Bizi Takip Edin

Avrupa

Sendikalar, Avrupa hükümetlerine “Palantir’i kovun” diyor

Yayınlanma

Sendikalar ve sivil toplum örgütlerinden oluşan bir koalisyon, Avrupa hükümetleri ve kurumlarından Palantir ile olan tüm sözleşmeleri sonlandırmalarını talep ediyor.

Palantir uzun süredir tartışmalı bir şirket konumunda; kurucu ortağı Peter Thiel ve CEO’su Alex Karp, siyasi konularda kamuoyu önünde açıkça görüşlerini dile getiriyor.

Şirketin teknolojilerine yönelik uygulamalar da aktif olarak endişe uyandırıyor; müşterileri arasında polis teşkilatları, ordular ve göçmenlik kurumları bulunuyor.

Pazartesi günü, 30 ülkeden ve Avrupa düzeyinden gruplar, açık bir mektupta “demokratik bir Avrupa’da” Palantir’e yer olmaması gerektiğini savundular.

Mektupta, şirketin ABD göçmenlik yetkililerine teknoloji sağlamasına ve Uluslararası Adalet Divanı’nda soykırım davasıyla karşı karşıya olan İsrail’e yönelik Karp’ın güçlü desteğine dikkat çekildi.

Örgütler ayrıca, Avrupa’nın tek bir ABD şirketine olan güçlü bağımlılığının egemenliği için risk oluşturduğu konusunda uyarıda bulundular:

“Şirketin Trump’ın Amerikan milliyetçi yönetimi ile yakınlığı, bu bağımlılığı akıl dışı kılıyor; zira başkan, ABD’nin iktisadi ve ticari ilişkilerini bir silah olarak kullanma konusunda büyük bir istek göstermiştir.”

Mektup, hükümetlere ve kurumlara Palantir ile mevcut tüm sözleşmeleri sonlandırmaları, şirketi gelecekteki sözleşmelerden men etmeleri ve alternatif çözümler geliştirmeleri çağrısında bulunuyor.

Ayrıca emeklilik fonları gibi yatırımcıların da elindeki Palantir hisselerini satmalarını istiyorlar.

Palantir, yıllar boyunca birçok Avrupa hükümetiyle ilişkiler kurdu. Örneğin, Fransız güvenlik birimleri, 2015’teki Paris saldırılarının ardından bir sözleşme imzalamıştı.

Diğer hükümetler ise Covid-19 salgını sırasında şirketin sağlık sektörüne yönelik özel çözümlerini tercih etmiş, NATO ise bu yaz Palantir’in askeri yazılımını kendi kullanımı için onaylamıştı.

Yine de son dönemde, siyasi tartışmalar ve Avrupa’nın ABD’ye olan teknoloji bağımlılığı konusundaki endişeler, Karp’ın şirketini de etkilemeye başlamış görünüyor.

İngiltere’den Quantexa’ya, İrlanda’dan Siren ve Octostar’a kadar pek çok Avrupalı şirket, Palantir’e karşı bağımsız rakipler olarak konumlanmak için rekabet ediyor.

Bu ay, Fransız teknoloji devi Thales de Palantir’in askeri yazılımına bir alternatif tanıttı.

Fransa’nın güvenlik birimleri de Palantir’in yerine, sivil alanda şu ana kadar ortaya çıkan en güçlü Avrupalı rakip olan yerel rakip Chapsvision’ı tercih etmeye hazırlanıyor.

1.000’den fazla çalışanı bulunan ve Paris merkezli şirketin CEO’su Silvano Sansoni, geçtiğimiz günlerde Euractiv’e, bölgesel hükümetlerin ABD’li devle olan mevcut ilişkilerini aktif olarak tartıştığı Almanya’ya genişleme çabalarından bahsetti.

Son aylarda Palantir, Avrupa’da ödediği vergi miktarı nedeniyle de eleştirilere maruz kaldı.

Avrupa

Polonya’nın silahlanma yarışı AB’nin en büyük bütçe açığını doğurabilir

Yayınlanma

Polonya’nın savunma harcamalarını 53 milyar dolara çıkararak milli gelirin yüzde 4,8’ine ulaştırması, kamu maliyesinde tarihi açık riskini beraberinde getirdi. Bütçe açığının gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 7,1’ine tırmanması beklenirken, kredi notu düşen Varşova’da ordu harcamaları hükümet ile cumhurbaşkanı arasında krize dönüştü.

Polonya’da son beş yılda iki kattan fazla artarak 53 milyar dolara ulaşan askeri harcamalar, ülke ekonomisinde ciddi bütçe açıklarına ve mali risklere yol açıyor.

İngiliz The Guardian gazetesinin yetkililer, silah üreticileri ve ekonomistlerle yaptığı görüşmelere dayandırdığı habere göre, Varşova yönetimi savunma bütçesini yerli üretime aktararak büyümeyi hedeflese de hızlanan silahlanma yarışı kamu maliyesini zorluyor.

Ülkenin savunma harcamaları son beş yıl içinde gayrisafi yurt içi hasılanın (GSYH) yüzde 2,2’sinden yüzde 4,8’ine yükseldi.

2026 yılı itibarıyla 53 milyar dolara ulaşan bu rakam, Polonya’yı Almanya, Fransa ve İtalya’nın ardından Avrupa Birliği (AB) içindeki en büyük dördüncü askeri harcama yapan ülke konumuna taşıdı.

Varşova yönetimi, ithalata bağımlılığı azaltmak amacıyla üretimi ülke içine çekmeye çalışıyor. Füze sistemleri üreticisi MBDA’nın başkent Varşova’nın kuzeyindeki Czosnow’da kurduğu yeni tesis bu girişimin somut örnekleri arasında yer alıyor.

İki yıl öncesine kadar mısır tarlası olan alanda yükselen fabrika hakkında konuşan MBDA Polska Genel Müdürü ve eski İngiliz deniz piyadesi Jim Price, “Polonya’nın ihtiyaçlarını karşılamak için herkes iki kat daha hızlı hareket etmek zorunda kaldı” dedi.

Polonya, Avrupa Birliği’nin imtiyazlı savunma kredisi programı SAFE kapsamında da yaklaşık 44 milyar euro ile en büyük finansman payını aldı.

Hükümet, bu kaynağın neredeyse yüzde 90’lık kısmını devlete ait savunma sanayi grubu Polska Grupa Zbrojeniowa öncülüğündeki yerli şirketlere yönlendirmeyi planlıyor.

Buna rağmen Polonya’nın savunma bütçesinin önemli bir bölümü yurt dışına akmaya devam ediyor. Varşova, ABD’den Patriot hava savunma sistemleri, Abrams tankları ve F-35 savaş uçakları satın alıyor.

Yabancı şirketler ise ortak üretim projeleriyle Polonya’daki sanayiye dahil oluyor. İngiliz Babcock şirketi Gdynia tersanesinde Miecznik fırkateynlerinin inşasında yer alırken, BAE Systems Katowice yakınlarında bir topçu üretim tesisi kuruyor.

Top mermisi üretimi de hızla artırılıyor. 2023 yılında yıllık yalnızca 5 bin adet 155 mm’lik top mermisi üretebilen Polonya, bu sayıyı 2026’da 30 bine, takip eden iki yıl içinde ise 200 bine çıkarmayı hedefliyor.

Başbakan Donald Tusk, mevcut kapasiteyi değerlendirirken, “Rusya-Ukrayna cephesinde bir günde bundan fazlası harcanıyor” ifadelerini kullanmıştı. Varşova yönetimi, mühimmat üretimini büyütmek amacıyla üç yeni fabrika daha kurmayı tasarlıyor.

Ancak askeri harcamalardaki hızlı artış bütçe dengesini sarsıyor. Gelecek yılın bütçe tasarısında bütçe açığının GSYH’nin yüzde 7,1’ine ulaşması öngörülüyor. Bu oran, Polonya’yı AB içinde en yüksek bütçe açığına sahip ülke yapabilir.

Avrupa Komisyonu’nun mayıs ayı tahmini ise açığın 2027 yılında yüzde 6,3 seviyesinde gerçekleşeceği yönündeydi.

Komisyon, savunma yatırımlarının da etkisiyle ülkenin kamu borcunun 2025’teki yüzde 59,7 seviyesinden 2027’de yüzde 68,3’e çıkmasını bekliyor.

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, kalıcı yüksek açıklar, artan faiz yükü ve yükselen kamu borcunu gerekçe göstererek eylül ayında Polonya’nın kredi notunu A2’den A3’e düşürdü.

Kuruluş; savunma, sağlık, kamu yatırımları ve sosyal yükümlülüklerin bütçe açığının daralmasını engellediğine dikkat çekti.

ING ekonomisti Leszek Kąsek de mevcut tabloyu, “Bu yol sürdürülebilir değil. Polonya’nın büyüme hızını koruyup koruyamayacağını ve siyasetçilerin rotayı düzeltmeye hazır olup olmadığını sorgulamak gerekiyor” sözleriyle değerlendirdi.

Ordunun finansmanı, Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki ile Tusk hükümeti arasında siyasi gerilime dönüştü.

Nawrocki, SAFE kredileriyle bağlantılı bir yasayı veto etti. Nawrocki’nin destekçileri, silahlanmanın altın rezervlerinin bir kısmının satılarak finanse edilmesini önerdi.

Maliye Bakanı Andrzej Domański ise bu öneriyi “hayal” olarak nitelendirip hükümetin Avrupa kredilerine erişim için mücadelesini sürdüreceğini duyurdu.

Okumaya Devam Et

Avrupa

AB regülasyonları indie müzik camiasını vurdu

Yayınlanma

ABD’li Songtradr şirketinin gelir sorumlusu Paul Langworthy, küresel bağımsız (indie) müzik sektörünün bir dizi yeni Avrupa regülasyonu nedeniyle sarsıldığını belirtiyor.

Bağımsız müzik endüstrisinin küçük oyuncuları arasında bir dev olan Bandcamp, küçük paketlere 3 avro, Avrupa dışı paketlere ise potansiyel olarak 2 avro ek vergi getirecek olan Avrupa düzenlemelerinin yarattığı “mükemmel fırtına” ve artan ambalaj atıklarını durdurmayı amaçlayan yeni bir yasa konusunda uyarıda bulunuyor.

Langworthy, Euractiv’e verdiği demeçte, “Avrupa Birliği, AB’ye ve AB içinde ticaret yapan KOBİ’leri –özellikle de AB’ye ticaret yapanları– bugün olduğundan daha bütüncül bir şekilde ele almalı,” diyor.

Langworthy, son dönemde yürürlüğe giren Ambalaj ve Ambalaj Atıkları Yönetmeliği’ni (PPWR) işleri için potansiyel bir varlık tehdidi olarak gören küçük tüccarların endişelerini yineliyor.

Yönetmelik, satıcıların ürün gönderdikleri her AB ülkesinde yetkili bir temsilci atamasını zorunlu kılıyor ve bu temsilcilerin ücretleri birkaç yüz avrodan 1.000 avroya kadar değişiyor.

Bu durum, on yılı aşkın süredir akış hizmetlerinin yükselişiyle zaten sıkıntıya girmiş olan indie müzik sektörü için kötü bir zamanda geliyor.

Langworthy, “3 avroluk küçük ithalat vergisinin etkisini şimdiden görüyoruz. Temmuz ayında yürürlüğe girmesinden bu yana Avrupa’ya yapılan müzik ithalatında yaklaşık %7’lik bir düşüş gözlemliyoruz,” diyor.

Bandcamp, vinil plakları, CD’leri, ses kasetlerini ve promosyon ürünlerini hayranlarına doğrudan satabilen bağımsız plak şirketleri ve müzisyenler için bir can simidi haline geldi.

Langworthy, “Bandcamp’te başarılı olan sanatçılarımız ve plak şirketlerimiz var fakat çoğu için mesele hayatta kalmak,” diye açıklıyor.

Satıcılar, Bandcamp üzerinden yapılan satışlardan elde edilen gelirin %80’ini elinde tutuyor.

Buna karşılık, geçen yıl 11 milyar dolar gelir elde eden pazar lideri Spotify gibi akış platformlarında ise her 1.000 dinleme başına sadece birkaç sent kazanılıyor.

Bandcamp, kısmen 1,65 milyon vinil plak ve 850.000 CD’nin doğrudan satışı sayesinde geçen yıl 225 milyon dolar gelir elde ederek farklı bir seviyede faaliyet gösteriyor.

Ambalaj atıklarına ilişkin yeni AB kuralları, bu yaz mikro girişimciler arasında sosyal medyada büyük tepki uyandırdı.

Langworthy, PPWR’ye uyum maliyetinin “sanatçılar ve küçük plak şirketleri için karşılanamaz düzeyde” olduğunu belirtiyor.

Plak şirketleri, Bandcamp’ten kullanıcıların ürünlerin AB’ye gönderilmesinden vazgeçme seçeneği sunmasını talep etti.

Bu konu, 22 Eylül’de Londra’da düzenlenen bu yılki Bağımsız Müzik Derneği (AIM) Ödülleri’nde sektör için önemli bir engel olarak gündeme getirildi.

Langworthy, “Herkesin dilinde bu konu var,” diyor.

AB’deki satışlardaki bir yavaşlama, Bandcamp’in kârlılığı üzerinde yıkıcı bir etki yaratacak. AB, Brexit’ten bu yana platformun ikinci en büyük pazarı konumunda.

Langworthy, “Satıcılarımızın yaklaşık %25’i ve alıcılarımızın yaklaşık %25’i AB’de bulunuyor,” diye ekliyor.

Bağımsız müzik mağazası ve geçimini doğrudan satışlardan sağlayan müzisyenler, artık AB hükümetlerinden ve Avrupa Parlamentosu’ndan devreye girmesini bekliyor.

Bu kapsamda, yılda 10 tondan az ambalaj malzemesi kullanan şirketler için bir muafiyet önerisi gündeme getirildi.

Okumaya Devam Et

Avrupa

AfD ile İtalya arasında “Güney Tirol” krizi

Yayınlanma

AfD, İtalya’ya bağlı Güney Tirol’de Almanca konuşan topluluk için bir toplantı düzenleyince İtalya hükümeti ile kriz çıktı.

Bir grup AfD milletvekili, Almancada “Südtirol” denilen bölgede yaşayan ve Almanca konuşan topluluğun haklarını güvence altına alan anlaşmanın imzalanmasının 80. yıldönümünü kutlamak üzere geçen çarşamba günü Berlin’de bir toplantı düzenledi.

Tanıtım afişlerinde bu İtalyan eyaletinin bağımsız bir devlet olarak gösterilmesi üzerine Roma ile diplomatik kriz çıktı.

İtalya Dışişleri Bakanı Antonio Tajani, toplantı Bundestag (Federal Meclis) binasında düzenlendiği için Bundestag’dan bir açıklama isteyeceğini duyurdu.

Corriere della Sera gazetesine verdiği röportajda, 1946 anlaşmalarının Almanya ile “hiçbir ilgisi olmadığını” öne sürerek Bundestag’daki etkinliği eleştirdi ve AfD’yi “İtalya karşıtı” bir parti olmakla suçlayarak şöyle devam etti:

“Afiş çok net: Güney Tirol’ün ayrı, bağımsız bir devlet olarak gösterildiği bir harita var. Başka bir deyişle, AfD, Güney Tirol’ün İtalya’dan ayrılmasını destekliyor ve teşvik ediyor. Bu çok ciddi bir mesele.”

Almanya ile Çekya arasında “Südet Almanları” gerilimi

Başbakan Giorgia Meloni’nin partisi İtalya’nın Kardeşleri (FdI) temsilcileri de onun sözlerine katıldılar.

Tajani’nin kendi partisi Forza Italia’nın (FI) Avrupa Parlamentosu heyeti de Avrupa Komisyonu’na resmi bir şikayette bulunacağını açıkladı.

FI’dan Avrupa Parlamentosu milletvekilleri, bir basın açıklamasında “Güney Tirol, İtalya Cumhuriyeti’nin ayrılmaz bir parçasıdır ve toprak statüsü tartışmaya açık değildir,” dediler. Ayrıca, AfD’nin bazı isimlerinin bu konudaki son açıklamalarını “ciddi” ve “kabul edilemez” olarak nitelendirdiler.

Söz konusu açıklamalar, ayrılıkçı grup Süd-Tiroler Freiheit (STF) tarafından Güney Tirol’de düzenlenen bir toplantıya katılan AfD gençlik kanadının lideri Jean-Pascal Hohm’a atıfta bulunuyordu.

Etkinlikte yapılan konuşmalarda, bölgenin İtalyan kimliği sorgulanmış ve 1950’ler ile 1960’larda yaklaşık 350 saldırıdan sorumlu olan STF’nin üyeleri “özgürlük savaşçıları” olarak övülmüştü.

Hohm bu etkinlikte, “Mücadeleniz, kimlik mücadeleleri ve kendi kaderini tayin hakkı için bir mihenk taşıdır,” demişti. AfD gibi STF de “Avrupa karşıtı” ve “tersine göç” destekçisi.

Nitekim, STF’nin gençlik kanadının başkanı Melanie Mair de Hohm’un liderliğindeki AfD gençlik kongresine katıldı. 2008 yılında kurulan STF, 2023’te yapılan son eyalet seçimlerinde oyların %10,9’unu aldı.

Kamuoyu yoklamaları, STF’nin oy tercihlerinde %14’lük bir paya sahip olduğunu gösteriyor; bu da partiyi, eyalet valisi Arno Kompatscher’in liderliğindeki ılımlı bölgeselci Güney Tirol Halk Partisi’nin (SVP) ardından bölgedeki en büyük ikinci siyasi güç haline getirecek.

Kompatscher’e göre, AfD’nin Güney Tirol siyasetine müdahalesi, bu bölgenin “geleceği konusunda Nasyonal Sosyalistler ve Faşistler, Hitler ve Mussolini’nin bir anlaşmaya vardığı çok karanlık bir dönemi” hatırlatıyor.

Almanya’da “Doğudan sürülen Almanlar” tartışması

Öte yandan, AfD’li Avrupa Parlamentosu milletvekili Marc Jongen, partisinin Almanya’nın Güney Tirol’ü ilhak etmesini istediği yönündeki iddiaları “saçmalık” olarak nitelendirerek, tarihsel olarak bu eyaletin Almanya’ya değil Avusturya’ya ait olduğunu vurguladı.

Jongen, bu açıklamaları, emekli general Roberto Vannacci tarafından kurulan ve Avrupa Parlamentosu’nda AfD’nin müttefiki olan İtalya’nın yeni sağcı partisi Ulusal Gelecek’in düzenlediği bir etkinlikte yaptı.

Alto Adige diye de bilinen Güney Tirol, Alpler’in eteklerinde bulunuyor ve İtalya’nın kuzeydoğusunda yer alıyor.

Birinci Dünya Savaşı’nda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun yenilgisinin ardından 1920 yılında Roma’nın kontrolü altına giren bu bölge, faşizm döneminde zorla İtalyanlaştırılmaya maruz kaldı.

Viyana’ya tekrar bağlanmak için on yıllarca süren protestoların ardından bölgenin yaklaşık 540.000 sakini (bunların %69’u ana dil olarak Almanca konuşuyor) şu anda geniş kapsamlı bir özerkliğe sahip.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English