Bizi Takip Edin

Diplomasi

Ege’de kopan ‘Tayfun’ ve sahada durum

Yayınlanma

Erdoğan’ın açıklamaları, Yunanistan’da fırtına kopardı. İnfialin sebebi, daha önce Ege ve Doğu Akdeniz’e odaklanan anlaşmazlığın doğrudan ana kara Yunanistan’a uzanması ve de NATO şemsiyesi dışında “vurabilme” imkan ve kabiliyetinin yaratılmış olması, yani Tayfun’un varlığı.

Türkiye ile Yunanistan arasında süregelen stratejik sorunlar, sözlü atışmalarla bağlamından koparılıyor. Bu atışmalar, zaman zaman gerilimin tırmanmasına neden olurken diğer yandan tartışmanın esas sebebi olan fiili durum sahada işlemeye devam ediyor. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Tayfun füzeleri üzerinden Atina’ya yaptığı uyarı, yine o uyarıya neden olan fiili durumdan çok, sertliği üzerinden ele alındı ve yine sadece dozajı üzerinden Atlantik başkentlerinde yankılandı.

Erdoğan’ın ‘Tayfun’ açıklaması

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Samsun Gençlik Buluşması’nda Türkiye’nin savunma sanayindeki atılımlarını anlatırken konuyu, ekim ayında denemesi yapılınca kamuoyunun haberdar olduğu Türkiye’nin ilk ‘kısa menzilli balistik füzesi’ Tayfun’a getirdi: “…Şimdi artık füzelerimizi yapmaya başladık. Bu üretim tabii Yunan’ı ürkütüyor. ‘Tayfun’ diyorsun, Yunan ürküyor, ‘Atina’yı vurur’ diyor. Eee vuracak tabii. Sen rahat durmazsan, sen Amerika’dan adalara, şuradan, buradan bir şey almaya çalışırsan Türkiye gibi bir ülke herhalde armut toplamayacak, bir şeyler yapması lazım.”

Neden infial yarattı?

Erdoğan’ın açıklamaları, Yunanistan’da çokça tartışıldı. Basındaki tartışmalarda açıklamanın her zamankinden daha yüksek perdeden olduğu değerlendirmesi hakimdi. Konu Yunanistan’ın Tayfun’un menzilinde olup olmadığı saptamalarıyla ele alındı. Bu infialin sebebi, daha önce Ege ve Doğu Akdeniz’e odaklanan anlaşmazlığın doğrudan ana kara Yunanistan’a uzanması. Yani Erdoğan, daha önce karadan müdahaleyi kastederek, “Bir gece ansızın gelebiliriz” açıklamasını Yunanistan ana karasına kilometrelerce uzakta bulunan egemenliği tartışmalı veya uluslararası anlaşmalara göre silahsızlandırılması gereken adalar için söylemişti. Bu sefer Erdoğan’ın açıklamasında hedef doğrudan Yunanistan’dı. Ülkenin neredeyse tüm gazeteleri aynı manşeti attı: “Rahat durmazlarsa vururuz.” Erdoğan’ın daha önceki açıklamalarından farklı bir infial oluşmasının bir sebebi de NATO şemsiyesi dışında “vurabilme” imkan ve kabiliyetinin yaratılmış olması yani Tayfun’un varlığı.

‘Kuzey Kore’ benzetmesi

Bu farkındalık sebebiyle Erdoğan’ın Tayfunlu açıklamasına “Kuzey Kore”li yanıt verdiler. Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias Erdoğan’ın sözlerinin “kabul edilemez” olduğunu söyledi, uluslararası tanınırlığı olmayan ve sık sık füze denemeleri ile gündeme gelen Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne (KDHC) atıfla “Bu Kuzey Kore tavırları, Kuzey Atlantik İttifakına (NATO) giremez ve girmemelidir” dedi.

ABD’ye göre açıklama provokatif

Erdoğan’ın açıklamalarına, Yunanistan’a yaptığı askeri yığınakla Ankara-Atina geriliminin odak noktasında olan ABD’den de yanıt geldi. Günlük basın toplantısında Erdoğan’ın sözleri sorulan ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price, “Bakın, biz provokatif açıklamalarla gerilimin artmasından üzüntü duyuyoruz. Özellikle NATO müttefiklerimiz arasında birlik ve iş birliğine en çok ihtiyaç duyduğumuz bir zamanda olmasından pişmanlık duyuyoruz. Biz bütün müttefiklerimizin tehditleri ve provokatif açıklamaları bir an önce bırakmasını istiyoruz. Bu gerilimin yükselmesi bizi, NATO’nun karşılaştığı Rusya tehdidine karşı birlik olma amacımızdan saptırıyor” dedi.

Atışmaların gölgesinde kalan gerçek

Yunanistan’la Türkiye arasındaki gerginliğin yakıcı nedenleri onca “hır-gür” içinde önemini yitiriyor gibi. İki ülke arasındaki anlaşmazlıklar özetle;

  • Ege’de egemenliği tartışmaları ada, adacık ve kayalıklar sorunu
  • Yine Ege’de silahsızlandırılması koşuluyla Yunanistan’a devredilen adalara silah yığılması
  • Büyük oranda adalardaki egemenlik tartışmasından kaynaklanan hava sahası uyuşmazlığı
  • Doğu Akdeniz’de yine adalardan kaynaklı kıha sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge anlaşmazlığı
  • İki ülke arasında yukarıdaki tarihi sorunlara son dönemde eklenen yeni bir kriz: Yunanistan’ın ve tartışmalı adaların ABD üssü haline getirilmesi.

Tüm bu başlıklarda, hava sahası dışında Atina’nın lehine büyük yol alındığını söylemek mümkün: Egemenliği tartışmalı bazı adaları, getirdiği yüksek maliyete rağmen yerleşime açtı, açamadığına bayrak dikti. Uluslararası anlaşmalara göre silahsızlandırılması gereken adalara silah yığdı, yığmaya devam ediyor. Doğu Akdeniz’de kıyısı bulunan bir çok ülke ile karşılıklı MEB anlaşmalarına imza atmayı başardı… “İnfiale” vardırarak söyleyecek olursak itiş kakış arasında “Atı alan Yunanistan Üsküdar’ı geçiyor.”

Bir çelişki…

Öte yandan “eski müttefik” olarak ABD’nin devreye girmiş olması ayrı bir başlık konusu. Erdoğan daha önce ABD’nin Yunanistan’daki üsleri ile ilgili, “Şu anda 9 tane Amerikan üssü Yunanistan’da kuruldu. Peki bu üsler kime karşı kuruluyor? Verdikleri cevap; Rusya’ya karşı. Bunu yemezler, kusura bakmasınlar” demişti. Erdoğan’ın, Atina’nın piyon olarak kullanıldığını ve Türkiye’nin karşısındaki esas “düşmanın” ABD olduğunu ima eden bir kaç açıklaması var. Peki Ak Parti hükümeti “esas düşman” tanımına uygun politikalar mı izliyor, tartışmalı.

Elbette bu Türkiye’nin hiç bir şey yapmadığı anlamına gelmiyor. Doğu Akdeniz’de Libya ile imzalanan anlaşma, geç de olsa farkına varılan ve düzeltilmeye çalışılan Mısır rotası, Birleşmiş Milletler nezdindeki diplomatik girişimler Türkiye’nin attığı bazı önemli adımlardan.

Yunanistan’ın başarısı diplomatik dehasından ziyade, sorunu var olduğundan beri “Doğu-Batı sorunu” olarak ele almış olmasından. Uzun yıllar Batı kampının kapısında bekletilen Türkiye’nin sorunla gerçek anlamda yüzleşmesi ise bu anlamda yeni sayılır. Atina’nın başarılı olduğu nokta ise, “Türk saldırganlığının kurbanı” olduğu savıyla her konuda, ABD ve AB’nin Türkiye’ye tepki vermesini talep etmek. Bu konudaki başarısında Türk yetkililerin payını da küçümsememek gerek.

Tayfun etkisi

Peki Türkiye, hem Yunanistan’ın Atlantik güvencesiyle Ege ve Doğu Akdeniz’de attığı adımları hem de Yunanistan üzerinden kendisine yönelen tehditleri nasıl bertaraf edebilir?

Barışın en büyük teminatının caydırıcılık olduğu bir gerçek. Caydırıcılığın ilk unsuru da kuşkusuz askeri güç. Bu açıdan ilk denemesinde Rize’den fırlatılan ve Karadeniz üzerinden 456 saniyede Sinop açıklarına ulaşan Türkiye’nin ilk kısa menzilli balistik füzesi Tayfun, popüler tartışmaların ötesinde oldukça kritik bir savunma sanayi hamlesi.

Füze, Türkiye’nin şimdiye kadar ürettiği en gelişmiş füzenin menzilini ikiye katlıyor. Daha da önemlisi Türkiye’nin 1997’de taraf olduğu Füze Teknolojisi Kontrol Rejimi’nin (FTKR) 300 km menzil sınırını aşıyor. Rejim’in açık hedefi, kendi balistik füzesini üretme imkan ve kabiliyetine sahip ABD öncülüğündeki bir avuç ülkenin, caydırıcılığı yüksek bu teknolojiye diğer ülkelerin erişimini engellemek. Tayfun’un üretimi ile ilgili detaylar kamuoyu ile paylaşılmamış olsa da bu kısıtlamanın getirdiği en olası sonuca göre, Türkiye taraf olduğu anlaşma gereği satın alamadığı bu caydırıcı füzeleri kendi imkan ve kabiliyeti ile üretebiliyor.

Tayfun’un envantere ne zaman gireceği belli değil, ancak deneme görüntülerinin ekim ortasında yayınlanmasından sonra savaş çığırtkanlığı ile beslenen bazı basın kuruluşları görüntüleri “menzilinin Yunanistan’a ulaştığı” yönüyle haberleştirmişti. Çığırtkanlık konusunda Türk medyasına “rahmet okutan” Yunan basını da gelişmeyi aynı başlıklarla günlerce gündemde tuttu.

Tayfun füzesi, Yunanistan’a odaklanarak ele alınması dolayısıyla önemi tam algılanamasa da Türk savunma sanayisi için kritik bir eşik. Dünya üzerinde kendi imkanı ile kısa menzilli füzeleri üretebilen çok az ülke var. “Caydırıcı” olarak nitelendirilen bu teknolojinin kullanılmasından ziyade bir ülkenin envanterinde bulunması bile başlı başına önemli. Öyle görünüyor ki Yunanistan bu önemin, Türkiye’den daha çok farkında.

Diplomatik atak

Caydırıcılığın en az ilk unsuru kadar önemli ikinci unsuru da ortak çıkara dayalı bölgesel-bölge dışı ittifaklar inşa etmek. Doğu Akdeniz özelinde Mısır ve Suriye için daha kararlı diplomatik adımların atılması artık ertelenemez bir zorunluluk haline gelmiş durumda. Türkiye, bölge ülkeleri ile ortak çıkarları gözeten, hakkaniyete dayalı ekonomik anlaşmalar ve sosyal, kültürel projelerle kendisine yönelik çevreleme çemberini yarmanın bir yolunu bulmalı.

Bugün, tartışmalı adalardan doğrudan kendisine yönelen bir saldırı olmadığı sürece, Türkiye’nin askeri seçeneği gündeme getirmesi uzak bir ihtimal olarak duruyor. Ancak Doğu Akdeniz’de kazanılacak her mevzi, Ege’de de Yunanistan’ın elini zayıflatacaktır. Libya ile yapılan deniz yetki sınırlandırma anlaşmasının hızla Mısır’la da gündeme getirilmesi gerekiyor. Öte yandan Yunanistan’la istikşafı görüşmeler nedeniyle iki yıldır ara verilen doğalgaz arama çalışmaları yeniden gündeme alınmalı, belki de ilk rota Libya’nın deniz sahası olabilir. Tabi ki Doğu Akdeniz’deki en büyük koz olan KKTC’yi bir daha Birleşmiş Milletler’in çözümsüz süreçlerine sürüklememek ve KKTC’nin bağımsız devlet olarak tanınması yönünde atılmaya başlanan somut adımları hızlandırmak Türkiye’nin elini ve caydırıcılığını güçlendirecektir.

Diplomasi

Eski BM diplomatı von der Schulenburg: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü

Yayınlanma

Editörün notu: Avrupa Parlamentosu Üyesi ve eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Michael von der Schulenburg, 25-26 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada Avrupa Birliği’nin mevcut gidişatına dair değerlendirmelerde bulundu. Schulenburg, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından barışı tesis etmek amacıyla kurulan Birliğin artık bu misyonunu terk ederek tamamen savaş odaklı bir retoriğe teslim olduğunu belirtti. Avrupa’nın kıt kaynaklar, yüksek enerji maliyetleri, sanayisizleşme ve demografik kriz gibi yapısal sorunlarla boğuşurken etrafındaki aktif çatışma çemberiyle baş başa kaldığına dikkat çekti. Brüksel’in diplomasi ve arabuluculuk kabiliyetini yitirdiğini belirten kıdemli diplomat, 27 üye ülkenin Rusya ile müzakere masasına oturabilecek esneklikten ve ortak iradeden yoksun olduğunu dile getirdi.


Belirttiğiniz gibi, ben bir akademisyen değilim; savaşların ve barışın gerçek dünyasından geliyorum. Ömrümün neredeyse tamamını Avrupa’nın dışında geçirdim fakat son iki yılımı Avrupa Birliği’nde tamamladım ve karşılaştığım manzara beni derinden sarsıyor.

Bildiğiniz üzere Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir barış projesi olarak kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’nın tekrarlanmaması, kıta ülkelerinin bir araya gelmesi ve dış dünyaya savaşlara mecbur kalınmayan barışçıl bir bütünleşme modeli sunulması amaçlanıyordu.

Gelgelelim bu durum bütünüyle değişti. Bugün gerek Parlamentoda gerekse resmi söylemlerde işittiğim kadarıyla, Avrupa Birliği’ndeki tartışmaların merkezine artık doğrudan savaş yerleşmiş durumda.

Bugün Avrupa Birliği’ni, gerçekleri bütünüyle inkâr eden, gerçekliği tamamen yadsıyan ve bu sebeple herhangi bir politika üretemez hale gelen bir teşekkül olarak tanımlıyorum.

Seminerimizin başlığı olan yeni dünya düzenine bir katkı sunulup sunulamayacağı meselesine gelirsek; bu katkının Avrupa Birliği’nden gelmeyeceği kesin.

Mesleki deneyimime daha yakın bir kıyaslama yapayım: Avrupa Birliği’ni Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya ile karşılaştırdığınızda, Birliğin dünyadaki faal savaşların büyük kısmıyla kuşatıldığını görürsünüz. Bahsettiğim diğer ülkelerin hiçbirinin etrafında bu denli yoğun çatışma yok.

Dahası, ABD’nin İran ve benzeri savaşları başlatıp ardından Atlas Okyanusu’nun gerisine çekilmesi gibi bir sorunla karşı karşıyayız; oysa bu savaşların neticeleri doğrudan Avrupa Birliği’nin kapı eşiğinde kalıyor.

İran’ı düşünüyorum; İsrail’in Suriye’den Lübnan’a, Batı Şeria’dan Gazze’ye kadar yürüttüğü pek çok savaşı düşünüyorum.

Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmayı, hemen ardından Afrika’daki Mali ve benzeri bölgeleri, elbette Sudan’ı aklıma getiriyorum. Şüphesiz bizim açımızdan en ağırı Ukrayna savaşı; zira doğrudan kendi kıtamızda cereyan ediyor.

Avrupa Birliği’ni diğer üç küresel güçle mukayese ettiğinizde, muhtemelen en kıt doğal kaynaklara sahip coğrafya olduğumuzu da fark edersiniz. Devasa bir demografik sorunumuz var; üstünü örtmeyi tercih ettiğimiz ama muazzam tesirler yaratacak bir nüfus dönüşümü yaşıyoruz. En pahalı enerjiyi biz tüketiyoruz. Karşılaştırmalı üstünlüğümüzü kaybettik; sanayisizleşmeyle yüz yüzeyiz. Ve elbette, dünyada Avrupa’yı ayrıcalıklı kılan yegâne unsuru, sosyal güvenlik ve refah sistemimizi de yitiriyoruz.

Böylesi bir tabloda, yalnızca kurumsal yapısıyla değil, ortak dış ve güvenlik politikası inşa ettiklerini öne süren üye devletleriyle birlikte Avrupa Birliği’nin son derece dirayetli durmasını, etrafında olup bitenlere etkin tepki vermesini beklersiniz.

Ha, bu arada Amerika Birleşik Devletleri’ni unuttum; Grönland’ı adeta kıskacına alıyorlar, zira imzaladıkları son anlaşmanın Grönland’ın tam denetimini ele geçirme yolunda ilk adım kanaatindeyim. Oysa orası bir Avrupa toprağı. Peki Avrupa Birliği ne yapıyor? Ortada ne bir dış politika var ne de güvenlik politikası; en azından benim görebildiğim kadarıyla yok. Bolca siyasi demeç veriyorlar.

Bu açıklamalar ekseriyetle Avrupa’nın yeniden silahlanması, nihayet askeri bir güce dönüşmemiz gerektiği iddialarıyla ve ahlaki nutuklarla dolu. Bilirsiniz, Birleşmiş Milletler’de hep şöyle deriz: Savaştan ve ahlaktan bahseden savaşı arzular; menfaatlerden söz eden ise çözüm arar.

Avrupa Birliği’nde menfaati diline dolayan kimseyi göremiyorum; durum son derece kaygı verici. Kendini ahlaken daima üstün gören birinin ikiyüzlülüğe sürüklenmesi an meselesidir. Açıkçası tüm bu hezeyanları dinlemek bazen ıstırap veriyor. Avrupa Birliği’nin geleceğini doğrudan tehdit eden bu çatışma çemberine karşı hiçbir siyasetimiz yok.

Kimseyle konuşamıyorsunuz. Müzakere masalarının hiçbirinde yer almıyoruz. Ne bir teklif sunuyoruz ne de arabuluculuk yapalım diyerek sürece müdahil olmaya çalışıyoruz; artık böyle bir irade kalmadı.

Üstelik üye devletlerin harcamalarını bir kenara bırakırsak, sırf Avrupa Birliği’nin diplomatik servisinin yıllık maliyeti 1 milyar dolar. 1 milyar dolar! Ne yaptıklarını anlamış değilim. Sahada kendileriyle bizzat karşılaştım; Avrupalı diplomatların tam olarak ne işle meşgul olduğuna dair en ufak bir fikrim yok.

Her neyse, şüphesiz en can alıcı mesele Ukrayna; ne de olsa kendi kıtamızda. İçinde bulunduğumuz kadar güvensiz bir ortamda, akla ilk gelmesi gereken şey Avrupa kıtasında barışı tesis etmektir. Ancak o zaman diğer sorunlarla ilgilenebiliriz.

Avrupa kıtasında barışın sağlanması, Rusya ile konuşmamızı, müzakere etmemizi ve bu çatışmaya bir şekilde çözüm bulmamızı gerektiriyor. Fakat bunu yapamıyoruz.

Kendi içimize öylesine kapandık ki, Rusya karşısında ortak bir müzakere tavrı belirlemekten aciziz; zira 27 üye ülke politika değişikliğinde uzlaşamıyor. Müzakereyi yürütecek temsilcinin atacağı adımlarda mutabık kalamıyorlar ve barış görüşmelerinin tabiatında bulunan esnekliği o kişiye tanımaya asla yanaşmıyorlar.

‘E3’ ülkelerinin (Almanya, Fransa, İngiltere) inisiyatif alacağını düşünseniz dahi, bu üçlünün çıkarları birbirinden o kadar kopuk ki, tabloyu daha da tehlikeli kılıyor. İngilizler doğuyla barış anlamına gelebilecek her şeyden nefret eder; zira gözlerini Atlantik’e dikmiş durumdalar ve sanırım 1850’lerden bu yana bunu büyük bir tehdit olarak görüyorlar. Böylesi bir barıştan en karlı çıkacak aktör Almanya olmasına karşın son derece akıl dışı davranıyor. Fransızlar da muhtemelen hoş karşılamayacaktır.

Neticede elimizde hiçbir şey yok. Sözlerimi bağlarken şunu vurgulamak isterim: Avrupa Birliği, önümüzdeki uzun dönem boyunca dünyada istikrarsızlık unsuru olmaya devam edecek.

Zaman ilerledikçe bu istikrarsızlığın kendi sınırlarının içine de sirayet edeceğini düşünüyorum. Bunu dile getirmek son derece acı: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü. Barışın yitirilmesiyle birlikte geleceğimiz ve gelecek nesiller ağır bedeller ödeyecek. Çok teşekkür ederim.

East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB ve Kanada, kapsamlı yeni bir ortaklık anlaşmasını duyuracak

Yayınlanma

AB ve Kanada, dijital ticaret engellerinin kaldırılmasından Ukrayna’ya ortak destek verilmesine ve orman yangınlarıyla mücadelede yatırım yapılmasına kadar uzanan kapsamlı yeni bir ortaklığı duyuracak.

29 Ekim’de başlayacak olan zirveye hazırlık amacıyla AB büyükelçilerine dağıtılan ve POLITICO tarafından elde edilen, iki tarafça yayınlanacak ortak bildiri taslağında, “Dünya, benzeri görülmemiş jeopolitik zorlukların yanı sıra ticaret, enerji, teknoloji, iklim ve kaynaklar alanındaki zorluklarla birlikte hızla değişiyor,” ifadesi yer alıyor.

AB ve Kanada, ABD Başkanı Donald Trump’ın ticaret savaşının yarattığı etkilerle boğuşurken stratejik bağlarını güçlendirmeye çalışıyor.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu ay Kanada’yı AB’ye ortak üye olarak davet etmeyi önerdi.

Bu öneri, Trump’ın derhal gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulunmasına yol açtı.

Taslak belgede, “Kanada ve AB, benzersiz ticaret erişimimiz, ortak değerlerimiz ve birbirini tamamlayan iktisadi güçlerimiz sayesinde daha derin ve daha entegre bir ilişki kurabilir,” deniyor.

Taraflar, Montreal’de düzenlenecek zirvede, kritik maden projelerine yönelik yatırımları hızlandırmak, tedarik zincirlerini güçlendirmek ve “piyasa dalgalanmalarını ve jeopolitik etkileri” hafifletmek amacıyla kritik kaynakları stoklamak da dahil olmak üzere tedarik güvenliğini artırmak istediklerini açıklamayı planlıyor:

“Stratejilerimizi ve standartlarımızı uyumlu hale getirecek, endüstrilerimizi birbirine bağlayacak ve hedeflerimizi halklarımız için en yüksek getiriyi sağlayacak sektörlere odaklayacağız. Buna, sıvılaştırılmış doğal gazdan hidroelektrik, güneş, rüzgâr ve nükleer enerjiye kadar, dünyanın büyük bir kısmının ihtiyaç duyduğu düşük karbonlu, güvenilir enerjinin geliştirilmesi de dahil.”

Ottawa ve Brüksel ayrıca, 2030 yılında Kanada ve Avrupa’da orman yangınlarıyla mücadele için kullanıma hazır olacak 50 adet De Havilland su bombardıman uçağının ortak satın alımını da duyuracak.

Von der Leyen, 15 Eylül’deki Birliğin Durumu konuşmasında, “Gönüllü olarak güçlerimizi birleştiriyoruz… Bir teknoloji ittifakı kuracağız. Savunma sanayi üslerimizi entegre edeceğiz. Kuzey Kutbu’nu amiral gemisi niteliğinde bir ortak proje haline getireceğiz. Enerji, kritik mineraller ve piller üzerinde çalışacağız. Yapay zeka, kuantum, siber ve iktisadi güvenlik alanlarında da işbirliği yapacağız,” demişti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Avrupalı şirketlerden AB-ASEAN ticaret paktı çağrısı

Yayınlanma

Avrupalı şirketler, Avrupa Birliği’nin geçen hafta Filipinler ile yaptığı anlaşmada sağlanan ilerlemenin ardından ASEAN ile bölgeden bölgeye kapsamlı bir ticaret paktı yapılması çağrısında bulunuyor. Brüksel ise ticari ve siyasi ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışıyor.

Avrupa Birliği’nin ayrıca Tayland ile yürüttüğü ticaret anlaşması müzakerelerini bu yılın sonuna kadar sonuçlandırması bekleniyor. Görüşmelerin 10. turu salı gününe kadar sürüyor. AB’nin bölgede halihazırda Singapur, Endonezya ve Vietnam ile ticaret anlaşmaları bulunuyor; Malezya ile de müzakereler devam ediyor.

Ancak şirketler, dünyanın en büyük iki ekonomisi olan Çin ve ABD ile rekabet ortamında AB’nin daha ileri giderek ASEAN’ın tamamıyla blok düzeyinde bir anlaşma yapmasını istiyor.

AB-ASEAN İş Konseyi İcra Direktörü Chris Humphrey, “Güneydoğu Asya, Avrupalı şirketleri güvenilir yatırımcılar olarak görüyor ancak bu şirketler Amerikan ve Çin hükümetlerinin tüm siyasi ve mali ağırlığıyla rekabet ediyor,” dedi.

Humphrey, Nikkei Asia’ya yaptığı açıklamada ikili anlaşmaların nihai hedef olmaması gerektiğini belirterek, Avrupalı şirketlerin özellikle enerji, sağlık, dijital hizmetler ve finansal hizmetler alanlarında uzun süredir bölgeden bölgeye bir ticaret anlaşması çağrısı yaptığını söyledi.

İş konseyinin eylül başında 150 Avrupalı iş dünyası yöneticisiyle gerçekleştirdiği ankette katılımcıların yalnızca yüzde 18’i AB’nin ASEAN ile yeterince angaje olduğunu düşündüğünü söyledi. Humphrey, Ticaret Komiseri Maros Sefcovic ile AB’nin en üst düzey diplomatı Kaja Kallas’ın ziyaretleri dışında üst düzey temasların hâlâ sınırlı kaldığını belirtti.

Sözde insan hakları ile çevre ve gıda güvenliği standartlarına ilişkin kaygılar, iki blok arasındaki müzakereleri uzun süredir zorlaştırıyor. Örneğin AB’nin Endonezya ile yürüttüğü görüşmelerde ormansızlaşma meselesi yıllarca önemli bir anlaşmazlık konusu oldu. Taraflar ancak geçen yıl kapsamlı bir ekonomik ortaklık anlaşması imzalayabildi.

Benzer şekilde AB ile Bangkok arasındaki ticaret müzakereleri, başladıktan bir yıl sonra, 2014’te Tayland ordusunun darbeyle iktidarı ele geçirmesi üzerine askıya alındı. Görüşmeler 2023’te resmen yeniden başlatıldı. Analistler yakın zamanda bir anlaşmaya varılmasının önünde büyük bir engel görmediklerini söylese de Tayland’ın ton balığı ve deniz ürünleri balıkçılığındaki çalışma standartları Avrupa sektöründe kaygı yaratıyor.

Bölgeden bölgeye düzeydeki müzakereler ise ilk kez 2007’de başlatılmış, Myanmar’daki askeri darbe nedeniyle 2009’da karşılıklı mutabakatla durdurulmuştu.

Brüksel Özgür Üniversitesi ve KU Leuven’de öğretim görevlisi Camille Nessel, “ASEAN, mevcut jeopolitik tartışmaların ima ettiğinden çok daha uzun süredir bir öncelik,” dedi.

Singapur’daki ISEAS-Yusof Ishak Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Joanne Lin de tarafların beklentilerindeki uyumsuzluğun ilişkileri sınırladığını belirtti. Lin’e göre AB, ticaret yoluyla iş gücü, çevre, sürdürülebilirlik, insan hakları ve düzenlemeler alanlarında reformları teşvik etmeyi umuyor.

Lin, “Ancak ASEAN, AB’nin daha pratik bir ortak olmasını ister,” dedi. İşbirliği alanları arasında yeşil dönüşüm, enerji bağlantıları, dijital ticaret, dirençli tedarik zincirleri ve sürdürülebilir altyapıyı örnek gösterdi.

Ancak koşullar değişti. Son birkaç yılda jeopolitik rekabet ve gerilimler belirgin biçimde arttı. Büyük Avrupa ekonomilerinin büyümekte zorlandığı bir dönemde AB, Çin ve ABD arasında sıkışmış hissediyor. Analistlere göre bu ortamda Sefcovic daha pragmatik bir yaklaşım benimseyebilir ve coğrafi olarak daha uzak olsalar bile müttefiklerle işbirliği arayışına girebilir.

ASEAN ülkeleri açısından ise komşular arasındaki rekabet, tarafları uzlaşmaya yönelterek ticaret anlaşmalarının sonuçlandırılmasını hızlandırmış olabilir.

Nessel, “Vietnam AB ile bir anlaşma yaptıktan sonra bu durum Endonezya ve Filipinler açısından önem kazandı,” dedi. “Bu ülkeler birçok aynı sektörde rekabet ediyor ve tercihli erişim, rekabet dengesini değiştiriyor” diye ekledi.

AB-Filipinler anlaşması, tarım-gıda ürünleri, makineler ve beyaz eşya dahil olmak üzere ticarete konu malların yüzde 94’ündeki tarifeleri kaldıracak. Ayrıca Filipinler’in kamu ihaleleri pazarı ilk kez yabancı şirketlere açılacak.

Sefcovic, “Anlaşma her büyüklükteki işletme için gerçek fırsatlar sunuyor. Aynı zamanda dayanıklılığın stratejik bir öncelik haline geldiği bir dönemde daha güçlü ve çeşitlendirilmiş bir tedarik zinciri sağlıyor” dedi.

Resmi verilere göre AB, geçen yıl Filipinler’in dördüncü büyük ticaret ortağıydı ve ülkenin toplam mal ticaretinin yüzde 8,3’ünü oluşturdu. İki taraf arasındaki mal ticaretinin hacmi 17,6 milyar avro, yani yaklaşık 19,9 milyar dolar seviyesindeydi.

Bu tekil ticaret anlaşmaları, iki bloğu sonunda daha kapsamlı bir anlaşmaya doğru taşıyabilir.

Bir AB sözcüsü, “ASEAN’ın tek tek üyeleriyle oluşturulan bu ikili serbest ticaret anlaşmaları ağı, ortak uzun vadeli hedefimiz olmaya devam eden nihai bölgeden bölgeye serbest ticaret anlaşmasına giden yolda yapı taşları işlevi görebilir,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English