyası onlara sınırların serbest olduğu, ticaretin engelsiz aktığı küresel sisteme uyum sağlamalarını söyledi ve onlar da bunu yaptı.” değerlendirmesini paylaştı.

Çin’in ihracata dayalı büyüme modelinin kendi içinde de büyük bir gelir adaletsizliği ürettiğine işaret eden iktisatçı, kıyı bölgeleri ile iç kesimler arasındaki uçurumun Çin Komünist Partisi için de ciddi bir tehdit teşkil ettiğini aktardı.

Aynı adaletsizliğin ABD içinde de geçerli olduğunu belirten Pettifor, “ABD’de eski sanayi kuşağı olan pas bölgesinde iyi ücretli işler yok oldu, aileler ev alamaz hale geldi. İnsanlar kendilerini bu küresel piyasa canavarından koruyacak güçlü bir lider arayışına girdi ve bu nedenle Donald Trump gibi figürler iktidara gelebildi. Trump her şeyi düzelteceğini vadederek geldi fakat tarihin en büyük sahtekarlarından biri olduğu ortaya çıktı. İnsanlar onu gönderdi ancak yeni yönetimin de gelir eşitsizliğini çözecek kapsamlı bir planı bulunmuyor. California eyaletinde oylanacak olan beklenmedik kazanç vergisi gibi adımlar umut verici olsa da bunlar tüm sistemi dönüştürmeye yetmeyen cılız girişimlerdir.” dedi.

“Sermaye akışlarını kontrol etmek değil, yönetmek zorundayız”

Küresel krizden çıkış için köklü bir reform önerisi sunan Ann Pettifor, sınır ötesi sermaye hareketlerinin serbest piyasa anarşisine terk edilemeyeceğini kaydetti.

Sermaye hareketlerinde yasakçı bir kısıtlama yerine rasyonel bir yönetim mekanizması kurulması gerektiğini ifade eden yazar, ülkelerin kendi iç dinamiklerine uygun para politikası yürütebilmeleri için bu adımın şart olduğunu belirtti.

Pettifor, “Benim köklü bir teklifim var: Sınır ötesi sermaye hareketlerini yönetmeye başlamak mecburiyetindeyiz. Burada kontrol kelimesini değil, özellikle yönetmek kelimesini kullanıyorum. Çünkü faiz haddi gibi ekonominin en temel kaldıraçlarının küresel spekülatörlerin keyfine göre değil, yerel ekonominin gereksinimlerine göre belirlenmesi en temel mantık kuralıdır. İngiltere’nin ihtiyaç duyduğu faiz oranı ile Avustralya’nın ihtiyacı tamamen farklıyken, bizim oranımızın dış piyasalarca belirlenmesi kabul edilemez. Merkez bankacılarının makro ihtiyati araçlar dedikleri mekanizmalarla bu akışları dengelemek zorundayız. Bunun gerçekleşmesi ise uluslararası işbirliğini ve diplomatik eşgüdümü gerektirir.” ifadelerini kullandı.

Mevcut ABD yönetiminin müttefikleriyle dahi kutuplaşma içine girdiğini ve uluslararası diplomasi zeminini tahrip ettiğini kaydeden Pettifor, küresel finansal sistemin iklim krizi gibi tekil ve ortak bir yapı olduğunu, işbirliği olmaksızın kurtarılamayacağını savundu.

İktisatçı, “Çin’in sürekli ihracata odaklanmaktan vazgeçip kendi halkının gelir seviyesini ve iç tüketimini artırmaya yönelmesi gerekiyor. Aynı şekilde İngiltere gibi ülkelerin de tüketim çılgınlığı yerine yeniden üretim yapmaya başlaması şart. Eğer telefon ithal etmek istiyorsak, karşılığında gelir getirecek bir şeyler imal etmek zorundayız. 1945 yılında Bretton Woods konferansında dünyanın önde gelen iktisatçıları bir araya gelerek döviz kurlarını ve ticaret sistemini istikrara kavuşturan bir mimari kurdular. 1945 ile 1971 yılları arası tüm dünya için iktisadın altın çağı oldu; küresel refah ve istikrar sağlandı. Deregülasyon ile her şeyi yıktık. Yeniden nasıl yapacağımızı gayet iyi biliyoruz, eksik olan tek şey küresel liderliktir.” diye konuştu.

“Para bilgisayara girilen sayılardan veya altından ibaret değildir”

Ortadoğu’daki gerilimlerin ve jeopolitik kırılmaların küresel ekonomi üzerindeki yıkıcı etkilerine de değinen Pettifor, siyasetçilerin dünyayı ortak paydada buluşturmak yerine daha fazla kutuplaştırdığını dile getirdi.

Sistemin düzeltilmesi için geçmişte olduğu gibi yeni bir felaketin beklenmesinden korktuğunu aktaran araştırmacı, “Korkarım ki bu akıl ve liderlik noktasına ancak yeni ve yıkıcı bir küresel felaketin ardından varabileceğiz. O gün uyandığımızda masaya oturup 1945’te yaptığımız gibi sistemi temelinden onarmamız gerektiğini anlayacağız. Ancak krizler çok yıkıcıdır ve bedelini her zaman masum insanlar öder. 2008 krizinde evlerini kaybedip sokakta kalan yüz binlerce aileye hiçbir tazminat ödenmedi. İngiltere ekonomisi o krizin etkilerini üzerinden asla tam olarak atamadı. Çözüm Vakfı ile Bütçe Sorumluluk Ofisi raporları halkın yaşam standartlarının 2008’den bu yana yerinde saydığını ve hatta gerilediğini açıkça ortaya koyuyor. İnsanların geleneksel siyaset sınıfına inancını yitirmesine ve alternatif arayışlara yönelmesine şaşırmamak gerekir.” ifadelerini kullandı.

Görüşmenin son bölümünde kripto varlık piyasalarına ve paranın kurumsal temellerine odaklanan Pettifor, sanal varlıkların tehlikeli birer spekülasyon aracından öteye geçemediğini vurguladı.

Kısa süre önce kripto para borsası Binance bünyesinde yaşanan milyarlarca dolarlık güvenlik ihlalini hatırlatan iktisatçı, bu piyasaların denetimsizliğin zirve noktası olduğunu belirtti.

Pettifor, “Kripto varlıklar kuralsızlaştırmanın ulaştığı en uç noktadır. Suç şebekelerinin cirit attığı bir alanı yatırım aracı sanıp içine atladık, ardından elimiz yandı. Paraya bakış açımızı bütünüyle değiştirmek zorundayız. Parayı altın veya sigara gibi sınırlı, kıt bir meta olarak görme yanılgısından kurtulmalıyız. Para bir meta değildir; Uluslararası Ödemeler Bankası’nın gayet açık ifade ettiği gibi bir toplumsal inşadır. Bağımsız bir merkez bankası, adil bir vergi sistemi, muhasebe nizamı ve sözleşmeleri koruyan bağımsız bir yargı erki olmadan para var olamaz. Afrika’nın bu kurumlardan yoksun bölgelerinde para mekanizması çalışmaz.” şeklinde konuştu.

Paranın bilgisayara yazılan rakamlardan veya maden külçelerinden ibaret olmadığını vurgulayan iktisatçı, değerlendirmesini şu sözlerle tamamladı:

“Kripto dediğiniz şey bilgisayara girilen birtakım anlamsız sayılardır; altın ise getiri üretmeyen kısır bir varlıktır. Gerçek para ise bir ödeme vaadidir, toplumsal bir sözleşmedir ve tamamen karşılıklı güvene dayanır. Binance çevresindeki aktörlerin ne kadarı güvenilirdir? Neredeyse hiçbiri. Paranın bir meta olduğu şeklindeki tarih öncesi yanılsamayı terk etmediğimiz sürece finansal istikrarı sağlayamayız. Yine de umutsuzluğa kapılmamalıyız. Merhum antropolog David Graeber’in dediği gibi, içinde yaşadığımız bu ekonomik düzen bizim tarafımızdan yaratıldı ve onu yeniden inşa etmek, sistemi baştan aşağı değiştirmek tamamen bizim elimizdedir.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English