Görüş

2025’ten 2026’ya İran: Güvenlik Öncelikli Devlet Aklı

Yayınlanma

2025 yılı, İran siyasetinde oyunun kurallarının değiştiği bir yıl olarak değerlendirilmelidir; öyle bir yıl ki, güvenlik siyaseti adeta yutmuş, askerî–bölgesel değişkenler ekonomi, iç politika ve diplomasinin tamamı üzerinde belirleyici bir gölge oluşturmuştur. Bu yılın sonuçları kısa vadeli değildir; 2026 sonrasındaki yıllara da sirayet edecek niteliktedir. 2025, son kırk yıl içerisinde İran siyasetinin seyrinin yeniden ayarlandığı belirleyici yıllardan biri olarak görülmelidir. Bu yıl, İsrail ile doğrudan ve dolaylı çatışmanın yoğunlaşması, Batı ile diplomasi kanallarının fiilen tıkanması ve ağırlaşan ekonomik–toplumsal baskılar neticesinde İran siyaseti, “gerilim yönetimi” politikasından “güvenlik temelli istikrar” politikasına geçiş olarak tanımlanabilecek yeni bir aşamaya girmiştir. 2025, İran halkı ve devleti için uzun bir yıl olmuştur ve görünen o ki bu durum önümüzdeki miladi yılda da devam edecektir.

Şüphesiz bu yıl, on iki günlük savaşla hafızalarda yer edecektir. Söz konusu savaş, 13 Haziran 2025’te İsrail’in İran’ın askerî ve nükleer tesislerine, üst düzey askerî komutanlarına ve nükleer bilim insanlarına yönelik sürpriz saldırılarıyla başlamış; on ikinci günde ise Amerika’nın müdahalesi, bölge ülkelerinin yürüttüğü temaslar ve İran’ın son füze saldırılarıyla sona ermiştir.

Savaşın üzerinden aylar geçmiş olmasına rağmen, bu çatışmada taraflardan hangisinin sahadan galip çıktığı ve bu savaşın bölgenin güvenlik mimarisi üzerinde nasıl bir etki yaratacağı hâlâ temel tartışma ve soru başlıkları arasında yer almaktadır.

Bu savaş, İran’ın Amerika ile müzakereler yürüttüğü bir dönemde başlamıştır. Nitekim savaşın başladığı hafta sonunda, İranlı üst düzey diplomatların Umman’da Trump’ın özel temsilcisi Witkoff ile yeniden bir araya gelmesi planlanmaktaydı. Müzakerelerin sürmesi nedeniyle İran’daki siyasi atmosfer, İsrail’in görüşmeler devam ederken askerî bir adım atmayacağı; muhtemel bir müzakere başarısızlığının ardından askerî bir çatışmanın gündeme gelebileceği yönünde şekillenmişti. Bu nedenle İran’daki güvenlik konuşlanması savaş dışı bir düzeydeydi. İsrail, bu durumdan yararlanarak İran’a ağır darbeler indirmiş ve özellikle ilk saatlerdeki bu saldırılar, Tel Aviv’deki yetkililerin savaşın geleceğine ilişkin maksimalist bir yaklaşım benimsemelerine yol açmıştır. Savaşın ilk günlerinde Binyamin Netanyahu, İran halkına doğrudan seslenerek kitleleri İran devletine karşı harekete geçirmeye çalışmış; ülkenin batı bölgelerindeki sınır polis karakollarına yönelik saldırılarla Irak Kürdistanı bölgesinden terörist unsurların sızması ve sabotaj faaliyetlerinin yürütülmesi için elverişli bir zemin oluşturulmuştu.

Ancak birkaç gün sonra İran’ın füze saldırılarının etkisinin artması, İran’ın füze kapasitesine ilişkin yeni boyutların ortaya çıkması ve İsrail’in Demir Kubbe hava savunma sistemindeki zaaf ve eksikliklerin açığa çıkmasıyla birlikte savaşın seyri değişmiştir. İsrail toplumunun düşük sosyal dayanıklılık düzeyi dikkate alındığında, İran Tel Aviv üzerinde ciddi bir askerî ve siyasi baskı kurmayı başarmıştır.

Bu savaş, Tahran açısından birkaç temel gerçeği açık biçimde ortaya koymuştur: Son yirmi yıldır güçlü biçimde sürdürülen füze kapasitesinin daha da güçlendirilmesi gereği; Mossad unsurlarının İran içinde operasyon yapabilmesine imkân tanıyan ve göz ardı edilemeyecek güvenlik zafiyetlerinin varlığı; askerî ve sivil kurumlar arasındaki koordinasyon düzeyinin artırılmasının zorunluluğu; ülke siyasetinde etkili ve kritik konumda bulunan kişilere yönelik güvenlik protokollerinin değiştirilmesi ihtiyacı; ve hepsinden önemlisi, Amerika ve Avrupa’nın taahhütlerine güvenilemeyeceği ile uluslararası örgütlere duyulan güvenin sorgulanması gereği.

Amerika’nın siyasi taahhütlerine mutlak biçimde güvenilemeyeceği ve uluslararası örgütlere yönelik güvensizlik tecrübesi, bu savaşın belki de en önemli ve en etkili dersi olarak değerlendirilebilir. 2025 öncesinde, siyasi ve idari elitlerin bir bölümü, hükümet değişikliği ya da diplomatik taktiklerin değiştirilmesi yoluyla dış ilişkilerde kademeli bir normalleşmenin mümkün olabileceği varsayımını hâlâ korumaktaydı. 2025’te yaşanan gelişmeler bu varsayımı fiilen geçersiz kılmıştır. İran ile İsrail arasındaki doğrudan çatışma, NATO’nun İsrail ile tam kapsamlı iş birliği, Amerika’nın İran’ı yanıltmaya yönelik faaliyetleri ve İran’a karşı yürütülen askerî operasyonlara verdiği destek ile Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın İsrail’le iş birliği, iki taraf arasındaki çelişkilerin taktiksel değil yapısal olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Kriz, “yumuşak yönetim” ile kontrol altına alınabilecek bir nitelik taşımamakta; İran dış politikası, tepki vermemenin maliyetinin tepki vermenin maliyetinden daha yüksek olduğu bir düzeye girmiş bulunmaktadır.

Bu çerçevede, İran’ın dış politika paradigması gerek yılın ikinci yarısında gerekse önümüzdeki yıl ve yakın gelecekte belirgin değişimlere sahne olmuştur ve olmaya devam edecektir. Bu yeni paradigmada güvenlik, tüm siyasi hesapların üzerinde belirleyici bir değişken olarak ele alınmaktadır. Bu yaklaşım, yalnızca dış politika ve askerî stratejiler üzerinde değil; bütçeleme süreçlerinde, iç politikada ve hatta İran’ın kültürel ve medya politikalarında da etkisini göstermiştir ve göstermeye devam edecektir. Bu dönüşümlerin bir sonucu olarak, devletin son birkaç on yılın en daraltıcı bütçesini İran Meclisi’ne sunmuş olması dikkat çekicidir.

On iki günlük savaşın yanı sıra, “tetik mekanizmasının” (Ekim 2025) devreye sokulması ve İran’ın tüm müzakerelerine ve bazı önemli siyasi geri adımlar atmaya hazır olduğunu açıkça ortaya koymasına rağmen ülkeye karşı en sert yaptırım koşullarının uygulanması, Tahran’daki hâkim siyasal zihniyeti diplomaside paradigma değişimine sevk eden en önemli gelişme olmuştur. Tetik mekanizmasının işletilmesiyle birlikte, İran’ın nükleer kapasitesini azaltma yönünde on yıl boyunca sergilediği iş birliğine rağmen, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin tüm yaptırım kararları yeniden güncel bir gündem maddesi hâline gelmiş; bu durum, Mesud Pezeşkiyan hükümeti üzerinde ağır bir ekonomik ve siyasi baskı oluşturmuştur. Önceki cumhurbaşkanının şüpheli ölümü sonrasında iş başına gelen bu hükümet, daha görevinin ilk günlerinden itibaren Tahran’da İsmail Haniye’ye yönelik suikastla son derece zor bir sürecin içine girmiştir.

Bu koşulların sonucunda, iktidar yapısı içinde “sorun çözücü diplomasi”den “caydırıcı diplomasi”ye geçişi savunan bir söylemin güçlendiği görülmektedir. Bu söylemde anahtar kavram aktif caydırıcılıktır; buna göre gücün sergilenmemesinin maliyeti, gücün kontrollü biçimde gösterilmesinin maliyetinden daha yüksektir. Bu çerçevede İran’ın bölgesel varlığını tahkim etmesi ve askerî araçları doğrudan siyasal bir enstrümana dönüştürmesi gerektiği savunulmaktadır. On iki günlük savaş sırasında İran’ın maruz kaldığı güvenlik darbeleri dikkate alındığında, bu paradigma değişimi özellikle güvenlik ve istihbarat alanında kendini daha belirgin biçimde gösterecek; İran’ı, İsrail’e ve bölgedeki Amerikan güçlerine karşı istihbarat ağlarını güçlendirmeye yöneltecektir.

Bu paradigma değişimiyle eş zamanlı olarak, İran’ın Batı ile ilişkilerinde asgari düzeyde bir diplomasi benimsediği gözlemlenmektedir. Önceki müzakere süreçlerinin aksine, bundan sonra yapılması muhtemel görüşmeler kapsamlı bir çözümün başlangıcı olarak değil; konu odaklı, geçici ve uzun vadeli stratejik bir ufuktan yoksun temaslar şeklinde yürütülecektir. Başka bir ifadeyle İran, Avrupa üçlüsü ya da Amerika ile olan müzakerelerinde krizi çözmeye çalışmaktan ziyade, onu yönetmeye yönelmektedir. Batı ile bu sınırlı etkileşime paralel biçimde, Doğu ile ilişkilerin derinleştiği de görülmektedir ve bu eğilim İran diplomasisinde devam edecektir. Rusya ve Çin ile ilişkiler, “iş birliği” düzeyinden sınırlı bir stratejik hizalanma seviyesine yükselmektedir. Bu yükseliş, İran içindeki Batı yanlısı bürokratik yapının direncine rağmen gerçekleşmekte; iç politikada askerî kanadın güç kazanmasıyla birlikte bu iş birlikleri daha ciddi bir mahiyet kazanarak askerî ve güvenlik eksenli bir karaktere bürünmektedir.

Bu durum, kısa vadede İran dış politikasını stratejik bir belirsizlikten çıkarmış olsa da, iç politikada ekonomik ve toplumsal bir donma ve belirsizlik tablosunu beraberinde getirmiştir. Yeni ve daha ağır ekonomik ve siyasi sonuçlar doğurabilecek bir savaş ihtimali, İran ekonomisini bir tür edilgenliğe sürüklemiş; bunun doğal sonucu olarak ekonomik büyümede düşüş, enflasyonda artış ve arz–talep dengesizlikleri ortaya çıkmıştır.

Şimdiden söylenebilir ki 2026 yılı İran hükümeti için son derece zor bir yıl olacaktır. Zira bir yandan İsrail ile muhtemel bir karşılaşmanın doğuracağı güvenlik krizlerini yönetmeye hazırlanmak, diğer yandan ise yirmi yılı aşkın süredir devam eden ağır yaptırımların birikimli etkisiyle ortaya çıkan altyapısal ve yönetsel sorunları gidermek zorundadır. Nitekim birkaç gün önce Mesud Pezeşkiyan, ülkenin temel sorunlarının (enflasyon, işsizlik ve yaptırımlar gibi) çözülemez olduğunu ve bunları aşmaya yönelik bir fikrinin bulunmadığını kamuoyu önünde açıkça dile getirmiş; bu açıklamalar, eski destekçileri dâhil olmak üzere geniş çevrelerden ciddi eleştiriler almasına yol açmıştır.

Çok Okunanlar

Exit mobile version