Bizi Takip Edin

Diplomasi

Ankara-Şam normalleşmesi: Zorluklar, engeller ve yol haritası

Yayınlanma

türkiye-suriye-normalleşme

Türkiye-Suriye arasında kök salmış sorunların çözümü oldukça çetrefilli ve mayınlı arazi gibi. İsmail Hakkı Pekin, “Sahadaki gerçeklik göz önüne alınarak iki ülkenin her şeyden önce anlayış birliğine varması gerekiyor. Gerisi için zamana ihtiyaç var. Bir savaşı başlatmak kolay da bitirmek zordur” diyor.

Suriye ile 11 yıl sonra bakan düzeyinde ilk temasın sağlanması sonrası normalleşme sürecinin nasıl ve ne şekilde ilerleyeceği tartışılıyor. Kangren haline gelen sorunlar nasıl çözülecek, sürecin önündeki zorluklar ve olası engeller nasıl aşılacak, bölge ve bölge dışı aktörlerin tutumunun süreci akamete uğratma riskine karşı alınacak önlemler neler ve daha bir sürü soru.

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, çarşamba günü Moskova’da Suriyeli mevkidaşı Ali Mahmud Abbas ile yaptığı görüşme sürpriz değildi, zira iki ülkenin istihbarat yetkilileri iki buçuk yıldan uzun bir süredir bu görüşmelerin zeminini yaratmak için çalışma yürütüyordu. Suriye medyasına göre bakanların buluşması, “istihbarat düzeyindeki görüşmelerin Şam’ın istediği gibi gitmesi” sayesinde mümkün olabildi. Şam’a yakın El Vatan gazetesinin, Suriyeli üst düzey bir komutana dayandırdığı haberine göre Moskova’da “Türkiye, Suriye’den çekilmeyi kabul etti. M4 yolunun 2020’de varılan mutabakat gereği yeniden açılması kararlaştırıldı.”

El Vatan gazetesinin haberi.

Çekilme tamam ama ne zaman?

Şam’ın Türkiye’den beklentileri açık: Türk ordusunun Suriye’den çekilmesi ve Türkiye’nin Şam’ın terör örgütü olarak gördüğü silahlı muhaliflere desteğini kesmesi. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, bu taleplerle ilgili bölgede terör örgütlerinin varlığını hatırlatıyor ve Şam’ın bölgede hakimiyetinin olmadığını söylüyor: “Siyasi bir istikrar olduğu zaman, ülkede her şey yoluna girdiği zaman buraları Suriye’ye devredeceğimizi söylüyoruz. Suriye’nin toprak bütünlüğüne, siyasi birliğine verdiğimiz önemi de zaten tüm açıklamalarımızda vurguladığımızı tekrar hatırlatıyoruz.”

Buraya kadar açıklamalar büyük oranda örtüşüyor. Ancak Türkiye, TSK’nın bölgeden çekilmesi için “siyasi istikrar” şartını koşarken Suriye bu çekilmenin herhangi bir koşula dayanıp dayanmadığına ilişkin bilgi sızdırmıyor. Öncelikle bir noktayı hatırlatmakta fayda var: Türk kamuoyunun daha açık ifade ile Ak Parti tabanının Esad’la normalleşmeye ikna süreci çok önce başlamıştı ancak Suriye kamuoyu henüz buna hazır değil. Onlar için yeni bir durum ve dolayısıyla Suriye basınında çıkan haberlerin Suriye kamuoyunu normalleşmeye hazırlama gibi bir işlevi olduğunu da not etmek gerekiyor. Bu kapsamda Türkiye’de yaşanan dönüşüme benzer bir ifade farklılığının son üç gündür Suriye basınında da yaşandığını görmek mümkün. Örneğin “Türkiye rejimi” yerine artık “Türkiye yönetimi”ni tercih ediyorlar.

PKK tamam diğer terör örgütleri?

Önemli diğer bir nokta PKK’ya karşı tavır netleşmesi. El Vatan’ın haberine göre görüşmede iki taraf da PKK’nın Amerika ve İsrail’in vekil gücü olduğunu, Suriye ve Türkiye için en büyük tehlikeyi oluşturduğunu teyit etti. Şam PKK ile YPG’yi yani Irak üzerinden Suriye’ye gelen ve YPG’yi kuran teröristlerle bu örgüte katılan Suriyeli Kürtleri ayrı tutuyor. Suriyeli Kürtlerle uzlaşabileceğini düşünüyor.

ismail hakkı pekin

Emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin

Eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı, emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, görüşmelerde Türkiye’nin açık ve net garanti verdiğini düşünmediğini ancak arabulucu olarak Rusya’nın bazı garantiler vermiş olabileceğini söylüyor. Pekin’e göre Türkiye en büyük garantiyi “Esadlı çözüme evet” diyerek verdi. Pekin, Türkiye ve Suriye dışında “Suriye’nin toprak bütünlüğü”nden bahseden başka ülke olmadığına ve Ankara’nın toprak bütünlüğü sağlandıktan sonra çekilmeyi gündeme getireceğine işaret ediyor. Ancak bu durumda bile çekilme için en azından terörün bitmesi gerekiyor.

Tam da bu noktada iki ülkenin normalleşmesinin en büyük zorluğu başlıyor: Hangi örgütler terörist sayılacak. İsmail Hakkı Pekin, “Biz PKK/YPG’ye terörist diyoruz. Karşı taraf PKK’ya terörist diyor ama YPG’ye daha ılımlı. Türkiye’nin desteklediği SMO-ÖSO Suriye’ye göre terörist. İdlib ve HTŞ zaten büyük sorun. Onlar ne olacak? Bu konuda ortak bir çalışma yapmak gerekiyor. Bu kolay kolay halledilebilecek bir sorun değil. İki tarafın da kabul etmek istemeyeceği durumlar ortaya çıkacak” diyor.

SMO ne olacak?

Nitekim, Türkiye’ye bağlı silahlı grupların kontrolündeki El Bab, Azez ve İdlib’de bir çok noktada Türkiye ve Suriye arasında olası yakınlaşma ve normalleşme adımları protesto edildi. Eylemlerin ana teması “Esadla barışmaktansa ölürüz, teslim olmayacağız” oldu. Ağustos ayında Çavuşoğlu’nun Suriyeli mevkidaşıyla ayak üstü sohbet ettiğini açıklaması sonrası yaşanan protestolardan farklı olarak eylemlerden Türk bayraklarının yakılması gibi görüntüler gelmedi.

EL BAB

Türkiye-Suriye “normalleşmesi” El Bab’da protesto edildi.

İsmail Hakkı Pekin, “SMO (ÖSO) Türkiye bizi satar mı, diye korkuyor. Diğer yandan bölgede çok büyük rant var. O ranttan kazanç sağlayanlar da ellerinden kayacağını düşünüyor. Türkiye Suriye ile anlaşarak bunlara yargılanmama ya da af gibi birtakım güvenceler vermeli ve ikna etmeli” diyor.

Pekin, Türkiye’deki Suriyeli sığınmacılarda da Suriye’ye gönderilme korkusu olacağını ve bu durumun bazı kışkırtmalara yol açabileceğine dikkat çekiyor: “Hassas konular. Dikkat ve temkinli bir şekilde ele alınması gerekiyor. Bu kadar uzun süren savaştan sonra güven ortamının tekrar sağlanması için zamana ihtiyaç var. Çok da önyargılı olmamak lazım. Kötü sözler söylendi. Her şey sil baştan olmuyor maalesef.”

Sınır güvenliği için mutabakat

Pekin’e göre savunma bakanları toplantısında sınır güvenliği sorunu da gündeme geldi: “Sınırlarımızda sızma var. Geçmişte de Suriye ordusunun yeteri kadar birliği yoktu sınırda bugün de imkânsız. Belki bu konuda bir adım atılabilir. Sınır güvenliği için Adana Mutabakatı ya da benzer bir mutabakat devreye alınarak Türkiye-Suriye iş birliği olabilir.” Pekin bu görüşmeden ve yaratılan havadan sonra artık Suriye topraklarında kapsamlı bir kara harekâtı olacağını düşünmediğini söylüyor ve ekliyor: “Ancak PKK faaliyetlerine devam ettiği sürece İHA’lar, istihbarat operasyonları sürer.”

ABD’nin terörize etme planı nasıl engellenir?

Diğer önemli bir sorun PKK/YPG üzerinden sahada etkili olan ABD’nin bölgeden nasıl çıkarılacağı ve normalleşme sürecini onaylamadığını deklare eden ABD’nin bu süreci engellemek için yapabileceklerine karşı alınacak tedbirler…

Pekin, ABD’nin askerlerini getirip savaştırtacak hali olmadığını ve eğer zemin hazırlanırsa bölgeyi terk etmek zorunda kalacağını söylüyor ancak uyarıyor: “Terör faaliyetleriyle bölgeyi karşı karşıya bırakabilir.”

Bu kapsamda 10 gün önce ABD’li General Matthew McFarlane’in Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) lideri Bafel Talabani ile birlikte PKK/YPG’nin çatı örgütü Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) yaptığı ziyaret öne çıkıyor. ABD daha önce Kürdistan Demokrat Partisi destekli Suriyeli Kürt partilerin yer aldığı Kürt Ulusal Konseyi’ni (ENKS) YPG ile barıştırma ve SDG yönetimine ortak etmeyi denedi başaramadı. Bu kez devrede Türkiye ile iyi ilişkilere sahip KDP değil PKK’ya daha yakın görülen ve KDP ile sorun yaşayan KYP var. KYP ile YPG’nin Suriye ve Irak’ta bir araya gelmesi KDP-PKK’nın bir araya gelmesinden daha mümkün bir fotoğraf. ABD, Türkiye-Suriye iş birliğinin Rusya’nın bir süredir denediği “YPG’yi Suriye ordusu içinde eritme” girişiminin başarıyla sonuçlanmasını engellemek için bir çıkış aradığı görülüyor.

Talabani, Suriye’nin kuzeyinden “Kürt süpergücü” mesajı verdi

İsmail Hakkı Pekin bu girişimi “ABD’nin ön alma çabası” olduğunu düşünüyor: “ABD Türkiye-Suriye iş birliğini bölgeyi terörize ederek engellemeye çalışabilir. Irak üzerinden Suriye’nin içinde terör faaliyetlerine başlayabilirler. Türkiye’nin sınırına yönelik bazı girişimleri olabilir. Sayın Erdoğan terörün kaynaklarını kurutmaktan bahsetmişti. En büyük kaynak Batı desteği. Bu desteğin sonlanması için Türkiye’nin Batı ile bazı anlaşmalar yapması gerekebilir.”

Çavuşoğlu da Suriye-Türkiye ilişkilerinde normalleşmeyle ilgili provokasyon ve engellemelerin olabileceğine dikkat çekerek “En kötü senaryoya her zaman hazırlıklı olmak lazım” diyor.

Diken üstünde Türkiye-Suriye ‘normalleşmesi’

Türkiye-Suriye arasında kök salmış sorunların çözümü oldukça çetrefilli ve mayınlı arazi gibi. Savunma bakanlarının görüşmesini çok önemli bir adım olarak değerlendiren İsmail Hakkı Pekin, masada sahadaki durum, güvenlik ve mültecilerin onurlu geri dönüşü gibi bir çok konu olduğunu ve bu konuların zaman alacağını söylüyor. Pekin, Erdoğan-Esad görüşmesi için bu başlıklarda büyük oranda yol kat edilmesi gerektiğini ve görüşmenin seçim sonrasına kalabileceğini düşünüyor ve ekliyor: “Sahadaki gerçeklik göz önüne alınarak iki ülkenin her şeyden önce anlayış birliğine varması gerekiyor. Gerisi için zamana ihtiyaç var. Bir savaşı başlatmak kolay da bitirmek zordur.”

Diplomasi

Eski BM diplomatı von der Schulenburg: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü

Yayınlanma

Editörün notu: Avrupa Parlamentosu Üyesi ve eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Michael von der Schulenburg, 25-26 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada Avrupa Birliği’nin mevcut gidişatına dair değerlendirmelerde bulundu. Schulenburg, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından barışı tesis etmek amacıyla kurulan Birliğin artık bu misyonunu terk ederek tamamen savaş odaklı bir retoriğe teslim olduğunu belirtti. Avrupa’nın kıt kaynaklar, yüksek enerji maliyetleri, sanayisizleşme ve demografik kriz gibi yapısal sorunlarla boğuşurken etrafındaki aktif çatışma çemberiyle baş başa kaldığına dikkat çekti. Brüksel’in diplomasi ve arabuluculuk kabiliyetini yitirdiğini belirten kıdemli diplomat, 27 üye ülkenin Rusya ile müzakere masasına oturabilecek esneklikten ve ortak iradeden yoksun olduğunu dile getirdi.


Belirttiğiniz gibi, ben bir akademisyen değilim; savaşların ve barışın gerçek dünyasından geliyorum. Ömrümün neredeyse tamamını Avrupa’nın dışında geçirdim fakat son iki yılımı Avrupa Birliği’nde tamamladım ve karşılaştığım manzara beni derinden sarsıyor.

Bildiğiniz üzere Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir barış projesi olarak kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’nın tekrarlanmaması, kıta ülkelerinin bir araya gelmesi ve dış dünyaya savaşlara mecbur kalınmayan barışçıl bir bütünleşme modeli sunulması amaçlanıyordu.

Gelgelelim bu durum bütünüyle değişti. Bugün gerek Parlamentoda gerekse resmi söylemlerde işittiğim kadarıyla, Avrupa Birliği’ndeki tartışmaların merkezine artık doğrudan savaş yerleşmiş durumda.

Bugün Avrupa Birliği’ni, gerçekleri bütünüyle inkâr eden, gerçekliği tamamen yadsıyan ve bu sebeple herhangi bir politika üretemez hale gelen bir teşekkül olarak tanımlıyorum.

Seminerimizin başlığı olan yeni dünya düzenine bir katkı sunulup sunulamayacağı meselesine gelirsek; bu katkının Avrupa Birliği’nden gelmeyeceği kesin.

Mesleki deneyimime daha yakın bir kıyaslama yapayım: Avrupa Birliği’ni Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya ile karşılaştırdığınızda, Birliğin dünyadaki faal savaşların büyük kısmıyla kuşatıldığını görürsünüz. Bahsettiğim diğer ülkelerin hiçbirinin etrafında bu denli yoğun çatışma yok.

Dahası, ABD’nin İran ve benzeri savaşları başlatıp ardından Atlas Okyanusu’nun gerisine çekilmesi gibi bir sorunla karşı karşıyayız; oysa bu savaşların neticeleri doğrudan Avrupa Birliği’nin kapı eşiğinde kalıyor.

İran’ı düşünüyorum; İsrail’in Suriye’den Lübnan’a, Batı Şeria’dan Gazze’ye kadar yürüttüğü pek çok savaşı düşünüyorum.

Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmayı, hemen ardından Afrika’daki Mali ve benzeri bölgeleri, elbette Sudan’ı aklıma getiriyorum. Şüphesiz bizim açımızdan en ağırı Ukrayna savaşı; zira doğrudan kendi kıtamızda cereyan ediyor.

Avrupa Birliği’ni diğer üç küresel güçle mukayese ettiğinizde, muhtemelen en kıt doğal kaynaklara sahip coğrafya olduğumuzu da fark edersiniz. Devasa bir demografik sorunumuz var; üstünü örtmeyi tercih ettiğimiz ama muazzam tesirler yaratacak bir nüfus dönüşümü yaşıyoruz. En pahalı enerjiyi biz tüketiyoruz. Karşılaştırmalı üstünlüğümüzü kaybettik; sanayisizleşmeyle yüz yüzeyiz. Ve elbette, dünyada Avrupa’yı ayrıcalıklı kılan yegâne unsuru, sosyal güvenlik ve refah sistemimizi de yitiriyoruz.

Böylesi bir tabloda, yalnızca kurumsal yapısıyla değil, ortak dış ve güvenlik politikası inşa ettiklerini öne süren üye devletleriyle birlikte Avrupa Birliği’nin son derece dirayetli durmasını, etrafında olup bitenlere etkin tepki vermesini beklersiniz.

Ha, bu arada Amerika Birleşik Devletleri’ni unuttum; Grönland’ı adeta kıskacına alıyorlar, zira imzaladıkları son anlaşmanın Grönland’ın tam denetimini ele geçirme yolunda ilk adım kanaatindeyim. Oysa orası bir Avrupa toprağı. Peki Avrupa Birliği ne yapıyor? Ortada ne bir dış politika var ne de güvenlik politikası; en azından benim görebildiğim kadarıyla yok. Bolca siyasi demeç veriyorlar.

Bu açıklamalar ekseriyetle Avrupa’nın yeniden silahlanması, nihayet askeri bir güce dönüşmemiz gerektiği iddialarıyla ve ahlaki nutuklarla dolu. Bilirsiniz, Birleşmiş Milletler’de hep şöyle deriz: Savaştan ve ahlaktan bahseden savaşı arzular; menfaatlerden söz eden ise çözüm arar.

Avrupa Birliği’nde menfaati diline dolayan kimseyi göremiyorum; durum son derece kaygı verici. Kendini ahlaken daima üstün gören birinin ikiyüzlülüğe sürüklenmesi an meselesidir. Açıkçası tüm bu hezeyanları dinlemek bazen ıstırap veriyor. Avrupa Birliği’nin geleceğini doğrudan tehdit eden bu çatışma çemberine karşı hiçbir siyasetimiz yok.

Kimseyle konuşamıyorsunuz. Müzakere masalarının hiçbirinde yer almıyoruz. Ne bir teklif sunuyoruz ne de arabuluculuk yapalım diyerek sürece müdahil olmaya çalışıyoruz; artık böyle bir irade kalmadı.

Üstelik üye devletlerin harcamalarını bir kenara bırakırsak, sırf Avrupa Birliği’nin diplomatik servisinin yıllık maliyeti 1 milyar dolar. 1 milyar dolar! Ne yaptıklarını anlamış değilim. Sahada kendileriyle bizzat karşılaştım; Avrupalı diplomatların tam olarak ne işle meşgul olduğuna dair en ufak bir fikrim yok.

Her neyse, şüphesiz en can alıcı mesele Ukrayna; ne de olsa kendi kıtamızda. İçinde bulunduğumuz kadar güvensiz bir ortamda, akla ilk gelmesi gereken şey Avrupa kıtasında barışı tesis etmektir. Ancak o zaman diğer sorunlarla ilgilenebiliriz.

Avrupa kıtasında barışın sağlanması, Rusya ile konuşmamızı, müzakere etmemizi ve bu çatışmaya bir şekilde çözüm bulmamızı gerektiriyor. Fakat bunu yapamıyoruz.

Kendi içimize öylesine kapandık ki, Rusya karşısında ortak bir müzakere tavrı belirlemekten aciziz; zira 27 üye ülke politika değişikliğinde uzlaşamıyor. Müzakereyi yürütecek temsilcinin atacağı adımlarda mutabık kalamıyorlar ve barış görüşmelerinin tabiatında bulunan esnekliği o kişiye tanımaya asla yanaşmıyorlar.

‘E3’ ülkelerinin (Almanya, Fransa, İngiltere) inisiyatif alacağını düşünseniz dahi, bu üçlünün çıkarları birbirinden o kadar kopuk ki, tabloyu daha da tehlikeli kılıyor. İngilizler doğuyla barış anlamına gelebilecek her şeyden nefret eder; zira gözlerini Atlantik’e dikmiş durumdalar ve sanırım 1850’lerden bu yana bunu büyük bir tehdit olarak görüyorlar. Böylesi bir barıştan en karlı çıkacak aktör Almanya olmasına karşın son derece akıl dışı davranıyor. Fransızlar da muhtemelen hoş karşılamayacaktır.

Neticede elimizde hiçbir şey yok. Sözlerimi bağlarken şunu vurgulamak isterim: Avrupa Birliği, önümüzdeki uzun dönem boyunca dünyada istikrarsızlık unsuru olmaya devam edecek.

Zaman ilerledikçe bu istikrarsızlığın kendi sınırlarının içine de sirayet edeceğini düşünüyorum. Bunu dile getirmek son derece acı: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü. Barışın yitirilmesiyle birlikte geleceğimiz ve gelecek nesiller ağır bedeller ödeyecek. Çok teşekkür ederim.

East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB ve Kanada, kapsamlı yeni bir ortaklık anlaşmasını duyuracak

Yayınlanma

AB ve Kanada, dijital ticaret engellerinin kaldırılmasından Ukrayna’ya ortak destek verilmesine ve orman yangınlarıyla mücadelede yatırım yapılmasına kadar uzanan kapsamlı yeni bir ortaklığı duyuracak.

29 Ekim’de başlayacak olan zirveye hazırlık amacıyla AB büyükelçilerine dağıtılan ve POLITICO tarafından elde edilen, iki tarafça yayınlanacak ortak bildiri taslağında, “Dünya, benzeri görülmemiş jeopolitik zorlukların yanı sıra ticaret, enerji, teknoloji, iklim ve kaynaklar alanındaki zorluklarla birlikte hızla değişiyor,” ifadesi yer alıyor.

AB ve Kanada, ABD Başkanı Donald Trump’ın ticaret savaşının yarattığı etkilerle boğuşurken stratejik bağlarını güçlendirmeye çalışıyor.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu ay Kanada’yı AB’ye ortak üye olarak davet etmeyi önerdi.

Bu öneri, Trump’ın derhal gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulunmasına yol açtı.

Taslak belgede, “Kanada ve AB, benzersiz ticaret erişimimiz, ortak değerlerimiz ve birbirini tamamlayan iktisadi güçlerimiz sayesinde daha derin ve daha entegre bir ilişki kurabilir,” deniyor.

Taraflar, Montreal’de düzenlenecek zirvede, kritik maden projelerine yönelik yatırımları hızlandırmak, tedarik zincirlerini güçlendirmek ve “piyasa dalgalanmalarını ve jeopolitik etkileri” hafifletmek amacıyla kritik kaynakları stoklamak da dahil olmak üzere tedarik güvenliğini artırmak istediklerini açıklamayı planlıyor:

“Stratejilerimizi ve standartlarımızı uyumlu hale getirecek, endüstrilerimizi birbirine bağlayacak ve hedeflerimizi halklarımız için en yüksek getiriyi sağlayacak sektörlere odaklayacağız. Buna, sıvılaştırılmış doğal gazdan hidroelektrik, güneş, rüzgâr ve nükleer enerjiye kadar, dünyanın büyük bir kısmının ihtiyaç duyduğu düşük karbonlu, güvenilir enerjinin geliştirilmesi de dahil.”

Ottawa ve Brüksel ayrıca, 2030 yılında Kanada ve Avrupa’da orman yangınlarıyla mücadele için kullanıma hazır olacak 50 adet De Havilland su bombardıman uçağının ortak satın alımını da duyuracak.

Von der Leyen, 15 Eylül’deki Birliğin Durumu konuşmasında, “Gönüllü olarak güçlerimizi birleştiriyoruz… Bir teknoloji ittifakı kuracağız. Savunma sanayi üslerimizi entegre edeceğiz. Kuzey Kutbu’nu amiral gemisi niteliğinde bir ortak proje haline getireceğiz. Enerji, kritik mineraller ve piller üzerinde çalışacağız. Yapay zeka, kuantum, siber ve iktisadi güvenlik alanlarında da işbirliği yapacağız,” demişti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Avrupalı şirketlerden AB-ASEAN ticaret paktı çağrısı

Yayınlanma

Avrupalı şirketler, Avrupa Birliği’nin geçen hafta Filipinler ile yaptığı anlaşmada sağlanan ilerlemenin ardından ASEAN ile bölgeden bölgeye kapsamlı bir ticaret paktı yapılması çağrısında bulunuyor. Brüksel ise ticari ve siyasi ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışıyor.

Avrupa Birliği’nin ayrıca Tayland ile yürüttüğü ticaret anlaşması müzakerelerini bu yılın sonuna kadar sonuçlandırması bekleniyor. Görüşmelerin 10. turu salı gününe kadar sürüyor. AB’nin bölgede halihazırda Singapur, Endonezya ve Vietnam ile ticaret anlaşmaları bulunuyor; Malezya ile de müzakereler devam ediyor.

Ancak şirketler, dünyanın en büyük iki ekonomisi olan Çin ve ABD ile rekabet ortamında AB’nin daha ileri giderek ASEAN’ın tamamıyla blok düzeyinde bir anlaşma yapmasını istiyor.

AB-ASEAN İş Konseyi İcra Direktörü Chris Humphrey, “Güneydoğu Asya, Avrupalı şirketleri güvenilir yatırımcılar olarak görüyor ancak bu şirketler Amerikan ve Çin hükümetlerinin tüm siyasi ve mali ağırlığıyla rekabet ediyor,” dedi.

Humphrey, Nikkei Asia’ya yaptığı açıklamada ikili anlaşmaların nihai hedef olmaması gerektiğini belirterek, Avrupalı şirketlerin özellikle enerji, sağlık, dijital hizmetler ve finansal hizmetler alanlarında uzun süredir bölgeden bölgeye bir ticaret anlaşması çağrısı yaptığını söyledi.

İş konseyinin eylül başında 150 Avrupalı iş dünyası yöneticisiyle gerçekleştirdiği ankette katılımcıların yalnızca yüzde 18’i AB’nin ASEAN ile yeterince angaje olduğunu düşündüğünü söyledi. Humphrey, Ticaret Komiseri Maros Sefcovic ile AB’nin en üst düzey diplomatı Kaja Kallas’ın ziyaretleri dışında üst düzey temasların hâlâ sınırlı kaldığını belirtti.

Sözde insan hakları ile çevre ve gıda güvenliği standartlarına ilişkin kaygılar, iki blok arasındaki müzakereleri uzun süredir zorlaştırıyor. Örneğin AB’nin Endonezya ile yürüttüğü görüşmelerde ormansızlaşma meselesi yıllarca önemli bir anlaşmazlık konusu oldu. Taraflar ancak geçen yıl kapsamlı bir ekonomik ortaklık anlaşması imzalayabildi.

Benzer şekilde AB ile Bangkok arasındaki ticaret müzakereleri, başladıktan bir yıl sonra, 2014’te Tayland ordusunun darbeyle iktidarı ele geçirmesi üzerine askıya alındı. Görüşmeler 2023’te resmen yeniden başlatıldı. Analistler yakın zamanda bir anlaşmaya varılmasının önünde büyük bir engel görmediklerini söylese de Tayland’ın ton balığı ve deniz ürünleri balıkçılığındaki çalışma standartları Avrupa sektöründe kaygı yaratıyor.

Bölgeden bölgeye düzeydeki müzakereler ise ilk kez 2007’de başlatılmış, Myanmar’daki askeri darbe nedeniyle 2009’da karşılıklı mutabakatla durdurulmuştu.

Brüksel Özgür Üniversitesi ve KU Leuven’de öğretim görevlisi Camille Nessel, “ASEAN, mevcut jeopolitik tartışmaların ima ettiğinden çok daha uzun süredir bir öncelik,” dedi.

Singapur’daki ISEAS-Yusof Ishak Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Joanne Lin de tarafların beklentilerindeki uyumsuzluğun ilişkileri sınırladığını belirtti. Lin’e göre AB, ticaret yoluyla iş gücü, çevre, sürdürülebilirlik, insan hakları ve düzenlemeler alanlarında reformları teşvik etmeyi umuyor.

Lin, “Ancak ASEAN, AB’nin daha pratik bir ortak olmasını ister,” dedi. İşbirliği alanları arasında yeşil dönüşüm, enerji bağlantıları, dijital ticaret, dirençli tedarik zincirleri ve sürdürülebilir altyapıyı örnek gösterdi.

Ancak koşullar değişti. Son birkaç yılda jeopolitik rekabet ve gerilimler belirgin biçimde arttı. Büyük Avrupa ekonomilerinin büyümekte zorlandığı bir dönemde AB, Çin ve ABD arasında sıkışmış hissediyor. Analistlere göre bu ortamda Sefcovic daha pragmatik bir yaklaşım benimseyebilir ve coğrafi olarak daha uzak olsalar bile müttefiklerle işbirliği arayışına girebilir.

ASEAN ülkeleri açısından ise komşular arasındaki rekabet, tarafları uzlaşmaya yönelterek ticaret anlaşmalarının sonuçlandırılmasını hızlandırmış olabilir.

Nessel, “Vietnam AB ile bir anlaşma yaptıktan sonra bu durum Endonezya ve Filipinler açısından önem kazandı,” dedi. “Bu ülkeler birçok aynı sektörde rekabet ediyor ve tercihli erişim, rekabet dengesini değiştiriyor” diye ekledi.

AB-Filipinler anlaşması, tarım-gıda ürünleri, makineler ve beyaz eşya dahil olmak üzere ticarete konu malların yüzde 94’ündeki tarifeleri kaldıracak. Ayrıca Filipinler’in kamu ihaleleri pazarı ilk kez yabancı şirketlere açılacak.

Sefcovic, “Anlaşma her büyüklükteki işletme için gerçek fırsatlar sunuyor. Aynı zamanda dayanıklılığın stratejik bir öncelik haline geldiği bir dönemde daha güçlü ve çeşitlendirilmiş bir tedarik zinciri sağlıyor” dedi.

Resmi verilere göre AB, geçen yıl Filipinler’in dördüncü büyük ticaret ortağıydı ve ülkenin toplam mal ticaretinin yüzde 8,3’ünü oluşturdu. İki taraf arasındaki mal ticaretinin hacmi 17,6 milyar avro, yani yaklaşık 19,9 milyar dolar seviyesindeydi.

Bu tekil ticaret anlaşmaları, iki bloğu sonunda daha kapsamlı bir anlaşmaya doğru taşıyabilir.

Bir AB sözcüsü, “ASEAN’ın tek tek üyeleriyle oluşturulan bu ikili serbest ticaret anlaşmaları ağı, ortak uzun vadeli hedefimiz olmaya devam eden nihai bölgeden bölgeye serbest ticaret anlaşmasına giden yolda yapı taşları işlevi görebilir,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English