Diplomasi
“Trump herkesi anti-emperyalist yaptı”

Le Monde diplomatique’te çıkan bir yazıda, bir zamanlar “solculuğun” kalıntısı olarak görülen Amerikan hegemonyasına karşı mücadelenin tüm dünyada “moda” haline geldiği öne sürüldü.
Gazetenin baş editörü Benoît Bréville imzasıyla yayımlanan “Sınır tanımayan Amerika, kenara itilen Avrupa” başlıklı makale şöyle başlıyor:
“Artık herkes anti-emperyalist… Bir zamanlar solun kalıntısı ya da inatçı bir Soğuk Savaş zihniyetinin belirtisi olarak görmezden gelinen Amerikan hegemonyasına karşı mücadele, bu yılın başından beri beklenmedik bir canlanma yaşadı. Daha önce ABD’nin her işgalini desteklemiş olan New York Times, birdenbire Donald Trump’ın maceracılığına karşı haklı bir öfkeyle doldu: “Yabancı saldırılara karşı diğer ülkeleri savunarak geçirdiği bir yüzyılın ardından, ABD şimdi başka bir ulusun topraklarını ele geçirmeye çalışan bir emperyal güç konumuna geldi” (20 Ocak 2026).”
Bréville, şu ana kadar “emperyalist” terimini yalnızca Rusya’nın dış politikası için kullanan Le Monde’un, “ABD’nin yeni emperyalizmini” sert bir dille eleştirmek için 1970’lerin söylemini yeniden canlandırdığını ileri sürüyor.
Eski Avrupa Komisyonu komiseri Thierry Breton’u dinlerken “kendinizi çimdiklemek istediğinizi” söyleyen yazar, Fransa’nın ‘Amerikan modelini’ benimsemesini ve altyapıyı özelleştirmesini sağlamaya çalışarak geçirdiği girişimci kariyerinin ardından, şimdi aynı kişinin “Washington’u yöneten ‘neo-emperyalist elit’e karşı öfkeyle konuştuğuna” işaret ediyor.
Bazı analistlerin, Trump’ın davranışlarını kişiliğinden kaynaklanan bir durum olarak yorumladığını kaydeden Bréville, diğer gözlemcilerin ise Trump’ın girişimlerini tamamen bilinçli bir genel mantığın parçası olarak gördüğünü hatırlatıyor.
Örneğin diplomat A. Wess Mitchell’e göre Trump, sözde konsolidasyon politikası izliyor; bu, büyük güçlerin tarih boyunca “zaman içinde harcanabilir güçlerini artırmak için konumlarını proaktif olarak güçlendirmek” amacıyla kullandıkları bir strateji… Konsolidasyon, kısa vadeli riski uzun vadeli kazançla takas eder.
Bréville’in hatırlattığı diğer isim ise siyaset bilimci John Mearsheimer. Ona göre Trump aslında, artık ülkesinin çıkarlarına zararlı olduğunu düşündüğü savaş sonrası uluslararası düzenin sonunu getirmeyi amaçlıyor.
Dolayısıyla, büyük güçlerin egemenlik veya yerel halkları hiçe sayarak toprakları ele geçirdiği ve takas ettiği 19. yüzyılı anımsatan bir tür sömürgeciliğe geri dönüyor.
Trump destekçileri ise, Obama ve Biden başkanlıkları döneminde zayıfladığı iddia edilen ABD’nin gücünün yeniden canlandığının bir işareti olarak onun dış politikasını görüyorlar. Uluslararası ilişkiler tarihçisi Arthur Herman, Wall Street Journal’da, “Amerika yeniden tek süper güç oldu” diyerek sevincini dile getirdi.
Araştırmacı Meaghan Mobbs’a göre, Trump’ın müdahaleci politikası, yalnızca ABD’nin “sonuçları şekillendirme iradesini ve yeteneğini koruduğunu”, başka bir deyişle, tüm dünyada havayı belirleme gücünü hatırlatıyor.
Buna karşılık, bazı analistler Trump’ın eylemlerinde “zayıflığın itirafı” ya da “çöküşün eşiğinde olan bir ülkenin son şarkısı” görüyor. Onlara göre, dünyanın elinden kayıp gittiğini gören Trump, ülkesinin çöküşünü önlemek için gösterişli hamleler yapıyor.
Bréville, Amerika’nın çöküşü temasının, İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesinden dört yıldan az bir süre sonra ortaya çıktığını hatırlatıyor.
İlk Sovyet nükleer denemesinden (1949) ABD’nin altın standardını terk etmesine (1971) kadar, Sputnik’in fırlatılması (1957) ve Vietnam bataklığı (1968) üzerinden, saygın akademisyenler defalarca Amerikan hegemonyasının sona erdiğini ilan ettiler.
Daha 1990’ların başında, Sony’nin Columbia Pictures ve CBS Records’u satın alması ve New York’taki Rockefeller Center’ın Mitsubishi’nin eline geçmesiyle, Asya’nın iktisadi hakimiyetine dair korku, deneme yazarı Jacques Attali’yi şöyle yazmaya itti:
“Amerika Birleşik Devletleri, Tokyo’da bulunan yeni bir merkezin bir tür hinterlandına dönüşme riskiyle karşı karşıya. Amerika, 17. yüzyılda Polonya’nın Flanders için olduğu gibi Japonya’nın tahıl ambarı haline gelebilir.”
Bréville, gerçekte ise Japonya’nın o dönemde şiddetli bir krize girdiğini ve daha sonra 1990’ları “kayıp on yıl” olarak adlandırdığını, ABD’nin ise rakipsiz bir hakimiyet dönemi yaşadığını vurguluyor.
Bréville şöyle devam ediyor:
“Bir gün gerileyen, ertesi gün ise hegemonik bir ülke: bu salınım, tarihin darbelerine direnen ve her zaman yeniden ayağa kalkabilen bir ülke olan Amerikan mitolojisinin ayrılmaz bir parçasını oluşturur. 2008 finansal kriziyle yeni bir dönem başladı. Batılı finans kurumları çökerken, gelişmekte olan ülkeler tek bir güç ve tek bir blok etrafında örgütlenmiş dünya düzenine meydan okudu. BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika) ilk zirvelerini düzenledi ve Washington, 2011 Arap Baharı’nda dost diktatörlüklerin düşüşünü pasif bir şekilde izlerken, dünya meseleleri Washington’un kontrolünden çıkmış gibi görünüyordu.”
Hem iktisadi olarak Çin’in yükselişini hem ABD’nin özellikle BM’de gitgide daha izole hale geldiğini kabul eden yazar, yine de Asya’nın yükselişine rağmen dünyanın hâlâ aynı eksen etrafında dönmeye devam ettiğini savunuyor.
ABD’nin, “dost” hükümetleri destekleyerek, “düşmanlarını” devirerek ve diğer ülkelerin kaynaklarını sindirme, şantaj ya da güç yoluyla ele geçirerek küresel gündemi belirlediğini belirten yazar, bu ülkenin 1776 ile 2019 yılları arasında yurt dışında toplam 392 askeri müdahaleye karıştığını aktarıyor.
Yazar, Trump’ın, seleflerinden farklı olarak, emperyalist hedeflerini evrenselci bir ahlak söylemiyle örtbas etmediğinin altını çiziyor:
“Monroe Doktrini, Latin Amerika’yı Avrupa sömürgeciliğinden korumayı amaçlıyordu; Soğuk Savaş dönemindeki çevreleme politikası, resmi olarak ‘özgür dünyayı’ totalitarizmin yayılmasından korumayı hedefliyordu; 2000’li yıllardaki rejim değişikliği operasyonları ise demokrasiyi ihraç etme arzusuyla meşrulaştırılıyordu … Fakat Trump bir şey istiyorsa –petrol, maden, para– onu alır.”
Trump’ın kendisini kısıtlamak için nedeni olmadığını da ileri süren yazar, diğer büyük güçlerin konumlarını şöyle özetliyor: Rusya, ABD’nin Ukrayna meselesine yeniden dahil olmasını istemiyor; AB ise ABD’nin bu meseleden çekilmesinden korkuyor. Hindistan ve Brezilya ticaret yaptırımlarından çekiniyor. Çin ise kendi çıkarları tehdit edilmediği sürece başkalarının işlerine karışmıyor. Şu an için dünyanın polisi olacak ne iradesi ne de askeri kaynakları var.
Dolayısıyla ABD hegemonyasının, “acil durum ipi” olmadan işlediğini savunan Fransız yazar, 20. yüzyıl boyunca uluslararası işçi örgütleri, sosyalist ve komünist partiler, ulusal kurtuluş hareketleri, Bağlantısızlar Hareketi ve hatta küreselleşme karşıtı hareketin, ABD emperyalizmine karşı “dayanışma, kitlesel seferberlikler ve bütüncül, tutarlı bir karşı söylem” oluşturabildiğina işaret ediyor.
Ne var ki, solun şu anda her kıtada zorlandığını vurgulayan yazar, BRICS ülkelerinin birbirinden farklı çıkarları, mevcut küresel iktisadi sisteme bağlılıkları ve halklarının refahına yönelik düzensiz yaklaşımlarının, bir alternatif ortaya koymalarını engellediğini savunuyor.
Bréville’e göre ahlaki öfkeyi siyasi güce dönüştürebilecek gibi görünen uluslararası bir ortak cephe yok.
Cezasızlığın, Trump’ı özellikle Avrupalı “müttefiklerine” karşı daha da sert adımlar atmaya teşvik ettiğini belirten yazar, Avrupalı liderlerin durumunu sert bir biçimde eleştiriyor:
“O, onların boyun eğiciliğinin sınırlarını çok iyi biliyor. Washington, Avrupalı yetkililerin ve liderlerin telefonlarını dinleyebilir (Barack Obama döneminde olduğu gibi), onların arkasından pazarlık yaparak silah sözleşmelerini ellerinden alabilir (Joe Biden döneminde olduğu gibi) ve Avrupa şirketlerini, belirlediği ülkelere yönelik yaptırımlara uymaya zorlayabilir; bunu da (son 30 yıldaki her ABD başkanının yaptığı gibi) devasa para cezalarıyla tehdit ederek yapabilir. Askeri ve ekonomik açıdan, ayrıca enerji ve dijital teknoloji konusunda ABD’ye bağımlı olan Avrupalılar, her türlü aşağılanmayı kabullenmekten başka bir şey yapamazlar. Asla ABD diplomatlarını sınır dışı etmekle, kendi gümrük vergilerini artırmakla, şirketleri yasaklamakla, askeri üsleri kapatmakla, casusları yaptırım altına almakla ya da spor etkinliklerini boykot etmekle tehdit etmezler.”
Dolayısıyla AB, uluslararası etkisinin azalması nedeniyle Trump için “özellikle kolay bir av” haline gelmiş durumda.
Yazara göre Eski Kıta Gazze’den Venezuela’ya, hatta Ukrayna’daki barış müzakerelerine kadar pek çok önemli konuda kenara itilmiş durumda ve bu müzakerelerde de adeta bir “baş belası” olarak görülüyor.
2004 yılında %31 ile zirveye ulaşan AB’nin küresel GSYİH’deki payı, 20 yıl sonra sadece %17’ye düşmüş durumda ki yazara göre bu çarpıcı düşüş, transatlantik ilişkilerin asimetrisinin kanıtı.
Diplomasi
Eski BM diplomatı von der Schulenburg: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü

Editörün notu: Avrupa Parlamentosu Üyesi ve eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Michael von der Schulenburg, 25-26 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada Avrupa Birliği’nin mevcut gidişatına dair değerlendirmelerde bulundu. Schulenburg, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından barışı tesis etmek amacıyla kurulan Birliğin artık bu misyonunu terk ederek tamamen savaş odaklı bir retoriğe teslim olduğunu belirtti. Avrupa’nın kıt kaynaklar, yüksek enerji maliyetleri, sanayisizleşme ve demografik kriz gibi yapısal sorunlarla boğuşurken etrafındaki aktif çatışma çemberiyle baş başa kaldığına dikkat çekti. Brüksel’in diplomasi ve arabuluculuk kabiliyetini yitirdiğini belirten kıdemli diplomat, 27 üye ülkenin Rusya ile müzakere masasına oturabilecek esneklikten ve ortak iradeden yoksun olduğunu dile getirdi.
Belirttiğiniz gibi, ben bir akademisyen değilim; savaşların ve barışın gerçek dünyasından geliyorum. Ömrümün neredeyse tamamını Avrupa’nın dışında geçirdim fakat son iki yılımı Avrupa Birliği’nde tamamladım ve karşılaştığım manzara beni derinden sarsıyor.
Bildiğiniz üzere Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir barış projesi olarak kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’nın tekrarlanmaması, kıta ülkelerinin bir araya gelmesi ve dış dünyaya savaşlara mecbur kalınmayan barışçıl bir bütünleşme modeli sunulması amaçlanıyordu.
Gelgelelim bu durum bütünüyle değişti. Bugün gerek Parlamentoda gerekse resmi söylemlerde işittiğim kadarıyla, Avrupa Birliği’ndeki tartışmaların merkezine artık doğrudan savaş yerleşmiş durumda.
Bugün Avrupa Birliği’ni, gerçekleri bütünüyle inkâr eden, gerçekliği tamamen yadsıyan ve bu sebeple herhangi bir politika üretemez hale gelen bir teşekkül olarak tanımlıyorum.
Seminerimizin başlığı olan yeni dünya düzenine bir katkı sunulup sunulamayacağı meselesine gelirsek; bu katkının Avrupa Birliği’nden gelmeyeceği kesin.
Mesleki deneyimime daha yakın bir kıyaslama yapayım: Avrupa Birliği’ni Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya ile karşılaştırdığınızda, Birliğin dünyadaki faal savaşların büyük kısmıyla kuşatıldığını görürsünüz. Bahsettiğim diğer ülkelerin hiçbirinin etrafında bu denli yoğun çatışma yok.
Dahası, ABD’nin İran ve benzeri savaşları başlatıp ardından Atlas Okyanusu’nun gerisine çekilmesi gibi bir sorunla karşı karşıyayız; oysa bu savaşların neticeleri doğrudan Avrupa Birliği’nin kapı eşiğinde kalıyor.
İran’ı düşünüyorum; İsrail’in Suriye’den Lübnan’a, Batı Şeria’dan Gazze’ye kadar yürüttüğü pek çok savaşı düşünüyorum.
Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmayı, hemen ardından Afrika’daki Mali ve benzeri bölgeleri, elbette Sudan’ı aklıma getiriyorum. Şüphesiz bizim açımızdan en ağırı Ukrayna savaşı; zira doğrudan kendi kıtamızda cereyan ediyor.
Avrupa Birliği’ni diğer üç küresel güçle mukayese ettiğinizde, muhtemelen en kıt doğal kaynaklara sahip coğrafya olduğumuzu da fark edersiniz. Devasa bir demografik sorunumuz var; üstünü örtmeyi tercih ettiğimiz ama muazzam tesirler yaratacak bir nüfus dönüşümü yaşıyoruz. En pahalı enerjiyi biz tüketiyoruz. Karşılaştırmalı üstünlüğümüzü kaybettik; sanayisizleşmeyle yüz yüzeyiz. Ve elbette, dünyada Avrupa’yı ayrıcalıklı kılan yegâne unsuru, sosyal güvenlik ve refah sistemimizi de yitiriyoruz.
Böylesi bir tabloda, yalnızca kurumsal yapısıyla değil, ortak dış ve güvenlik politikası inşa ettiklerini öne süren üye devletleriyle birlikte Avrupa Birliği’nin son derece dirayetli durmasını, etrafında olup bitenlere etkin tepki vermesini beklersiniz.
Ha, bu arada Amerika Birleşik Devletleri’ni unuttum; Grönland’ı adeta kıskacına alıyorlar, zira imzaladıkları son anlaşmanın Grönland’ın tam denetimini ele geçirme yolunda ilk adım kanaatindeyim. Oysa orası bir Avrupa toprağı. Peki Avrupa Birliği ne yapıyor? Ortada ne bir dış politika var ne de güvenlik politikası; en azından benim görebildiğim kadarıyla yok. Bolca siyasi demeç veriyorlar.
Bu açıklamalar ekseriyetle Avrupa’nın yeniden silahlanması, nihayet askeri bir güce dönüşmemiz gerektiği iddialarıyla ve ahlaki nutuklarla dolu. Bilirsiniz, Birleşmiş Milletler’de hep şöyle deriz: Savaştan ve ahlaktan bahseden savaşı arzular; menfaatlerden söz eden ise çözüm arar.
Avrupa Birliği’nde menfaati diline dolayan kimseyi göremiyorum; durum son derece kaygı verici. Kendini ahlaken daima üstün gören birinin ikiyüzlülüğe sürüklenmesi an meselesidir. Açıkçası tüm bu hezeyanları dinlemek bazen ıstırap veriyor. Avrupa Birliği’nin geleceğini doğrudan tehdit eden bu çatışma çemberine karşı hiçbir siyasetimiz yok.
Kimseyle konuşamıyorsunuz. Müzakere masalarının hiçbirinde yer almıyoruz. Ne bir teklif sunuyoruz ne de arabuluculuk yapalım diyerek sürece müdahil olmaya çalışıyoruz; artık böyle bir irade kalmadı.
Üstelik üye devletlerin harcamalarını bir kenara bırakırsak, sırf Avrupa Birliği’nin diplomatik servisinin yıllık maliyeti 1 milyar dolar. 1 milyar dolar! Ne yaptıklarını anlamış değilim. Sahada kendileriyle bizzat karşılaştım; Avrupalı diplomatların tam olarak ne işle meşgul olduğuna dair en ufak bir fikrim yok.
Her neyse, şüphesiz en can alıcı mesele Ukrayna; ne de olsa kendi kıtamızda. İçinde bulunduğumuz kadar güvensiz bir ortamda, akla ilk gelmesi gereken şey Avrupa kıtasında barışı tesis etmektir. Ancak o zaman diğer sorunlarla ilgilenebiliriz.
Avrupa kıtasında barışın sağlanması, Rusya ile konuşmamızı, müzakere etmemizi ve bu çatışmaya bir şekilde çözüm bulmamızı gerektiriyor. Fakat bunu yapamıyoruz.
Kendi içimize öylesine kapandık ki, Rusya karşısında ortak bir müzakere tavrı belirlemekten aciziz; zira 27 üye ülke politika değişikliğinde uzlaşamıyor. Müzakereyi yürütecek temsilcinin atacağı adımlarda mutabık kalamıyorlar ve barış görüşmelerinin tabiatında bulunan esnekliği o kişiye tanımaya asla yanaşmıyorlar.
‘E3’ ülkelerinin (Almanya, Fransa, İngiltere) inisiyatif alacağını düşünseniz dahi, bu üçlünün çıkarları birbirinden o kadar kopuk ki, tabloyu daha da tehlikeli kılıyor. İngilizler doğuyla barış anlamına gelebilecek her şeyden nefret eder; zira gözlerini Atlantik’e dikmiş durumdalar ve sanırım 1850’lerden bu yana bunu büyük bir tehdit olarak görüyorlar. Böylesi bir barıştan en karlı çıkacak aktör Almanya olmasına karşın son derece akıl dışı davranıyor. Fransızlar da muhtemelen hoş karşılamayacaktır.
Neticede elimizde hiçbir şey yok. Sözlerimi bağlarken şunu vurgulamak isterim: Avrupa Birliği, önümüzdeki uzun dönem boyunca dünyada istikrarsızlık unsuru olmaya devam edecek.
Zaman ilerledikçe bu istikrarsızlığın kendi sınırlarının içine de sirayet edeceğini düşünüyorum. Bunu dile getirmek son derece acı: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü. Barışın yitirilmesiyle birlikte geleceğimiz ve gelecek nesiller ağır bedeller ödeyecek. Çok teşekkür ederim.
East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Diplomasi
AB ve Kanada, kapsamlı yeni bir ortaklık anlaşmasını duyuracak

AB ve Kanada, dijital ticaret engellerinin kaldırılmasından Ukrayna’ya ortak destek verilmesine ve orman yangınlarıyla mücadelede yatırım yapılmasına kadar uzanan kapsamlı yeni bir ortaklığı duyuracak.
29 Ekim’de başlayacak olan zirveye hazırlık amacıyla AB büyükelçilerine dağıtılan ve POLITICO tarafından elde edilen, iki tarafça yayınlanacak ortak bildiri taslağında, “Dünya, benzeri görülmemiş jeopolitik zorlukların yanı sıra ticaret, enerji, teknoloji, iklim ve kaynaklar alanındaki zorluklarla birlikte hızla değişiyor,” ifadesi yer alıyor.
AB ve Kanada, ABD Başkanı Donald Trump’ın ticaret savaşının yarattığı etkilerle boğuşurken stratejik bağlarını güçlendirmeye çalışıyor.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu ay Kanada’yı AB’ye ortak üye olarak davet etmeyi önerdi.
Bu öneri, Trump’ın derhal gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulunmasına yol açtı.
Taslak belgede, “Kanada ve AB, benzersiz ticaret erişimimiz, ortak değerlerimiz ve birbirini tamamlayan iktisadi güçlerimiz sayesinde daha derin ve daha entegre bir ilişki kurabilir,” deniyor.
Taraflar, Montreal’de düzenlenecek zirvede, kritik maden projelerine yönelik yatırımları hızlandırmak, tedarik zincirlerini güçlendirmek ve “piyasa dalgalanmalarını ve jeopolitik etkileri” hafifletmek amacıyla kritik kaynakları stoklamak da dahil olmak üzere tedarik güvenliğini artırmak istediklerini açıklamayı planlıyor:
“Stratejilerimizi ve standartlarımızı uyumlu hale getirecek, endüstrilerimizi birbirine bağlayacak ve hedeflerimizi halklarımız için en yüksek getiriyi sağlayacak sektörlere odaklayacağız. Buna, sıvılaştırılmış doğal gazdan hidroelektrik, güneş, rüzgâr ve nükleer enerjiye kadar, dünyanın büyük bir kısmının ihtiyaç duyduğu düşük karbonlu, güvenilir enerjinin geliştirilmesi de dahil.”
Ottawa ve Brüksel ayrıca, 2030 yılında Kanada ve Avrupa’da orman yangınlarıyla mücadele için kullanıma hazır olacak 50 adet De Havilland su bombardıman uçağının ortak satın alımını da duyuracak.
Von der Leyen, 15 Eylül’deki Birliğin Durumu konuşmasında, “Gönüllü olarak güçlerimizi birleştiriyoruz… Bir teknoloji ittifakı kuracağız. Savunma sanayi üslerimizi entegre edeceğiz. Kuzey Kutbu’nu amiral gemisi niteliğinde bir ortak proje haline getireceğiz. Enerji, kritik mineraller ve piller üzerinde çalışacağız. Yapay zeka, kuantum, siber ve iktisadi güvenlik alanlarında da işbirliği yapacağız,” demişti.
Diplomasi
Avrupalı şirketlerden AB-ASEAN ticaret paktı çağrısı

Avrupalı şirketler, Avrupa Birliği’nin geçen hafta Filipinler ile yaptığı anlaşmada sağlanan ilerlemenin ardından ASEAN ile bölgeden bölgeye kapsamlı bir ticaret paktı yapılması çağrısında bulunuyor. Brüksel ise ticari ve siyasi ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışıyor.
Avrupa Birliği’nin ayrıca Tayland ile yürüttüğü ticaret anlaşması müzakerelerini bu yılın sonuna kadar sonuçlandırması bekleniyor. Görüşmelerin 10. turu salı gününe kadar sürüyor. AB’nin bölgede halihazırda Singapur, Endonezya ve Vietnam ile ticaret anlaşmaları bulunuyor; Malezya ile de müzakereler devam ediyor.
Ancak şirketler, dünyanın en büyük iki ekonomisi olan Çin ve ABD ile rekabet ortamında AB’nin daha ileri giderek ASEAN’ın tamamıyla blok düzeyinde bir anlaşma yapmasını istiyor.
AB-ASEAN İş Konseyi İcra Direktörü Chris Humphrey, “Güneydoğu Asya, Avrupalı şirketleri güvenilir yatırımcılar olarak görüyor ancak bu şirketler Amerikan ve Çin hükümetlerinin tüm siyasi ve mali ağırlığıyla rekabet ediyor,” dedi.
Humphrey, Nikkei Asia’ya yaptığı açıklamada ikili anlaşmaların nihai hedef olmaması gerektiğini belirterek, Avrupalı şirketlerin özellikle enerji, sağlık, dijital hizmetler ve finansal hizmetler alanlarında uzun süredir bölgeden bölgeye bir ticaret anlaşması çağrısı yaptığını söyledi.
İş konseyinin eylül başında 150 Avrupalı iş dünyası yöneticisiyle gerçekleştirdiği ankette katılımcıların yalnızca yüzde 18’i AB’nin ASEAN ile yeterince angaje olduğunu düşündüğünü söyledi. Humphrey, Ticaret Komiseri Maros Sefcovic ile AB’nin en üst düzey diplomatı Kaja Kallas’ın ziyaretleri dışında üst düzey temasların hâlâ sınırlı kaldığını belirtti.
Sözde insan hakları ile çevre ve gıda güvenliği standartlarına ilişkin kaygılar, iki blok arasındaki müzakereleri uzun süredir zorlaştırıyor. Örneğin AB’nin Endonezya ile yürüttüğü görüşmelerde ormansızlaşma meselesi yıllarca önemli bir anlaşmazlık konusu oldu. Taraflar ancak geçen yıl kapsamlı bir ekonomik ortaklık anlaşması imzalayabildi.
Benzer şekilde AB ile Bangkok arasındaki ticaret müzakereleri, başladıktan bir yıl sonra, 2014’te Tayland ordusunun darbeyle iktidarı ele geçirmesi üzerine askıya alındı. Görüşmeler 2023’te resmen yeniden başlatıldı. Analistler yakın zamanda bir anlaşmaya varılmasının önünde büyük bir engel görmediklerini söylese de Tayland’ın ton balığı ve deniz ürünleri balıkçılığındaki çalışma standartları Avrupa sektöründe kaygı yaratıyor.
Bölgeden bölgeye düzeydeki müzakereler ise ilk kez 2007’de başlatılmış, Myanmar’daki askeri darbe nedeniyle 2009’da karşılıklı mutabakatla durdurulmuştu.
Brüksel Özgür Üniversitesi ve KU Leuven’de öğretim görevlisi Camille Nessel, “ASEAN, mevcut jeopolitik tartışmaların ima ettiğinden çok daha uzun süredir bir öncelik,” dedi.
Singapur’daki ISEAS-Yusof Ishak Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Joanne Lin de tarafların beklentilerindeki uyumsuzluğun ilişkileri sınırladığını belirtti. Lin’e göre AB, ticaret yoluyla iş gücü, çevre, sürdürülebilirlik, insan hakları ve düzenlemeler alanlarında reformları teşvik etmeyi umuyor.
Lin, “Ancak ASEAN, AB’nin daha pratik bir ortak olmasını ister,” dedi. İşbirliği alanları arasında yeşil dönüşüm, enerji bağlantıları, dijital ticaret, dirençli tedarik zincirleri ve sürdürülebilir altyapıyı örnek gösterdi.
Ancak koşullar değişti. Son birkaç yılda jeopolitik rekabet ve gerilimler belirgin biçimde arttı. Büyük Avrupa ekonomilerinin büyümekte zorlandığı bir dönemde AB, Çin ve ABD arasında sıkışmış hissediyor. Analistlere göre bu ortamda Sefcovic daha pragmatik bir yaklaşım benimseyebilir ve coğrafi olarak daha uzak olsalar bile müttefiklerle işbirliği arayışına girebilir.
ASEAN ülkeleri açısından ise komşular arasındaki rekabet, tarafları uzlaşmaya yönelterek ticaret anlaşmalarının sonuçlandırılmasını hızlandırmış olabilir.
Nessel, “Vietnam AB ile bir anlaşma yaptıktan sonra bu durum Endonezya ve Filipinler açısından önem kazandı,” dedi. “Bu ülkeler birçok aynı sektörde rekabet ediyor ve tercihli erişim, rekabet dengesini değiştiriyor” diye ekledi.
AB-Filipinler anlaşması, tarım-gıda ürünleri, makineler ve beyaz eşya dahil olmak üzere ticarete konu malların yüzde 94’ündeki tarifeleri kaldıracak. Ayrıca Filipinler’in kamu ihaleleri pazarı ilk kez yabancı şirketlere açılacak.
Sefcovic, “Anlaşma her büyüklükteki işletme için gerçek fırsatlar sunuyor. Aynı zamanda dayanıklılığın stratejik bir öncelik haline geldiği bir dönemde daha güçlü ve çeşitlendirilmiş bir tedarik zinciri sağlıyor” dedi.
Resmi verilere göre AB, geçen yıl Filipinler’in dördüncü büyük ticaret ortağıydı ve ülkenin toplam mal ticaretinin yüzde 8,3’ünü oluşturdu. İki taraf arasındaki mal ticaretinin hacmi 17,6 milyar avro, yani yaklaşık 19,9 milyar dolar seviyesindeydi.
Bu tekil ticaret anlaşmaları, iki bloğu sonunda daha kapsamlı bir anlaşmaya doğru taşıyabilir.
Bir AB sözcüsü, “ASEAN’ın tek tek üyeleriyle oluşturulan bu ikili serbest ticaret anlaşmaları ağı, ortak uzun vadeli hedefimiz olmaya devam eden nihai bölgeden bölgeye serbest ticaret anlaşmasına giden yolda yapı taşları işlevi görebilir,” dedi.
Diplomasi2 hafta önceKanada, Birleşik Krallık liderliğindeki askeri koalisyona katılmak istiyor
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceABD, Yemen ile görüştü iddiası









