Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Veliaht Prens sığınakta: Suudi ordusu hava savunma kriziyle karşı karşıya

Yayınlanma

Yemen’den gelen hava saldırıları karşısında önleyici füze stokları tükenen Suudi Arabistan, sarayları ve enerji tesislerini korumak için hava savunma bataryalarının yerini değiştiriyor. Wall Street Journal’ın haberine göre havalimanları ve boru hatları isabet alan Riyad yönetiminde Maliye Bakanlığı, savaş harcamaları nedeniyle ülke ekonomisinin 2026 yılında yüzde 3,6 daralacağını öngörüyor.

Suudi Arabistan yönetimi, Ensarullah öncülüğündeki Yemen Silahlı Kuvvetlerinin artan hava harekatları karşısında savunma kalkanını ayakta tutmakta zorlanıyor.

Suudi yetkililer, gelen füze ve insansız hava araçlarını engellemek için kullanılan önleyici hava savunma mühimmatı stoklarının tehlikeli biçimde tükendiğini bildirdi.

The Wall Street Journal gazetesinin yayımladığı habere göre, 41 yaşındaki Veliaht Prens Muhammed bin Selman, güvenlik riskleri nedeniyle sığınaklarla donatılmış ve yoğun koruma altındaki saraylar arasında yer değiştirerek temaslarını sürdürüyor.

Veliaht Prens’in güvenlik protokolleri hakkında bilgi veren yetkililer, Muhammed bin Selman’ın özel eğitimli bir muhafız ekibi tarafından korunduğunu aktardı.

Suudi Veliaht Prens, son olarak salı günü ulusal kan bağışı kampanyasına bizzat katılarak kan verdiği sırada kamuoyu önüne çıktı.

Riyad savunma bataryalarının yerini değiştiriyor

Suudi savunma planlamasını yakından izleyen kaynaklar, Riyad yönetiminin geniş coğrafi sınırlarının tamamına aynı anda hava koruması sağlayamadığını ifade etti.

Yetkililer, eldeki sınırlı sayıdaki hava savunma bataryasını kraliyet sarayları ile kritik enerji altyapı tesisleri arasında kaydırarak konuşlandırdıklarını kaydetti.

Yemen’de Ensarullah denetimindeki bölgelerden en az 500 mil (yaklaşık 800 kilometre) mesafede yer alan başkent Riyad’a yönelik saldırılar, kent merkezinin kimi bölgelerinde çatışma koşullarının yaşanmasına yol açtı.

Başkentin farklı mahallelerinde peş peşe yankılanan patlama sesleri üzerine kent sakinleri binaların sığınaklarına indi.

Hafta içinde havada önlenen balistik bir füzenin şarapnel ve enkaz parçaları, başkentteki bir anaokuluna ve sağlık kompleksine zarar verdi.

Gelişmelerin ardından finans merkezindeki şirket çalışanlarına, bölgedeki bazı uluslararası okullarda eğitim gören öğrencilere ve diplomatik misyon personeline tahliye veya güvenli alanlara sığınma çağrısı yapıldı.

Havalimanı saldırılarında en az 12 kişi öldü

Hafta sonu düzenlenen saldırılarda en az bir füze, başkentin ana giriş kapısı sayılan Kral Halid Uluslararası Havalimanı’na isabet etti.

Doğrudan terminalleri hedef alan patlamalarda en az 12 kişi yaşamını yitirdi, çoğu ağır durumda olan yüzlerce kişi yaralandı.

Havalimanının iki terminalinde ciddi hasar meydana gelirken çatıların bir kısmı çöktü.

Yetkililer, pazar günü uçuşlara kapatılan havalimanına yönelik hava saldırılarının sürdüğünü, 4 numaralı terminale isabet eden bir mühimmatın yeni yaralanmalara ve yangına sebebiyet verdiğini bildirdi.

Ensarullah askeri sözcülüğü ise pazar günü yaptığı açıklamayı yineleyerek, Suudi Arabistan’daki tüm havalimanlarının kendileri açısından meşru hedef sahası içinde yer aldığını duyurdu.

“Asimetrik çatışma riski büyüyor”

Suudi yetkililer, geride kalan yaz aylarında uluslararası basına verdikleri mülakatlarda Yemen sınırındaki güvenlik durumunun bütünüyle kontrol altında olduğunu ileri sürüyordu.

Buna karşılık Suudi Arabistan’ın askeri adımlarına doğrudan karşılık verdiklerini duyuran Yemen Silahlı Kuvvetleri; sivil havalimanlarının yanı sıra Suudi Arabistan’ın ana Doğu-Batı petrol boru hattını ve dev rafineri tesislerini vurdu.

Rice Üniversitesi Baker Enstitüsü Körfez araştırmacısı Kristian Coates Ulrichsen, Suudi liderliğinin elindeki seçeneklerin son derece daraldığını belirtti.

Ulrichsen, “Riyad’ın atacağı her türlü askeri misilleme adımı, Ensarullah’ın hem sembolik hem de fiziki ağır zararlar verme kapasitesine sahip olduğu asimetrik bir çatışma döngüsünün içine çekilme riskini artırıyor” değerlendirmesini yaptı.

ABD Başkanı Donald Trump ise hafta sonunda yaptığı açıklamada Washington’ın Ensarullah ile temas kanallarını açık tuttuğunu söyledi.

Buna karşın ABD ordusunun Suudi Arabistan’ın yürüttüğü askeri operasyonlara dahil olabileceğini ima eden Trump, cumartesi gecesi yaptığı değerlendirmede Yemen merkezli saldırılar için “Yaptıkları çok kötüydü” ifadesini kullandı.

Bakanlık: “Ekonomi bu yıl yüzde 3,6 daralacak”

Devam eden askeri çatışmalar, Veliaht Prens’in petrole bağımlılığı azaltarak turizm ve seyahat sektörünü kalkınmanın merkezine yerleştirme hedeflerine darbe vuruyor.

Riyad’ın ev sahipliğinde bu ay sonunda toplanması öngörülen uluslararası yatırım zirvesinin düzenlenip düzenlenmeyeceği henüz kesinlik kazanmadı.

Yükselen askeri harcamalar bütçe dengesini sarsarken Suudi Arabistan Maliye Bakanlığı, ülke ekonomisinin 2026 yılında yüzde 3,6 oranında küçülmesini bekliyor.

Capital Economics verileri de ekonominin petrol dışı üretici sektörlerinde ikinci çeyrekte ilk çeyreğe oranla daralma yaşandığını ortaya koydu.

Ülkeye giren doğrudan yabancı yatırımlar yılın ilk iki çeyreğinde gerileyerek Veliaht Prens’in Vizyon 2030 hedeflerinde belirlenen düzeylerin hayli altına indi.

Artan savunma ve altyapı onarım maliyetleri, ekonomik çeşitlendirme hamlelerine tahsis edilen kamu kaynaklarını eritme tehlikesi yaratıyor.

Yapay zeka ve teknoloji merkezi kurma hedefleri açısından kritik rol oynayan veri merkezlerinin hava saldırılarında hedef haline gelmesi ise dijital yatırımlara yönelik risk primini yükseltiyor.

Ekonomik baskılar nedeniyle Suudi Arabistan, ocak ayında 2029 Asya Kış Oyunları’nın ev sahipliğinden çekilme kararı almıştı.

Krallık yönetimi, mevcut maliyet tablosu karşısında 2030 Dünya Expo fuarı ile 2034 FIFA Dünya Kupası projelerine finansman yaratma yollarını araştırıyor.

Pakistan ve dünya pazarında hava savunma arayışı

Muhammed bin Selman’ın ABD’ye yönelik 1 trilyon dolarlık dev yatırım taahhüdü ve Donald Trump yönetimiyle kurduğu yakın temaslar, arzu edilen askeri desteği getirmeye yetmedi.

Washington yönetimi, Ensarullah’ın operasyonel baskısını kıracak kapsamlı bir doğrudan askeri müdahaleden kaçınırken sahaya yalnızca askeri danışmanlar göndermekle yetindi.

Suudi askeri kaynaklar, savunma açığını kapatmak isteyen Riyad’ın yakın müttefiki Pakistan’dan acil destek talep ettiğini ve küresel pazarda acil teslimatlı hava savunma sistemleri aradığını dile getirdi.

Suudi yetkililerin ayrıca Yemen sahasında birlikte hareket ettikleri yerel unsurlara destek sağlamak amacıyla yabancı savaşçı temin etme girişiminde oldukları kaydedildi.

Riyad yönetimi bu askeri arayışların eş zamanlı olarak, kontrol edilmesi güçleşen çatışma ortamından çıkış için diplomatik çözüm kanallarını da yokluyor.

Ortadoğu

Eisenkot’tan koalisyon için üç şart

Yayınlanma

İsrail muhalefet lideri Gadi Eisenkot, İsrail’i “Yahudi devleti” olarak tanıma şartıyla koalisyon kapısını açarken Avigdor Liberman henüz başbakanlık desteği vermedi. Netanyahu cephesinin 53, muhalefetin 48 sandalye kazandığı 120 üyeli mecliste, 19 milletvekili çıkaran Arap partilerine yönelik vetolar hükümet kurma çoğunluğuna ulaşılmasını tıkıyor.

İsrail’de muhalefet blokunun lideri Gadi Eisenkot, belirlediği şartları kabul eden her parti veya seçilmiş temsilciyle meclis çoğunluğu oluşturmak amacıyla işbirliği yapabileceğini açıkladı.

Amacının geniş tabanlı, “Siyonist ve devlet sorumluluğuyla hareket eden bir hükümet” kurmak olduğunu belirten Eisenkot, bu ilkeleri benimseyen herkesin potansiyel ortak sayıldığını söyledi.

Eisenkot hükümet ortaklığı için İsrail’in “Yahudi ve demokratik devlet” olarak tanınması, zorunlu askerlik hizmetinin desteklenmesi ve Hamas’ın Gazze’deki altyapısının yok edilmesi gereken bir “terör örgütü” olarak kabul edilmesi şartlarını öne sürdü.

Muhalefet lideri, “Kuracağımız hükümetin kapısı, bu ilkeleri kabul eden her seçilmiş temsilciye açık.” dedi.

İsrail vatandaşı Filistinlileri temsil eden partiler ve 1948 topraklarında yaşayan çok sayıda Filistinli ise Yahudi devleti tanımına karşı çıkarak bütün yurttaşların eşit haklara sahip olduğu bir devlet düzeni talep ediyor.

Sandık sonuçlarının Başbakan Binyamin Netanyahu hükümetine karşı açık bir çoğunluğu kanıtladığını savunan Eisenkot, “Rakamlara nasıl bakarsanız bakın, İsrail vatandaşlarının çoğunluğu, yarım milyondan fazla oy farkıyla, 7 Ekim ve askerlikten kaçış hükümetine karşı, değişimden yana oy verdi.” ifadelerini kullandı.

Hükümetin meclis iradesine dayandığını hatırlatan Eisenkot, “Kimsenin sizi yanıltmasına izin vermeyin: İsrail’de hükümete güvenoyu veren meclistir, tersi değil.” değerlendirmesini yaptı.

Eisenkot, İran’a yönelik askeri saldırıları desteklediğini ancak bu hamlelerin yalnızca İsrail’e yönelik doğrudan, acil ve beklemeye tahammülü olmayan somut tehditler karşısında geçerlilik taşıyacağını kaydetti.

Liberman hükümet kurma görevi için Eisenkot’a garanti vermedi

İsrail devlet televizyonu KAN’ın aktardığına göre, yedi milletvekiline sahip İsrail Evimiz Partisinin lideri Avigdor Liberman, Eisenkot ile bir araya geldi.

Liberman’ın, Cumhurbaşkanı Isaac Herzog ile yapacağı istişarede başbakanlık görevi için Eisenkot’un ismini önereceğine dair herhangi bir taahhütte bulunmadığı bildirildi.

Aynı süreçte Birlikte Partisi lideri Yair Lapid ile de görüşen Liberman, partisinden Oded Forer’in meclis başkanlığı koltuğuna oturmasını şart koşuyor.

Arap partilerinin Forer’in meclis başkanlığına karşı çıkması öngörülürken muhalefet bloku, Liberman’ın başka bir adayın meclis başkanı seçilmesini de engelleyebileceği endişesini taşıyor.

Siyasi tutumunu netleştiren Liberman, bünyesinde Arap partilerinin yer aldığı bir koalisyona katılmayı da Netanyahu ile masaya oturup hükümet kurmayı da reddediyor.

Meclis başkanlığı pazarlıkları birlik hükümeti arayışını tıkıyor

Cumhurbaşkanı Herzog, hükümeti kurma görevi konusunda hangi ismi desteklediklerini belirlemek amacıyla çarşamba günü parti liderleriyle resmi görüşmelere başlayacak.

Herzog, muhalefet partilerinin Netanyahu ile bir araya gelerek ulusal birlik hükümeti kurması yönündeki desteğini daha önce kamuoyuna duyurmuştu.

İktidar kanadından Likud Milletvekili ve koalisyon grup yöneticisi Ofir Katz ise kurulabilecek ortak bir hükümette başbakanlık makamının dönüşümlü yürütülmesi seçeneğini peşinen geri çevirdi.

KAN’ın ulaştığı bilgilere göre Netanyahu cephesi, mevcut Meclis Başkanı Amir Ohana’nın değiştirilmesi veya görevden alınması yönünde adım atılması durumunda birlik hükümeti müzakerelerinin başlamadan biteceğini Eisenkot’a iletti.

Bu hamleyle muhalefetin meclis başkanını değiştirme planı, Netanyahu ile kurulması muhtemel hükümet pazarlıklarının ana düğüm noktası haline geldi.

Arap partileri dışlandığında koalisyon çoğunluğu sağlanamıyor

Ülkede 27 Ekim’de yapılan genel seçimlerde Netanyahu bloku 53 sandalye kazanırken Eisenkot liderliğindeki muhalefet bloku 48 sandalyede kaldı.

Her iki siyasi kanat da 120 sandalyeli İsrail meclisinde tek başına hükümet kurabilmek için zorunlu olan 61 sandalye eşiğine ulaşamadı.

Seçim yarışından 19 milletvekili çıkararak tarihi bir başarı elde eden İsrail vatandaşı Filistinlilerin partileri kilit konuma yerleşti.

Muhalefet bloku ile Arap partilerinin toplam sandalye sayısı 67’ye ulaşsa da Arap partileriyle ortaklık kurulmasına yönelik siyasi vetolar alternatif bir koalisyonun kurulmasını zorlaştırıyor.

Seçim komitesi iktidarın usulsüzlük suçlamalarını geri çevirdi

Netanyahu’nun partisi Likud, sandıktan güçlenerek çıkan Arap partilerinin başarısını Türkiye ve Katar’dan aktarılan mali kaynaklara ve seçimlerde hile yapıldığı iddiasına dayandırdı.

Katar yönetimi bu ithamı tehlikeli olarak nitelerken Filistinli siyasi partiler de usulsüzlük iddialarını kesin bir dille yalanladı.

İsrail Merkez Seçim Komitesi Genel Müdür Vekili Dean Livne, 29 Ekim Perşembe günü yaptığı resmi açıklamada hile iddialarını reddederek “Meclis seçimleri hukuka uygun biçimde gerçekleştirildi.” dedi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

ABD’den Lübnan’a İsrail ile normalleşme şartı

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump’ın, Lübnan’ın İbrahim Anlaşmaları’na katılması şartıyla İsrail’in Güney Lübnan’dan tamamen çekileceğine dair garantiler sunduğu iddia edildi.

Lübnan gazetesi El-Diyar’ın Körfez bölgesinden üst düzey bir diplomatik kaynağa atıfta bulunan haberinde, Washington’un taahhütlerinin, İsrail’in Güney Lübnan’dan tamamen çekilmesini, Lübnan’ın İsrail ile çeşitli Arap devletleri arasındaki ilişkileri normalleştirmek amacıyla başlatılan çerçeveye katılmasına bağladığı belirtildi.

Öte yandan haberde, söz konusu garantilerle ilgili belgelenmiş ayrıntılar ya da bunların nasıl uygulanacağına dair herhangi bir bilgi yer almadı.

Ayrıca, böyle bir mutabakata varılıp varılmadığı konusunda Washington veya Beyrut’tan resmi bir açıklama da yapılmadı.

Eğer doğruysa, bu haber İsrail’in Güney Lübnan’daki askeri varlığının sona ermesinin çok ötesine uzanan soruları gündeme getirecek.

Bu durum, herhangi bir çekilmenin şartlarını Lübnan’ın İsrail ile ilişkilerinin geleceği ve ülkenin değişen bölgesel düzendeki yeri ile bir araya getirecek.

Olası bir anlaşmanın şartlarına ilişkin belirsizlik

Arab Weekly’ye göre birkaç soru hâlâ cevapsız kalıyor: Lübnan’ın İbrahim Anlaşmaları’na resmi olarak katılması mı beklenecek, yoksa Washington yeni düzenlemelerin önünü açabilecek farklı bir siyasi veya güvenlik formülü mü arayacak? Anlaşma sağlandığında İsrail’in çekilmesi tam olarak gerçekleşecek mi, yoksa aşamalı olacak ve güneydeki güvenlik koşulları ile Hizbullah’ın silahlarının geleceğine bağlı mı olacak?

Mevcut bilgiler bu soruları çözmüyor. Fakat El-Diyar’a göre, Lübnan’da İsrail ile normalleşmenin hassasiyeti, Hizbullah’ın silah cephaneliği konusundaki iç bölünmeler ve İsrail’in güney köylerine yönelik devam eden saldırıları göz önüne alındığında, bu soruların önemi, herhangi bir ABD girişiminin karşı karşıya olduğu siyasi engelleri yansıtıyor.

Gazete ayrıca, bilgili kaynaklara atıfta bulunarak, Hizbullah silahlarını elinde tuttuğu sürece İsrail’in Güney Lübnan’dan çekilmeye istekli olmadığını belirtti.

Kaynaklar, sahadaki devam eden saldırı ve tehditlerin, İsrail’in askeri varlığını sona erdirmeden önce grubun askeri kapasitesini ortadan kaldırma kararlılığını yansıttığını belirtti.

Bu tutumlar, Lübnan ve İsrail’in öncelikleri arasındaki temel bir uçurumu ortaya koyuyor. Beyrut, İsrail’in varlığını sona erdirmek, saldırıları durdurmak ve sınır boyunca kalıcı bir istikrar sağlamak istiyor. Buna karşılık İsrail, Hizbullah’ın askeri kapasitesini güvenlik hesaplamalarının merkezine yerleştiriyor.

Arab Weekly’ye göre bu durum, olası ABD garantilerini kritik bir sınava tabi tutuyor: Washington, İsrail’in çekilmesine giden yolu net bir şekilde güvence altına alabilir mi, yoksa ilerlemeyi Hizbullah ve silahlarına ilişkin daha geniş kapsamlı mutabakatlara bağlı kılacak mı?

ABD’nin taahhüdünün varlığı, Washington’un tüm bu konuları kapsayan hazır bir çözüm planına sahip olduğu anlamına gelmiyor.

Herhangi bir garanti, açıkça tanımlanmış koşullara, uygulama takvimine, uyumun izlenmesine yönelik mekanizmalara ve ilgili tarafların yeni güvenlik ve siyasi düzenlemeleri kabul etme istekliliğine bağlı olacak.

Geri çekilmeyi normalleşmeyle ilişkilendirmek, ek bir iç engel yaratabilir. Bu, toprakların geri kazanılması ve İsrail saldırılarının sona erdirilmesinin, İsrail ile ilişkiler konusundaki siyasi taahhütlere göre öncelikli olup olmadığına dair anlaşmazlıkları körükleme riski taşıyor.

Bu nedenle herhangi bir girişim, dış güçler arasındaki bir mutabakattan daha fazlasını gerektirecek.

Ayrıca Lübnan’ı, müzakerelerin sınırları ve hangi tavizlerin –varsa– yeterli iç destek sağlayabileceği konusunda zorlu sorularla yüzleşmeye zorlayacak.

İran ve Hizbullah, hesaplamaların merkezinde yer almaya devam ediyor

El-Diyar, Lübnan’da kaydedilebilecek herhangi bir ilerlemeyi, Washington ile Tahran arasında daha geniş kapsamlı bir uzlaşma ya da stratejik mutabakata bağladı.

Bu durumun Lübnan’ın iç siyasi dengesi, özellikle de Hizbullah üzerinde sonuçları olabilir.

Bu değerlendirme, bölgesel meselelerin ne kadar iç içe geçtiğini yansıtıyor. ABD ile İran arasındaki çatışma, İsrail’in güvenlik endişeleriyle ve bölge genelinde Tahran ile bağlantılı grupların rolüyle kesişiyor.

Gazete, kaynaklarına atıfta bulunarak İran liderliğinin, Lübnan’da daha geniş çaplı bir tırmanma riskini önlemek amacıyla Hizbullah’tan bir başka “destek savaşına” girmemesini istediğini aktardı.

Eğer doğruysa, bildirilen bu talep Tahran’ın özellikle hassas bir bölgesel dönemde yeni bir cephenin açılmasını önlemek istediğini gösterebilir. 

Fakat bu, Hizbullah’ın gelecekteki herhangi bir çatışmanın dışında kalmak için kamuya açık veya nihai bir karar aldığını kanıtlamıyor.

Arab Weekly, İran’ın tırmanışı sınırlama yönündeki olası tercihi ile Lübnan’ı açıkça kapsayan gerçek bir ABD-İran mutabakatı arasında da bir ayrım yapılması gerektiğini düşünüyor.

Washington ile Tahran arasında diplomatik ilerleme sağlanmış olsa bile, bu durum Hizbullah’ın silahlarının geleceğini, İsrail’in çekilme koşullarını veya Lübnan’daki siyasi güçlerin İbrahim Anlaşmaları konusundaki tutumunu otomatik olarak çözüme kavuşturmayacak.

Bu potansiyel bağlantı başka bir soruyu gündeme getiriyor: Washington, çekilmeyi normalleşme sürecinin bir parçası haline getirmeye çalışıyorsa, Tahran, Lübnanlı müttefikinin konumunu değiştirebilecek bir düzenlemeyi kabul eder mi, yoksa böyle bir hamleyi bölgesel güç dengesini yeniden şekillendirme girişimi olarak mı değerlendirir?

Cevap, nihai bir anlaşmanın içeriğine bağlı olacak. Şu an için, bu konular arasında bildirilen örtüşme, kapsamlı bir uzlaşmanın kanıtı olmaktan ziyade, diplomatik bir değerlendirme konusu olarak kalıyor.

Irak, bölgede daha geniş bir iktisadi rol arıyor

Bu gelişmelerin yanı sıra, El-Diyar’ın aktardığı diplomatik çevreler, Irak Başbakanı Ali el-Zaidi’nin Şam’a yaptığı ve Suriyeli yetkililerle ortak meseleleri görüştüğü ziyaretin ardından Beyrut’a da bir ziyaret gerçekleştirmesinin beklendiğini bildirdi.

Gazeteye göre, Bağdat ile Beyrut arasındaki çözülmemiş meselelerin, Irak’ın ABD desteği ile kurmaya çalıştığı bölgesel işbirliği girişimine Lübnan’ın olası katılımı öncesinde hızlı bir şekilde çözülmesi gerekiyor. Önerilen girişimin esas olarak iktisadi işbirliğine odaklandığı belirtiliyor.

Girişim hayata geçirilirse, Lübnan’a ciddi mali ve kurumsal zorluklarla karşı karşıya olduğu bir dönemde Arap ülkeleriyle iktisadi bağlarını güçlendirme ve ticaret ile yatırım bağlantılarını genişletme fırsatı sunabilir.

Fakat önerilen iktisadi işbirliği, İsrail’in geri çekilmesini normalleşmeyle ilişkilendiren denklemden doğası bakımından farklı.

Bu iki sürecin, güvenlik, siyasi ve iktisadi meseleleri kapsayan tek bir pazarlığın parçası olduğuna dair elimizde herhangi bir kanıt bulunmuyor.

Bununla birlikte, bu gelişmelerin zamanlaması, bölgesel ve uluslararası aktörlerin gerginlikleri kontrol altına almak için yeni düzenlemeler ararken Lübnan ile işbirliği kanallarını genişletme çabalarına işaret ediyor.

Irak girişiminin başarısı, açıkça tanımlanmış hedef ve projelere, güvenilir finansman kaynaklarına ve katılımcı ülkelerin siyasi ve idari engelleri aşma kabiliyetine bağlı olacak.

Lübnan’ın katılımı için ayrıca, iktisadi işbirliğinin ülkenin egemenlik ve güvenlik önceliklerinden kopmamasını sağlayacak güvenceler de gerekecek.

Garantiler henüz teyit edilmedi

Lübnan, birbiriyle bağlantılı birçok zorlukla karşı karşıya olsa da, İsrail’in geri çekilmesi ile İbrahim Anlaşmaları arasında olduğu bildirilen bağlantı özellikle hassas bir konu olmaya devam ediyor.

Bu durum, işgal altındaki toprakların geri kazanılmasının, Lübnan’ın bölgesel ilişkilerinde daha geniş çaplı bir yeniden düzenlemenin başlangıç noktası haline gelme olasılığını gündeme getiriyor.

Eğer haber doğrulanırsa, Washington, uygulanabilir garantiler sunma ve İsrail’in geri çekilmesinin ayrı bir taahhüt mü yoksa daha geniş kapsamlı bir siyasi uzlaşmanın parçası mı olacağını netleştirme becerisi açısından bir sınava tabi tutulacak.

Hizbullah ve İran’ın hesaplamaları ise, önerilen herhangi bir mutabakatın içeriğine bağlı olacak.

Lübnan devleti, İsrail’in askeri varlığını sona erdirme ihtiyacını, iç istikrarı koruma ve ulusal konsensüs bulunmayan siyasi taahhütlerden kaçınma zorunluluğu ile dengelemek zorunda kalacak.

Irak’ın girişimi, iktisadi işbirliği için paralel bir olası yol sunuyor; fakat bu girişim tek başına, birleşik bir bölgesel çözümün şekillenmekte olduğunu göstermiyor.

İddia edilen ABD garantileri ve bildirilen Irak ziyaretine ilişkin resmi bir açıklama yapılana kadar, önerilen bağlantı, teyit edilmiş bir anlaşmadan ziyade siyasi açıdan önemli bir olasılık olarak kalacak.

Gelecekteki gelişmeler, Washington’un gerçekten de İsrail’in geri çekilmesini normalleşmeyle ilişkilendirmeye çalışıp çalışmadığını ya da bu iddianın henüz resmi politika haline gelmemiş diplomatik değerlendirmeleri yansıtıp yansıtmadığını gösterecek.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

BAE, Hürmüz’ü baypas eden yeni hattan petrol ihracatına başlayacak

Yayınlanma

BAE ulusal enerji şirketi ADNOC, önümüzdeki yılın başlarında yeni bir boru hattı üzerinden açık deniz petrol sevkiyatına başlamayı planlıyor.

Bu boru hattı ile birlikte ülke, Hürmüz Boğazı’nı baypas ederek petrol ihraç etme kapasitesini iki katına çıkaracak.

Bloomberg’in haberine göre ADNOC, bazı Asyalı rafinerilere, 2027’nin başlarında BAE’nin Fuceyre terminali üzerinden açık deniz sahalarından Upper Zakum ham petrolünü almaya başlayabileceklerini bildirdi.

ADNOC, Japonya, Hindistan ve Çin’i Asya’daki en büyük petrol müşterileri olarak görüyor.

Bu boru hattı, ADNOC’un tehdit altındaki su yolunu atlayarak petrol taşıma kapasitesini iki katına çıkaracak ve alıcıların, İran saldırılarına maruz kalan sulardan tanker geçirmeksizin yüklerini alabilmelerini sağlayacak.

ADNOC, karasal Murban ham petrolünü halihazırda Fuceyre’ye boru hattıyla taşıyor fakat açık deniz kaynaklarından gelen arzın hâlâ gemilerle Hürmüz Boğazı’ndan geçmesi gerekiyor.

Bu genişletme, BAE’nin OPEC’ten ayrılmasının ardından da gerçekleşiyor ve ülkeye, boğaza olan bağımlılığını ortadan kaldırma yolunda ilerlerken üretimi artırma konusunda daha fazla özgürlük sağlıyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English