Görüş

Trump yönetiminin Rusya-Ukrayna politikası çıkmaza girdi

Yayınlanma

23 Temmuz’da Rusya ile Ukrayna arasındaki üçüncü tur görüşmeler Türkiye’nin İstanbul şehrinde başarıyla sona erdi. Taraflar, karşılıklı olarak 250 savaş esirini değiş tokuş etmeyi kabul etti ve yakın zamanda 1200’den fazla savaş esirinin daha değiş tokuş edilmesi konusunda anlaştı. Ayrıca, Rusya tarafı siyasi, insani ve askeri konularla ilgili üç çalışma grubu kurulmasını önerdi, Ukrayna tarafı da bunu kabul etti. Aynı gün taraflar 500 savaş esirinin değişimini tamamladı. Bu gelişme, ABD Başkanı Trump’ın Rusya-Ukrayna çatışmasını “kısa ve hızlı” bir şekilde sona erdirme çabasının başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından, Rusya ve Ukrayna’nın müzakere inisiyatifini yeniden ele geçirdiğini gösteriyor.

Rusya ve Ukrayna yeni bir esir değişimi gerçekleştirip dördüncü tur müzakerelere devam edeceklerini ifade ettikleri sırada, ABD Ukrayna’ya yönelik 3.22 milyar dolarlık bir askeri yardım paketini onayladığını duyurdu. Bu paket, Ukrayna’nın hava savunma kapasitesi ve zırhlı araç gücünü artırmayı amaçlıyor. Ukrayna’ya yönelik askeri yardıma devam edilmesi, yalnızca Trump yönetiminin Rusya-Ukrayna çatışması politikasındaki kırılma belirtilerini güçlendirmekle kalmadı, aynı zamanda ABD’nin son altı aydaki baskın müdahalesinin çıkmaza girdiği anlamına geliyor.

Ancak Trump yönetimi, Rusya-Ukrayna çatışmasında kenarda kalmak istemiyor gibi görünüyor; bunun yerine dolaylı yollarla Rusya’ya baskı yaparak taviz koparmaya çalışıyor. ABD Hazine Bakanı Bessent, 21 Temmuz’da CNBC’ye verdiği röportajda, ABD’nin Çin’in Rusya ve İran’dan yaptığı enerji alımlarını müzakere konularına dahil etmeyi planladığını söyledi.

Analistler, Bessent’ın bu sözlerinin ABD’nin Çin-ABD müzakerelerini jeopolitik bağlamda Çin-Rusya/İran ilişkileri eksenine kaydırmayı amaçladığını gösterdiğini, ve “ikincil yaptırımlar” ve “uzun kol yargısı” yoluyla “bir taşla üç kuş vurmayı” hedeflediğini belirtiyor: Çin’in büyük miktarda ABD enerji ithalatı yapmaya zorlanarak ikili ticaretin dengelenmesi; Çin’in enerji ithalat yapısını yeniden şekillendirmesiyle Rusya ve İran’a yönelik ekonomik kıskacın sıkılaştırılması; ve böylece ABD’nin jeopolitik kazanç elde etmesi.

Çin-ABD ve ABD-İran ilişkileri bir kenara bırakıldığında, ABD’nin Rus enerji ihracatını – özellikle Çin’e yapılan ihracatı – Çin-ABD ticaret müzakerelerine dahil etmesi, özünde Rusya’nın ana enerji ihracat kanalını kapatma, karşı tarafı Rusya-Ukrayna meselesinde taviz vermeye zorlama ve ABD enerji ihracatını artırarak Trump’ın Rusya-Ukrayna politikasına puan kazandırma girişimidir.

Rusya, Rusya-Ukrayna çatışması nedeniyle Avrupa’daki ana pazarını kaybettikten sonra, Çin başlıca alıcı hâline geldi; Çin-Rusya enerji ticareti doğal olarak Rus ekonomisinin ve savaş kapasitesinin önemli döviz kaynağı oldu. 2024 yılında Çin-Rusya ticaret hacmi 244.8 milyar doları aştı, bu rakam 2022’deki 190.271 milyar dolarlık hacmin iki katına çıktı. Bu ticaretin 113 milyar doları enerji alanındaydı ve 2023 yılına göre %20 artış gösterdi.

İlgili istatistikler, Rusya’nın petrol ihracatının %47’sinin, kömür ihracatının %44’ünün ve doğalgaz ihracatının %21’inin Çin’e gittiğini gösteriyor. 2025 Haziran ayı itibariyle, Çin’in ithal ettiği Rus enerjisi, Rusya’nın aylık ihracat gelirinin %38’ini oluşturdu. Moskova Borsası verilerine göre, savaş öncesinde %1 olan döviz piyasasındaki RMB (Çin Yuanı) oranı %99.6’ya fırladı; günlük işlem hacmi 70 milyar RMB’yi aştı. Görüldüğü üzere, Trump yönetiminin özellikle enerji alanındaki Çin-Rusya ticaretini hedef alması, Rusya’nın “Aşil topuğu”nu isabetle tespit ettiğini gösteriyor.

14 Temmuz’da Trump, NATO Genel Sekreteri Rutte ile görüşmesinde, Rusya’nın 50 gün içinde Ukrayna ile bir barış anlaşmasına varamaması hâlinde, ABD’nin Rusya’ya %100 gümrük vergisi uygulayacağını ve Rusya ile ticareti sürdüren bazı ülkelere sözde “ikincil yaptırımlar” uygulayacağını açıkladı.

Bilindiği üzere, Rusya zaten ABD’nin ana ticaret ortağı değildi; Rusya-Ukrayna çatışması öncesinde taraflar arasındaki en yüksek ticaret hacmi yaklaşık 50 milyar dolar civarındaydı ki bu da Rusya’nın Avrupa ile olan ticaretinin onda biri kadardı. Çatışma başladıktan sonra, Rusya-ABD ticareti neredeyse tamamen sıfırlandı. Bu nedenle, Trump yönetiminin Rusya’ya gümrük vergisi savaşı tehdidi pratikte anlam taşımıyor. Ancak, Rusya ile ticareti sürdüren özellikle başlıca ticaret ortaklarına yönelik “uzun kol yargısı” ve “ikincil yaptırımlar” Rusya’nın enerji ihracatına ölümcül darbe vurabilir ve savaş potansiyelini kökten zayıflatabilir.

Trump yönetimi, iktidara geldikten altı ay sonra rotasını değiştirerek Rusya’ya dolaylı “kan kaybı” yaptırımları uygulamaya başladı. Bu durum, yalnızca Rusya-Ukrayna politikasının düzensiz ve karmaşık olduğunu değil, aynı zamanda bu çatışmayı hızlıca çözmeye yönelik “kes-yapıştır” tarzı politikanın çıkmaza girdiğini de göstermektedir. Ayrıca bu politikanın sistematik düşünceden ve derinlemesine bir planlamadan yoksun olduğunu, sert bir duvara çarptığında da öfkeyle tepki verdiğini ve nihayetinde “hastalık anında rastgele tedavi” gibi kaba ve zorba bir tutuma dönüştüğünü ortaya koymaktadır.

Trump, seçimden önce göreve geldikten sonra Rusya-Ukrayna çatışmasını bir gecede kolayca bitirebileceğini övünerek iddia etmişti. Göreve geldikten sonra, bu çatışmayı dış politikanın öncelikli maddesi hâline getirerek yalnızca ABD-Rusya ilişkilerini hızla iyileştirmeye çalışmakla kalmadı, aynı zamanda Avrupa’daki ortaklarını terk ederek Ukrayna’ya baskı yaptı ve toprak tavizi vermesi yoluyla çatışmayı hızla çözmeyi amaçladı. Ancak başka ülkelerin çıkarlarını feda ederek Amerikan hegemonyasını inşa etmeye çalışan bu dürtüsel ve pazarlıkçı dış politika başarısız olunca, Trump kendine özgü sert ve siyah-beyaz yaklaşımıyla öfkesini “hayal kırıklığı yaratan” Rusya’ya yöneltti.

Bir yandan Trump yönetimi önceki politikasını gözden geçirerek Ukrayna’ya askeri yardımı sürdürdü ve NATO çerçevesinde Avrupa üyesi ülkelere savunma bütçelerini GSYİH’lerinin %5’ine çıkarmaları için baskı yaptı; diğer yandan Avrupa’daki ortaklarından Ukrayna savaşına daha fazla ABD silahı satın alarak katılım göstermelerini istedi. Bu uygulamalar, yönetimin ilk baştaki “Rusya’ya yakın, Avrupa’ya mesafeli, Ukrayna’yı gözden çıkaran” politikasından vazgeçip “Rusya’dan uzak, Avrupa’ya yakın, Ukrayna’ya destek” şeklinde yeni bir yöne döndüğünü gösteriyor.

Bu tür “sarkaç tarzı” bir değişim, Trump yönetiminin dış politikasının stratejik öngörü, uzun vadeli planlama ve sistematiklikten yoksun olduğunu gösteriyor. Daha ziyade anlık çözümler üretmeyi amaçlıyor. Bu yaklaşım, esasen kampanya vaatlerini yerine getirmeye ve seçim politikasına hizmet etmeye yönelik olup, ABD’nin genel çıkarları ya da küresel stratejileri doğrultusunda şekillendirilmemektedir. Tam da bu “güven vermeyen” tutum nedeniyle, Rusya ve Ukrayna Beyaz Saray’ın direktifleri doğrultusunda hareket etmeyi reddetti ve kendi ulusal çıkarlarına, güç dengelerine ve savaş alanındaki duruma göre pozisyon aldı.

Rusya-Ukrayna savaşının “Afganistanlaşması”, yani uzun süreli ve çıkmaz bir hale gelmesi, artık kısa vadede değiştirilemeyecek genel bir eğilim hâline geldi. Saha düzeyinde, Rusya ezici bir üstünlük elde etmiş ve hedeflediği Ukrayna topraklarını neredeyse tamamen kontrol altına almıştır. Askerî üstünlüğünü de giderek genişleterek Ukrayna’yı ve Avrupa’yı bu yeni gerçekliği kabul etmeye zorlamaktadır. Stratejik düzeyde ise, Ukrayna her ne kadar insan kaynağı sıkıntısı yaşasa da hâlâ ülkesinin yarısına yakınını elinde tutmakta ve Rusya ile mücadele etmeye devam edebilmektedir. NATO üyesi Avrupa ülkeleri – özellikle Almanya, İngiltere ve Fransa – Ukrayna’ya sonuna kadar destek verme yönünde artan bir kararlılık ve fiili çaba sergilemektedir.

Dolayısıyla, Rusya-Ukrayna savaşının nihai belirleyici gücü yeniden Avrupa kıtasına, yani Rusya ve Ukrayna’nın savaş alanına ve müzakere masasına dönmüştür. ABD, artık belirleyici bir faktör olmaktan çıkmıştır. Trump yönetimi açıkça Demokrat Parti’nin Ukrayna’yı güçlü şekilde destekleyen politikasını benimsemeyecektir. Bunun yerine, ticaret müzakereleri, ekonomik yaptırımlar ve “uzun kol yargısı” gibi yollarla Rusya’yı sınırlamaya çalışacaktır. Bu “dolaylı Ukrayna kurtarma” yöntemi doğrudan savaşla ilgili olmasa da, Çin ve Hindistan gibi Rusya’nın enerji ticareti ortaklarını kapsadığı ve ABD-Çin, ABD-Hindistan ilişkilerindeki karmaşık çıkarları içerdiği için, Trump yönetiminin tüm arzularını gerçekleştirmesi muhtemelen mümkün olmayacaktır.

Başka bir deyişle, Trump yönetiminin Rusya-Ukrayna çatışmasına ilişkin yeni politikası, cephedeki durumu kökten değiştirme konusunda “uzaktaki suyun yakındaki susuzluğu giderememesi” gibidir. Sonuç olarak, Ukrayna ve Avrupa’daki ortakları artık Rusya ile stratejik bir mücadeleye girmek zorunda kalmaktadır: Hem şiddeti kontrol edilebilir düzeyde tutulan bir vekâlet savaşını sürdürmekte hem de doğrudan müzakereler yoluyla Ukrayna açısından zararı sınırlamayı, genel çatışmayı ise soğutmayı ve hatta bir ateşkese ulaşmayı hedeflemektedirler.

23 Temmuz’da Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski, “İstanbul buluşmasının önceliği liderler toplantısına hazırlık… Ukrayna, Rusya ile konuları ilerletmek için daha fazla fırsat umuyor ve hiçbir şansı asla boşa harcamayacaktır” dedi. Bu açıklama, Ukrayna yönetiminin Rusya-Ukrayna çatışması ve savaşının nihai çözümünün iki ülke liderinin anlaşmasına bağlı olduğunu fark ettiğini göstermektedir. Rusya Devlet Başkan Yardımcısı Medinski, üçüncü tur İstanbul görüşmelerinin ardından yaptığı açıklamada, liderler zirvesinin yalnızca anlaşmanın tam anlamıyla tartışılmasından sonra yapılabileceğini vurguladı. “Liderler toplantısı, bir anlaşmanın son noktası olmalıdır, şu anda yaptığımız gibi ayrıntıları tartışmak için değil.”

Zili çalan kişi onu çözmelidir. Sonuç olarak Trump yönetiminin Rusya-Ukrayna savaşına yönelik politikası, ABD’nin kısa vadeli çıkarlarına hizmet etmektedir; Rusya ve Ukrayna’nın temel çıkarları ile uzun vadeli ilişkilerini gözetmemektedir. Rusya-Ukrayna savaşı ve çatışması temelde Moskova ile Kiev arasındaki güç, irade ve akıl mücadelesine bağlıdır. Savaşın geleceğine dair genel çerçeve şimdiden belirmeye başlamıştır: Ukrayna’nın NATO’ya katılması ya da kaybettiği toprakları geri alması pek mümkün görünmemektedir; en olası senaryo, Kore Savaşı’nın sona erme modelinin benimsenmesi, yani tarafların fiilî çatışma hattı boyunca bir ateşkes anlaşması imzalaması ve mevcut sınır değişiklikleri meselesini gelecek nesillere ve zamana bırakmaları olacaktır.

Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.

Çok Okunanlar

Exit mobile version