Dünya Basını
Vali Nasr: İran savaşı kaçınılmaz görüyor
İran neden savaşa oynuyor?
Vali Nasr, ABD Dışişleri Bakanlığı Eski Başdanışmanı
Financial Times, 20 Şubat 2026
ABD, İran’a karşı büyük çaplı bir askerî saldırı başlatmaya hazırlanıyor gibi görünüyor. İki ülke arasındaki son görüşme turu, İran için savaşı önleme fırsatıydı; ancak Tahran, Washington’a kayda değer bir öneri sunmadı. Bunun nedeni, İran yöneticilerinin aşırı inatçı olmaları ya da eski düşünce kalıplarına saplanıp kalmaları değil. Aksine, diplomasiye giderek daha az güveniyor ve savaşın kaçınılmaz olduğuna inanıyorlar. Görüşmeleri bir çözümden ziyade bir tuzak olarak görüyor; kaçınılmaz bir savaşın, zayıf bir anlaşmadan daha arındırıcı olacağını düşünüyorlar. Odaklandıkları şey savaşı nasıl yönetecekleri ve hatta bunu kendi lehlerine nasıl kullanabilecekleri.
İran’ın Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney, ABD başkanına derin bir güvensizlik duyuyor. 2015 nükleer anlaşmasını terk eden ve cezalandırıcı yaptırımlar uygulayan kişi Donald Trump’tı; bu yaptırımlar, Tahran’ın iç huzursuzluğun nedeni olarak gördüğü döviz krizine yol açtı. Ardından geçen yaz, devam eden nükleer görüşmeler sırasında İsrail’in İran’a saldırmasına yeşil ışık yaktı ve sonrasında İran’ın nükleer programını bombaladı.
Geçtiğimiz aralık ve ocak aylarında protestocular sokaklara döküldüğünde Trump, onları İslam Cumhuriyeti’ni devirmeye teşvik etti ve bu hedefe ulaşmak için ABD askerî desteği sözü verdi. İran hükümeti, rejim değişikliğini önlemek amacıyla protestoları sert biçimde bastırdı. Bu baskının ardından ABD yeni bir nükleer anlaşma talep etti. Bu nedenle Tahran’daki liderler, Trump’ın gerçekten bir anlaşma yapmak istediğine ikna olmuş değiller ve hâlâ kendilerini devirmeyi amaçladığından endişe ediyorlar.
Tahran açısından turnusol testi şu: görüşmeler ve olası bir anlaşma, İran’a saldırılmayacağını garanti etmeli; ABD anlaşmaya bağlı kalmalı ve yaptırımları kaldırmalı; ayrıca İran’ın sivil amaçlı uranyum zenginleştirme hakkından vazgeçmesini talep etmemeli. Ancak son iki görüşme turunda bu uzlaşılardan hiçbirinin masada olmadığı görülüyor. Bunun yerine ABD, İran’dan yalnızca nükleer programını değil, aynı zamanda füze kapasitesini ve bölgesel vekil güçlerini de terk etmesini istiyor.
Bu talepleri kabul etmek, rejim değişikliği olasılığını daha da artıracaktır. Kısacası ABD, İran’ın karşı karşıya olduğu ağır koşulları — yoğun ekonomik baskıyı ve sürekli savaş tehdidini — ortadan kaldırmadan, ülkenin tamamen silahsızlandırılmasını talep ediyor. İran hükümeti, böyle bir durumda ya hızlı bir çöküş ya da yavaş bir ölümle karşı karşıya kalmaktan korkuyor — tıpkı Birinci Körfez Savaşı sonrasında Saddam Irak’ının yaşadığı akıbet gibi.
İran diplomasisinin amacı yalnızca savaştan kaçınmak değil, bu koşulları değiştirmektir. Tahran’da giderek güçlenen bir kanaat, İran’ın müzakere masasında hiçbir şey kazanamayacağı yönünde. Bunun yerine savaşı kabullenmek, onu yönetmeye hazırlanmak ve çatışmanın nihayetinde aradığı değişimi getireceğini ummak gerektiği düşünülüyor — ABD’yi gelecekteki saldırganlık arayışından vazgeçecek ve daha elverişli bir nükleer anlaşmayı kabul edecek noktaya kadar yıpratmak.
Ülke çapındaki ayaklanma ve bunun şiddetle bastırılması, İslam Cumhuriyeti ile öfkeli vatandaşları arasında derin bir yarılma açtı — ve bu durum da rejimin hesaplarının bir parçası. ABD, halkın yeniden ayaklanarak liderlerini devireceğini bekliyor. İran yöneticileri ise bunun tersini umuyor: savaşın vatansever bir coşku yaratacağını ve milliyetçiliğin galip geleceğini.
Savaşa bel bağlamak tehlikelidir ve İran yöneticileri durumu ciddi biçimde yanlış okuyor olabilir. Ancak sırtı duvara dayanmış bir rejim, en riskli adımları atmaya en yatkın olandır. Tahran açısından geçen yıl yaşanan 12 günlük savaş bir yenilgi değildi; üstün askerî güçleri, savaş hedeflerinin tamamını gerçekleştiremeden ateşkese zorlamayı başardı. İlk şokun ardından İran, İsrail’in yıkıcı darbelerini absorbe edebildi ve ardından karşılık verdi. Sonunda ateşkes talep eden taraf ABD oldu. İran Devrim Muhafızları o noktada savaşı durdurmaktan yana değildi; çatışma uzadıkça ve İsrail’in savunmaları zayıfladıkça, artan kayıpların Tahran’a avantaj sağlayabileceğini düşünüyorlardı.
Bu kez İran uzun bir savaşa hazırlanıyor — bölgedeki ABD müttefiklerini ve çıkarlarını etkileyecek, uzayan ve maliyetli bir çatışmaya. ABD büyük bir saldırı başlatsa ve İran’ın ABD güçlerine ya da İsrail’e misilleme kapasitesini zayıflatmayı başarsa bile, Tahran bölgesel vekil güçlerini kullanma ve petrol tesislerini ile enerji tedarik yollarını hedef alma kapasitesini koruyabilir. Hatta ABD, İran’ın cephaneliğini imha etmeden önce Tahran elindeki mühimmatın büyük bölümünü ABD ve müttefiklerine karşı kullanmaya karar vererek savaşı hızla tırmandırabilir.
Tahran, savaş ne kadar uzun sürer ve riskler ne kadar yükselirse, ABD’nin onu sona erdirmek için bir çıkış yolu arama olasılığının o kadar artacağını hesaplıyor olabilir. Bu durumda müzakereler, bugün mümkün olandan farklı — ve İran açısından daha arzu edilir — bir sonuç verebilir. Batı’da birçok kişi bu düşünce biçimini, İran’ın yıkımı ve İslam Cumhuriyeti’nin çöküşüyle sonuçlanacak felaket niteliğinde bir yanlış hesaplama olarak yorumlayacaktır. Ancak bunu ciddiye almadan bir kenara itmek de hata olur.