Görüş
Trump suikastı ve sonrası: Küreselci elit zor durumda

Trump’a suikast adeta göstere göstere geldi. Son altı ayda sadece Harici’deki yazılarımda -ki, bunları Harici’den arkadaşlar derlediler ve sosyal medya hesabımdan paylaştım (https://x.com/hasanunal1920/status/1812504314880864382) – Amerikan Derin Devleti’nin Trump’ın önünü kesmek için yaptığı bütün hamlelerin boşa çıktığını, dolayısıyla eski başkanın anketlerdeki seçilme şansının giderek yükseldiğini, bu defa 2016 yılındaki seçilmesine ve görevi yaptığı döneme (2017-2021) oranla oldukça hazırlıklı göründüğünü ve önünü kesmek için suikast ihtimalinin hiç de zayıf olmadığını defalarca belirtmiştim.
Peki neden böyle düşünmüştüm? Çünkü Trump küreselci Amerikan elitinin temsil ettiği hemen hemen her şeye karşı ve onların büyük çıkarlar elde ederek uygulamada tuttukları politikaları Amerikan başkanı olarak ya tamamen durdurma veya büyük ölçüde değiştirme gücüne sahip olacak birisi. Üstelik Amerikan halkının büyük bir kesiminin de ölümüne sevdiği ve destek verdiği bir başkan adayı.
NEOLİBERAL POLİTİKALARA VE SAVAŞLARA KARŞI
Amerika’nın bütün dünyaya özellikle 1980’lerden itibaren empoze ettiği neoliberal politikalar her yerde olduğu gibi halkın büyük bir kısmını fakirleştirirken gelirden ve servetten çok büyük pay alan kesimleri de aşırı derecede zenginleştiriyor. Bu durumun belki de en feci mağdurlarından birisi biziz yani Türk halkı. Amerikan halkı da Avrupa halkları da göreceli olarak aynı sorunları yaşıyor. Demokrasi düşmanı diye damgalanan Trump’ın, Avrupa’da aşırı sağ diye hedef tahtasına oturtulan sistem karşıtı partilerin yükselişi de büyük ölçüde bu neoliberal politikaların yarattığı yıkımdan dolayı.
Öte yandan Trump Amerikan Derin Devleti’nin dünyanın her yerinde özellikle Orta Doğu’da bitmek bilmeyen savaşlarına da karşı. Bir önceki dönemde seçim kampanyası sırasında Afganistan’da ve Orta Doğu’da hangi amaca hizmet ettiği bilinmeyen; ancak yapıldığı her ülkeyi yakıp yıkan savaşların bütün gerekçelerini sorgulamıştı. Trump’a göre bu savaşlarda Amerika’nın yedi ila on trilyon doları sokağa saçılmış ve karşılığında hiçbir şey elde edilememişti. İsrail’in güvenliğine katkıda bulunmak adına söylenenler ise Trump açısından hiç de mantıklı değildi; zira İsrail kendisini fazlasıyla savunabilecek durumdaydı ve zora girerse Amerika doğrudan yardım edebilirdi. Kısacası bu kadar savaşa hiç gerek yoktu.
Görevde bulunduğu zaman (2017-2021) bu görüşlerini Amerikan politikaları haline getirmeye de uğraştı; ancak Amerikan Derin Devleti buna açıkça müsaade etmedi. Örneğin Türkiye’nin PKK/YPG’ye karşı yaptığı operasyonlarla gerginleşen Ankara-Vaşington hattını rahatlatmak için Suriye’deki Amerikan birliklerini çekmek istediyse de diplomatlar, askerler bin bir yol ve yöntemle Trump’ı aldattılar. Amerika’nın eski Ankara Büyükelçisi olan ve o sırada ABD Dışişleri Suriye Özel Temsilciliği görevini yürüten James Jeffrey Trump’ın seçimleri kaybetmesinin hemen sonrasında verdiği bir mülakatta bunu açıkça söylüyor ve Trump’ı kandırdıklarını, Suriye’deki birlikleri çekilmiş gibi gösterdiklerini; ancak çekmediklerini itiraf ediyor.
Birinci döneminde Amerikan Derin Devleti’nin kendisine karşı yürüttüğü pek çok yıpratma kampanyasına karşı yaptığı uzlaşma girişimlerinin boşa çıkması ve kabinesine aldığı Neocon veya Derin Devlet unsurlarının da kendi aleyhine dönmesi gibi pek çok sebepten dolayı Trump’ın ilk dönemde düşüncelerini politikalar haline dönüştürmesi yeterince mümkün olamadı; ancak öyle anlaşılıyor ki, Trumpizm diye adlandırılabilecek görüşleri, tavırları Amerikan halkının büyük bir kesiminin kalbinde yaşamaya devam etti. Bunu ikinci dönem için aday olması ihtimalini ortadan kaldırmak için kendisine karşı işletilen yargı mekanizmaları, kurmaca davalarda da tekrar tekrar gözlemleme fırsatı oldu dünya kamuoyunun. Bunu gerek Cumhuriyetçi Parti içerisinden gerekse Amerikan elitinin Trump’ı şeytanlaştırma girişimlerinden sürekli görmek mümkün. Adeta birisi çıksa da şu adamı vursa gibi bir hava oluşturuldu.
Trump’ın, ABD dış politikasına eleştirileri sadece Orta Doğu’daki yıkımlara sebep olan ve demokrasi adına yapıldığı yalanıyla süslenen savaşlarla sınırlı değil. Ukrayna’daki savaşa da şiddetle karşı çıkıyor. Trump’ın kendi ifadesiyle, eğer görevde olmuş olsaydı savaş olmayacaktı veya yeniden seçildiğinde ilk yapacağı işlerden birisi savaşı durdurmak olacak. Öyle ki, 2024 seçim kampanyası sırasında ve sonrasında bu konuyu ısrarla dile getirdi ve Vaşington’daki NATO Zirvesinin ardından kendisiyle görüşmeye gelen Macaristan Başbakanı Viktor Orban ile yaptığı görüşmenin hemen ardından ve suikasttan sadece bir gün evvel, Kasım ayındaki seçimleri kazanıp Beyaz Saray’a yerleştikten sonraki ilk işlerinden birisinin Ukrayna savaşını durdurarak siyasal bir çözüm oluşturulmasına fırsat sağlamak olduğunu açıkladı. Buna karşılık Vaşington’daki NATO Zirvesi Bildirgesi adeta savaş kışkırtıcılığı yapar bir tarzda kaleme alınmış intibaı veriyordu ve NATO üyeleri düşman olarak gördükleri Rusya, tehdit olarak tanımladıkları Çin ve İran’a karşı kuşatma politikaları uygulayacaklarını deklare ediyorlardı.
TRUMP SEÇİLİRSE/SEÇİLDİKTEN SONRA
Amerikalıların tabiriyle suikast içerden birilerinin işi gibi geliyor. Yalnız kurt gibi görünen yirmi yaşındaki bir çocuk Amerikan ordusunda da kullanılan bir tüfekle miting alanına gelip gözlemler yapıyor ve nihayet elindeki silah parçalarından oluşan valizle bir binanın çatısına çıkarak pozisyon alıyor. Görgü tanıkları tüfekli birisinin oraya tırmandığını ve orada tüfeği kurduğunu polislere ve özellikle Gizli Servis elemanlarına anlatmaya/göstermeye çalışıyor, elleriyle yerini işaret etmeye çalışıyorlar ama fayda etmiyor; çünkü ilgilenmiyorlar.
Fakat saldırganın saniyeler içinde sekiz atış yaparak bir göstericiyi öldürmesinin ve Trump’ı kafadan nişan almasına rağmen kafasını aniden hafifçe çevirmesinden dolayı kulağından vurmasının ardından adeta nano-saniye içinde bütün güvenlik görevlileri saldırganı kurşun yağmuruna tutup öldürüyor. O sırada Trump yere düşmüş veya yatırılmış durumda. Kafasının parçalanması için atılan kurşun bir veya bir buçuk santim farkla kulağını delip geçmiş. Senaryoya göre Trump ölmüş, saldırgan da saniyesinde öldürülmüş olacaktı. Kısacası iki gün sonra resmen aday ilan edildiği Milwaukee toplantısında söylediği gibi Trump ölmüş olmalıydı; ama ölmedi.
Mevcut şartlarda Trump’ın seçimleri kazanması artık çok daha kuvvetli bir ihtimal. Bütün Amerikalı analistler aynı değerlendirmeyi yapıyorlar. Trump’ın her halükârda kazanması ihtimali pekiştikçe Biden’ı yarıştan çekilmeye zorlamanın da bir anlamı olmayabilir; çünkü mevcut konjonktürde Trump her adaya karşı kazanabilir. Dolayısıyla Derin Devlet’in elindeki rezervlerden yaşları müsait olanların (Michelle Obama, Nikki Halley) kenarda tutulması daha akıllıca olabilir.
Öte yandan Amerikan Derin Devlet yapısının veya başka bir ifadeyle kurulu düzenin Trump gibi bu yapıyı kökünden sarsacak birisinin gelişini kabulleneceğini ve yapmak istediklerinde serbest bırakacağını düşünmek de fazla iyimserlik olabilir. İkinci bir suikast ihtimalinden söz edilebilir; ancak Milwaukee’de resmen başkan adaylığını ilan ederken seçtiği ikinci adam J. D. Vance’den dolayı bu ihtimal azalmış olabilir; çünkü Vance de tam bir Trumpist, her ne kadar geçmişte Trump’ı eleştiren bazı konuşmalar yapmış olsa da… Seçildiklerinde başkan yardımcısı olacak olan Vance çok fakir hatta sefalet içindeki bir aileden ve bölgeden geliyor. Kırk yaşının altında ve bütün zorluklara rağmen Amerika’nın en iyi üniversitelerinden birisini bitirmeyi başarmış ve son yıllarda Kongre üyesi olmuş. Trump’a umut olarak bakan o düşük gelirli ve zor durumdaki bölgelerin çocuğu. Trump adeta mükemmel bir müstakbel başkan yardımcısı seçmiş.
Bundan sonra Derin Devlet’in yapabileceği NATO bildirgesi ile birlikte düşünüldüğünde 11 Eylül’den çok daha kapsamlı, korkutucu ve dehşet verici bir oyun olabilir. Birçok analistin bahsettiği gibi, Ukrayna’da bir kirli bomba kullanıp bunu Rusya’nın üzerine atmak, ardından da nükleer savaş tehlikesini ortaya atarak seçimleri yapmamak veya yapılsa ve Trump kazansa bile o savaşı sürdürmekten başka seçenek bırakmayacak senaryolar… Fakat unutmamak lazım ki, günümüzde bu tür senaryoların arka planı kısa sürede ortaya çıkabiliyor. Bu defa da aynısı olabilir; ancak sadece Amerika’da değil Avrupa’da da onlarca yıldır merkez sağ veya merkez sol olarak iktidarda bulunan küreselciler ve onlarla birlikte hareket eden finans ve medya çevreleri süpürülüp atılma tehlikesiyle ilk defa bu kadar yüz yüze durumdalar. Bırakıp gitmeleri muhakkak zor olacaktır; ama bir yandan çok kutupluluk öte yandan da Batı’nın Asyalı güçler tarafından dengelenmekte olması bu elitin siyasal mezarını çoktan kazmış, hazırlamış durumda. Hiç kimse kendiliğinden ölmek istemez; ama sonuç engellenemez…
Görüş
Mar-A-Lago’da ‘Mavi Dalga’ Korkusu: Ara Seçim ABD’ye Neler Getirecek?

ABD, İran Savaşı’nın gölgesinde ara seçimlere gidiyor. Amerikan medyası Trump’ın ara seçim sonrası İran’a nükleer silah kullanıp kullanmayacağını tartışa dursun Mar-A-Lago’da daha gerçekçi bir gerilim var; mavi dalga.
Eğer Trump yönetimi sadece Temsilciler Meclisi’ni kaptırarak geceyi kapatabilirlerse eminim Trump bunu bir galibiyet olarak tanıtacaktır. Kısmen de öyle denebilir… Ekonomik sorunlar, petrol ve elektrik fiyatları, savaşlarla ilgili tutulmayan sözler derken bu kadar şikayetin olduğu bir ortamda muharebeden sırtında senatoyla dönebilirse kimse Trump’a kaybetti demez herhalde. Zaten yönetimdeki partinin ara seçimde kongrenin bir kanadını yitirmesi pek olağandışı bir durum sayılmaz.
Beklentiler uzun bir süre senatonun ya kırmızı kalacağını ya da bıçak sırtı bir sonuç geleceğini gösterse de son bir ayda vaziyet Trump yönetimi için daha da negatife döndü. Anketlere göre Senato yarışındaki başa baş eyaletlerin tamamında Demokratlar önde götürüyor.
İşin matematiğini biraz anlatayım;
Mevcut durumda Cumhuriyetçilerin Senato’da 53’e 47’lik bir üstünlüğü var. Demokratlar bu akşam hiç eyalet kaybetmeden 3 eyaleti kazanmaları durumunda 50-50 bir eşitlik oluyor ve bu başkan yardımcısının oyuyla bozulabiliyor. Yani Demokratlar 4 eyaleti maviye çevirmek zorundalar. Bu seçim için Alaska, Kansas, Iowa, Maine, Ohio, Texas, Michigan ve North Carolina savaş alanı eyaletler olarak gösterilebilir. Özellikle Iowa ve Kansas’da yarışın çetin geçmesi muhtemel. Teksas’ta 1988’den bu yana, Kansas’ta ise 1932’den bu yana Demokrat bir senatör seçilmediğini belirtmekte fayda var.
Anketler yanılacak mı?
Anketlerin başarısı ABD’de seçimden seçime çok fark ediyor. Mesela 2024 seçimlerinde tahminler aşağı yukarı doğru çıkmıştı. Yine de 2024’te bile Cumhuriyetçilerin oyları sonuçtan biraz eksik gösterildi. Bunu illa ki art niyet olarak da görmemek lazım. Cumhuriyetçiler genelde kırsalda güçlüyken kentli olanları liberal ortamlarda kendilerini gizlemeyi tercih ediyor. Bu da anketçilerin işlerini zorlaştırıyor.
Anketlerin her şeye rağmen Demokratlar adına biraz iyimser olması söz konusu. Ancak yine de ara seçimlerde pusulada Trump’ın adının olmaması cumhuriyetçi kitleleri hareketsiz bırakıyor. Kırmızı dalganın beklendiği 2022 ara seçimlerinde bu gerçekleşmeyince Trump’ın havasının söndüğü iddia edilmiş, yeni bir lider arayışına bile girilmişti. Bu akşam da Cumhuriyetçilerin katılımı tahminlerin altında kalabilir.
2028’e giden yol
Bu arada seçimlerin kongreyi belirlemenin ötesinde önemli bir görevi daha var; iki parti için de 2028’e giden yolu belirleyecek. Demokrat Parti, her ne kadar Trump’ın hatalarından ötürü ilgi çekmeye başlamış olsa da büyük sorunlarla uğraşıyor. Partide hem bir liderlik hem de ideolojik bir boşluk söz konusu.
2024 hezimeti sonrası Chuck Schumer, Kamala Harris ya da Clintonlar gibi merkez Demokratlara tepki büyürken ilerici solda yeni bir damar ortaya çıktı. Başını önce New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin, sonraysa Michigan’daki Senato adayı Abdul El Sayed’in çektiği 2026 model sol hareket, öncekine nazaran kimlik siyasetini daha az konuşuyor ve Cumhuriyetçileri zayıf noktalarından vuruyor; ekonomi ve İsrail.
2026 ara seçimlerinin en belirleyici faktörleri de bu iki tartışma konusu. İran Savaşı’na bağlı petrol fiyatları, Rusya – Ukrayna Savaşı’na bağlı Diesel fiyatları ve yapay zeka patlaması sonrası giderek büyüyen data centerların aşırı elektrik tüketimine bağlı olarak bir elektrik faturası krizi sandık başına gidecek Amerikalıların canını sıkıyor.
Birinci Trump döneminde ilk yıllarda iyi giden ekonomi pandemi sonrası tepe taklak olmuş ve bu Trump’a seçime mal olmuştu. Şimdi ise Trump, kendinden bağımsız gelişen krizlerden değil, kendi başarısızlığından ötürü sorumlu tutuluyor. İran Savaşı’nı kendi başlattı. Ukrayna konusunda verdiği barış sözünü tutamadı.
El Sayed ve ilerici solcular, kamuoyu önüne yaşam pahalılığıyla mücadele ve İsrail’e desteğin kesilmesi sözüyle çıktılar. Bu da genel toplumda karşılık buldu. Ancak her seçimde olduğu gibi önemli olan savaş alanı eyaletlerindeki bağımsızlar.
İsrail meselesi
Demokrat Parti’nin ana aksı, partinin İsrail’den uzaklaşmasından rahatsız. Partinin lideri olarak adlandırabileceğimiz Chuck Schumer, “benim görevim solcuları İsrail’in yanında tutmak” bile demişti.
Ancak merkez Demokratlar, son dönemki başarısızlıklarından ötürü ilerici solculara savaş açmaktan şimdilik imtina ediyorlar. Eski zamanlarda Bernie Sanders’a uyguladıkları baskı ve umursamaz tavırlar artık tabanda tolere edilebilecek gibi gözükmüyor.
Tabii arada aykırı sesler yok değil. Mesela Michigan’ın Demokrat Temsilciler Meclisi üyesi Haley Stevens, seçime yalnızca günler kala dayanamadı ve Sayed’den desteği çekmesi yetmezmiş gibi Cumhuriyetçi rakibi Mike Rogers’a destek açıkladı!
Stevens, partisinde ciddi şekilde kınanırken kararını “Sayed’in onu kampanyaya dahil etmemesine” bağlamıştı. Stevens’a yakın olanlar kendisi Yahudi olmasa da öyle olan nişanlısı tarafından baskı altına alındığını bile iddia ettiler.
O ve Pensilvanya senatörü John Fetterman gibi radikal siyonistler parti içi değişime direnmeye çalışıyorlar.
Bu seçimin önemli bir sonucu da “Woke 2.0” olarak da tanımlanan bu yeni ilerici sol akımın kaderi olacak. El Sayed, zaten Demokratlardaki bir koltuğu savunmaya çalışıyor. Anketlerde durumu iyi gözüküyor. Ancak bir sürpriz olur ve kaybederse Demokratların Senato hayali mucizelere kalır ve ötesinde ilerici solcuların parti içindeki momentumu bir anda yok olabilir. Neticede El Sayed’le birlikte büyük kentler dışında bu yeni ilerici sol ilk kez bir imtihan görmüş olacak.
Rubio bekliyor
Bu seçim Trump kabinesinde devam eden sessiz yarış içinde önemli bir anlam taşıyor. Eğer Cumhuriyetçiler bir hezimet yaşarsa 2028 adaylığı için mücadele eden Rubio ve J.D Vance eskisi kadar istekli olmayabilir. Toplumda başarısız kabul edilecek bir Trump döneminin sorumluluğuyla seçime girmek büyük risk olacaktır. Bu durum Biden’ın hatalarını üstlenmiş Kamala Harris’e yenilgi getirdi. Rubio ise kaybedeceği yarışlardan kaçınan bir siyasetçi. Müesses nizamda pek sevilmesinden kaynaklı doğru zamanı bekleyebilir.
Ancak J.D Vance, kariyer basamaklarını Başkan Yardımcısı olarak birden atlamış oldu. Peter Thiel ve çevresinde sevilse de partinin üst kademelerinde o kadar karşılığı yok. Başkan Yardımcısı olduğu için teamül gereği adaylığı parti genelinde tolere edilecektir. Bu yüzden Vance’in her şeye rağmen en büyük şansı 2028.
Topal Ördek
Özetle; ara seçimlerde durum Cumhuriyetçiler için kötü olsa da Demokratlar için de pek iyi değil. 2024’ten beri üzerlerinde bir ölü toprağı var. Pek bir argüman üretmiyorlar. Eskisi gibi Trump’a ses bile çıkarmıyorlar. Parti içindeki merkezci / ilerici solcu bölünmesi belki Cumhuriyetçiler içindeki gürültüden bile fazla olabilir. Trump da kampanyası boyunca bunun üzerine oynadı. Muhafazakar medya ve siyasetçilerin tamamı El Sayed’i Müslümanlığı ve tartışmalı Türk yayıncı Hasan Piker’le yakınlığından dolayı hedef almaktan sakınmadılar.
Eğer Trump bu gece gerçekten bir hezimet yaşarsa Ocak’tan sonra kurulacak yeni kongreyle birlikte uluslararası kararlarda hareket kabiliyeti kısıtlanmış olacak. İran Savaşı’yla ilgili yorum yapmak için ise hala erken. Hem İsrail’de hem de ABD’de ortaya çıkacak politik görüntü savaşın gidişatını da doğrudan etkiler.
Yani sonuç olarak; savaşın kaderi de bu akşam Florida’ya vurabilecek mavi dalgaya bağlı…
Görüş
Gagavuzya’da enerji ve seçim siyaseti: Türkiye’nin imajı üzerinden Rus gazı vaadi

Dr. Violeta Stratan İlbasmış, öğretim görevlisi
Gagavuzya’da 15 Kasım 2026’da yapılması planlanan başkanlık seçimlerine birkaç hafta kala, ucuz doğalgaz vaadi bölgedeki siyasi söyleme yeniden dönüyor. Bu kez söz konusu mesaj, Türkiye, TürkAkım doğalgaz boru hattı ve daha avantajlı koşullarda gaz tedarik etme olasılığıyla ilişkilendiriliyor. Ekonomik vaadin ötesinde bu girişim, jeopolitik bir soruyu gündeme getiriyor: Türkiye’nin imajı, Rusya’nın Moldova Cumhuriyeti’ndeki çıkarlarını desteklemek amacıyla nasıl kullanılabilir?
Jeopolitik boyutları olan bir seçim vaadi
Sosyalist Parti’nin desteklediği Gagavuzya başkan adayı Fiodor Gagauz, 21 Ekim’de yaptığı açıklamada, 22–23 Ekim 2026 tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen Verona Avrasya Ekonomik Forumu’na (Verona Eurasian Economic Forum) davet edildiğini duyurdu. Açıklamasına göre oğlu Dmitri Gagauz, etkinliğe katılacaktı ve Türk ortaklarla, TürkAkım boru hattı üzerinden Gagavuzya’ya daha avantajlı koşullarda doğalgaz tedariki için bir kota ayrılması olasılığını görüşecekti.
Bu girişim, Sosyalist Parti Genel Başkanı ve Moldova Cumhuriyeti’nin eski Cumhurbaşkanı İgor Dodon’un, sosyalistlerin daha ucuz doğalgaz konusunda Rusya ile anlaşmaya vardıklarını ve gazın Moldova Cumhuriyeti sınırına kadar taşınmasını sağlayacak bir şirket arandığını açıkladığı bir dönemde gündeme geliyor. Ancak şu ana kadar kamuoyuna yapılan açıklamalarda somut bir sözleşme, gazın nihai fiyatı, taşıma maliyetleri veya fiili tedarik koşulları hakkında yeterli ayrıntı bulunmuyor.
Türkiye: Rus gazına inandırıcılık kazandırabilecek bir imaj
Türkiye, önemli bir bölgesel aktör ve Moldova Cumhuriyeti de dâhil olmak üzere birçok ülkenin ekonomik ortağıdır. Aynı zamanda TürkAkım boru hattı aracılığıyla Rus gazının Karadeniz üzerinden taşınmasında stratejik bir rol oynamaktadır. Bu konum, enerji güzergâhlarına ilişkin görüşmeler için somut ve inandırıcı bir zemin oluşturmaktadır. Ancak siyasi iletişimde Türkiye’nin imajı, yalnızca bir taşıma güzergâhının tanıtılmasının ötesinde bir işlev görebilir.
Ucuz Rus gazı vaadinin Türkiye ile ilişkilendirilmesi, girişimi kamuoyu nezdinde daha ikna edici hâle getirebilir: Rusya uygun fiyatlı bir kaynağın tedarikçisi, Türkiye ise bu kaynağa erişimi kolaylaştırabilecek bölgesel ortak olarak sunulur. Böylece, çok yönlü ekonomik ve diplomatik ilişkilere sahip bir devletin imajı, nihayetinde Rus gazının tercih edilmesini destekleyen siyasi bir mesajın meşrulaştırılmasına katkıda bulunabilir.
Jeopolitik açıdan Rusya, Moldova Cumhuriyeti’ndeki nüfuzunu korumak ve Rus enerji kaynaklarına bağımlılığın ekonomik faydalar sağlayabileceği düşüncesini cazip tutmak istemektedir. Özellikle hayat pahalılığının ve enerji maliyetlerinin önemli kaygılar oluşturduğu bir bölgede, daha düşük fiyat vaatleri bu anlatıyı besleyebilir. Burada, Moldova Cumhuriyeti vatandaşlarının bir metreküp doğalgaz için 26 Moldova leyi, yani yaklaşık 1,30 avro ödediğini belirtmek gerekir.
Mesajın etkisi, ilgili aktörlerin niyetlerinden bağımsız olarak incelenebilir: Türkiye’nin imajı, Rus gazına ilişkin bir teklifi daha inandırıcı kılmak ve Moskova’nın jeopolitik çıkarlarını desteklemek üzere siyasi amaçlarla kullanılabilir.
İlgili bir örnek: 10 leyden doğalgaz vaadi
Ucuz doğalgaz konusu, Gagavuzya’daki siyasi rekabette ilk kez kullanılmıyor. Moldova Cumhuriyeti’ndeki bankacılık dolandırıcılığı davasında 15 yıl hapis cezasına çarptırılan ve hakkındaki hüküm kesinleşen, firari siyasetçi Ilan Șor’un desteklediği Evghenia Guțul, 2023 yılında metreküp başına 10 ley fiyatla doğalgaz sağlama sözü vermişti. Teklif, yerel “NordGaz-Furnizare” şirketi ve aralarında Türkiye merkezli Zen Solar Enerji şirketinin de bulunduğu bir aracılar zinciriyle bağlantılıydı. O dönemde yayımlanan araştırmacı gazetecilik çalışmaları, tedarik modelinin yapısı ve uygulanabilirliği konusunda soru işaretleri ortaya koymuştu. Sonuçta vaat, tüketiciler açısından açıklanan koşullarda ve belirtilen süre içinde hayata geçmedi.
Bu örnek, ucuz doğalgaz konusunun bir seçim aracı olarak ne kadar etkili olabileceğini ve yabancı şirket ya da ortakların isimlerinin bir teklifin etrafında güvenilirlik algısı oluşturulmasına nasıl katkıda bulunabileceğini gösteriyor. Ancak önceki bir tedarik modelinde Türk bir şirketin yer alması, tek başına Türkiye devletinin sürece dâhil olduğunu veya Rusya tarafından yürütülen bir koordinasyon bulunduğunu kanıtlamaz.
Fiyatın ötesinde: Siyasi kazanç kimin?
15 Kasım seçimleri yaklaşırken ucuz doğalgaz vaadi, aynı anda iki düzlemde işlev görebilir. Ekonomik düzlemde seçmenlere daha düşük faturalar beklentisi sunar. Siyasi düzlemde ise bölgenin sorunlarına çözümün, Rusya ile enerji ilişkilerinde ve bu seçeneği uygulanabilir gösteren ortaklıklarda aranması gerektiği düşüncesini güçlendirebilir.
Türkiye’nin adının anılması, bu mesaja önemli bir boyut katmaktadır. Teklif, yalnızca Rus gazıyla bağlantılı bir girişim olarak sunulmak yerine, etkili bir bölgesel devlet ve mevcut bir enerji güzergâhıyla ilişkilendirilmektedir. Böylece Türkiye’nin imajı, Moskova ile enerji bağlarının sürdürülmesini destekleyen söyleme hizmet eden bir vaadin meşrulaştırılmasında rol oynayabilir.
Bununla birlikte TürkAkım boru hattının varlığı, Gagavuzya’nın otomatik olarak ayrıcalıklı bir fiyatla doğalgaza erişebileceği anlamına gelmez. Böyle bir teklif: sözleşmeleri, tedarikçileri, taşıma kapasitesini, düzenleyici çerçeveye uyumu ve nihai maliyet konusunda şeffaflığı gerektirir. Doğrulanabilir belgeler ve açık tedarik koşulları ortaya konulana kadar bu vaat, siyasi bir vaat olarak kalmaktadır.
Asıl mesele, yalnızca Gagavuzya’nın daha ucuz doğalgaz alıp almayacağı değil, bu vaadin nasıl kurgulandığıdır. Bir seçim teklifinin inandırıcılığını artırmak amacıyla Türkiye’nin imajı Rus gazıyla ilişkilendirildiğinde, sağlanabilecek kazanım ekonomik alanı aşabilir ve Rusya’nın Moldova Cumhuriyeti’ndeki jeopolitik çıkarlarının desteklenmesine katkıda bulunabilir.
Görüş
İsrail seçimleri: Direksiyondaki değişebilir ama istikamet aynı

Haider Al-Aila, Abu Al-Amir
İsrail seçimlerini sağ ile sol arasında bir mücadele olarak görenler yanılıyor. Alışılageldik siyasi anlamıyla İsrail solu, sandıkta ağırlığı olan bir güç olmaktan çıkalı çok oldu. Asıl yaşanan, bizzat Siyonist blokun kendi içindeki bir hesaplaşma: Binyamin Netanyahu ve müttefiklerinin temsil ettiği katı dinci ve milliyetçi sağ ile onu tasfiye ederek siyaset sahnesini yeniden kurmak isteyen seküler ve merkez sağ karşı karşıya geliyor.
İsrail sağını yönetme zanaatında yıllar içinde ustalaşan Netanyahu, asıl zaafının yalnızca Likud’un olası yenilgisinde değil, sağ blokun dağılmasında yattığını gayet iyi biliyor. Knesset’e girmek için yüzde 3,25’lik seçim barajının aşılmasını ve hükümet kurmak için 61 sandalyelik çoğunluğu zorunlu kılan İsrail seçim sisteminde, barajın altında kalacak küçük sağ hizipler, blokun iktidar için ihtiyaç duyduğu sandalye sayısını elinden alabilir. Tam da bu nedenle Netanyahu, son haftalarını uç partileri bir araya getirmeye ve sağ oyların bölünmesini önlemeye adadı.
Seçimlerin temel çelişkisi de burada düğümleniyor: Netanyahu’nun cephesi rakiplerine kıyasla ideolojik açıdan çok daha belirgin hatlara sahip olsa da belirgin biçimde daha kırılgan. Milliyetçi, dinci ve Haredi hizipleri aynı çatı altında toplasa da bu gruplar zorunlu askerlik, din-devlet dengesi, yargı yönetimi ve hatta Netanyahu’nun şahsi siyasi istikbali gibi meselelerde derin görüş ayrılıkları yaşıyor.
Buna karşılık, Naftali Bennett ve Yair Lapid’in zayıflayan etkisiyle liderliğin giderek Gadi Eisenkot’a kaydığı muhalif cephe ise yekpare bir ideolojik hareket niteliği taşımıyor. Aksine, öncelikli olarak tek bir amaç etrafında kenetlenen geniş bir koalisyondan ibaret: Netanyahu’yu iktidardan indirmek.
Eisenkot; siyasi merkeze, seküler sağa ve güvenlik meseleleri ile siyasi uzlaşılara dair hâkim Siyonist mutabakattan kopmadan Netanyahu’yu değiştirmek isteyen seçmene hitap etmeye çalışıyor. Nitekim Eisenkot’un kendisi de öngörülebilir gelecekte bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını desteklemiyor.
Günümüz İsrail siyasetinin çıplak gerçeği burada yatıyor: Sandığa giden seçmenler Filistin meselesine dair taban tabana zıt iki vizyon arasında değil, 7 Ekim’in ardından İsrail’i yönetmeye dönük birbiriyle yarışan yaklaşımlar arasında bir tercih yapıyor.
Netanyahu’nun seçmene verdiği mesaj net: Güvenlik, tavizsiz ve özür dilemeyen bir sağ duruş gerektirir. Eisenkot ise farklı bir eleştiri yöneltiyor: Sorun İsrail’in askeri kabiliyetinde değil, bu gücü kötü yöneten ve 7 Ekim saldırılarını engelleyemeyen liderliktedir. Ona göre kurumlara duyulan güveni ve devlet ciddiyetini yeniden tesis etmek için liderliğin değişmesi şart. Böylece 7 Ekim zafiyetlerinin hesabı, Netanyahu’ya karşı yürütülen kampanyanın ana muharebe alanına dönüşüyor.
Ne var ki Eisenkot’un bloku da kendi iç çelişkilerini barındırıyor. Birleşik bir siyasi hareket olmaktan uzak olan bu yapı, uzun vadeli ortak bir gündemden yoksun aktörlerin kurduğu gevşek ve pragmatik bir ittifak görünümünde. Rakamları azami düzeye çıkarmak isteyen bazı muhalefet partileri, boşa gidecek oyları en aza indirmek amacıyla artık oy paylaşımı anlaşmalarını koordine etmeye başladı bile.
Bu dinamik, “Arap ikilemini” de doğrudan öne çıkarıyor.
Yahudi partilerin oluşturduğu iki bloktan biri 61 sandalyelik çoğunluğa ulaşamazsa, Knesset’in Arap üyeleri ya bir hükümet koalisyonuna katılarak ya da dışarıdan destek sunarak dengeleri belirleyecek güce erişebilir. Bu, hafife alınacak bir değişken değil; özellikle önceki seçimlerde genel ortalamanın bir hayli altında kalan Arap yurttaşların katılım oranının yükselmesi, sandalye dağılımını kökten değiştirebilir.
Ancak buradaki derin çelişki şu: Netanyahu karşıtı güçler Arap seçmeni sandığa gidip “demokrasiyi kurtarmaya” çağırırken, Siyonist müesses nizamın geniş kesimleri onları hâlâ meşru bir hükümet ortağı olarak görmeyi reddediyor. Nitekim Netanyahu’yla kıyasıya rekabet eden Bennett, 2021’de bizzat bir Arap partisinin desteğine dayanan hükümetin başında yer almasına rağmen, yalnızca Siyonist partilerden oluşan bir koalisyon şartını açıkça dile getirdi.
Dolayısıyla Eisenkot cephesi hükümet kurabilmek için Arap desteğine muhtaç kalırsa, elde edeceği seçim zaferi siyasi bir riyakârlıkla gölgelenebilir: Netanyahu devrilir, fakat Arap vekiller (örneğin Mansur Abbas’ın bloku) devlet politikalarını şekillendiren gerçek ortaklar olmak yerine yeniden salt aritmetik bir kaldıraca indirgenir.
Filistinliler açısından, Netanyahu’nun devrilmesinin İsrail sağının sonu veya İsrail barış cephesinin yeniden dirilişi anlamına geldiği yanılgısına kapılmamak hayati önem taşıyor. Filistin meselesi, İsrail başbakanının adından çok daha derinde duruyor.
Netanyahu koltuğunu kaybedebilir, Eisenkot yükselebilir, Bennett dönebilir ve farklı yüzlerden müteşekkil yeni bir kabine kurulabilir. Ancak İsrail toplumundaki hâkim eğilim, özellikle 7 Ekim’den sonra, başkenti Kudüs olan bağımsız bir devlete dair Filistin hakkını tanıyan her türlü siyasi çözümden tümüyle kopmuş durumda.
Yaklaşan İsrail seçimleri, özünde sağ ile solun bir mücadelesi değil. Bir yanda mevcut güzergâhta Netanyahu ile yola devam etmek isteyen bir sağ hizip, diğer yanda ise aracı aynı yolda tutarak yalnızca hızını ve sürüş tarzını değiştirmeyi, ama şoförü değiştirmeyi hedefleyen bir başka sağ hizip yarışıyor.
Filistinlilerin çıkarması gereken asıl ders burada: İsrail’in sandığından bir mucize beklememek. Gerçek bir dönüşüm, Başbakanlık koltuğunda kimin oturduğuyla değil; İsrail toplumunun 7 Ekim’e ve sonrasına yol açan derin seyirle yüzleşmeye hazır olup olmadığıyla ölçülebilir.
Direksiyondaki değişebilir, sürüş tarzı farklılaşabilir; fakat Filistinliler için can alıcı soru bakidir: İstikamet hiç değişecek mi?
Filistinlilerin açıkça kavraması gereken gerçek budur: Netanyahu sorunun ne bütünüdür ne de gidişi nihai çözümdür. Değişim bayrağı altında yürüyen rakipleri bile, Filistin haklarına karşı her geçen gün daha da sağcılaşan, katılaşan ve husumet besleyen bir toplumsal ve siyasi paradigma dahilinde hareket ediyor.
Diplomasi2 hafta önce“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri
Görüş2 hafta önceFransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma
Dünya Basını2 hafta önceProf. Wolff: Batı sömürgeciliğin sonuna geldiğini inkar ediyor
Söyleşi2 hafta önce“AfD, Alman büyük sermayesindeki iç çelişkinin bir ifadesi”
Dünya Basını2 hafta önceAmerika inkâr girdabında: Üç düşünürden sistemin çöküşüne dair uyarılar
Asya1 hafta önceMao gafı krize yol açtı: Mbappe özür diledi, Çin’de boykot başladı
Asya2 hafta önceÇinli matematikçi Sun çözülmemiş bin hipotez için ödül koydu
Ortadoğu1 hafta önceYBŞ, Irak ordusuna katılacak










