Görüş

Trump, Davos ve Sosyal Bilimlerin Sefaleti Üzerine

Yayınlanma

Bugün bana “en zor meslek hangisi?” diye sorulsa, tereddüt etmeden siyasal olayları anlamaya çalışan insanlar derdim. Çünkü siyaset artık yalnızca sertleşmiş ya da kutuplaşmış değil; aynı zamanda anlamlandırılamaz hâle gelmiş durumda. Bu durumdan en fazla etkilenenler ise siyaset bilimi ve onun etrafında şekillenen sosyal bilimler.

Siyaset bilimi, uzun yıllardır dünyayı anlamaya çalışır. Devleti, gücü, kurumları, liderleri ve toplumları belli yöntemlerle inceler. Karşılaştırır, veriye bakar, geçmişle bugün arasında bağ kurar. Siyaset bilimi (diğer sosyal bilim dalları gibi) hiçbir zaman kusursuz olmadı; evrensel yasalar üretmedi. Ama en azından şuna inanıyordu: Siyaset, belirli sınırlar içinde çözümlenebilir bir faaliyettir.

Trump’ın geçtiğimiz günlerde Davos’ta yaptığı konuşma ise bu inancı ciddi biçimde sarsıyor.

Davos, küresel düzenin vitrini olarak biliniyor. Dünyanın en güçlü aktörleri burada ciddi, ölçülü ve “akılcı” bir dil kurmaya çalışır. Trump ise bu sahneye, bu dili sürdürmek için değil, bozmak için çıkıyor. Konuşma boyunca tutarlılık, süreklilik ya da netlik aramak beyhude. Bir an küresel ekonomiden söz ederken, bir an sonra kişisel övgülere; oradan tehditkâr ifadelere geçebiliyor. Bu geçişler hata değil; bilerek kurulan bir siyasal tarz.

Sorun Trump’ın ne söylediği değil, söylenenlerin analiz edilememesi.

Siyaset bilimi normalde şunu yapar: Söylenenle yapılan arasında ilişki kurar, niyetle sonuç arasında bağ arar. Ama Trump’ın siyasetinde bu bağlar sürekli koparılıyor. Söz, gerçeği açıklamak için değil; gerçeğin yerine geçmek için kullanılıyor. Bu da yalnızca politikayı değil, politikayı inceleyen bütün araçları boşa düşürüyor.

Bu noktada siyaset bilimi yalnız kalmıyor. Sosyoloji, iktisat, uluslararası ilişkiler… Hepsi benzer bir sorunla karşı karşıya. Çünkü sosyal bilimler, her ne kadar kesin doğrular üretmese de, en azından büyük oranda doğru ve genel bilgileri üretme zeminine sahiptir. Trumpvari siyaset ise bu zemini sürekli kaydırıyor. Bugün söylenen yarın inkâr ediliyor; tehditler şaka, şakalar politika hâline gelebiliyor.

Bu durum yalnızca siyaseti değil, onu anlamaya çalışanları da zor durumda bırakıyor.

Aslında bu tablo bize fazlasıyla tanıdık. Mahallede, kahvede ya da sosyal medyada siyasetin nasıl işlediğini az çok biliyoruz. Kimse neyin nasıl yapılacağını sabırla anlatmaz; kim daha sert konuşuyorsa, kim daha çok bağırıyorsa, kim lafı en çok dağıtıyorsa o “kazanan” olur. Tutarlılık, bilgi ya da çözüm üretme beklentisi çoğu zaman saflık olarak görülür. Önemli olan ortamı germek, sözü ele geçirmek ve karşısındakini susturmaktır. Trump’ın Davos’taki konuşması, bu anlamda küresel ölçekte sahnelenen bir mahalle tartışmasını andırıyor: İçerik değil gürültü, hakikat değil etki belirleyici oluyor.

Tam da bu nedenle Trump dönemi, sosyal bilimlerin uzun süredir verdiği meşruiyet mücadelesine ağır bir darbe vuruyor. Zaten doğa bilimlerinin küçümseyici bakışına maruz kalan sosyal bilimler, şimdi bir de analiz edilemeyen bir siyasal gerçeklikle karşı karşıya. Ne veri var, ne süreklilik ne de yanlışlanabilir iddialar. Yorum yapabilmek için bile tutunacak bir dal kalmıyor. Yani temel bilimsel gereksinimlerin hiçbirisinin olmadığı bir ortam.

Bir zamanlar sosyal bilimlerin gücü, dünyayı anlamlandırma kapasitesinde görülürdü. Bugün ise asıl mesele, anlamın varoluşu ile ilgili yaşanan sorunlar. Siyaset bir gösteriye, liderlik bir performansa, kamuoyu ise seyirciye dönüştüğünde; siyaset bilimi amaçladığı hiçbir şeye ulaşamayan boş bir uğraş haline gelebilir.

Trump’ın Davos’taki konuşması bu yüzden yalnızca bir liderin çıkışı değil. Sosyal bilimlerin, özellikle de siyaset biliminin, sınırlarına çarpmasının açık bir göstergesi. Gürültü arttıkça analiz susuyor; sahne büyüdükçe anlamla ilgili hiçbir şey kalmıyor. Ve belki de ilk kez sosyal bilimler, dünyayı açıklamakta değil, açıklayamamakta birleşiyor.

Bugün karşı karşıya olduğumuz sorun, bir siyasetçinin ölçüsüzlüğü ya da bir konuşmanın tuhaflığı değildir. Asıl sorun, siyasetin giderek analiz edilemez bir gösteriye dönüşmesidir. Söz ile eylem arasındaki bağ koptuğunda, siyaset yalnızca karar alma süreci olmaktan çıkar; gürültü üretme yarışına döner. Ve gürültü yükseldikçe, anlam geri çekilir.

Bu ortamda en büyük kaybı yaşayanlar yalnızca seçmenler ya da kurumlar değil. Asıl kayıp, siyaseti anlamaya çalışanlardır. Siyaset bilimi, bütün kusurlarına rağmen, dünyayı açıklayabileceğine veya buna yönelik bir ipucu verebileceğine dair mütevazı bir iddia taşırdı. Bugün bu iddia, yüksek sesli söylemlerin, anlık çıkışların ve sürekli değişen hikâyelerin altında eziliyor. Sosyal bilimler, yanlış sonuçlar üretmekten değil; konuşamaz hâle gelmekten korkar hale gelmiştir.

Trump’ın Davos’taki konuşması bu nedenle bir istisna değil, bir işaret. Bu konuşma, siyasetin nereye gittiğini değil; anlamın nerede kaybolduğunu gösteriyor. Eğer siyaset, tutarlılık gerektirmeyen bir performans olarak normalleşirse, onu anlamaya çalışan her çaba en hafif deyimiyle saçmalık olarak damgalanacaktır. Analiz, yerini alkışa; eleştiri, yerini taraf tutmaya bırakacaktır.

Belki de bugün sormamız gereken soru, “Trump ne dedi?” değil; “Biz artık neyi anlayamaz hâle geldik?” sorusudur. Çünkü siyaset yalnızca sahnedekilerin değil, o sahneyi izleyenlerin de ortak sorumluluğudur. Gürültüyü siyaset sanmaya devam edersek, bir gün sessizliğin neyi kaybettiğini fark edecek kimse kalmayabilir.

Bu noktada rahatsız edici ama kaçınılmaz bir soruyu sormak gerekiyor: Eğer siyaset bu kadar hızlı, bu kadar kaygan ve bu kadar gösteriye dayalı bir alana dönüşmüşse, onu anlamaya çalışan sosyal bilimler hâlâ “bilim” olarak tanımlanabilir mi? Yoksa sosyal bilimlerin krizi, yalnızca yöntemsel değil; aynı zamanda kendi varlık iddialarına ilişkin daha derin bir sorgulamayı mı zorunlu kılıyor? Belki de asıl mesele, sosyal bilimlerin başarısızlığı değil; bilimden beklentilerimizin artık bu dünyaya uymuyor olmasıdır.

Bu yazı, siyaset bilimi üzerinden sosyal bilimlerin yaşadığı krizin yalnızca bir yüzünü ele aldı. Önümüzdeki yazılarda, sosyal bilimlerin bu yeni siyasal ve toplumsal ortamda nasıl bir yol izleyebileceğini, hangi araçlarını kaybettiğini ve hangilerini yeniden icat etmek zorunda olduğunu tartışmayı sürdüreceğim. Sosyal bilimler ya gürültünün içinde kaybolacak ya da kendini yeniden tanımlayarak bu çağın dilini öğrenmek zorunda kalacak. Bu tartışma henüz yeni başlıyor.

Çok Okunanlar

Exit mobile version