Diplomasi
Tahran’dan Londra’ya hava üssü tepkisi: İddialar asılsız ve kötü niyetli

İngiltere’deki RAF Fairford Hava Üssü yakınında gözaltına alınan beş Britanya vatandaşının Tahran’la bağlantılı olduğu iddiaları İran tarafından yalanlandı. Patlayıcı şüphesiyle gözaltına alınan şüpheliler kefaletle serbest bırakılırken, üssün ABD’nin İran operasyonlarında kullanıldığı biliniyor.
İran’ın Londra Büyükelçiliği, İngiltere’deki RAF Fairford Hava Üssü çevresinde gözaltına alınan beş Britanya vatandaşı ile Tahran yönetimi arasında bağ kuran iddiaları yalanladı.
Büyükelçilik, şüphelilerin İran tarafından yönlendirildiği yönündeki haberleri “asılsız ve kötü niyetli spekülasyonlar” olarak nitelendirdi.
Sosyal medya platformu X üzerinden 28 Eylül’de açıklama yapan elçilik, bazı kişilerin ve Britanya basınının Tahran’ı hedef aldığını belirtti.
Açıklamada, “ABD ve İsrail’in İran halkına karşı saldırgan girişimlerinden sonra yayımlanan uydurma spekülasyonlar, İngiltere’de İran karşıtı propagandayı körüklemekten başka amaca hizmet etmeyecektir” ifadesine yer verildi. Tahran’ın yanıltıcı yayınlara karşı hukuki yollara başvurma hakkını saklı tuttuğu kaydedildi.
Gloucestershire polisi, pazar sabahı RAF Fairford yakınlarındaki Whelford köyünde yaşanan gelişmeleri başlangıçta “büyük çaplı olay” ilan etti.
Bölgede 85 ev tahliye edilirken silahlı polisler üssün ana girişini kapattı; olay yerine çok sayıda polis, ambulans ve itfaiye ekibi sevk edildi.
Britanya ordusuna bağlı bomba imha uzmanları, bölgedeki üç beyaz minibüsü uzaktan kumandalı robot yardımıyla denetledi.
Londra’da ikamet eden beş Britanya vatandaşı erkek, Patlayıcı Maddeler Yasası kapsamındaki suç şüphesiyle gözaltına alındı. Şüphelilerin tamamı pazartesi günü kefaletle serbest bırakıldı.
Gözaltıların ardından serbest bırakma kararı gelmesi, olayın yetkililerin ilk etapta duyurduğu kadar kritik boyutta olmayabileceği yorumlarına yol açtı.
Britanya Terörle Mücadele Polisi Başkanı Laurence Taylor, soruşturmanın sürdüğünü ve “birden fazla ihtimal üzerinde” durduklarını duyurdu ancak dosyanın ayrıntılarına dair bilgi vermedi.
RAF Fairford, şubat ayında başlayan savaş sürecinde ABD Hava Kuvvetlerinin İran’a yönelik hava operasyonlarında kullandığı merkezler arasında yer aldı.
Britanya hükümeti, ABD’ye ait B-1B ve B-52 stratejik bombardıman uçaklarının İran hedeflerine yönelik operasyonlar için Fairford Üssü’nden kalkış yapmasına onay verdi.
Dönemin Başbakanı Keir Starmer, ABD Başkanı Donald Trump’ın ülkedeki üsleri kullanma talebini başlangıçta geri çevirmiş, ardından bu kararından vazgeçmişti.
Starmer, İran’ın Britanya çıkarlarına ve Körfez’deki müttefiklerine yönelik saldırıları gerekçe göstererek ABD operasyonlarına izin verildiğini, bu adımların İran füzeleri ile fırlatma sahalarına karşı “savunma amaçlı” olduğunu savunmuştu.
Londra yönetimi, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik savaşına resmen dahil olmadığını öne sürse de askeri tesislerini Amerikan bombardıman uçaklarına tahsis etti.
Diplomasi
Prof. Diesen: Diplomasi canlanmazsa yeni dünya savaşla doğacak

Editörün notu: Norveçli siyaset bilimci Prof. Glenn Diesen, 26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında gerçekleştirdiği bu konuşmada, tek kutuplu dünya düzeninin çöküşünü ve uluslararası sistemin içinden geçtiği sarsıntılı dönüşümü irdeledi. Diesen, Batı merkezli hegemonik evrenselciliğin yapısal açmazlarını sergilerken, yükselen güçlerin medeniyet devletleri ekseninde çok kutuplu yeni bir denge inşa ettiğine dikkat çekti. Avrupa’nın içine düştüğü kimlik ve güvenlik bunalımının altını çizen Diesen, diplomasinin yeniden canlandırılmaması halinde yeni küresel düzenin savaş yoluyla şekillenebileceği uyarısında buldu.
***
Tek kutuplu dünya düzeni çöktü; nerede hata yapıldığını anlamak ve dünyanın içinden geçtiği çalkantılı dönüşümü kavramak adına bir otopsi yapmamız gerekiyor. 1989’da Francis Fukuyama, siyasi Batı tarafından geniş ölçüde ideolojik bir rehber kabul edilen meşhur “Tarihin Sonu” makalesini yayımladı. Dünyada tek bir süper güç ve tek bir ideoloji vardı; beklenti ise dünyanın ABD liderliği ve liberal demokratik değerler etrafında birleşeceği yönündeydi. Tek bir güç merkezi bulunması sebebiyle ABD hakimiyeti uluslararası anarşiye ve güvenlik rekabetine son verecek; ABD hegemonyası, evrensel değerleri paylaşan kapsayıcı bir topluluk inşa etmek üzere liberal demokrasinin rolünü yüceltecekti. Batı, otuz yılı aşkın bir süre boyunca, kendi kolektif hegemonyasının tüm insanlığın yararına olduğuna inanan yeni nesil siyasetçiler yetiştirdi; bu siyasetçiler, geçmişin kaotik dünyasından ebedi barışa geçişi idare edecek yöneticilerdi. Peki, ne ters gitti?
Tek kutuplu anın geçici bir olgu olarak kalması kaçınılmazdı; zira ABD’nin kaynaklarını tüketeceği ve yükselen güçleri kendisini kolektif biçimde dengelemeye sevk edeceği öngörülebiliyordu. Ne var ki hegemonik evrenselcilik kendi içinde de yapısal bir çelişki barındırıyor; çünkü evrensel değerler tek bir güç odağına bağlanıyor. Bir hegemon, özgürlük, demokrasi ve insan hakları gibi evrensel değerleri temsil ettiğini öne sürse de bu evrenselcilik belirli bir tarihsel, kültürel ve jeopolitik düzen üzerinden dayatılıyor.
Eşitliği savunan evrensel değerler, ABD’nin baskın konumunu kurumsallaştırmak için kullanılıyor. Kapsayıcılığı savunan evrensel değerler, kapsayıcı bir Pan-Avrupa güvenlik mimarisi geliştirmek yerine NATO gibi dışlayıcı bloklar inşa etmeye yarıyor. John Herz daha 1950’de, devletlerin kendi içlerinde demokratikleştikçe, liberal değerleri çoğunluğun tahakkümünden korumak adına uluslararası kurumlarda baskın bir konum elde etme konusunda daha fazla ısrarcı göründüklerine dikkat çekmişti. Liberal değerler, tüm insanların ve devletlerin iyi bir yaşama ve kendi kalkınma yollarına dair farklı fikirlere sahip olması sebebiyle hoşgörünün zorunlu olduğu düşüncesine dayanır; ancak değerlerin evrenselliği iddiası, bütün devletlerin aynı çizgide gelişmesi gerektiğini öne sürer. Böylece liberal demokrasinin bayraktarlığını yapan siyasi Batı, dünyanın geri kalanını “ehlileştirmeye” çalışan bir medeniyet öğretmenine dönüşür. Eşit egemenler arasındaki diplomasinin yerini, “medeniyet öğrencilerinin” bu “medeniyet öğretmenleri” tarafından ödüllendirildiği veya cezalandırıldığı bir ilişki alır. Hegemon güç, hem kendi değerlerini benimsemeyen devletleri hizaya sokar hem de fazlasıyla güçlenip kendi hegemonik konumunu sarsan devletleri cezalandırır. Neticede liberalizm, hegemonik bir norm kisvesiyle yayılmıştır.
Modern dünya düzeni, evrenselci iddialarla meşrulaştırılan hegemonik bir sistemin yerini devletlerin kültürel özgünlüğüne dayalı çok kutuplu bir düzene bıraktığı 1648 Vestfalya Barışı ile kuruldu.
Son 80 yıl, önce iki kutuplu bir sistemin çöküşüne, ardından tek güç merkezli bir düzene sahne olan tarihsel bir anomaliden ibarettir. Dünyanın “doğal” hali, devletlerin kültürel özgünlüklerini gözeten bir güç dengesine sahip çok kutuplu Vestfalya sistemidir.
Geride kalan on yıllar boyunca hegemonik evrenselcilik, ulusal yetkilerin ABD’ye devredilmesiyle birlikte Avrupa devletlerini dönüştürdü. ABD’nin askeri hakimiyeti, Avrupa’nın ittifak sistemi çerçevesinde güvenliğini, dış politikasını ve stratejik aklını büyük ölçüde ABD’ye havale etmesi anlamına geliyordu. ABD’nin iktisadi üstünlüğü ise bankaları, para birimlerini, ödeme sistemlerini ve ticaret anlaşmalarını barındıran uluslararası ekonomi mimarisinin büyük ölçüde yine ABD tarafından yönetilmesini beraberinde getirdi. Avrupa’daki ve ötesindeki sivil toplum dahi ABD hükümetince finanse edilen ve Amerikan istihbaratıyla dirsek temasında çalışan “sivil toplum kuruluşları” eliyle yönlendirildi.
Avrupa siyasal sistemi, Avrupa’nın siyasi Batı içinde ABD’ye göbekten bağlı olmasının istikrar ve refahın ana kaynağı sayılması sebebiyle, uluslararası kurumlara sadakatin ulusal çıkarlardan daha hayati ve ahlaki olduğu kabulü üzerine inşa edildi.
Hegemon artık yok ve evrenselci iddiaları dünyanın geneli tarafından reddediliyor. Çok kutuplu dünya artık bir vakıa; yükselen güçler ise medeniyet özgünlüğüne dayalı, eşit egemenlerden oluşan bir Vestfalya düzenine dönülmesini talep ediyor. Şi Cinping’in de altını çizdiği üzere, her medeniyetin kendine has bir kalkınma yolu vardır ve hiçbir müstakbel hegemon başkalarına nasıl gelişeceklerini dikte etme hakkına sahip değildir.
Avrasya kıtasında “medeniyet devleti” söyleminin yeniden canlanması, tek kutupluluğun ve evrenselciliğin reddi anlamına geliyor. ŞİÖ ve BRICS gibi yeni yapılar çok kutuplu dünyaya alan açmaya çalışsa da kurumsal kapasitenin uyum sağlama hızını aşan bir üye akını yaşanıyor. Buna karşın gücün merkezileşmesi, tek tipleşme ve evrenselcilik artık istenmeyen yaklaşımlar olarak görülüyor.
Her yere yetişemeyeceğini ve öncelik sıralaması yapması gerektiğini fark eden ABD, kerhen de olsa bu yeni gerçeklere uyum sağlamaya başladı; liberal evrenselcilik dilinin yerini ulusal çıkarlar alıyor. Bu aslında olumlu bir gelişme olabilir; çünkü stratejik çıkarlarının peşinden koşan devletler karşılıklı anlayış ve uzlaşı zemini arayabilir; oysa stratejik çıkarlarını değerlerle özdeşleştiren devletler, rekabeti uzlaşmanın tehlikeli görüldüğü bir “iyi ile kötünün savaşı” olarak değerlendirir.
ABD’de cumhuriyeti kurtarmak adına imparatorluğu küçültmek isteyen yeni siyasi güçler yükseliyor; zira stratejik bir geri çekilme, ABD’nin gücünü yeniden toplamasına ve diğer büyük güçlerin kurduğu kolektif dengeleme çabalarını boşa çıkarmasına olanak tanıyacaktır.
Bugün Avrupa’yı bu denli tehlikeli kılan unsur, çok kutuplu sistemde kendine yeni bir rol bulamayışının yarattığı zafiyet ve kapıldığı paniktir. Güvenlik artık kolektif Batı’nın hakimiyetine yaslanamıyor; ortada net bir ekonomik model kalmadı ve evrensel değerleri temsil etme iddiaları inandırıcılığını yitirdi. Buna rağmen Avrupalılar, ekonomik ve siyasi bağlarını çeşitlendirerek yeni gerçekleri kabullenmeye ve buna göre konum almaya yanaşmıyor.
Eldeki veriler, tek kutuplu evrenselcilikten çok kutuplu özgünlüğe geçişin son derece sarsıntılı olacağını gösteriyor; diplomasi yeniden canlandırılmadığı takdirde yeni dünyanın doğumunun savaşla gerçekleşmesi çok daha muhtemel görünüyor.
East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Diplomasi
Likud ile Avrupa sağı arasındaki ilişki derinleşiyor

Bir süredir Avrupa sağı ile ilişkilerini derinleştiren İsrail’in iktidar partisi Likud, son olarak Avusturyalı FPÖ üzerinden ilişkilerini güçlendirmeye çalışıyor.
Son olarak, Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ) Genel Başkanı Herbert Kickl’in 16 Eylül’de Avrupa Parlamentosu’ndaki konuşması İsrail tarafından memnuniyetle karşılandı.
Likud’dan temsilcilerin de katıldığı, Avrupa için Vatanseverler (PfE) parlamento grubunun “İslamizm ve Antisemitizm” konulu konferansında yaptığı bir konuşmada Kickl büyük yankı uyandırdı.
“Yahudi çıkarlarının yeni koruyucuları biziz,” diyen Kickl, Holokost gibi “eşi benzeri görülmemiş bir insanlık suçu”nun “asla unutulmamasını” istedi.
Kendisinin Şansölye olduğu bir federal hükümette, “antisemitizmle mücadele” ile “anti-Siyonizmle mücadele”nin siyasi gündemlerinin bir parçası olacağını söyleyen Kickl, Batı Şeria’nın fiili ilhakı hakkında da olumlu konuştu.
Kickl, Filistinlilere mali destek sağlayan AB’yi de sert bir dille eleştirirken, “Müslümanları bir bütün olarak kınamak istemediğini” vurguladı.
Buna rağmen, “birçok fanatik Müslüman için” İslamcılığın, “yaşam tarzımıza karşı bir silah” olduğunu öne sürdü ve bunun, Avrupa’ya yeni bir antisemitizm biçimi getirdiğini belirtti.
Yahudilerin birçok Avrupa şehrinde korunmaya ihtiyaç duyduğunu ileri süren FPÖ lideri ayrıca, Avusturya’daki Yahudi mirasının korunmasını desteklemek ve canlı, görünür bir ortaklık kurmak istediğini ifade etti.
Kickl, konuşmasında Nasyonal Sosyalizm kurbanlarından özür dilemekten kaçındı. Yalnızca “Yahudi vatandaşların başına gelenler için duyduğu üzüntüden” bahsetti ve “Düşüncelerim, Nasyonal Sosyalizm’in tüm kurbanları ve hayatta kalanları, onların torunları ve Yahudi halkıyla birlikte,” dedi.
Konuşması, İsrail hükümeti üyelerinin onayını aldı. Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar konuşmayı memnuniyetle karşılarken, FPÖ Avrupa Parlamentosu Üyesi Harald Vilimsky, İsrail Diaspora İşleri Bakanı Chikli’nin bu konuşmanın “FPÖ, İsrail Devleti ve Yahudi halkı arasındaki ilişkilerde tarihi bir dönüm noktası” olduğunu söylediğini aktardı.
Chikli, geçen yılki federal seçimlerin hemen ardından, Almanya’da “İsrail karşıtı gruplara” verilen desteğe en açık şekilde karşı çıkan partinin AfD olduğunu belirtmişti.
Ona göre, örneğin Waffen-SS’i önemsizleştiren bireysel “seslerden” uzaklaşabilirse, bu parti ile işbirliği de mümkün olabilecekti.
Avrupa sağı, Yakın ve Orta Doğu’daki mevcut çalkantılar ortasında, İsrail’i “en güvenilir müttefik” olarak görüyor ve Arap-İslam dünyasında her ne pahasına olursa olsun desteklenmesi gereken bir “Batı karakolu” olarak değerlendiriyor.
Öte yandan İsrail’in Avusturya Büyükelçisi David Roet, bu yılın Mart ayı başında İsrail Devleti’nin FPÖ’ye yönelik politikasının değişmediğini belirtmişti.
Daha Ocak ayında bile, Yad Vashem Holokost Anıtı, Vilimsky’nin İsrail ziyareti sırasında şu vurguyu yapmıştı: “FPÖ ve AfD, kökleri Nasyonal Sosyalizm’e dayanan partilerdir.”
Ne var ki, konferans sırasında bile İsrail Ulaştırma Bakanı Miri Regev bu olumlu gelişmeyi açıkça memnuniyetle karşılamıştı. Vilimsky de “Tüm bu açıklamalar, doğru yolda olduğumuzu gösteriyor,” dedi.
Vilimsky, FPÖ’nün Yahudi dünyası ile yeni bir döneme girmek istediklerini, hedeflerinin “iyi bir işbirliği için çalışmak” olduğunu söyledi.
Fakat Viyana Yahudi Cemaati’ne (IKG) yönelik doğrudan saldırısı, cemaat içinde öfkeye neden oldu. Vilimsky’ye göre, cemaatin yönetimi “çok, çok solcu.”
Diplomasi
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kuzey Ren-Vestfalya Başbakanı Wüst ile görüştü

Almanya’nın Kuzey Ren-Vestfalya Eyaleti Başbakanı Hendrik Wüst, Ankara ziyaretinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile de görüştü.
Friedrich Merz’in ardından Şansölye olabileceği konuşulan CDU’lu Wüst, 1 milyona yakın Türkiye kökenli göçmenin yaşadığı Almanya’nın en kalabalık eyaletinin lideri.
Bild gazetesinin aktardığına göre Wüst, aralarında Henkel ve Rewe’nin başkanlarının da yer aldığı 60 kişinin üzerinde bir heyetle Türkiye’ye geldi. Henkel’in Türkiye’de fabrikası da bulunuyor. Kuzey Ren-Vestfalya’daki birçok şirket Türkiye ile iş yapıyor.
Erdoğan ile Wüst arasındaki görüşme, Kuzey Ren-Vestfalya ile Türkiye arasındaki ilişkiler, iktisadi işbirliği ve güncel siyasi meselelere odaklandı.
Bild’e göre Kuzey Ren-Vestfalya Eyalet Başbakanlığı’nda, Wüst’ün “Eyalet Başbakanı olarak” Türkiye’yi ziyaret ettiği her zaman vurgulandı. Başbakanın, Ankara’nın yanı sıra İstanbul’a da uğrayacağı ve eski “misafir işçilerle” bir görüşme planladığı belirtiliyor. Bu yıl, Türkiye’den Almanya’ya “misafir işçi” programının başlamasının 65. yıldönümü.
Programda, Atatürk Mozolesi’ne çelenk bırakma töreni ve Alman Birlik Günü’nün ortak ev sahibi olarak düzenlenecek bir gala resepsiyonu yer alıyor.
Yola çıkmadan önceki akşam, Wüst ZDF kanalında Şansölyelik niyeti olmadığını bir kez daha açıkça söyledi.
Erdoğan ile görüşmesinin ardından Wüst şöyle konuştu:
“Türkiye’ye ilk kez geliyorum ve Kuzey Ren-Vestfalya Eyalet Başbakanı olarak da ilk kez Türkiye’ye geliyorum.”
Bir görüşme için zamanın “çoktan geldiğini” söyleyen Wüst, Erdoğan ile ekonomi ve toplumdaki “sayısız bağları” daha fazla değerlendirmeyi görüştüğünü belirtti.
Wüst, Almanya’daki durumun da gündeme geldiğini söyledi: Erdoğan’ın son seçim sonuçlarını “çok yakından takip ettiğini” ve Wüst’ten bir değerlendirme istediğini ekledi.
Türkiye’nin AB ile Gümrük Birliği’nde gerçekleştirmeyi hedeflediği reformu desteklediğini ifade eden Wüst, aynı zamanda hukuki güvence konusunda Türkiye’nin harekete geçmesi gerektiğine de dikkat çekti.
Görüşmede ayrıca savunma alanında daha yakın işbirliği ve insan hakları konuları da ele alındı.
Wüst, Türk göçmenlerin Almanya’nın iktisadi canlanmasına yaptığı katkıyı takdir etti. Henkel fabrikasını ziyaret ettiği sırada, “Bu insanlar olmasaydı, savaş sonrası iktisadi canlanmayı başarmak mümkün olmazdı. Çelik fabrikasında, madenlerde, Köln’deki Ford fabrikasında, yol yapımında, her yerde çalıştılar,” dedi.
Türk işçilerin çocuklarının ve torunlarının bugün Alman toplumunun her yerinde, “hatta sorumluluk gerektiren görevlerde” de faaliyet gösterdiğini hatırlatan Başbakan, bu durumun, “o dönemdeki misafir işçilerin ve onların bugünkü çocukları ile torunlarının toplumumuzun ayrılmaz bir parçası olduğunu” gösterdiğini söyledi.
Wüst, Türkiye’den gelen insanların Almanya’da çok uzun süre “entegrasyon görevi, hatta bir sorun olarak görüldüğünü”, oysa göçün “devasa bir fırsat” olduğunu vurguladı.
Der Spiegel’e göre Wüst’ün gezisi bir yılı aşkın bir süredir planlanıyordu. Kuzey Ren-Vestfalya’da yaklaşık bir milyon Türk kökenli insan yaşıyor ve önümüzdeki Nisan ayında yapılacak eyalet seçimlerinde CDU’lu Başbakan koltuğunu kaptırmak istemiyor.
Hendrik Wüst’ün geçen Mayıs ayında Polonya’ya seyahat edip bir düzine başkent muhabirini yanına alması da bir iç politika hamlesi gibi görünmüştü.
Asya2 hafta önceDeepSeek mühendisi: “Gelecek ya komünizm olacak ya Cyberpunk”
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Milanovic: Küresel neoliberalizm bitti, yeni bir evreye geçtik
Amerika2 hafta önceBannon ile Sanders, yapay zekaya karşı bir araya geliyor
Rusya2 hafta önceFransa, Rus milyarder Usmanov için AB yaptırımlarının kalkmasını istedi
Rusya2 hafta önceRusya, Ermenistan’a doğalgaz iletimini 10 gün süreyle askıya alıyor
Asya2 hafta önceSingapur, bürokraside “liyakat” için siyasetçilere milyonlar ödüyor
Dünya Basını2 hafta önceAkademisyen Norman Finkelstein: Üniversitelerdeki baskı McCarthy dönemini aştı
Rusya2 hafta önceWSJ: Rusya ucuz silah üretiminde ABD ve Ukrayna’yı geride bıraktı











