Bizi Takip Edin

Görüş

Trump’a suikast girişimi; gerçekleşen kehanet, Amerika’nın sağı/solu

Avatar photo

Yayınlanma

ABD; kurumsal nizamının köşe taşlarını tutanların akıbetleri ve dünyanın yönelimini de etkileyecek politikalar bakımından büyük önem taşıyan bir başkanlık seçimine giderken, pek çok uluslararası gözlemcinin ‘kehaneti’ gerçek oldu. Amerikan kurumsal yapısını 2016-2020’deki ilk dönem başkanlığında salladıktan sonra 5 Kasım 2024’te yeniden seçilmeye oynayan Donald Trump, Cumhuriyetçi Parti’nin Wisconsin’deki Ulusal Kongresi’nin hemen öncesinde ölümden döndü.

Trump, 14 Temmuz’da (TSİ) cumartesi gününü pazara bağlayan gece Butler, Pennsylvania’daki mitinginde suikast girişimi atlattı. Son anda başını çevirdiği için sağ kulağını delen kurşundan şans eseri kurtuldu. Tetikçisi, ABD gizli servisinin keskin nişancısı tarafından tek kurşunla kafasından vuruldu. Trump yerine 50 yaşındaki Corey Comperatore hayatını yitirdi, iki kişi de yaralandı.

Suikast girişiminin icrası, tetikçisi ve gizli servisin akıllara durgunluk veren başarısızlığı eşliğinde 5 Kasım seçimi hesapları dahil pek çok tartışma ortalığı kaplamış durumda.

Öncelikle belirtmeli; başkanlara suikastlara alışık ABD için Trump’ın canına kast edeni, siyasal şiddete dair tartışmalar, ana akım medyanın tutumu ve bu tutumla şekillenen kamuoyu algıları açısından şimdiden ibret-i alemlik oldu.

Narsistik kişiliğiyle Trump’ın kendi kendini vurdurduğunu iddia edenler, ‘kurşun birkaç milim şaşsa…böyle bir riski kim alır? Hele Trump!’ sorusunu hiç düşünmüyor. Trump’ın kurtulmasını ‘siyasi olarak işine yaradı’ diye karşılayanlar, adamın hakikaten ölebileceğini hesaba katmıyor. Cumhuriyetçilerden sürekli ‘komplocu’ diye şikayet eden Demokratların işlerine gelen komploların ‘hevesli alıcıları olmalarını’ hiç saymıyorum.

Son tahlilde bütün siyasi hesaplar yeniden güncelleniyor. 27 Haziran’da faciaya dönen başkanlık münazarasında Trump karşısında açıkça ‘bunaklık’ sendromları göze batan Demokrat Başkan Joe Biden’ın adaylığından ‘kurtulma’ fırsatı da dahil…

TANIDIK SÖYLEMLER; NÜFUSUN YARISINA ‘TERÖRİST’ VE ‘NAZİ’ DEMEK

Amerikan siyasi tarihi başkanlara suikast ve suikast girişimleri bakımından zengin. Abraham Lincoln’den John F. Kennedy’ye, Theodore Roosevelt’ten Ronald Reagan’a uzanan bir dizi örnek mevcut. Trump vakası ise ABD siyaset ve sosyolojisinin 21’inci yüzyılda geldiği yeri yansıtıyor.

Trump ilk başkanlık döneminde kurumsal nizamın bir türlü ‘sindiremediği’ isim oldu. Başkanlığının sonlarına doğru bürokrasinin önde gelenleri ona nasıl ‘başkanlık yaptırmadıklarını’ anlattıkları makaleler bile yazmıştı. Trump’ın 2020’de kaybettiği seçime Demokratik Parti’nin kontrolündeki minik bir ‘isyan hali’ eşliğinde gidilmişti. Joe Biden’ın sandıktan çıkışı ve 6 Ocak’ta seçim sonuçlarına itirazın vardığı yer olan yine bir acayip Kongre baskını herkesin malumu. Biden 20 Ocak 2021’de başkanlık yeminini edince kurumsal nizam da rahat bir nefes almıştı.

Doğrusu tam tahmin ettiğim oldu. O dönemde ya Trump’ın yahut Trump’ı ‘aşacak’ devamcısının geleceğini öngörmüştüm. Nitekim Trump, Cumhuriyetçi Parti içindeki çatlakları kapatarak 2024 seçiminin adayı oldu. Biden’ın Adalet Bakanlığı’nın hakkında açtığı, kimileri tuhaf eyalet yasalarına dayalı eski defterleri içeren davalar da önünü kesmedi.

Dolayısıyla, ‘aday Trump’ın başına bir iş geleceği öngörüsünde bulunan ben dahil pek çok gözlemci için suikast girişimi beklenen bir gelişmeydi. Taşlarını döşeyenler ortadadır…

Joe Biden 6 Ocak Kongre baskını sonrası nüfusun Trump’ı destekleyen neredeyse yarısına yakın Amerikalı için ‘terörist’ yakıştırması bile yapmıştı. Biden, dört yıl sonra geçkin yaşında yeniden Trump’ın rekabeti ile karşı karşıya kalınca ‘Amerikan ulusunun ve Amerikan demokrasisinin tehdit altında olduğu’ söylemini benimsedi. Demokratik parti çevreleri Trump’a oy veren Amerikalıları ‘nazi’ ilan etti. Açıkçası algıları ve verdikleri tepkiler üzerinden küçümsenen, cahil görülen Cumhuriyetçi kitle ile bugün gelinen noktada ‘şehirli’, ‘aydın’ tabir edilen kitle arasında özünde ne fark olduğunu kestirmek zor. Zehirli algılar ikliminin siyasal şiddete davetiye çıkarmaması şaşırtıcı olurdu.

Tahmin edileceği gibi Biden, rakibinin atlattığı suikast girişiminin ardından kısa süreliğine ‘birleştirici lider’ karakterine büründü. Hatta X hesabından şöyle yazdı: “Aynı fikirde olmasak da düşman değiliz. Bizler komşuyuz, arkadaşız, iş arkadaşıyız, vatandaşız ve en önemlisi de Amerikalı dostlarız. Birlikte durmalıyız.”

Sözlerinin nasıl algılandığını 50 yılı aşkın kariyeriyle emektar aktör James Woods’un X hesabından verdiği yanıttan çıkarmak mümkün: “Yani biz Nazi değil miyiz? Hangisi, seni lanet riyakar?”

Eskiden Demokratları destekleyen, sıtkı sıyrılıp bağımsız olan ve anlaşılan artık Trump’ı açıkça destekleyen Woods, ‘çantacı, keş oğluyla birlikte yarım asırdır Amerika’yı vampir gibi sömürdüğünü’ söylediği Biden’ı ‘Amerikan işçilerine savaş açmakla’ da itham ediyor.

AMERİKA’NIN YANDAŞ MEDYASI

Bu reaksiyonlarda neoliberal Demokrat elitleri yankılayan Amerikan ‘yandaş medyasının’ rolü büyük. Suikast girişimi karşısında editoryal anlamda ‘kedi’ye kedi dememe’ haline insan şaşırmadan edemiyor:

CNN: ‘Trump PA mitingindeki olayda yaralandı’

Los Angeles Times: ‘Trump, Pennsylvania’da kalabalıktan gelen yüksek sesler üzerine sahneden indirildi’

NBC: ‘Gizli Servis, Pennsylvania mitinginde duyulan patlama seslerinin ardından Trump’ı sahneden indirdi’

USA Today: ‘Trump, eski başkan ve kalabalığı ürküten yüksek seslerin ardından gizli servis tarafından eyaletten çıkarıldı’

NYT: ‘Mitingde açılan ateş sonrası Trump güvende; şüpheli öldürüldü’

Yine de ‘yandaş medyanın’ hislerine tercüman olacak muazzam başlığı atmaya cesaret eden yerel bir yayın oldu: The Sunday Denver Post. Trump’a suikast girişimini, ‘Silahlı saldırgan saldırıda öldü’ başlığıyla duyurdu.

Esasında, ABD yandaş medyasının siyasal şiddetle ikiyüzlü ilintisi ne yeni ne de salt Gazze veya Ukrayna gibi dünya işlerinden ibaret. 2020 Mayıs’ında George Floyd’un polis tarafından öldürülmesiyle tetiklenen olaylarda, tarihsel hafızayı yok eden post-modern şiddete övgü düzen de yine onlardı. Vandalizm ve yağma olayları ayyuka çıkmışken, bir CNN muhabiri alev alev yanan bir binanın önünde dururken, ‘ateşli ama çoğunlukla barışçı protestolar’ diye altyazı konması epey dalga konusu olmuştu.

ABD’nin paranın ve anlatının (narrative) belirlediği iki partili sistemini Cumhuriyetçiler ve Demokratlar 50-50 ‘kırışır’. Ancak medyayı ezici biçimde Demokratlar kontrol ediyor. Ve artık ‘anlatıları’ zorda. Gallup’un yakın zamandaki anketine göre Amerikalıların %39’ı medyaya hiç güvenmiyor. Demokratların yüzde 58’i ise büyük ölçüde veyahut orta derecede güveniyormuş.

Velhasıl medya endüstriyel kompleksinin bütün silahlarını Trump’a doğrulttuğu düşünülürse, canına kast edilmesinde ‘medya motivasyonu’ aramamak zor.

‘YALNIZ KURTLAR’ DÖNEMİ VE BİRDEN FAZLA SUİKASTÇI İDDİALARI

Gizli servisinin keskin nişancısının öldürdüğü tetikçinin kimliği Pennsylvania, Bethel Park’tan 20 yaşındaki Thomas Matthew Crooks olarak açıklandı. Crooks’un ‘sosyal medya kaydı’ olmadığı söyleniyor. Silinmiş olabileceğini iddia edenler var. Geride manifesto bırakmamış. Cumhuriyetçi Parti’ye kayıtlı olduğu iddia edildi ama Demokratik kampanyaya bağış yaptığı anlaşıldı. Trump’tan nefretini dile getirdiği videoları var.

Okulda ‘itilip-kakılanlardan’ olduğu söyleniyor. Eski sınıf arkadaşları hiçbir hedefi vuramadığı için okulun atıcılık takımına alınmadığını anlatmış. Yaşının genç olması mevzuyu izah etmiyor. Zira 20 yaşında gençler askerlik yapıyor, keskin nişancı olabiliyorlar. ABD’de okulda itilip kakılan tipler ise genelde başkanları değil arkadaşlarını ve öğretmenlerini vuruyorlar.

FBI şimdilik ‘tek başına hareket ettiğini’ söylüyor. Ancak Slovakya’da geçen mayısta Başbakan Robert Fico suikast girişiminden aşina olduğumuz ‘yalnız kurt’ denklemi doğrusu çok daha tuhaf görünümler alıyor.

Crooks, gizli servis ajanları ve polislerle dolu bir alana merdiveni ve AR-15 saldırı tüfeğiyle elini kolunu sallayarak gelmiş. Miting alanının çevresindeki bina kompleksinin konuşmacı kürsüsüne en yakınında olan barakaya, yani Trump’ın bulunduğu yere 130-150 metre mesafeye konuşlanmış. Merdivenle çatıya çıktığını, süründüğünü görüp polisi ve gizli servisi uyaranların sayısız ifadeleri ve ayrıca videoları var!

Son olarak CNN’e konuşan Butler bölgesi Şerifi Michael Slupe, bir polisin bir meslektaşının yardımıyla çatının kenarına tırmandığını, tetikçinin silahını kendisine doğrultmasıyla canını korumak için geri atladığını söyledi. Crooks hemen ardından soğukkanlılıkla bir de Trump’a ateş açmış. Trump’ın vurulma hologramı, canını kılpayı kurtardığını sergiliyor. Genç tetikçi, atıcılık takımına alınmayınca  çok talim yapmış olmalı!

HOLİVUT’UN GİZLİ SERVİSİ, AMERİKA’NIN GİZLİ SERVİSİ

Gizli Servis’in hareket biçimi ‘ihmal’ sınırlarını aşıp ‘göz yumma’ izlenimi yarattığı için haliyle spekülasyonlara yol açıyor. Hele de Hollywood senaryolarından bildiğimiz dillere destan ajanlar düşünülürse…

Bazı yetkililer, ateşin Gizli Servis’in güvenlik çemberinin dışından açıldığını söylemiş. Buna gülenler böyle bir etkinlikte sadece belli bir bölge değil tüm koruma kurallarını gizli servisin belirlediğini anımsatıyor. Zaten tetikçinin orada ne aradığı başlı başına bir soru. Eski CIA analisti Larry Johnson, “Olaydan önce bile oraya (barakanın çatısına) bir Gizli Servis ajanı yerleştirmeleri gerekirdi. Ama yapmadılar” diyor.

Tam 8 el ateş açılabilmesi bir başka tuhaflık! Uzmanlar bunun profesyonel bir tetikçiden beklenmeyecek bir hareket olduğunu belirtiyor.

Eski Pentagon müsteşarı, güvenlik stratejisi ve teknoloji uzmanı Stephen Bryen, akustik ve balistik kanıtların ilk incelemesine atıf yaparak Kennedy suikastı ile paralelliklere işaret ediyor. Buna göre, Denver’daki Colorado Üniversitesi Ulusal Medya Adli Tıp Merkezi Direktörü Catalin Grigoras ve Kıdemli Araştırma Görevlisi Cole Whitecotton’ın olay yerinde kaydedilen seslere dayanarak yaptıkları analiz; biri gizli servis keskin nişancısı olmak üzere 3 tetikçi olasılığına işaret ediyor. Tabii farklı yerden gelebileceği söylenen ateş sesi, bir başka gizli servis keskin nişancısına da ait olabilir.

Amerikan deniz piyadelerinin eski mensubu olan güvenlik ve dış politika analisti Brian Barletic, Trump’ın üzerinde dalgalanan dev Amerikan bayrağının potansiyel bir suikastçı için rüzgar hızını ve yönünü gösteren ideal koşulları sağladığını belirtiyor. Barletic, normalde gizli servisin buna izin vermeyeceğine dikkat çekiyor.

Diğer yandan suikastçının hiç profesyonel davranmadığını ve ‘öteki dünyaya tek yön bilet aldığını’ belirten Barletic, Trump’ı vurmayı başarmasını ‘tüfekle ateş tecrübesine karşılık taktiksel eğitiminin azlığına’ yoruyor ve FBI’ın istihbarat işlerinde yaklaşıp eğittiği ve silah/patlayıcı sağladığı bilinen şahıslara atıf yapıyor.

“Eğer izleyiciler suikastçının bariz bir atış pozisyonuna geçtiğini gördüyse, dürbünlü eğitimli keskin nişancılar da kesinlikle görmüştür” diyen Barletic’e göre, “ABD Gizli Servisi’nin sistematik olarak bu kadar beceriksiz olduğuna inanmak zor.”

Larry Johnson da iki sonuç çıkarıyor: “Ya Gizli Servis tamamen beceriksizdir ve sadece işini yapmamıştır, ya da çalışanları suikast girişiminin planlanmasına dahil olmuştur.”

Amerikan gizli servisi ve sorumlu direktörü Kimberly Cheatle bu yazı yazılırken henüz istifa etmemişti. Trump’a suikast girişimi, bir süredir koruma talepleri Biden’ın İç Güvenlik Bakanı Alejandro Mayorkas’tan geri dönen Robert Kennedy Jr.’a hiç olmazsa koruma sağlanmasıyla sonuçlandı.

FBI saldırıyı ‘suikast girişimi ve iç terör eylemi’ olarak soruşturuyor. Ne ki, FBI üst düzeyinin son yıllarda söyledikleri yalanları Kongre soruşturmalarında itiraf etmek zorunda kaldıkları (Rusyagate-Hunter Biden laptop vakası) bir ortamda kuruma güvensizlik hakim. Kimileri Kongre gözetiminde soruşturma talep ediyor.

Bu koşullarda aile geçmişiyle düşünüldüğünde başkan adayı Robert Kennedy Jr’ın hislere tercüman olmadığını kim iddia edebilir: “150 metre ötede korunmasız bir çatı. Çok sayıda tanık Gizli Servis’e bağırıyor. 3-4 dakika çekim yapıyorlar. Tüfekli bir adamın sürünerek geldiğini ve nişan aldığı da görülüyor. Gizli Servisinizi alın ve ..çınıza sokun!”

MEŞHUR SORU: KİM FAYDALANIYOR…

‘Trump alerjisi’ ile burun kıvırmak elbette mümkün fakat Trump’ın cesaretini de görmezden gelmek zor. Pek çok insanın o durumda yapamayacağını yaptı. Vurulduğunda sersemleyip yere kapandıktan sonra korumalar tarafından kürsüden minibüsüne götürülmeden önce dimdik doğrulup zafer yumruğunu kaldırdı, gitmek istemedi ve ‘savaş, savaş, savaş’ diye bağırdı. Kimilerinin dalga geçtiği kısa boylu kadın korumaların da kapatamadığı cüssesiyle daha da görünür olan bu kareler şimdiden ikonlaştı.

Nitekim Trump olayın şokuyla programını değiştirmedi, gizlenip saklanmadı. Milwaukee, Wisconsin’deki’de pazartesi günü başlayan Cumhuriyetçi Parti Kongresi’nde kahramanlar gibi karşılandı. Her şeyin üzerine başkan yardımcılığı adaylığına da J.D. Vance’ı seçtiğini duyurdu.

Demokrat cephede Biden’ın bunaklık sorunu ve adaylıktan çekilmeme ısrarının yarattığı sancılar düşünülürse, Trump’ın 5 Kasım seçimlerini garantilediği görüşü anlaşılır. Ben ‘şapkadan tavşan çıkarmakta’ mahir Amerikan sisteminde daha temkinli olmak taraftarıyım.

Suikast girişimi; anket verileri eşliğinde ‘çekil’ baskılarının arttığı Biden’ın soluklanmasını sağladı. CNN, Biden’a çağrılarının ‘durduğuna’ işaret ediyor. Kamala Harris gibi başarısız bir figürü ‘allayıp pullamak’ başlı başına zorluklar barındırırken, Biden’ın ‘kaybetme riski’ karşısında Obama-Clinton-Pelosi+müesses nizam ortaklığı pes etmeyecektir. Özellikle teknoloji sermayesinin Elon Musk öncülüğünde Trump’a yöneldiği bir ortamda bağışçılar kritik önem taşırken… Demokratik Parti’nin Kongresi 19-22 Ağustos’ta Chicago, Illinois’da. ‘O zamana kadar kim öle kim kala’ hesabı…

AMERİKAN DÜNYASI; AŞIRI SAĞCILIK VE ‘İLERLEMECİLİK’…

Neticede tüm bu yaşananlar bakınca; Amerikan müesses nizamı neoliberal modelini dünyaya dayatırken neocon projelerin başarısızlığının bumeranga döndüğü görülüyor. Bu yüzden kimileri ‘iç savaş riskinden’ bile bahsediyor. Doğrusu ihtimal vermiyorum.

Pek çok Amerikalı muhalif, Demokratların suikast girişimi sonrası artık Trump’ı ‘varoluşsal tehdit’ göstererek şiddeti özendiren kampanya yürütemeyeceklerini, örneğin enflasyon ve yasadışı göç gibi hakiki sorunları tartışmak zorunda kalacaklarını söylüyor. Naçizane bir ‘Amerika gözlemcisi’ olarak bu konuda da değişiklik beklemiyorum.

Dünyanın geri kalanı -hatta solda kimi kesimler- ABD’yi Amerikan elitleri/medyasının sunumuyla görmeye meyilli. Ve yoğunlukla iç meseleleri değil dış politikasını izlemekte. Örneğin Trump’ı ‘aşırı sağ’ diye nitelerken, Biden’ı da bir şekilde ‘ilerlemeci sola’ koyuyorlar. Yine Trump taraftarları ‘eli silahlı fanatikler’ olurken, nihilist ANTİFA’da ‘ilericilik’ da bulabiliyorlar.

Yine Trump ve Cumhuriyetçi sosyo-politik taban ‘ırkçılık, cehalet, dinsel fanatizm’ ile ifade edilirken, Demokratların toplum mühendisliğine gözler kör. Etno-faşizm ve kimlikçiliğin tezahürleri dikkate bile alınmıyor; insanın yetişkin dişisine ‘kadın’ dememekte direnirken, ‘child attracted person’ gibi laflarla pedofiliyi normalleştirmeye soyunanlar, Kinsey ve Money gibi kötü şöhretli şarlatanları anmadan çocukları kobaya çevirenleri hoşgörenler ‘ilerlemeci’ Demokratlar oluveriyor. (Kampanya yöneticisinin eşiyle gönül macerası olmasa belki başkan adayı olabilecek Gavin Newsome’ın Kaliforniya’sı, daha yeni okulların çocuklarının cinsiyet değişikliğini ebeveynlere bildirme zorunluluğunu kaldırdı. 21 yaşına kadar içki almaya yollanamayacak çocukların, hormonlarının tepindiği, beyin loblarının yerine oturmadığı yaşlarda cinsiyetine karar verebildiği mühendisliğe ne demeli, kestiremiyorum. )

İşin aslı Amerika insanı ‘sağını solunu’, ‘önünü arkasını’ kontrol etmeye itiyor.

Elbette Trump’a suikast girişiminin dış politika ayağı da var… Amerikalı araştırmacı gazeteci Aaron Maté suikast girişiminin hemen ardından Demokrat elitlerin ellerinde patlasa bile dünyaya başarıyla sattıkları ‘Rusyagate komplolarına’ atıfla ironik bir yorum yaptı: “İzlenmesi gereken bir şey var: Demokratlar Rusya’yı suçlamak için nasıl bir yol bulacaklar?” Bu yorumun dumanı tüterken CNN, istihbaratın Trump’a suikast girişiminde İran’a işaret ettiğini duyuruverdi. Kim artık bunlara inanır, kestirmek zor. Ama ‘narrative Amerikası’nda her şey mümkün. ‘Vazgeçilmez ve istisnai’ ABD’ye dikkat kesilen Avrupa’nın, Trump/J.D. Vance ikilisiyle şahlanan korkuları da diğer büyük hikaye…

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Gagavuz özerkliğini korumak: Özerklik nerede sona erer, devletin sorumluluğu nerede başlar?

Yayınlanma

Violeta Stratan İlbasmış, Dr. öğretim görevlisi, Moldova Devlet Üniversitesi Gazetecilik ve İletişim Bilimleri Fakültesi

Moldova Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesinin 9 Temmuz 2026 tarihli kararı, bazı çevrelerde Gagavuz özerkliğine indirilmiş yeni bir darbe, hatta Kişinev yönetiminin Gagavuzya’nın özel statüsünü aşındırma girişimi olarak sunulmuştur. Ancak bu yorum,  hukuki ve kurumsal bir meseleyi kimlik eksenli siyasi bir tartışmaya dönüştürme riski taşımaktadır.

Karar, Moldova Cumhuriyeti Anayasası  ve alındığı koşullar çerçevesinde incelendiğinde farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Söz konusu karar, Gagavuz özerkliğini ortadan kaldırmamış, bölge halkın kültürel, dilsel veya kimlik temelli haklarına da müdahale etmemiştir. Yalnızca özerk yönetimin yetkileri ile Moldova Cumhuriyeti’nin egemenlik alanına giren yetkiler arasındaki sınırı belirlemiştir.

Mahkeme, Gagavuzya’nın özel hukuki statüsüne, Polis Teşkilatının faaliyetlerine ve polislerin statüsüne ilişkin mevzuat ile Seçim Kanunu’ndaki bazı hükümleri incelemiştir. Temel mesele, özerk yönetim makamlarının merkezi devlet kurumlarının bölgesel yöneticilerinin atanmasını onaylama veya engelleme yetkisine sahip olup olamayacağı ve seçim organlarının oluşturulması üzerinde siyasi denetim kurup kuramayacağıydı.

Mahkemenin bu sorulara verdiği yanıt olumsuz olmuştur. Bunun nedeni özerkliğin meşru olmaması değil, önceki mevzuatta öngörülen bazı yetkilerin üniter bir devlet içindeki bölgesel özerkliğin sınırlarını aşmasıdır.

Bu ayrım son derece önemlidir ve abartıya kaçılmadan açıklanmalıdır. Moldova Cumhuriyeti Anayasası, bir yandan ülkenin egemen, bağımsız, üniter ve bölünmez bir devlet olduğunu hükme bağlarken, diğer yandan Gagavuzya’nın özel statüsünü açıkça güvence altına almaktadır. Bu iki ilke birbiriyle çelişmemektedir. Aksine, Gagavuzya’nın özerkliği Moldova Cumhuriyeti devleti çerçevesinde var olmakta ve yetkilerini Anayasa ile yasaların belirlediği sınırlar içinde kullanmaktadır. Özerklik; kültür, eğitim, ekonomik kalkınma, kültürel miras ve bölgesel yönetim gibi alanlarda topluluğun kendi çıkarlarını yönetebilmesi anlamına gelir. Ancak ülke içinde ikinci bir egemenlik merkezinin bulunması anlamına gelmez.

Aslında Anayasa Mahkemesi kararının özü tam da burada yatmaktadır.

Devlet kurumları devlete bağlı kalmalıdır

İncelenen en önemli konulardan biri, Gagavuz yönetiminin, İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve İstihbarat ve Güvenlik Servisinin bazı bölgesel birimlerinin yöneticilerinin atanmasına katılımı olmuştur.

İlk bakışta böyle bir katılım, özerkliğin doğal bir yansıması olarak görülebilir. Ancak bölgesel yönetime danışılması, merkezi bir kurumun temsilcisinin atanmasını veya görevini sürdürmesini engelleyebilecek bir veto hakkına ya da zorunlu bir koşula dönüştüğünde sorun ortaya çıkmaktadır.

Polis, özerk yönetime bağlı bir kurum değildir. Moldova Cumhuriyeti’nin bir kurumu olarak yasaları ülkenin tamamında uygular. İstihbarat ve Güvenlik Servisi yalnızca belirli bir bölgenin değil, ülkenin ulusal güvenliğini korur. Aynı ilke, seçim sürecini yöneten kurumlar için de geçerlidir.

Polisin bölgesel biriminin veya bir güvenlik teşkilatının yöneticisinin hem merkezi kuruma hem de bölgesel bir siyasi otoriteye karşı aynı anda sorumlu olmak zorunda kaldığı koşullarda, devletin normal işleyişini tahayyül etmek güçtür.

Seçim özerkliği de paralel bir sistemi dönüşümez

Gagavuzya’nın kendi özerk makamları için bölgenin özelliklerine uyarlanmış seçim mekanizmalarına sahip olması doğaldır. Ancak bölgesel seçim sistemi, Moldova Cumhuriyeti’nin genel seçim mevzuatından kopamaz veya tek bir siyasi makamın denetimindeki bir araca dönüşemez.

Seçimler, temel bir anayasal hakkın kullanılmasıdır. Bu nedenle seçim sürecinin dürüstlüğü ve tarafsızlığı, seçimlerin Kişinev’de ya da ülkenin başka bir bölgesinde yapılmasına bakılmaksızın korunmalıdır.

Bölgesel bir siyasi makamın seçim organlarının oluşumunu belirleyici biçimde kontrol etme imkânının kaldırılması, mutlaka özerkliğin sınırlandırılması anlamına gelmez. Aksine bu, seçim kurumlarının siyasi denetim altına alınmasını önleyen bir güvence olabilir.

Bu ayrım, Moldova Cumhuriyeti’nin seçim ve siyasi süreçlerine yönelik dış müdahalelerle karşı karşıya bulunduğu günümüz koşullarında özellikle önemlidir.

“Özerkliğin zayıflatılmasından” söz etmek, Gagavuz dili ve kültürü alanındaki gelişmeleri görmezden gelmek demektir

Eğer Kişinev yönetiminin amacı gerçekten özerkliği ortadan kaldırmak ve Gagavuz kimliğini aşındırmak olsaydı, devletin Gagavuz dilinin kullanımını azaltmaya, kültür kurumlarını ortadan kaldırmaya veya Gagavuz toplumunun haklarını sınırlandırmaya çalıştığını gösteren kanıtların bulunması gerekirdi.

Ancak son yıllardaki gelişmeler çok daha farklı ve daha karmaşık bir tablo ortaya koymaktadır.

Merkezi makamlar 2026 yılında, 2026–2027 dönemini kapsayan,  Gagavuz Yeri Özerk Bölgesi’nde Gagavuz dilinin öğrenilmesi ile yaygınlaştırılmasını amaçlayan Ulusal Eylem Planı’nı onaylamıştır. Bu belge, Gagavuzca eğitimin desteklenmesini, öğretim materyallerinin hazırlanmasını ve güncellenmesini, öğretmenlerin mesleki gelişimini, dijital kaynakların geliştirilmesini ve Gagavuzcanın toplum içinde yaygınlaştırılmasını öngören tedbirler içermektedir.

Nisan 2026’da merkezi makamlar, uluslararası ortaklarıyla birlikte Gagavuz dilinin korunması ve geliştirilmesine adanmış bir konferans düzenlemiştir. Temmuz ayında ise onlarca Gagavuzca öğretmeni, Eğitim ve Araştırma Bakanlığı tarafından finanse edilen mesleki gelişim programlarını tamamlamışlardır. Bu eylemler bir asimilasyon politikasına ters düşmektedir. Aksine devletin, Gagavuz dilinin korunmaya ve bu alanda yatırım yapılmasına ihtiyaç duyduğunu kabul ettiğini ortaya koymaktadır. Ayrıca Cumhurbaşkanı Maia Sandu, kamuoyuna yönelik konuşmalarında Gagavuz dili ve kültürünün korunması gerektiğini defalarca vurgulamış ve 1994 yılında kurulan özerkliğin korunması gerektiğini ifade etmiştir. Dolayısıyla mevcut gerilim, “Kişinev Gagavuzya’ya karşı” şeklindeki basit bir formüle indirgenemez. Buradaki mesele çok daha somuttur: Bir özerk yönetimin yetkileri nerede sona ermekte ve devletin münhasır yetkileri nerede başlamaktadır?

Dış etki meselesi göz ardı edilemez

Ancak meselenin göz ardı edilemeyecek başka bir boyutu,  özerk yönetim kurumlarının dış siyasi etkilere karşı savunmasızlığıdır. Rusya Federasyonu’nun Moldova Cumhuriyeti siyasetini ve özellikle Gagavuzya’daki siyasi ortamı etkilemeye çalıştığını belirtmek, özerk bölgede yaşayanların Moldova Cumhuriyeti’ne olan bağlılığını sorgulamak anlamına gelmediği gibi, Gagavuzların kültürel beklenti ve taleplerini Moskova’nın ürünü olarak değerlendirmek anlamına da gelmez.

Gagavuz halkı ile, onların kimliğini siyasi amaçlarla istismar etmeye çalışan siyasetçiler özdeşleştirilmemelidir. Bununla birlikte, Moskova’da bulunan firari oligark İlan Şor’la bağlantılı ağların, Moldova Cumhuriyeti’ndeki siyasi süreçleri, Gagavuzya da dâhil olmak üzere, etkilemek amacıyla kullanıldığını gösteren çok sayıda kamuya açık bilgi ve Avrupa Birliği belgesi bulunmaktadır. Avrupa Birliği, Rusya kaynaklı finansman ile Şor ağına bağlı bazı kuruluşların faaliyetlerinin Moldova Cumhuriyeti’ndeki demokratik süreçleri etkilemek amacıyla kullanıldığı mekanizmaları ortaya koymuştur.

Gagavuzya örneğinde mesele daha da hassastır, çünkü özerk bölge kendi siyasi kurumlarına sahiptir ve bu kurumların belirli siyasi güçlerin kontrolü altına girmesi, özerk yönetim kurumlarının yerel toplumun çıkarlarını korumanın ötesindeki amaçlar doğrultusunda kullanılmasına yol açabilir.

Burada temel bir ayrım yapılmalıdır: Sorun özerkliğin kendisi değil, özerkliğin dış çıkarlara hizmet eden siyasi güçler tarafından ele geçirilmeye açık olmasıdır.

Güçlü bir özerk yönetim Moskova’ya, Bükreş’e, Ankara’ya veya başka herhangi bir başkente bağımlı olmamalıdır. Kendi çıkarlarını demokratik kurumlar aracılığıyla ve Moldova Cumhuriyeti’nin merkezi makamlarıyla doğrudan diyalog kurarak savunabilecek kapasiteye sahip olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, hukuk devleti kurumlarının güçlendirilmesi otomatik olarak Gagavuzya’ya yönelik bir saldırı şeklinde değerlendirilmemelidir. Aksine bu, özerkliğin dış etkilerden korunmasının bir koşulu olabilir.

Kişinev’in de Sorumluluğu Vardır

Anayasa Mahkemesi kararının hukuki açıdan gerekçelendirilebilir olması, merkezi makamları Gagavuzya ile sağlıklı ve işlevsel ilişkiler kurma yönündeki siyasi sorumluluklarından muaf tutmaz. Aksine Kişinev, özerkliğin kurumsal yapısını etkileyen her kararın halkın bir kesimi tarafından merkezileşme girişimi olarak algılanabileceğinin bilincinde olmalıdır.

Bu nedenle diyalog kesintisiz biçimde sürdürülmelidir. Merkezi makamlar, özerk bölge halkıyla daha etkili iletişim kurmalı, alınan kararların gerekçelerini açıklamalı ve dışlanmışlık duygusunu güçlendirebilecek bir söylemden kaçınmalıdır.

Aynı zamanda Gagavuz makamları da her kurumsal anlaşmazlığı “Gagavuzya” ile “Kişinev” arasında kimlik temelli bir çatışmaya dönüştürmekten kaçınmalıdır. Özellikle Moldova Cumhuriyeti’nin dezenformasyon kampanyalarının ve dış müdahalelerin baskısı altında bulunduğu bir dönemde, bu kutuplaşma öncelikle vatandaşların devlet kurumlarına duyduğu güveni zayıflatmak isteyenlerin işine yaramaktadır.

Gerçekte Gagavuzya’da yaşayanların büyük çoğunluğu, Moldova Cumhuriyeti’nin diğer vatandaşlarıyla aynı kaygıları taşımaktadır: daha yüksek gelir, gelişmiş altyapı, istihdam olanakları, eğitim, sağlık hizmetleri, güvenlik ve çocukları için daha iyi bir gelecek.

Tüm bu sorunların Komrat ile Kişinev arasında süregelen bir çatışmaya dönüştürülmesi, her iki bölge halkı içinde bir yarar sağlamamaktadır.

1994 uzlaşmasının ruhu korunmalıdır

Belki de 1994 yılından çıkarılması gereken en önemli ders, Gagavuzya meselesinin bir tarafın diğerine karşı kazandığı zaferle değil, uzlaşma yoluyla çözüme kavuşturulmuş olmasıdır. Moldova Cumhuriyeti, Gagavuzya’ya özel bir statü tanımış, Gagavuz toplumu ise özerkliğin Moldova devleti sınırları içinde kullanılmasını kabul etmiştir.

Bu uzlaşma korunmalıdır. Ancak uzlaşmayı korumak, anayasal sistemin geçirdiği dönüşüm ve ortaya çıkan yeni güvenlik sorunları göz ardı edilerek otuz yılı aşkın süre önce oluşturulan bütün kurumsal mekanizmaların değişmeden muhafaza edilmesi anlamına gelmez.

Devlet işleyebilmelidir. Güvenlik kurumları bağımsız olmalıdır. Polis yalnızca tek bir anayasal makama karşı sorumlu olmalıdır. Seçimler tarafsız biçimde yönetilmelidir.

Özerk yönetim ise kendi kimliğini, kültürünü, dilini ve ekonomik çıkarlarını koruyabilmesi için yeterli hareket alanına sahip olmalıdır. Bu hedefler birbirini dışlamamaktadır. Aksine birbirini tamamlamaktadır.

Bu nedenle Anayasa Mahkemesinin 9 Temmuz 2026 tarihli kararı, Gagavuz özerkliğine karşı bir savaş ilanı olarak yorumlanmamalıdır. Mahkeme Gagavuzya’yı ortadan kaldırmamış, anayasal statüsünü iptal etmemiş ve toplumun siyasi, ekonomik ve kültürel yaşamına ilişkin alanlardaki yetkilerini elinden almamıştır.

Bunun yerine kurumsal  bir sınır çizilmiştir: Özerk yönetim kendi çıkarlarını yönetebilir, ancak Moldova Cumhuriyeti’nin egemenliğini kullanan paralel bir merkeze dönüşemez. Bu ayrım, özerk yönetimin kurumlarının belirli siyasi güçler tarafından ele geçirilme girişimlerine ve dış etkilere maruz kalabileceği günümüzde çok daha büyük önem taşımaktadır.

Güçlü bir Gagavuzya, zayıf bir Kişinev anlamına gelmez

Sonuç olarak Moldova Cumhuriyeti’nin ne zayıflatılmış bir Gagavuzya’ya ne de bölgesel özgünlüğü ortadan kaldıracak ölçüde merkezileşmiş bir devlete ihtiyacı vardır. Moldova Cumhuriyeti’nin, güçlü bir devletin bünyesinde güçlü bir Gagavuzya’ya ihtiyacı vardır. Gagavuzcanın çocuklara öğretildiği, kültürün korunduğu, özerk kurumların işlediği, bölgesel yönetimin kendi yetkilerini etkili biçimde kullanabildiği ve bölge halkının kendi ülkesinde bir geleceği olduğunu hissettiği bir Gagavuzya’ya. Ancak bu modelin işleyebilmesi için özerk yönetimin demokratik ve şeffaf  olması, siyasi gruplar ya da dış çıkar çevreleri tarafından ele geçirilmeye karşı dirençli olması gerekir.

Bu bakımdan bugün asıl mesele, “Kişinev” ile “Gagavuzya” arasında bir tercih yapmak değildir. Asıl mesele, Moldova Cumhuriyeti’nin bölgesel özerklik ile devletin birliğinin birbirini güçlendirdiği bir model kurmayı başarıp başaramayacağıdır. Bu sorunun yanıtı ne çatışmada ne dış baskılarda ne de kültürel farklılıkların siyasi bir silaha dönüştürülmesinde bulunabilir.

Yanıt ancak işleyen kurumlarda, diyalogda ve Anayasa’ya saygıda bulunabilir.

Gagavuzya’nın özerkliği ortadan kaldırılmamalı, ancak Moldova Cumhuriyeti’nin egemenliği de bölünmemelidir.

Bu iki ilke arasında herhangi bir çelişki yoktur. Aksine bu ilkeler arasındaki denge, Gagavuz özerkliğinin 1994 yılında üzerine inşa edildiği ve gelecekte de varlığını sürdürmesini sağlayabilecek temel dayanağı oluşturmaktadır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Boğaz el değiştirdi: Kızıldeniz nasıl çöktü de İran’ın lehine döndü?

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Abu Dabi ile Tel Aviv, Babülmendep’i ve Afrika Boynuzu’nu denetim altına almak için yıllarca tahkimat yaptı. Bu stratejik geçit şimdiyse planın tam da dışarıda bırakmayı hedeflediği aktörün eline geçti; baskı altında tuttuğu devletlerse bu kurguya karşı birbiriyle kenetlendi.

On yıl boyunca Kızıldeniz’in güney girişleri tek bir varsayım etrafında şekillendi: Bu sularda söz sahibi olan devletlerin, hazinesi en derin ve Washington’la bağları en sıkı aktörler olduğu kabulü. Geçtiğimiz eylül ayında bu varsayım çöktü. Husi hareketine bağlı savaşçılar, İran’ın sevk ve idaresinde, Babülmendep’in tam ortasındaki Mayun Adası’nı ele geçirdi; böylece dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 12’sinin aktığı boğazın fiili denetimine ulaştı. Bu geçidi elde tutmak için gereken mimariyi kurmaya sekiz yılını harcayan güç, yani Birleşik Arap Emirlikleri, sahilde artık direnecek durumda değildi.

Körfez basını bu gelişmeyi, İran’ın Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı açtığı yeni bir cephe olarak okuyor. Gerçekten de öyle. Ancak bu tablo aynı zamanda, Abu Dabi ile Tel Aviv’in Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu boyunca güttüğü kurgunun vaat ettiğinin tam aksine sonuçlandığını gösteren bugüne kadarki en somut işaret; zira artık bölgede şartları belirleyenler, vadesi dolan bir düzenin güvencelerine değil, kendi ulusal çıkarlarına göre hareket eden aktörler.

BAE doktrini

Yaşanan çöküşü yalnızca bir Körfez çekişmesi olarak görmek, arkasındaki yöntemi gözden kaçırmak demektir. Arap ayaklanmalarının ardından gelen karşı devrimci dalgadan bu yana Abu Dabi, üç ayrı sahada tutarlı bir strateji izledi. Libya’da, Trablus’taki uluslararası alanda tanınan hükümete karşı Halife Hafter’i destekledi; Türkiye ise karşı tarafın başlıca dış hamisi konumuna gelerek iki proje arasındaki en sert ilk çatışmayı burada yaşadı. Yemen’de, sözde meşruiyetini yeniden kurmak için savaşa dahil olduğu hükümete karşı Güney Geçiş Konseyi’ni inşa edip silahlandırdı; lider kadrosu Türkiye’ye sığınan, Müslüman Kardeşler bağlantılı Yemenli Islah Partisi’nin kökünü kazımaya çalıştı. Afrika Boynuzu’nda ise Mogadişu’daki federal merkez yerine Somaliland’ı ve diğer yerel yönetimleri palazlandırdı. İtalyan kaynaklı bir analizin de ortaya koyduğu üzere, bu siyasetin ortak paydası şuydu: BAE, hem rakiplerini zayıflatmasına hem de deniz gücüne dayanak noktaları devşirmesine imkân tanıdığı için ulus-altı vekilleri yeğliyordu. Bu iki hedef birbirini besledi. Merkezi hükümetin altını oyan her vekil yapı; beraberinde bir liman, bir iniş pisti ya da bir ada getirdi; böylelikle BAE’nin vekiller haritası zamanla BAE üslerinin haritasına dönüştü.

Bahsi geçen rakipler kayıtlarda açıkça yer alıyor. 2011 sonrasında kurulan Suudi-BAE ekseni kendini İran, Katar, Müslüman Kardeşler ve Türkiye karşıtlığı üzerinden tanımladı; Riyad ile Abu Dabi yıllarca bu dört unsura karşı ortak hareket etti. Türkiye ise bu doktrini doğrudan hedef tahtasında kalarak tecrübe etti. Ankara, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik 2016 darbe girişimini BAE’nin finanse ettiğini öne sürdü; ancak daha sonra, Körfez’le ilişkileri onarma yoluna gittiğinde kendi topraklarındaki Islah mensuplarının faaliyetlerini sınırlandırdı. Ankara ile Riyad’ı Abu Dabi’den ayıran şey yalnızca taktiksel tercihler değil. Türkiye de Suudi Arabistan da, aralarındaki diğer görüş ayrılıkları ne olursa olsun, istikrarlı bir düzenin temelini güçlü merkezi devletlerde görürken; Emirlik yaklaşımı ısrarla bu devletlerin içini boşaltan aktörleri kayırdı. İşte Kızıldeniz, bu ayrışmanın derin bir fay hattına dönüştüğü yer oldu.

Denizdeki kurgu

Projenin deniz ayağı hiçbir zaman gizlenmedi. Abu Dabi, 2018’den itibaren Aden Körfezi çevresinde bir analizin ifadesiyle üsler çemberi kurdu: Kimi değerlendirmelere göre neredeyse denizaşırı bir vilayet gibi yönetilen Sokotra; daha küçük Abdülkuri ve Samhah adalarındaki iniş pistleri; bizzat Mayun Adası’ndaki bir üs; Afrika kıyısında ise Somaliland’daki Berbera ve Puntland’daki Bosaso. İlan edilen amaç suları gözetlemek ve Husilere giden İran silahlarını engellemekti. İsrail’in stratejisi de aynı haritada kesişti. Middle East Monitor’a dayandırılan haberlere göre İsrail, Yemen’i ve Babülmendep’i gözetlemek amacıyla Somaliland’da bir üs kurmayı uzun süredir hesaba katıyordu; 26 Aralık’ta ise başbakanının İbrahimi Anlaşmalarına bağladığı bir söylemle, bu ayrılıkçı cumhuriyeti resmen tanıyan ilk devlet oldu.

Afrika Boynuzu bölünüyor

Ankara açısından bu tanıma kararı doğrudan bir meydan okumaydı. Türkiye, 2011’den bu yana Somali’yi Afrika politikasının temel direklerinden biri olarak gördü. Mogadişu’da en büyük denizaşırı askeri tesisi olan TURKSOM üssünü işletiyor, Somali güçlerini eğitiyor ve Somaliland’ın ayrılmasına karşı Somali’nin birliğinin garantörü olarak konumlanıyor. Bölge analistlerine göre İsrail’in bu hamlesi, ülkeyi Türkiye ile doğrudan bir çatışma rotasına soktu. Cumhurbaşkanı Erdoğan tanıma kararını gayrimeşru ve kabul edilemez olarak niteledi; Arap ve İslam ülkelerini bu adıma karşı harekete geçirmek üzere inisiyatif alarak şubat ayı başlarında Suudi Veliaht Prensi ile ortak bir bildiri yayımladı.

Mısır ise farklı bir yoldan geçerek aynı noktaya vardı. Kahire, Babülmendep’i Süveyş Kanalı’nın stratejik bir uzantısı sayıyor; nitekim kanal gelirleri buradan geçen trafiğe bağlı olduğu için üst düzey bir Mısırlı stratejist, boğazın güvenliğini bir ulusal güvenlik önceliği olarak nitelemişti. Etiyopya, Ocak 2024’te deniz üssü kurmak amacıyla Somaliland ile bir kıyı şeridi kiralama mutabakatı imzaladığında Mısır bunu, Afrika Boynuzu’nun kendi aleyhine yeniden kurgulanması girişimi olarak değerlendirdi. Ardından Ağustos 2024’te Mogadişu ile bir savunma paktı imzalayıp asker ve mühimmat sevkine başladı; hazırlanan planlar Somali’ye on bin kadar askeri personelin gönderilmesini öngörüyordu. Kahire’nin menfaati kanalla da sınırlı değil. Büyük Etiyopya Rönesans Barajı konusunda Etiyopya ile yaşadığı uzun süreli ihtilaf, Kahire’ye Afrika Boynuzu’nu kendi su güvenliğinin bir parçası olarak görmeyi öğretti; Somaliland meselesi de doğrudan bu köklü tedirginliğin içine oturdu.

Başkentlerdeki tutum baştan sona tutarlıydı. BAE, Somaliland’ı ve devlet-altı yönetimleri beslerken; Mısır, Türkiye ve Suudi Arabistan tüm ağırlığını Somali’nin federal hükümetinin arkasına koydu. İsrail’in kendi topraklarında üs kurma niyetinde olduğu uyarısını yapan Mogadişu; Katar’la ve Suudi Arabistan’la savunma anlaşmaları imzaladı, cumhurbaşkanı da bir İsrail üssüne asla izin verilmeyeceğini söyledi. Elliden fazla devlet tanıma kararını kınarken Afrika Birliği ile Avrupa Birliği Somali’nin toprak bütünlüğünü yeniden teyit etti. Düşük maliyetli bir tutunma noktası diye pazarlanan hamle; Kahire’den başlayıp Riyad ve Doha üzerinden Ankara’ya uzanan ve tam da tasarımın aşındırmayı hedeflediği merkezi devletin arkasında duran bir karşı cepheyi pekiştirdi.

Yemen’deki çöküş

Yemen kıyısında ise kurgu çok daha hızlı dağıldı. Aralık ayında, BAE destekli Güney Geçiş Konseyi, Suudi Arabistan’ın güney sınırı boyunca uzanan Hadramut ve El-Mehra vilayetlerine doğru ilerledi. Riyad bu hamleyi, sınırında ayrılıkçı bir devleti tamamlama girişimi olarak gördü ve 30 Aralık’ta Mukelle Limanı’nı bombalayarak koalisyonun ifadesiyle Fuceyre’den getirilen BAE menşeli bir silah sevkiyatını vurdu. Uluslararası alanda tanınan hükümet, BAE’ye çekilmesi için 24 saat süre tanıdı; Abu Dabi de bu çağrıya uydu. Yaklaşık sekiz gün içinde, inşası sekiz yıl süren Sokotra, Mayun ve kıyı karakollarını kaybetti; çekilirken adalardaki kendi altyapısını da söktü. Koalisyon sözcüsü daha sonra Abu Dabi’yi, GGK liderini deniz yoluyla Berbera’ya, oradan da Emirlikler’e kaçırmak üzere gizli bir operasyon yürütmekle suçladı; BAE bu iddiaya yanıt vermedi. 9 Ocak’a gelindiğinde konsey kendini feshetmişti.

İki Körfez başkenti arasındaki kopuş, kişisel olmaktan ziyade stratejik bir nitelik taşıyordu; Husi karşıtı cepheyi hem asli finansöründen hem de sırtını dayadığı kıyı mevzilerinden yoksun bıraktı. Bu boşluğun doğurduğu sonuçların sahaya yansıması ise birkaç ay sürdü.

Boğaz el değiştiriyor

Zamanlama belirleyiciydi. İran, şubat sonundan beri Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’le savaş halindeydi ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiği zaten aksamıştı. Dünyanın en büyük petrol ihracatçısı Suudi Arabistan, ham petrolünün önemli bir kısmını Kızıldeniz’e yönlendirmişti; bu durum, Yemen sahilinin savunmasız kaldığı tam o anda, güzergâhın uç noktasının değerini daha da artırdı. Husiler yaz boyunca ilerleyip eylül ayında sahili bütünüyle kontrol altına aldı. BAE’nin aylar önce terk ettiği topraklarda; ayın onunda Muha’yı, ertesi gün Perim’i, on ikisinde boğazı, bir hafta içinde de Haniş adalarını ele geçirdiler. Geri çekilmek zorunda kalan kıyı güçleri, Körfez’deki kopuşun sahipsiz bıraktığı parçalanmış cephenin unsuru olan Ulusal Direniş Cephesi’ne bağlı birliklerdi.

Harekâtın Husilere olduğu kadar İran’a da hizmet ettiği ciddi bir tartışma konusu değil. Savaş Çalışmaları Enstitüsü (ISW), sahadaki Devrim Muhafızları unsurlarından bahseden ABD’li yetkililere dayanarak bu ilerleyişin İran’ın hedeflerine alan açtığını değerlendirdi. Abu Dabi sermayeli The National gazetesi, Kudüs Gücü komutanı Abdurrıza Şehlai’nin operasyonları bizzat yönettiğini ve Tahran’dan kalkan bir uçakla savaşçıların bölgeye ulaştığını yazdı. Enstitünün değerlendirmesine göre İran’ın amacı, Hürmüz’de takındığı tutuma benzer şekilde Husileri Babülmendep’ten geçişin garantörü konumuna yerleştirmek. Ancak BAE basınının, Abu Dabi’nin geri çekilmesiyle oluşan boşluğu örtbas edip İran’ın rolünü öne çıkarmakta bariz bir çıkarı bulunduğundan, bu haberlerin kaynağını ayrı bir ihtiyat payıyla ele almak gerekiyor.

Coğrafi tablo bu durumu daha da pekiştiriyor. Husilerin ilerleyişi, hareketi Kızıldeniz’deki en yoğun yabancı askeri varlığa ev sahipliği yapan ve karşı kıyıda Amerikan, Fransız, Çin ve diğer üsleri barındıran Cibuti’nin yirmi mil yakınına kadar taşıdı. Bu askeri gücün hiçbiri boğazın ortasındaki adayı tutmak için harekete geçmedi. Riyad açısından sonuçlar somut verilerle ölçülebiliyor: Husiler diğer gemilerin geçişine izin verirken Suudi deniz taşımacılığına ambargo uyguladığını duyurdu ve boğazdan yapılan Suudi ham petrol sevkiyatı iki hafta içinde üçte birden fazla düştü. Analistler, dünya konteyner trafiğinin yaklaşık dörtte birini taşıyan bir su yolunun tamamen kapanmasının, küresel petrol ve gaz arzının da benzer bir oranını riske atacağını hesaplıyor. İran’ın müttefikleri artık Babülmendep’in Yemen kıyısını tutuyor; BAE ve ortakları ise Berbera ve Bosaso ile Afrika kıyısını elinde bulunduruyor. Bu dar boğaz, fiiliyatta iki rakip kamp arasında bölünmüş durumda.

Ankara tablodan ne okuyor?

Bölgede çıkarılan ders gayet açık: Devletlerin parçalanması ve kıyı şeritlerinin satın alınması üzerine kurulu, Amerikan güvencelerinin süreceği varsayımına dayanan bir düzenin arka çıktığı strateji; baş mimarını hedeflediği kazanımlardan mahrum bıraktığı gibi, baskı altına aldığı devletleri de ortak bir cephede birleştirdi. Bu durumun Ankara’dan nasıl göründüğüne dair en net tespit Harici’nin kendi sayfalarında yer aldı; eski İsrailli müzakereci Daniel Levy, İsrail’in bölgesel üstünlük vizyonunun çevre devletlerin zayıflatılıp çökertilmesine dayandığını belirtti ve İsrailli yetkililerin vaktiyle İran için kullandığı kavramlarla bugün Türkiye’yi andığını ifade etti. Levy, devletlerin çöküşünde İsrail’in ne tek ne de her zaman başlıca fail olduğunu özenle eklemişti; bu şerhi akılda tutmakta fayda var. Türkiye’nin doğrudan hedef seçildiği iddiası, ilgili bir tarafça öne sürülen ve Ankara’nın kendi amaçlarına hizmet eden bir niteleme niteliği taşıyor; dolayısıyla bu çerçevede tartılması gerekir.

Nitelemelerden bağımsız olan yalın gerçek ise geride kalan yılın bilançosu. Devlet-altı vekilleri merkezi otoritelere karşı destekleme doktrini Yemen’de ve Afrika Boynuzu’nda en uç sınırına ulaştı ve ardından kırıldı. Parçalanması öngörülen devletler Kahire’den Ankara’ya birbirine daha da yakınlaştı. Üsler çemberini kuran güç, bir hafta içinde bunun yarısını kaybetti. Ve tüm bu girişimin merkezindeki geçit, kurgunun tam da dışarıda bırakmak için inşa edildiği aktörün eline geçti. Güvenliğin Washington ve ortaklarıyla aynı hizada durmaktan geçtiği telkiniyle uzun yıllar yaşayan bir coğrafyaya bu yıl bambaşka bir ders verdi: Sahada durma iradesinden yoksun bir askeri varlık hiçbir şeyi tayin edemez; boğazı açık tutmayı vadeden düzen ise artık kıyılara hükmedemiyor. Kazançlı çıkanlar, güvenliklerini hiçbir zaman bu vaade bağlamayan güçler oldu; onların bugün yeniden çizdiği harita ise dışarıdan gelecek bir teminata bel bağlamadan Süveyş Kanalı’ndan Aden Körfezi’ne kadar uzanıyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English