Diplomasi
Kafkasya’nın makus talihinde yeni fasıl: J.D. Vance’in Bakü ve Erivan çıkarmasından notlar

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ile Amerika Birleşik Devletleri Başkan Yardımcısı J.D. Vance arasında imza edilen Stratejik Ortaklık Şartnamesi, iki devlet arasındaki münasebetleri kuru bir iyi niyet beyanından çıkarıp, kurumsal ve sarsılmaz bir “akid” seviyesine yaşıdı. Bu belge, sadece iki ülkenin birbirine yakınlaşmasını değil, bölgenin NATO eksenininin stratejik yörüngesine kesin bir giriş yapmasını simgeliyor. Bakü’deki Amerikan elçiliğinin de ifade ettiği üzere; Washington, Güney Kafkasya’nın uyuyan devasa potansiyelini bir “kuvveden fiile çıkarma” azmiyle hareket ediyor.
İmzalanan şartname, iki ülke arasındaki işbirliğinin sadece bugününü değil, gelecek on yıllarını da tanzim eden bir belge hükmünde. Belgenin temel sütunları arasında “egemenliğin ve toprak bütünlüğünün” karşılıklı olarak kayıtsız şartsız tanınması yer alıyor. Bu durum, bölgedeki “donmuş ihtilaflar” devrinin kapandığının en üst düzeyden tescili.
Ulaştırma hatlarının geliştirilmesi ve stratejik sektörlerde ortaklık kurulması gibi maddeler, metnin sadece kağıt üzerinde kalmayacağının, sahada devasa bir şantiye yükseleceğinin ve Amerikan sermayesinin Güney Kafkasya’ya hücumunun habercisi.
Lojistik ihtilal: Orta Koridor ve “Trump Rotası”
Şartnamenin somut maddeleri, bölgesel bağlantı yolları üzerine. Burada iki devasa proje ön plana çıkıyor: Trans-Hazar Ulaştırma Koridoru (Orta Koridor) ve kısa adıyla TRIPP (Uluslararası Barış ve Refah İçin Trump Rotası).
Orta Koridor; Çin’den başlayıp Kazakistan, Hazar Denizi, Azerbaycan ve Gürcistan üzerinden Türkiye ve Avrupa’ya uzanan, Rusya’yı tamamen “baypas eden” bir ticaret şah damarı. 2025 yılı verilerine göre, bu güzergâhtaki yük akışı 2024 yılına nazaran %62 oranında devasa bir artış göstererek 4,5 milyon tona ulaşmıştır. Batılı lojistik şirketleri için bu yol, Rusya üzerinden geçen “Kuzey Yolu”ndan çok daha kârlı ve güvenli bir alternatif hâline geldi. Öyle ki, Çin’den çıkan bir yükün bu güzergâhla sadece 12 günde Avrupa’ya ulaşması hedefleniyor.
Bu devasa ağın en kritik halkası ise Ermenistan topraklarından geçecek olan 44 kilometrelik Zengezur Koridoru. 8 Ağustos 2025 tarihinde Beyaz Saray’da bizzat Donald Trump’ın arabuluculuğuyla sağlanan anlaşma neticesinde, bu koridorun yönetimi 99 yıllığına ABD’ye devredilmişti. “Trump Rotası” olarak adlandırılan bu güzergâh, Nahçıvan ile Azerbaycan ana karasını birbirine bağlayarak Türk cumhuriyetlerinin coğrafi kopukluğuna son verecek veyahut da Rusya’nın güneyden kuşatılmasına neden olacak. 1991’den bu yana rayların söküldüğü bu atıl hat, şimdi bir Amerikan şirketinin kontrolünde, kârın %30’unun Ermenistan’a, %30’unun Azerbaycan’a ve %40’ının ise Amerikalı işletmeciye gideceği bir mülkiyet yapısıyla yeniden inşa ediliyor.[1]
Amerikan sermayesinin Kafkasya’ya hücumu
Şartnamenin iktisadi boyutu, alışılagelmiş ticaret anlaşmalarının çok ötesinde ya da Amerikan sermayesinin Bakü’ye hücumu olarak okunabilir. İki ülke arasında kamu ve özel sektör sermayesinin doğrudan katılımıyla “dijital dönüşüm” planlanıyor. Yapay zekâ, veri işleme merkezleri ve uzay sanayisi gibi ileri teknoloji alanlarında işbirliği öngörülürken, bu süreç ortak araştırma-geliştirme (Ar-Ge) faaliyetleri ve inovasyon platformlarıyla desteklenecek. Ayrıca, nitelikli iş gücü yetiştirilmesi amacıyla başlatılacak teknik destek süreçleri, Azerbaycan’ın beşeri sermayesini de dönüştürecek.
Enerji güvenliği başlığı altında, Azerbaycan’ın arz güzergâhlarını çeşitlendirmesi ve maden kaynaklarının dünya pazarlarına transit geçişinin desteklenmesi, tek taraflı yaptırımlarla Rusya’dan aldığı petrol ve doğalgazdan büyük oranda vazgeçen Avrupa açısından da hayati. Savunma ve güvenlik alanında ise daha önce benzeri görülmemiş bir yakınlaşma söz konusu; savunma sanayisi ürünlerinin doğrudan satışı, askeri alanda ortak tatbikat ve çalışmalar, siber güvenliğin güçlendirilmesi ve insani mayın temizleme faaliyetleri, Azerbaycan ordusunun “NATO standartlarına” tam uyumunu hedefliyor.
Erivan’da nükleer kopuş: Metsamor’un sonu, Batı’ya bağımlılık
J.D. Vance’in Bakü’den bir gün önce Erivan’a yaptığı ziyaret, Rusya’nın Kafkasya’daki varlığına vurulan en ağır darbe. ABD ile Ermenistan arasında imzalanan sivil nükleer işbirliği anlaşması, Erivan’ın Rusya’yla alan bağlarını kökünden dinamitliyor. ABD, Ermenistan nükleer sektörüne 9 milyar dolara kadar yatırım yapmayı vaat etti. Bu yatırımın temel odağı, Sovyet döneminden kalan ve güvenlik tartışmalarının odağında olan Metsamor Nükleer Santrali’nin (VVER-440 reaktörleri) yerini alacak olan Amerikan tasarımı “küçük modüler reaktörler”dir (SMR).
Metsamor, Ermenistan’ın elektrik ihtiyacının %40’ını karşılıyor olsa da, Rus Rosatom şirketiyle yürütülen bu ortaklık artık Erivan için “stratejik bir yük” olarak anılmaya başlamıştı. Vance, Erivan’daki brifingde 5 milyar dolarlık başlangıç ihracatının ve 4 milyar dolarlık uzun vadeli teknik desteğin yolda olduğunu söylemişti.
Diğer taraftan Rusya’nın büyük umutlarla beslediği “Kuzey-Güney Koridoru” projesi, Zengezur’un Amerikan kontrolüne geçmesiyle adeta kadük kaldı. Moskova, başlangıçta bu koridorun kontrolünün kendi sınır muhafızlarında olmasını hayal etmiş, ancak 2025 Ağustos’unda Washington’da imzalanan o bildiriyle bu plan suya düştü.
Rusya’nın bugünkü mağlubiyetinin kökleri 2004 yılındaki Acaristan krizine ve sonrasındaki mütereddit tavırlara uzanıyor. 2004’te Saakaşvili’nin Acaristan’ı ele geçirmesine sessiz kalanlar, Batum’daki 12. Askeri Üssü’nü koruyamayanlar, bugün Karabağ ve Zengezur üzerindeki etkilerini de tamamen kaybettiler. Burası Gürcistan’ın güneybatısında, Türkiye sınırında yer alan özerk bir bölge. 1990’lardan 2004’e kadar bölgeyi yöneten Aslan Abaşidze, merkezi Tiflis hükümetinden bağımsız, Rusya yanlısı feodal bir yönetim kurmuştu. 2003’teki Batı destekli “Gül Devrimi” ile Gürcistan’da iktidara gelen Mihail Saakaşvili, 2004’te Acaristan üzerinde merkezi otoriteyi yeniden sağladı ve Abaşidze Rusya’ya iltica etmek zorunda kaldı.
Eğer Rusya o dönemde daha cevval bir diplomatik ve askeri hat izleseydi, bugün ne 2014 Meydan olayları yaşanır ne de Kafkasya bu denli Batı eksenine kayardı. 1940’ta İngiliz ve Fransızların Bakü’yü bombalama planları (Operation Pike) nasıl bir tehdit idiyse, bugün bölgeye yerleşen Amerikan özel askeri şirketleri de Rusya ve İran için aynı derecede “korkunç” bir güvenlik açığı.[2]
8 Ağustos 2025’te Beyaz Saray’da atılan imzalar, 2026 yılının başında meyvelerini vermeye başladı. 224 kilometrelik Kars-Dilucu demiryolu hattının inşasına Kalyon İnşaat tarafından başlanmış, Azerbaycan ise Horadiz-Ağbend hattını tamamladı. Bölgeye yerleşecek olan 1000 kişilik Amerikan özel askeri gücü, muhtemelen çok daha büyük askeri üslerin, hava savunma sistemlerinin ve radar ağlarının öncüsü.
Moskovskiy Komsomolets‘te geçen aylarda yer alan; Rus siyasetçi ve diplomat Nikolay Platonkin’in ifadelerine başvurmak burada faydalı olabilir. Azerbaycan’ın Rusya’ya yönelik tutumunun yeni olmadığını, bunun on yıllardır süren ve Moskova’nın görmezden gelmeyi tercih ettiği bir politikanın sonucu olduğunu kaydeden Platonkin’e göre, Moskova ile Bakü arasındaki mevcut durum, “saygın bir ailenin reisinin aslında yıllardır gizli bir ikinci hayatı olan bir mafya lideri olduğunun ortaya çıktığı tipik bir Türk dizisi senaryosunu” andırıyor.
1998-2003 yılları arasında Rusya Dışişleri Bakanlığı’nda Ermenistan masası şefi olarak görev yapan Platonkin, Rusya’nın Azerbaycan konusunda Gürcistan’da yaptığı hatanın aynısını yaptığını belirtti.
Platonkin, “Aşırı milliyetçi Ebulfez Elçibey’in yerine Haydar Aliyev iktidara geldiğinde Moskova’da herkes sevindi. Ancak tüm bu süre boyunca Azerbaycan’ın dış politikası değişmez bir şekilde Rusya karşıtıydı. BDT içinde en başından beri iki grup vardı: Biri entegrasyonu isteyenler (Belarus, Ermenistan, Orta Asya), diğeri ise Rusya karşıtı olup Batı ile ilişkileri güçlendirmek isteyenler. Bu ikinci grup GUAM (Gürcistan, Ukrayna, Azerbaycan, Moldova) adlı birliği kurdu. Azerbaycan her zaman bu gruba dâhildi” dedi.
Platonkin’e göre Azerbaycan’ın bugüne kadar NATO’ya girmemesinin sebebi isteksizliği değil, Karabağ sorunu nedeniyle kabul edilmemesiydi. Diplomat, Bakü’nün Batı yardımıyla Hazar Denizi’nin enerji kaynaklarını Rusya’yı baypas edecek şekilde ihraç etmek için altyapı kurduğunu ve Rusya için hayati önemdeki Gebele Radar İstasyonu’ndan fahiş kira bedelleri talep ederek sonunda Moskova’yı oradan çıkmaya zorladığını hatırlattı.
Ermenistan’ın ise aksine her zaman sadık bir müttefik olduğunu savunan Platonkin, şu iddialarda bulundu:
“Ermenistan ile ortak hava savunma sistemimiz var. Ermeniler, borçlarına karşılık savunma sanayii tesislerini bize devretti. Ermenistan’ın tüm enerji sektörü Rusya tarafından özelleştirildi. Sovyet döneminde inşa edilen ve ülkenin elektriğinin yarısını üreten Ermenistan Nükleer Santralini Batı’nın kapatma taleplerine rağmen biz kurtardık. Hatta bir dönem Erivan’ın, Moskova’nın ödeme yapmadığı bir zamanda üssün kalması için Rus asker ve subaylarına kendi bütçesinden maaş ödediği dahi oldu.”
Zengezur koridorunun ABD kontrolüne verilmesi planının yeni olmadığını, 2001’de Key West’te dönemin liderleri Robert Koçaryan ve Haydar Aliyev arasında benzer bir planın imzalandığını ancak Rusya’nın bunu engellediğini iddia etti.
Platonkin, “NATO zaten Hazar’da. Azerbaycan askeri olarak Türkiye’nin bir parçası, Türkiye de bir NATO ülkesi. Bizde ise hâlâ ‘İngiltere Hazar’a sızmak istiyor’ diye mırıldanıyorlar. Çoktan oradalar! Azerbaycanlı işçilerin ülkelerine gönderdiği paralara Trump’ın Meksikalılara yaptığı gibi vergi koyalım. Bakalım o zaman bize nasıl davranacaklar” diyerek ekliyor.
Notlar:
[1] Dünyada demiryolu hatlarında raylar arasındaki mesafe standart değildir. 1435 mm (Standart Hat): Türkiye, Avrupa’nın büyük kısmı, ABD ve Çin’de kullanılır. 1520 mm (Rus Hattı): Eski Sovyetler Birliği ülkelerinde (Rusya, Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan vb.) kullanılır. Bu fark, trenlerin sınırlarda beklemesine ve vagonların tekerlek takımlarının (boji) değiştirilmesine neden olduğu için lojistik bir engel (darboğaz) oluşturur.
[2] 1940 İngiliz-Fransız Bakü Bombardıman Planı (Operation Pike): II. Dünya Savaşı’nın başlarında (Almanya’nın henüz SSCB’ye saldırmadığı, aksine saldırmazlık paktı imzaladığı dönem), İngiltere ve Fransa’nın hazırladığı gizli askeri plandır. Müttefikler, Sovyet petrolünün Nazi Almanyası’na akışını kesmek için Bakü’deki petrol sahalarını bombalamayı planlamışlardır. Almanya’nın Fransa’yı işgal etmesiyle plan rafa kalkmıştı.
Diplomasi
Avrupa ülkeleri, ABD’ye “kararlı” petrol yanıtı verecek

Beş Avrupa ülkesi, ABD hükümetinin petrol stoklarını serbest bırakma yönündeki artan baskısına “tek ses” olarak yanıt verme konusunda anlaşmaya vardı.
Üç Avrupalı yetkili POLITICO’ya verdikleri bilgide, Fransa, Almanya, İngiltere, İtalya, İrlanda ve Avrupa Komisyonu’nun, petrol stoklarını azaltmaları ya da ABD’den dizel ihracatının yasaklanmasıyla karşı karşıya kalmaları yönündeki Washington’dan gelen baskıya nasıl yanıt verileceğine karar vermek üzere görüşmelere katıldığını söyledi.
Bu kaynaklardan ikisi, tüm bu ülkelerin ABD tarafından petrol stoklarını azaltmaları ya da ABD’den dizel ihracatının yasaklanmasıyla karşı karşıya kalmaları yönünde gizli bir baskı altında tutulduğunu belirtti.
Kaynaklara göre, bu ülkeler AB’nin yürütme organıyla birlikte üç konuda mutabık kaldı: Baskıya “koordineli bir sesle” yanıt vermek, “stokların serbest bırakılmasına ilişkin her kararın IEA [Uluslararası Enerji Ajansı] düzeyine taşınmasını” sağlamak ve “ABD ile görüşmelerde gerginliği azaltmaya” çalışmak.
Paris merkezli IEA, zengin ülkeler arasında enerji politikasını koordine ediyor ve bu yılın başlarında Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının ardından petrol stoklarının serbest bırakılmasını denetlemişti.
Kaynaklardan biri, buradaki amacın “gerginliği azaltmak” olduğunu söyledi:
“İletişimde bir nevi kararlı ama olumlu olmak… Aç bir aslanla karşı karşıya olduğunuzda, onunla mutlaka kirli oyunlar oynamak zorunda değilsiniz.”
Bu kaynak, bazıları Trump yönetiminin baskısıyla karşı karşıya kalan daha geniş bir ülke grubunun cuma günü yapılacak toplantıda nasıl tepki verileceğini tartışacağını da ekledi.
POLITICO daha önce, ABD Enerji Bakanı Chris Wright’ın, AB’nin büyük ölçüde bağımlı olduğu ihracata yasak uygulamasına alternatif olarak petrol stoklarının piyasaya sürülmesini talep ettiğini bildirmişti.
Ukrayna ve İran’daki savaşların bir sonucu olarak ABD’de dizel fiyatları hızla yükseliyor ve bu durum, kritik ara seçimler öncesinde fiyatları düşürmesi için ABD Başkanı Donald Trump üzerinde büyük bir baskı yaratıyor.
Başkan, ABD petrol sektörünün şiddetli muhalefetine rağmen ihracat yasağını göz ardı etmiyor.
Trump, Oval Ofis’te düzenlenen bir etkinlikte ihracat yasağıyla ilgili olarak “Bunu düşünüyorum. Bu konuyu [Enerji Bakanı] Chris [Wright] ve [İçişleri Bakanı] Doug [Burgum] ile sık sık konuşuyorum. Onlar bunun dizel fiyatlarına yardımcı olacağını düşünüyorlar ama diğer ürünlerin fiyatlarını da yükseltebilir,” dedi.
Diplomasi
İranlı diplomat Soltanieh: Ortadoğu güvensizlik, katliam ve soykırımla yüz yüze

Editörün notu: İran’ın eski UAEA Temsilcisi, nükleer bilimci ve diplomat Büyükelçi Ali Asghar Soltanieh, 26 Eylül’de İstanbul’da tertiplenen East-West Forum bünyesinde yaptığı konuşmada Batı hegemonyasının çözülüşünü ve çok kutuplu yeni dünya düzenine geçiş dinamiklerini ele aldı. Kırk yılı aşan uluslararası diplomasi tecrübesine dayanarak BM, UAEA, CWC ve BWC gibi küresel kurumların bilhassa ABD ve Batılı müttefikleri tarafından nasıl araçsallaştırıldığını şahsi tanıklıklarıyla ortaya koydu. Ortadoğu’nun, Avrupa’da işlenen tarihsel suçların ve antisemitizmin bedelini Filistin’deki sürgün ve süregelen soykırımla ödemeye mahkûm edildiğini vurguladı. NPT rejiminin ve uluslararası nükleer teftiş mekanizmalarının Batı ve İsrail lehine çifte standartlarla işletildiğini, İsrail’in saldırganlıklarının bizzat bu kurumlarca örtbas edildiğini somut örneklerle açıkladı.
Bismillahirrahmanirrahim,
Sözlerimin başında, parçalanmış bir dünyanın içinden geçtiği bu can alıcı tarihsel dönemeçte beni bu mühim konferansa davet eden Harici’ye ve Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi’ne en içten şükranlarımı sunuyor; toplantının verimli geçmesini temenni ediyorum.
Kimi akademisyenler, Batı Yüzyılı’nın sonunun eşiğinde durduğumuz ve Hegemonya Sonrası Dünya Düzeni’nin şafağında bulunduğumuz görüşünü paylaşıyor.
Karşımızdaki yalın soru şudur: Doğu ile Batı arasındaki tarihsel münasebet, Batı’nın emperyal ve liberal tahakkümünden tartışmalı çok kutuplu bir düzene doğru nasıl evrildi ve bu geçiş süreci; hegemonyayla özdeşleşen kültürel tektipleşmeyi, jeopolitik çatışmayı ve teknolojik tahakkümü yeniden üretmeden nasıl yönetilebilir?
“Batı Hegemonyasından Çok Kutuplu Dünya Düzenine Doğu-Batı İlişkilerinin Dönüşümü” başlıklı meseleyi etraflıca tahlil edebilmek için, Batı tahakküm yapısının kendi kendini baltalamasına yol açan temel dinamikleri teşhis etmek gerekir; bu dinamikler, Doğu eksenli yeni ve çok kutuplu bir sistemin kurucu unsurlarındaki belirleyici nitelikleri de gözler önüne serecektir.
Filizlenen çok kutuplu düzen, yalnızca Batı (özellikle Amerikan) hegemonyasının yerini Çin, Rusya ya da bir başka ulusal hegemonyanın alması şeklinde okunmamalıdır. Bu durum bilakis, bizzat modernliğin siyasi manasına dair çok daha derin bir hesaplaşmayı temsil ediyor: Geleceğin uluslararası sistemi, tarihsel olarak Batı’yla anılan evrenselleştirici liberal model etrafında örgütlenmeye devam mı edecek; yoksa farklı medeniyetler ve siyasi gelenekler çoğulcu bir devletler düzeni içinde bir arada mı yaşayacak? Barışçıl bir geçiş; tek kutupluluğun ihyasına yahut yeni bir “medeniyetler çatışması” fikrine değil; uluslararası kurumların siyasi eşitlik, kültürel çoğulculuk, stratejik itidal, teknolojik yönetişim ve toplumsal dayanışma ilkeleri doğrultusunda yeniden inşasına bağlı kalacaktır.
Bu tebliğde yeni dünya düzeni, günümüzde Ortadoğu olarak adlandırılan Batı Asya prizmasından ele alınmaktadır.
Avrupa’daki Musevi cemaatlerinin asırlar boyunca ayrımcılığa, zulme ve antisemit şiddete maruz kaldığı acı gerçeğini hatırda tutmak gerekir.
Avrupa’daki antisemitizm, güvenli bir Yahudi vatanı arayışının giderek aciliyet kazanmasına zemin hazırladı. Nitekim Batılı güçler, neredeyse bütün Yahudileri Avrupa’dan Ortadoğu’ya sürmeye ve milyonlarca Filistinliyi vatanından kopararak Doğu’nun kalbinde, Batı Asya’da, yani Ortadoğu’da Batılı bir teşekkül kurmaya karar verdi. Ortadoğu o günden bu yana kesintisiz bir güvensizlik, katliam ve nihayetinde bir soykırımla yüz yüze; hülasa Ortadoğu, Avrupa’da işlenen suçların bedelini ödüyor.
Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası kuruluşlarla yakın dirsek temasında geçen kırk yılı aşkın çok taraflı diplomasi tecrübeme binaen, sunumumda sözde “Dünya Düzeni yahut İkinci Dünya Savaşı Sonrası Dönem” boyunca bu uluslararası kurumların sergilediği performansa odaklanmam talep edildi. Aşağıda aktaracaklarım, Batılı ülkelerin, bilhassa da Amerika Birleşik Devletleri’nin uluslararası örgütleri araçsallaştırmasına dair somut delillere dayanan şahsi hatıratımdan kesitlerdir; bunlar ne İran’ın ne de VIIMES’ın resmi tutumunu yansıtır:
BM Şartı’nın yapısal eksiklikleri, bahse konu teşkilatların tüzükleri ve ilgili antlaşma ile sözleşmelerin hükümleri dikkate alındığında; Batılı ülkelerin yönlendirmeleri ve koyduğu engeller yüzünden BM ile diğer uluslararası kurumların son derece hayal kırıklığı yaratan, menfi bir sicile sahip olduğu rahatlıkla görülür.
Şahsen dahil olduğum ve bizzat tanıklık ettiğim birtakım somut hadiseleri değerli katılımcıların dikkatine sunmak isterim:
NPT metni incelendiğinde, taraflarını “Nükleer Silaha Sahip Olanlar” (P5) ve “Olmayanlar” biçiminde ikiye ayıran, güvenlik alanındaki en ayrımcı antlaşma karşımıza çıkar. Nükleer silaha sahip devletler, UAEA denetimlerinin tamamından muaftır. Antlaşmanın nükleer silahsızlanmayı öngören altıncı maddesinde ise ne bir takvim ne de bir hesap verebilirlik mekanizması bulunur.
Bağlantısızlar Hareketi (NAM) ülkeleri, nihai belgeye nükleer denemelerin yasaklanmasını içeren bir paragrafın eklenmesini teklif etti. Nükleer silah sahibi ve NPT tarafı olan üç devlet; ABD, İngiltere ve SSCB bu teklife karşı çıktı.
Not: O dönemde Fransa ve Çin henüz NPT’ye katılmamıştı.
Genel Kurul kulisinde, İsveç Daimi Temsilciliği’nde şahsımın da aralarında bulunduğu üç NAM temsilcisi ile üç nükleer silah sahibi devletin heyetleri arasında sabah saat 04.00’e kadar süren sekiz saatlik müzakerenin ardından, ABD heyetinin herkesin üzerinde mutabık kaldığı oturum başkanının önerisine dahi itiraz etmesi sebebiyle hiçbir uzlaşmaya varılamadı. Neticede Konferans nihai bir belge ortaya koyamadı ve fiyaskoyla sonuçlandı.
NAM, özellikle de Ortadoğu ülkeleri, Ortadoğu’da Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölge kurulması gerekliliğini kuvvetle savundu. Hatırlatmak isterim ki bu öneriyi ilk olarak 1974’te İran, ardından Mısır gündeme getirmişti. Başta ABD olmak üzere Batılı ülkeler, normal şartlarda 25 yıl sonra geçerliliği sona erecek NPT’nin süresiz uzatılması şartıyla bu tasarıya onay verdi. Geldiğimiz noktada ABD, 1995’teki taahhüdüne uymamakla kalmadı; İsrail’in nükleer silahlardan vazgeçmeme ve NPT’ye katılmama yönündeki taleplerini karşılayabilmek adına bu minvaldeki bütün girişimleri de köstekledi.
ABD, 2000 yılındaki bir önceki Gözden Geçirme Konferansı’nda alınan ve nükleer silahsızlanma yolunda 13 bağlayıcı taahhüdü içeren kararların uygulanışını gözden geçirme yönündeki geleneksel gündem maddesine itiraz etti. Konferans çöktü.
Yoğun müzakerelerin ardından konferans, 2012 yılında “Ortadoğu’da Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölge” konulu bir toplantı düzenlenmesini ilk defa oydaşmayla kabul etti. İki yıllık hazırlık sürecinden sonra, tam da toplantının Helsinki’de icra edilmesinin planlandığı günlerin arifesinde ABD (yani kararın alındığı 2010 yılında görevde bulunan Obama yönetimi), taraf tüm devletleri hiçe sayarak ve sırf İsrail’i memnun etmek uğruna konferansı tek taraflı biçimde süresiz erteledi.
Konferans; ABD, İngiltere ve Kanada’nın Ortadoğu’da Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölge metnine getirdiği itirazlar neticesinde dağıldı.
UAEA, insanlık tarihinde nükleer silah kullanmış yegâne ülkenin başkanı tarafından dillendirilen “Barış İçin Atom” şiarının akabinde kuruldu. O günden bu yana ABD’nin nükleer cephaneliği hem nicelik hem nitelik bakımından muazzam büyüme kaydetti; nükleer kulübe yeni ülkeler katıldı.
UAEA üyesi devletler üç öbeğe ayrılır: UAEA Güvence Denetimlerine tabi olan ve nükleer silaha sahip bulunmayan NPT tarafları; nükleer silaha sahip NPT tarafları (P5) ve her türlü denetimden muaf tutulan NPT dışı ülkeler (Hindistan, Pakistan, İsrail, Kuzey Kore). Mutlak bir çifte standart.
UAEA’nın “Nükleer malzeme odaklı güvence denetimi” şeklinde yürütülmesi gereken denetim mimarisi, UAEA Tüzüğü’nün lafzına ve ruhuna tümüyle aykırı biçimde “İstihbarat odaklı güvence denetimi”ne dönüştürüldü.
Yönetim Kurulu’ndaki koltuk sayısı, kırk yılı aşkın süre önce olduğu gibi yine 35 düzeyindedir; “tahsisli koltuk” denilen 10 daimi sandalyenin dağılımı Batı’nın lehinedir. Tarafsız bir inceleme, sözde teknik nitelikteki bu uluslararası örgütü siyasallaştıran ve kutuplaştıran kararların ardındaki karanlık sicili açıkça gösterir. Nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla kullanımını teşvik etmesi beklenen örgüt; P5 ve diğer dört ülkenin her türlü denetimden bağışık tutulduğu, diğerlerinin kapsamlı güvence denetimlerine tabi kılındığı, hatta İran gibi kimi ülkelerin rutin denetimlerin fersah fersah ötesinde en müdahaleci teftişlere maruz bırakıldığı, üye devletler arasında ayrımcılık güden nevzuhur bir BM gözetleme aygıtına dönüştü. UAEA, kapsamlı güvence denetimleri altındaki barışçıl nükleer tesislere dönük askeri saldırılar karşısında önleyici veya telafi edici adımlar atmaktan utanç verici bir biçimde alıkondu. UAEA Tüzüğü’nün Yönetim Kurulu’nun yapısı, yetki alanı ve salahiyetine ilişkin hükümleri, düzenlenecek bir Tadil Konferansı ile ivedilikle ıslah edilmelidir.
UAEA güvence denetimleri altındaki nükleer tesislere yönelik saldırılar:
Bu tabu, tarihte ilk kez 1981 yılında İsrail’in, Fransa tarafından Irak’ta inşa edilmekte olan araştırma reaktörünü vurmasıyla yıkıldı.
UAEA’nın 1982 yılındaki Genel Konferansı sırasında ABD, İsrail’in ihlalini kınayan bir karar tasarısının kabul edilmesi durumunda Ajans üyeliğinden çekileceğini, böylece bütçenin yaklaşık yüzde 25’inin bir anda buharlaşacağını ilan ederek tehdit savurdu. O dönem İran temsilcisi olarak şahsım, ABD’nin Ajansı gelişmekte olan ülkelere baskı kurmak maksadıyla kullandığını ve bu yüzden UAEA’yı asla terk edemeyeceğini bildiğimden, bunun kuru bir blöf olduğundan emindim. ABD’nin ayrılması durumunda oluşacak mali açığı kapatmayı teklif ettik; böylelikle İran’a savaş dayatan Saddam rejiminin tasarısı olmasına aldırmadan, başta Ortadoğu ve NAM olmak üzere benzer yaklaşıma sahip ülkeleri karar metnini desteklemeye teşvik ettik. Tasarı kabul edildi; Amerikan ve Fransız heyetleri Genel Konferans’ın kararını protesto amacıyla salonu terk etti ancak üyeliklerini sürdürdü.
Saddam rejimi 1984 ile 1988 yılları arasında İran’daki Buşehr Nükleer Güç Santrali’ne defalarca saldırdı; gelgelelim ne UAEA Yönetim Kurulu ne de Genel Konferans bu saldırıları kınadı, zira Batı dünyası bütünüyle Saddam rejiminin arkasında saf tutmuştu.
1990 yılındaki Genel Konferans esnasında sunduğum karar tasarısı kabul edildi. 533 sayılı bu karara göre; UAEA güvence denetimi altındaki nükleer tesislere yönelik her türlü fiili saldırı ve saldırı tehdidi, BM Şartı’nın, UAEA Tüzüğü’nün ve uluslararası hukukun çiğnenmesi anlamına gelir; BM Güvenlik Konseyi’nin derhal harekete geçmesini gerektirir. Tüm üye devletler, saldırıya uğrayan ülkeye yardım elini uzatmaya çağrılır.
İsrail, nükleer silah değil de bir araştırma reaktörü inşa edildiği bahanesiyle Suriye’deki bir tesisi vurdu. Gerçekleştirilen tüm denetimlere ve UAEA’nın iddiayı kesin biçimde kanıtlayamamasına rağmen Batılı ülkeler, ABD ve AB, Yönetim Kurulu’na bir karar tasarısı sundu; tasarı yalnızca 17 oyla, kıl payı onaylandı. Saldırgan İsrail yerine, saldırıya uğrayan ülke BM Güvenlik Konseyi’ne sevk edildi.
İsrail ve ABD, kapsamlı güvence denetimleri altındaki tüm nükleer tesislere Haziran 2025’te ve ardından Şubat 2026’dan sonra saldırdı. UAEA Yönetim Kurulu ve Genel Direktörü, UAEA’nın 533 sayılı kararına tamamen aykırı düşen bu saldırganlıkları kınayan hiçbir karar almadı.
Not: Bariz bir çifte standart ve ikiyüzlülük örneği olarak ABD ve AB; Ukrayna Nükleer Güç Santrali konusunda Rusya aleyhine, vaktiyle bizzat önerdiğim ve o dönem ABD ile bazı AB üyelerinin ret oyu verdiği 1990 tarihli 533 sayılı karara dayanarak bir tasarı sundu.
Çelişkiye bakın ki, Yönetim Kurulu son oturumunda, asılsız teknik iddialarla gündemde tuttuğu Suriye dosyasını Batılı ülkelerin Şam’daki yeni hükümetle iyi ilişkiler kurması üzerine yaklaşık yirmi yıl sonra gündemden düşürme kararı aldı. Çifte standardın ve UAEA’nın siyasallaştığının açık bir kanıtı daha.
1986 yılındaki Çernobil Nükleer Kazası’nın akabinde; “Nükleer Kazaların Erken Bildirimi” ve “Nükleer Kaza Halinde Acil Yardım” başlıklı iki sözleşmenin taslak müzakereleri Viyana’da yoğun bir tempoyla yürütüldü; ben de bu süreçte İran İslam Cumhuriyeti adına masadaydım.
Müzakerelerin ilk haftasında ABD ve Rusya, kendi nükleer tesislerinde vuku bulacak kazaları bildirmekten muaf tutulmaları gerektiğini savundu. Ayrımcılığın her türlüsünü, bilhassa da nükleer faaliyetleri son derece yoğun olan, kaza ihtimali yüksek bulunan ve sınır ötesine radyoaktif sızıntı yayma riski taşıyan tesislerin bu denetimden muaf tutulmasını kesin bir dille reddettim.
Üç hafta süren çetin siyasi mücadelelerin ardından tarafları uzlaşmaya mecbur bıraktığımızı; masaya oturup sözleşmenin kapsamını belirleyen ve tüm üye devletlerce kabul gören 1. madde metnini birlikte kaleme aldığımızı gururla ifade etmek isterim.
Saddam kimyasal silah kullandı. Yaklaşık 100 bin İranlı hayatını kaybetti yahut yaralandı. Batılı ülkelerin Irak’a kimyasal silah temin ettiğini ortaya koyan su götürmez belgeler bugün alenen ortadadır.
İran İslam Cumhuriyeti, Cenevre’de Kimyasal Silahlar Sözleşmesi (CWC) müzakerelerine aktif biçimde katıldı, metni imzaladı ve onayladı. ABD ve Rusya, sözleşmede öngörülen 10 yıllık süre zarfında devasa kimyasal silah stoklarını imha etmedi; Genel Konferans’tan istisnai bir süre uzatımı talep ederek kötü bir emsal teşkil etti. Rusya nihayetinde taahhüdünü yerine getirdi ancak ABD tanınan sürenin de ötesine geçti.
Suriye, Rusya ve İran’ın teşvikiyle CWC’ye taraf oldu. İsrail sözleşmeye katılmamışken, uluslararası güvenlik uğruna kendi milli güvenliğinden feragat etti. Suriye topraklarının bir kısmı yabancı güçlerin ve teröristlerin işgali altındayken Şam’ın eksiksiz bir beyanda bulunması fiilen imkânsızdı. Batılı ülkeler, Esad yönetimine siyasi baskı uygulamak amacıyla Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (OPCW) nezdinde siyasi gerilim üretti ve yapay gündemler dayattı. Teknik bahaneler ardına gizlenen, siyasi saiklerle on yılı aşkın süredir OPCW gündeminde tutulan Suriye dosyası, Batılı ülkelerin yeni hükümetle kurduğu sıcak ilişkiler sebebiyle şimdi gündemden kaldırılıyor.
Cenevre’de Biyolojik Silahlar Sözleşmesi (BWC) Protokolü üzerine yürütülen, UAEA ve OPCW benzeri uluslararası bir denetim mekanizması kurmayı hedefleyen yaklaşık 10 yıllık müzakere süreci, 2002 yılında ABD’nin resmi itirazıyla akamete uğradı. Taslak metin bugün tozlu arşiv raflarında bekliyor. Kitle imha silahlarının tasfiyesini samimiyetle arzulayan tüm dünya devletleri böylece hiçe sayıldı. Şayet böyle bir teşkilat hayata geçirilmiş olsaydı, Kovid salgını sırasında binlerce insanın ölümüyle sarsılan ve paniğe kapılan dünya kamuoyuna rehberlik edebilirdi. Müzakerelere bizzat katılan biri olarak Avrupalı muhataplarımıza, ABD yer almasa dahi bu yapıyı mevcut metin üzerinden kurmayı teklif ettim; ancak kapalı kapılar ardında bana, ABD’deki rakipleri BWC Protokolü kapsamına alınmadığı müddetçe Avrupa’daki biyoteknoloji endüstrisinin hükümetlere bu izni vermeyeceğini itiraf ettiler. Bu durum, Batı siyasetinde insani güvenlik ve sağlığa dair endişelerin hiçbir kıymetiharbiyesi olmadığını bir kez daha ispatlıyor.
Zaman kısıtı sebebiyle sadece birkaç somut vakayı hatırlatmakla yetineceğim:
BM, 1948’den bu yana Filistin Devleti’ne ilişkin kararlarını hayata geçiremedi. BM Güvenlik Konseyi ABD vetolarıyla kilitlendi; Genel Kurul kararları ise hukuki bağlayıcılıktan mahrum kaldı. Ortadoğu’da güvensizlik ve kan gölü sürüyor.
BM Güvenlik Konseyi, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü iki yıllık soykırım boyunca felç edildi; ABD’nin vetoları sebebiyle ateşkes dahi ilan ettiremedi.
Genel Kurul kürsüsünde Birleşmiş Milletler Şartı’nı evrak imha makinesine atan İsrail Büyükelçisi, ABD’yi herkesin gözü önünde küçük düşürdü.
Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Gazze’deki soykırıma dair verdiği hükümler, Batılı ülkelerin çoğunun takındığı pervasız tutum yüzünden uygulanamadı.
Bu hafta Genel Kurul kürsüsüne çıkan ABD Başkanı, BM Şartı’nı, bilhassa da 2. maddesini alenen ayaklar altına alarak bir BM üyesi devleti, İran’ı haritadan bütünüyle silme niyetinde olduklarını resmen duyurdu. AB ve diğer Batılı ülkeler ise bu cüreti derin bir sessizlikle geçiştirdi.
Şanghay İşbirliği Örgütü ve BRICS gibi yeni çok taraflı mekanizmaların ortaya çıkışı, Doğu’nun yükselen yeni güçlerinin zengin katkılarıyla bu dönüşüm sürecini derinden etkileyecektir.
Batı hegemonyasından çok kutupluluğa geçiş, yalnızca bir dış tahakküm biçiminin yerini diğerine bırakmasıyla sınırlı kalırsa tarihsel hiçbir mana taşımaz. Bu sürecin asıl kıymeti; Doğu ile Batı’nın tarihsel özgünlüklerini koruduğu, eşit koşullarda ve karşılıklı saygı temelinde bir arada yaşayabildiği bir uluslararası sistem vücuda getirme vaadinde saklıdır.
İkinci Dünya Savaşı sonrasının sözde “Dünya Düzeni”ne ait BM ve diğer uluslararası yapılar, ağırlıklı olarak Batılı devletlerce araçsallaştırıldıkları için işlevlerini yitirmiş ve tıkanmıştır. Esaslı bir reform kaçınılmazdır; yeni ve çok kutuplu bir nizamın tesisi ertelenemez bir zarurettir.
Üç ilahi dinin; Museviliğin, Hristiyanlığın ve İslamiyet’in mensupları arasında Ortadoğu’da asırlar boyu hüküm süren barış içinde bir arada yaşama hafızası yeniden canlandırılmalıdır.
Aydınlar ve akademisyenler; mevcut statükoya karşı dik durması, Ortadoğu’da ve tüm dünyada kalıcı barış ile refahı sağlamak adına adalet ve eşitliğe dayalı yeni bir dünya düzeni inşa etmesi için kamuoyuna ışık tutmalıdır.
Gösterdiğiniz nazik ilgi için teşekkür ederim.
Diplomasi
Türkiye ve BM Karadeniz’de ateşkes için masaya dönüyor

Bloomberg’ün haberine göre Türkiye ve Birleşmiş Milletler, Karadeniz’de seyrüsefer ve liman güvenliğini sağlamak amacıyla Rusya ve Ukrayna ile ekim ayı başında yeni görüşmeler yapmayı planlıyor. Hazırlıkları New York’taki kapalı toplantıda ele alınan sürecin, 2022’deki tahıl koridoru modeline dayanması öngörülüyor.
Türkiye ve Birleşmiş Milletler (BM), Karadeniz’de ateşkes sağlanması ve ticari seyrüsefer güvenliğinin tesis edilmesi amacıyla Rusya ve Ukrayna ile yeni müzakereler yürütmeye hazırlanıyor.
Bloomberg’in diplomatik kaynaklara dayandırdığı habere göre tarafların katılımıyla planlanan temaslar ekim ayı başında gerçekleşecek. Girişimin temel hedefini ise limanların, sivil gemilerin ve enerji altyapısının korunması oluşturuyor.
Diplomatik sürecin zeminini oluşturmak üzere eylül ayı sonunda BM Genel Kurulu kapsamında basına kapalı bir toplantı yapıldı. Söz konusu görüşmede Türkiye, ABD, Avrupa ülkeleri, Mısır ve Hindistan’dan yetkililer yer aldı.
Toplantıya ait belgelerde, tarafların ticari seyrüsefer özgürlüğünü, limanların ve enerji altyapısının güvenliğini kapsayan, “dar çerçeveli ve karşılıklı fayda sağlayan bir anlaşmayı” ele aldıkları kaydedildi.
Planlanan sürecin, 2022 yılında varılan Karadeniz Tahıl Koridoru Anlaşması modelini izlemesi öngörülüyor.
Söz konusu dönemde, Ukrayna limanlarından tahıl ve gıda ürünlerinin güvenli sevkiyatını sağlayan sözleşmenin yanı sıra Rusya ile BM Sekretaryası arasında Rus gıda ve gübre ihracatının kolaylaştırılmasına yönelik bir mutabakat zaptı imzalanmıştı.
Kremlin, kendi ürün ve gübre ihracatının önündeki engellerin kaldırılmasına dair maddelerin yerine getirilmediğini savunarak 2023 yılında anlaşmayı askıya almıştı.
Moskova yönetimi, kendi şartları karşılanana kadar tahıl koridoruna dönmeyeceğini belirtiyor.
Ekonomim gazetesi de ağustos ayı sonunda Ankara’nın Karadeniz’deki tahıl girişimini yeniden canlandırmak adına temaslarını yoğunlaştırdığını yazmıştı.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise 1 Ekim’de düzenlenen Valday Forumu’ndaki konuşmasında, Rus rafinerilerine yönelik saldırıların durdurulması karşılığında Ukrayna gemilerini vurmama yönündeki teklifleri kabul etmeyeceğini dile getirdi.
Karadeniz’deki askeri çatışmalara değinen Putin, yalnızca askeri gemileri veya askeri kargo taşıyan tekneleri hedef aldıklarını savundu. İsabet alan gemilerde ikincil patlamalar yaşandığını ve bunun askeri yüke işaret ettiğini öne süren Rus lider, Ukrayna ordusunun sivil yük taşıyan Rus tanker ve gemilerine saldırmaya başladığını iddia etti.
Putin, Ukrayna’nın ilk 10 günde 40 Rus gemisini devre dışı bıraktığını, süreç boyunca hasar gören toplam gemi sayısının ise 100’ü aştığını belirtti.
Rus lider, Moskova’nın bu eylemlere karşılık verdiğini ifade ederek her taraftan gelen saldırıları durdurma çağrılarına tepki gösterdi.
Öte yandan Estonya, Rusya ve Belarus menşeli tahıl ürünlerinin kendi toprakları üzerinden transit geçişini yasakladı.
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceEnsarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’
Asya1 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak











