Görüş

Transatlantik ilişkiler en karanlık anını yaşıyor

Yayınlanma

17 Şubat’ta sona eren Münih Güvenlik Konferansı, beklenmedik bir şekilde ABD’nin Avrupa’daki ortaklarını açıkça eleştirdiği bir “hesaplaşma seansı”na dönüştü. Dahası, ABD’nin Avrupa’nın katılımı olmadan Rusya ile Ukrayna’nın geleceği hakkında müzakere etmesi, birçok kişi tarafından transatlantik ilişkilerin “en karanlık anı” olarak görüldü.

1938 yılının eylül ayında, Birleşik Krallık, Fransa, İtalya ve Almanya, Çekoslovakya’yı feda ederek İkinci Dünya Savaşı’nın yolunu açan “Münih Anlaşması”nı imzalamıştı. Bu yılki Münih Güvenlik Konferansı ise birçok Avrupa ülkesi tarafından, ABD’nin transatlantik ilişkileri ihanet ederek bir başka küçük Avrupa ülkesi olan Ukrayna’yı feda ettiği bir “Münih Komplosu” olarak değerlendirildi.

Münih Konferansı’nın tetiklediği ABD-Avrupa iç çatışması henüz yatışmış değil; bu gerilim, özellikle Ukrayna liderleriyle ABD liderleri arasında giderek büyüyen bir söz düellosuna dönüşüyor. Bu bölünme, ABD içinde de değerler ve dış politika konularında derinleşen bir ayrışmaya yol açıyor. 23 Şubat’ta Almanya’da kritik bir parlamento seçimi yapıldı; aşırı sağ ikinci büyük parti olarak çıktı. 24 Şubat’ta Rusya-Ukrayna savaşının üçüncü yıldönümünde, ABD ilk kez BM Genel Kurulu’nda Rusya’yı “saldırgan” olarak kınayan bir karar tasarısını engelledi. Dün Fransa lideri Macron, ciddi şekilde zarar gören transatlantik ilişkileri onarmak için nadir bir acil ziyaretle ABD’ye gitti. Önümüzdeki hafta Birleşik Krallık başbakanın da ABD’yi ziyaret etmesi bekleniyor. Bu arada, Riyad’da gerçekleştirilen dışişleri bakanları düzeyindeki hızlı bir uzlaşma toplantısının ardından, ABD ve Rusya liderleri de muhtemelen şubat ayı sonunda gerçekleşecek bir zirve için hazırlık yapıyorlar.

Tüm bunlar, Donald Trump’ın “güçlü bir dönüş” yapmasının üzerinden yalnızca bir ay geçmiş olmasına rağmen, Avrupa’nın siyasi ve jeopolitik haritasını hızla yeniden şekillendirdiğini, transatlantik ilişkileri köklü bir şekilde dönüştürdüğünü ve küresel güç dengesi ile güvenlik sistemini keyfi bir şekilde yeniden düzenlediğini gösteriyor.

Münih Güvenlik Konferansı öncesinde, yeniden iktidara gelen Trump, ABD-Avrupa ilişkilerine zarar veren ve hatta Avrupalı ortakları kışkırtan davranışlar sergilemeye başladı. Bunlar arasında, Avrupa’nın büyük çabalarla koruduğu Paris İklim Anlaşması, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve UNESCO gibi çok taraflı anlaşmalar ve mekanizmalardan çekilmek; NATO üyesi Danimarka’nın Grönland adasını satın almak istemek; Avrupa’daki ticaret ortaklarını yeni gümrük tarifeleriyle tehdit etmek; Elon Musk aracılığıyla Avrupa ülkelerinin iç işlerini eleştirerek sağcı partilerin iktidara gelmesini teşvik etmek; NATO’nun Avrupa üyelerini savunma harcamalarını GSYİH’nin %5’ine çıkarmaya zorlamak ve Rusya-Ukrayna savaşının bir an önce sona erdirilmesini tek taraflı olarak teşvik etmek gibi adımlar yer alıyordu.

Avrupa ortakları, “Trump 2.0”ın getireceği zorluklara karşı önceden hazırlıklı olmalarına ve tetikte bulunmalarına rağmen, Münih Konferansı sırasında patlak veren siyasi kasırga yine de onları beklenmedik bir şekilde savunmasız yakaladı. Konferansın başkanı Christopher Heusgen, 16 Şubat’taki veda konuşması sırasında gözyaşlarına hakim olamayarak duygusal anlar yaşadı. Her ne kadar bazıları bu görüntülerin konferansla bağlantısını sorgulasa da, Alman medyası, deneyimli diplomatın bu toplantıyı “bir anlamda Avrupa için bir kâbus” olarak nitelendirdiğini aktardı.

Münih’teki “Avrupa kâbusu,” 14 Şubat’taki açılışta ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance’in sert eleştirileri ve sert üslubuyla başladı. Göç, demokrasi ve diğer konulara değinen Vance, Avrupa’nın karşı karşıya olduğu asıl tehdidin Rusya veya Çin gibi dış güçlerden değil, kendi içinde “en temel değerlerinden” sapmasından kaynaklandığını savundu. Ayrıca, ABD ile Avrupa’nın hâlâ ortak bir gündeme sahip olup olmadığını tekrar tekrar sorguladı.

Vance, AB liderlerini ifade ve din özgürlüğünü baskı altına almak, yasa dışı göçü önleyememekle suçladı ve Birleşik Krallık, Almanya, Romanya ve İsveç’i tek tek hedef alarak çeşitli “yönetim hatalarını” eleştirdi. Avrupa’nın mevcut değerlerinin artık ABD’nin savunmaya değer olup olmadığını sorguladı. Vance’in art arda yaptığı sert eleştiriler, salondaki birçok Avrupalı lideri şoke etti, afallattı ve derin bir aşağılanma ile öfke duygusuna sürükledi. Bu gelişmeler, Münih Güvenlik Konferansı’nın alışılmış ritmini ve önceden belirlenen gündemini tamamen altüst etti.

Bununla da kalmadı, ABD’nin yeni atanan Başkan Yardımcısı Vance, Avrupa’ya yaptığı ilk ziyarette temel diplomatik nezaketi hiçe sayarak ev sahibi Almanya Başbakanı ve Sosyal Demokrat Parti (SPD) lideri Scholz’un resmi görüşme davetini reddetti. Bunun yerine, muhalefetteki aşırı sağcı parti Almanya için Alternatif (AfD) lideri Weidel ile 30 dakikalık özel bir görüşme yaptı. Vance’in bu hamlesi, Elon Musk’ın AfD ve Weidel ile okyanus ötesinden yaptığı kamuoyu desteklerinin ardından, ABD’nin Almanya’nın iç işlerine sistematik müdahalesinin kanıt zincirini tamamladı.

Trump’ın göreve başlarken Avrupa ortaklarına sunduğu bu “karşılama hediyesi” o kadar kaba ve sertti ki, Avrupa liderlerini tamamen hayal kırıklığına uğratarak kemiklerine kadar işleyen bir karanlık tünele sürükledi. Liderler, ABD heyetinin dostluk ve işbirliği aramak için değil, sorun çıkarmak ve kavga etmek için geldiğini; transatlantik ilişkileri korumak için değil, sürtüşme ve bölünmeyi artırmak için orada olduğunu; Obama ve Biden’ın özenle koruduğu ABD-Avrupa siyasi mirasını devralmak için değil, geçmişi kazıp her şeyi yıkıp yeniden başlatmak için geldiğini; İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD’nin üstlendiği Batı’nın lideri rolünü sürdürmek için değil, yükü Avrupa’ya bırakıp sorumluluktan kaçmak, hatta Avrupa ve tüm Batı’nın çıkarlarını feda ederek “Amerika’yı Yeniden Büyük Yapmak” için burada olduğunu bizzat gördü.

Münih Güvenlik Konferansı’nda tanık olunan Avrupa’nın bu “en karanlık anı”, yalnızca transatlantik ilişkilerin “serbest düşüş” yaşaması ve Avrupa ortaklarının ayaklarının yerden kesilmesi değil; aynı zamanda ABD’nin hızla Rusya ile uzlaşma ve yakınlaşma yoluna girerek Avrupalı ortaklarını geride bırakması ve üç yıldır desteklediği, savaşın harap ettiği Ukrayna’yı da bir “kurban” olarak görmesiydi. ABD’nin bu büyük “U dönüşü”, hızı, şiddeti ve yıkıcı sonuçlarıyla, Avrupa ortakları ve Ukrayna’yı hazırlıksız yakaladı ve yanıt veremez hâle getirdi.

Münih konferansından önce Trump yönetimi, uzun süredir doğrudan temas kuramadığı Avrupalı ortaklarıyla doğrudan diyaloğu sağlamak için Rusya’yı konferansa davet etmişti. Ayrıca ABD, Moskova’yı tek taraflı olarak memnun edecek bir dizi açıklama yaparak ABD-Rusya ve AB-Rusya ilişkilerini yumuşatmaya çalıştı. Bunların arasında, G7 ortaklarını Rusya’yı tekrar aralarına kabul etmeye ikna ederek G8’in yeniden kurulmasını teşvik etmek de vardı. ABD Savunma Bakanı Hegses ise Avrupa ortaklarına, özellikle Ukrayna’ya açıkça 2014’ten sonra kaybettikleri toprakları –Kırım Yarımadası ve Rus işgali altındaki doğu ve güney Ukrayna bölgeleri dahil– geri alma hayaline kapılmamaları gerektiğini söyledi.

Avrupa ortakları hâlâ Vance’in sert sözlerinin yarattığı travmayı atlatmaya çalışırken ve Trump’ın Rusya-Ukrayna politikalarındaki değişimi anlamlandırmaya çabalarken, ABD’nin üst düzey diplomasi ve güvenlik heyeti, Münih’ten 1000 kilometreden fazla uzaktaki Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da, Rus heyetiyle dört saatten fazla süren gizli bir toplantı gerçekleştirdi. Yabancı basına göre, ABD heyetinde Dışişleri Bakanı Rubio, Ulusal Güvenlik Danışmanı Waltz ve Orta Doğu Özel Temsilcisi Whitkov bulunuyordu. Rus heyetinde ise Dışişleri Bakanı Lavrov ve Devlet Başkan Yardımcısı Uşakov yer aldı.

Bu görüşme, Rusya-Ukrayna savaşının patlak vermesinden bu yana ABD ve Rusya arasındaki ilk üst düzey resmi toplantıydı. Aynı zamanda, iki ülkenin doğrudan temaslarının iki yıl boyunca kesilmesinden sonra gerçekleşen ikinci el sıkışmasıydı. ABD’nin, Avrupalı ortakların ve özellikle Ukrayna’nın itirazlarına rağmen, Rusya ile ilişkileri onarmak için başlattığı bu “buz kırma” girişimi, iki taraf arasında şu dört maddelik bir mutabakatla sonuçlandı. Bu, ABD-Rusya ilişkilerinin artık Rusya-Ukrayna savaşını aştığını ve Washington’un bu jeopolitik çatışmanın iki kurbanı olan Avrupa ortaklarını ve Ukrayna’yı terk ettiğini simgeliyordu:

  1. Taraflar, diplomatik misyonlarının işleyişini normalleştirmek için gerekli önlemleri almak ve bir istişare mekanizması kurmak konusunda anlaştı.
  2. Taraflar, Ukrayna’daki çatışmayı mümkün olan en kısa sürede, kalıcı, sürdürülebilir ve tüm taraflarca kabul edilebilir bir şekilde sona erdirmek amacıyla üst düzey ekipler görevlendirme konusunda anlaştı.
  3. Taraflar, Rusya-Ukrayna çatışmasının sona ermesinin ardından yeniden başlayacak iş birliği için bir temel oluşturma konusunda anlaştı.
  4. Görüşmeye katılan ekipler, müzakere sürecini zamanında ve verimli bir şekilde ilerletmek için temaslarını sürdürecekler.

Başlangıçta Rusya-Ukrayna çatışmasının kilit aktörleri olan Avrupa ülkeleri—özellikle Ukrayna—artık doğrudan kendi kaderlerini etkileyen bu ABD-Rusya anlaşmasının yalnızca seyircileri haline geldi. Hatta denebilir ki, Avrupa yalnızca bir “en karanlık an” ve bir “Münih Komplosu” yaşamakla kalmıyor, aynı zamanda yeni bir “Yalta Anı” ile de karşı karşıya: İki büyük güç, ABD ve Rusya, Avrupa’daki savaş alanının gidişatını kendi çıkarlarına göre belirliyor, savaş sonrası jeopolitik haritayı ve nüfuz alanlarını bölüşüyor ve Avrupa için yeni bir güvenlik düzeni tasarlıyor.

Avrupa liderleri, kısa bir süre içinde ABD’den art arda gelen sert darbelerle ve arkadan vurulmalarla sarsıldı; neye yetişeceklerini şaşırmış hâldeler. Münih konferansının sona erdiği gün—ABD-Rusya toplantısının Riyad’da yapılmasından bir gün önce—başlıca Avrupa ülkelerinin liderleri Paris’te Avrupa güvenliği konusunda acil bir zirve düzenledi. ABD-Rusya görüşmesinin ardından Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Avrupa’nın nasıl bir yol izleyeceğini tartışmak üzere bir başka acil zirve daha topladı. Bununla da kalmadı; Macron, İngiltere Başbakanı Starmer’ı da yanına alarak ABD’ye acil bir ziyaret planladı—amaç, durumun tamamen kontrolden çıkmasını önlemek.

Avrupa ve Ukrayna için en temel kırmızı çizgi, Ukrayna’daki savaş ve barışla ilgili herhangi bir müzakerenin dışında bırakılmamaktır. Avrupa ülkeleri, Ukrayna da dâhil olmak üzere, ABD’nin güç diplomasisinin özünde “sofra diplomasisi” olduğunu gayet iyi biliyor: “Ya masada oturursun ya da menüde yer alırsın.” Trump yönetimi için mevcut “sofra diplomasisi” ise artık eşitler arasında karşılıklı anlayış ve uzlaşmayla yürütülen bir pazarlık değil—her şey Beyaz Saray’ın dediği gibi olacak.

Münih konferansı sona erdi, ancak “Münih Komplosu”nun sonuçları hâlâ yankılanmaya devam ediyor. Son günlerde Trump’ın Ukrayna Devlet Başkanı Zelensky’ye yönelik küçümseyici ve saygısız tavrı artık örtbas edilmez bir hâl aldı; eleştirileri doğrudan kişisel saldırılara ve Zelensky’nin başkanlık meşruiyetini sorgulamaya dönüştü. Hatta Trump, üç yıl önceki Rusya-Ukrayna savaşının sorumlusunun Zelensky olduğunu iddia ederek gerçeği ters yüz etti. Daha önce Trump, Zelensky’yi bir an önce ateşkesi kabul etmezse “Ukrayna’nın yok olacağı” yönünde uyarmış; Ukrayna’nın eninde sonunda Rusya’nın bir parçası olacağı imasında bulunmuştu.

Trump’ın Zelensky’ye yönelik saldırıları, yalnızca Avrupa liderlerini şoke etmekle kalmadı; aynı zamanda Ukrayna’daki halkın ve devlet yetkililerinin ulusal gururunu ve vatansever duygularını derinden yaraladı. Ukrayna’nın dört bir yanından insanlar Trump’a sert tepki göstererek Zelensky’ye destek çıktı. Bu tepkiler ise Trump’ın sadık destekçilerini öfkelendirdi. Örneğin, ABD Başkan Yardımcısı Vance, doğrudan Zelensky ve diğer Ukraynalı liderlere seslenerek, “ABD Başkanı’na karşılık vermenin aptalca bir davranış olduğunu” ve bunun kendilerine pahalıya mal olacağını söyledi.

Trump’ın son dönemdeki dış politika hamleleri ve söylemleri, yalnızca Avrupa’daki ortaklarını—özellikle de “küçük kardeş” Ukrayna’yı—küçük düşürmekle kalmadı; aynı zamanda ABD’nin siyasi çevrelerinde, özellikle Demokratlar arasında da sabır taşını çatlattı. Senato Azınlık Lideri Demokrat Chuck Schumer, Trump’ın Zelensky ve Ukrayna hakkındaki adaletsiz yorumlarını şiddetle kınayan sert bir konuşma yaptı ve Trump’ın sözlerini üç kez üst üste “iğrenç” olarak nitelendirdi. ABD Kongresi tarihinde, bir başkanın söz ve davranışlarının bu kadar açık ve doğrudan bir şekilde eleştirildiği başka bir örnek bulmak neredeyse imkânsızdır.

Münih Konferansı’ndan sonra Trump’ın söylemlerinin giderek daha provokatif hâle gelmesinin asıl sebebi, Avrupa’daki ortaklarının ve Ukrayna’nın onun dış politikasını sorgulamasına duyduğu öfkedir. Daha önce Ukrayna, ABD’nin kendi maden kaynaklarını kontrol etme talebini reddetmişti. Münih konferansının açıldığı gün, ABD heyeti Zelensky’ye bir belge sunarak imzalamasını istedi. Bu belge, Ukrayna’nın maden rezervlerinin %50’sinin ABD’ye devredilmesini öngörüyordu—karşılığında ise ABD’nin Ukrayna’ya yaptığı yardımların ödenmesi ve güvenlik garantilerinin sürdürülmesi teklif ediliyordu. Zelensky, belgeyi imzalamayı nazikçe reddetti; gerekçe olarak metni yeterince incelememiş olmasını gösterdi. Ancak gerçekte, ülkesinin maden zenginliğinin yarısını ABD’ye bırakmaya razı değildi.

Trajik olan ise, bu “kaynak karşılığı güvenlik” takasının ilk olarak bizzat Zelensky tarafından önerilmiş olmasıydı. Ancak ABD Hazine Bakanı Bessent’in 12 Şubat’ta sunduğu revize edilmiş ABD versiyonu, o kadar aşırı talepler içeriyordu ki, Zelensky son anda geri adım atmak ve önerisini geri çekmek zorunda kaldı. Çünkü alelacele böyle bir anlaşmayı imzalamak, ulusal onuru zedeleyecek bir teslimiyet belgesi olur ve onu tarihe ülkesini satan bir lider olarak geçirirdi.

Son gelişmeler üzerine The Economist ve TIME dergileri, Trump’ı taç giymiş bir kral olarak tasvir eden kapaklar yayınladı. The Economist kapağında “Yakında Tahta Çıkıyor” başlığını kullanırken, TIME ise “Yaşasın Kral!” ifadesini tercih etti. İlginçtir ki, Trump bu ironik kapakları bir övgü olarak gördü; hem seçim kampanyası ekibi hem de Beyaz Saray’ın resmi sosyal medya hesapları, Trump’ın “taç giydiği” bu kapakları paylaştı. Tüm bu gelişmeler, Trump’ın dış dünyanın ne düşündüğünü umursamayan, bildiğini okuyan liderlik tarzını gözler önüne serdi. Aynı zamanda, önümüzdeki dört—hatta sekiz—yıl boyunca hem ABD’nin hem de dünyanın, Trump’ın iç ve dış politikalarını yeniden şekillendirme çabaları nedeniyle sık sık “depremler” yaşamaya hazır olması gerektiğini gösterdi.

Roma İmparatorluğu, 452 yıllık bir cumhuriyet döneminin ardından MÖ 27 yılında imparatorluk sistemine geçti ve Augustus unvanıyla taç giyen Octavianus, Roma’nın ilk imparatoru oldu. Ancak, kuruluşundan 248 yıl sonra Amerika Birleşik Devletleri, Trump’ın “krallar gibi geri dönüşü” nedeniyle bir “Amerikan İmparatorluğu”na dönüşmeyecek. Yine de, Trump 2.0’ın hem ülke içinde hem de küresel ölçekte yarattığı sarsıntılar, ABD’yi ve dünyayı köklü bir şekilde değiştirmeye devam ediyor. Bu değişimden en çok zarar görecek olan ise, bir asırlık fırtınalara rağmen sarsılmayan transatlantik ilişkiler olacak. Belki de Ukrayna’nın feda edilmesi, yalnızca talihsiz bir başlangıç ve daha büyük tehlikelerin habercisi.

Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.

Çok Okunanlar

Exit mobile version