Diplomasi
“Trump herkesi anti-emperyalist yaptı”
Le Monde diplomatique’te çıkan bir yazıda, bir zamanlar “solculuğun” kalıntısı olarak görülen Amerikan hegemonyasına karşı mücadelenin tüm dünyada “moda” haline geldiği öne sürüldü.
Gazetenin baş editörü Benoît Bréville imzasıyla yayımlanan “Sınır tanımayan Amerika, kenara itilen Avrupa” başlıklı makale şöyle başlıyor:
“Artık herkes anti-emperyalist… Bir zamanlar solun kalıntısı ya da inatçı bir Soğuk Savaş zihniyetinin belirtisi olarak görmezden gelinen Amerikan hegemonyasına karşı mücadele, bu yılın başından beri beklenmedik bir canlanma yaşadı. Daha önce ABD’nin her işgalini desteklemiş olan New York Times, birdenbire Donald Trump’ın maceracılığına karşı haklı bir öfkeyle doldu: “Yabancı saldırılara karşı diğer ülkeleri savunarak geçirdiği bir yüzyılın ardından, ABD şimdi başka bir ulusun topraklarını ele geçirmeye çalışan bir emperyal güç konumuna geldi” (20 Ocak 2026).”
Bréville, şu ana kadar “emperyalist” terimini yalnızca Rusya’nın dış politikası için kullanan Le Monde’un, “ABD’nin yeni emperyalizmini” sert bir dille eleştirmek için 1970’lerin söylemini yeniden canlandırdığını ileri sürüyor.
Eski Avrupa Komisyonu komiseri Thierry Breton’u dinlerken “kendinizi çimdiklemek istediğinizi” söyleyen yazar, Fransa’nın ‘Amerikan modelini’ benimsemesini ve altyapıyı özelleştirmesini sağlamaya çalışarak geçirdiği girişimci kariyerinin ardından, şimdi aynı kişinin “Washington’u yöneten ‘neo-emperyalist elit’e karşı öfkeyle konuştuğuna” işaret ediyor.
Bazı analistlerin, Trump’ın davranışlarını kişiliğinden kaynaklanan bir durum olarak yorumladığını kaydeden Bréville, diğer gözlemcilerin ise Trump’ın girişimlerini tamamen bilinçli bir genel mantığın parçası olarak gördüğünü hatırlatıyor.
Örneğin diplomat A. Wess Mitchell’e göre Trump, sözde konsolidasyon politikası izliyor; bu, büyük güçlerin tarih boyunca “zaman içinde harcanabilir güçlerini artırmak için konumlarını proaktif olarak güçlendirmek” amacıyla kullandıkları bir strateji… Konsolidasyon, kısa vadeli riski uzun vadeli kazançla takas eder.
Bréville’in hatırlattığı diğer isim ise siyaset bilimci John Mearsheimer. Ona göre Trump aslında, artık ülkesinin çıkarlarına zararlı olduğunu düşündüğü savaş sonrası uluslararası düzenin sonunu getirmeyi amaçlıyor.
Dolayısıyla, büyük güçlerin egemenlik veya yerel halkları hiçe sayarak toprakları ele geçirdiği ve takas ettiği 19. yüzyılı anımsatan bir tür sömürgeciliğe geri dönüyor.
Trump destekçileri ise, Obama ve Biden başkanlıkları döneminde zayıfladığı iddia edilen ABD’nin gücünün yeniden canlandığının bir işareti olarak onun dış politikasını görüyorlar. Uluslararası ilişkiler tarihçisi Arthur Herman, Wall Street Journal’da, “Amerika yeniden tek süper güç oldu” diyerek sevincini dile getirdi.
Araştırmacı Meaghan Mobbs’a göre, Trump’ın müdahaleci politikası, yalnızca ABD’nin “sonuçları şekillendirme iradesini ve yeteneğini koruduğunu”, başka bir deyişle, tüm dünyada havayı belirleme gücünü hatırlatıyor.
Buna karşılık, bazı analistler Trump’ın eylemlerinde “zayıflığın itirafı” ya da “çöküşün eşiğinde olan bir ülkenin son şarkısı” görüyor. Onlara göre, dünyanın elinden kayıp gittiğini gören Trump, ülkesinin çöküşünü önlemek için gösterişli hamleler yapıyor.
Bréville, Amerika’nın çöküşü temasının, İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesinden dört yıldan az bir süre sonra ortaya çıktığını hatırlatıyor.
İlk Sovyet nükleer denemesinden (1949) ABD’nin altın standardını terk etmesine (1971) kadar, Sputnik’in fırlatılması (1957) ve Vietnam bataklığı (1968) üzerinden, saygın akademisyenler defalarca Amerikan hegemonyasının sona erdiğini ilan ettiler.
Daha 1990’ların başında, Sony’nin Columbia Pictures ve CBS Records’u satın alması ve New York’taki Rockefeller Center’ın Mitsubishi’nin eline geçmesiyle, Asya’nın iktisadi hakimiyetine dair korku, deneme yazarı Jacques Attali’yi şöyle yazmaya itti:
“Amerika Birleşik Devletleri, Tokyo’da bulunan yeni bir merkezin bir tür hinterlandına dönüşme riskiyle karşı karşıya. Amerika, 17. yüzyılda Polonya’nın Flanders için olduğu gibi Japonya’nın tahıl ambarı haline gelebilir.”
Bréville, gerçekte ise Japonya’nın o dönemde şiddetli bir krize girdiğini ve daha sonra 1990’ları “kayıp on yıl” olarak adlandırdığını, ABD’nin ise rakipsiz bir hakimiyet dönemi yaşadığını vurguluyor.
Bréville şöyle devam ediyor:
“Bir gün gerileyen, ertesi gün ise hegemonik bir ülke: bu salınım, tarihin darbelerine direnen ve her zaman yeniden ayağa kalkabilen bir ülke olan Amerikan mitolojisinin ayrılmaz bir parçasını oluşturur. 2008 finansal kriziyle yeni bir dönem başladı. Batılı finans kurumları çökerken, gelişmekte olan ülkeler tek bir güç ve tek bir blok etrafında örgütlenmiş dünya düzenine meydan okudu. BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika) ilk zirvelerini düzenledi ve Washington, 2011 Arap Baharı’nda dost diktatörlüklerin düşüşünü pasif bir şekilde izlerken, dünya meseleleri Washington’un kontrolünden çıkmış gibi görünüyordu.”
Hem iktisadi olarak Çin’in yükselişini hem ABD’nin özellikle BM’de gitgide daha izole hale geldiğini kabul eden yazar, yine de Asya’nın yükselişine rağmen dünyanın hâlâ aynı eksen etrafında dönmeye devam ettiğini savunuyor.
ABD’nin, “dost” hükümetleri destekleyerek, “düşmanlarını” devirerek ve diğer ülkelerin kaynaklarını sindirme, şantaj ya da güç yoluyla ele geçirerek küresel gündemi belirlediğini belirten yazar, bu ülkenin 1776 ile 2019 yılları arasında yurt dışında toplam 392 askeri müdahaleye karıştığını aktarıyor.
Yazar, Trump’ın, seleflerinden farklı olarak, emperyalist hedeflerini evrenselci bir ahlak söylemiyle örtbas etmediğinin altını çiziyor:
“Monroe Doktrini, Latin Amerika’yı Avrupa sömürgeciliğinden korumayı amaçlıyordu; Soğuk Savaş dönemindeki çevreleme politikası, resmi olarak ‘özgür dünyayı’ totalitarizmin yayılmasından korumayı hedefliyordu; 2000’li yıllardaki rejim değişikliği operasyonları ise demokrasiyi ihraç etme arzusuyla meşrulaştırılıyordu … Fakat Trump bir şey istiyorsa –petrol, maden, para– onu alır.”
Trump’ın kendisini kısıtlamak için nedeni olmadığını da ileri süren yazar, diğer büyük güçlerin konumlarını şöyle özetliyor: Rusya, ABD’nin Ukrayna meselesine yeniden dahil olmasını istemiyor; AB ise ABD’nin bu meseleden çekilmesinden korkuyor. Hindistan ve Brezilya ticaret yaptırımlarından çekiniyor. Çin ise kendi çıkarları tehdit edilmediği sürece başkalarının işlerine karışmıyor. Şu an için dünyanın polisi olacak ne iradesi ne de askeri kaynakları var.
Dolayısıyla ABD hegemonyasının, “acil durum ipi” olmadan işlediğini savunan Fransız yazar, 20. yüzyıl boyunca uluslararası işçi örgütleri, sosyalist ve komünist partiler, ulusal kurtuluş hareketleri, Bağlantısızlar Hareketi ve hatta küreselleşme karşıtı hareketin, ABD emperyalizmine karşı “dayanışma, kitlesel seferberlikler ve bütüncül, tutarlı bir karşı söylem” oluşturabildiğina işaret ediyor.
Ne var ki, solun şu anda her kıtada zorlandığını vurgulayan yazar, BRICS ülkelerinin birbirinden farklı çıkarları, mevcut küresel iktisadi sisteme bağlılıkları ve halklarının refahına yönelik düzensiz yaklaşımlarının, bir alternatif ortaya koymalarını engellediğini savunuyor.
Bréville’e göre ahlaki öfkeyi siyasi güce dönüştürebilecek gibi görünen uluslararası bir ortak cephe yok.
Cezasızlığın, Trump’ı özellikle Avrupalı “müttefiklerine” karşı daha da sert adımlar atmaya teşvik ettiğini belirten yazar, Avrupalı liderlerin durumunu sert bir biçimde eleştiriyor:
“O, onların boyun eğiciliğinin sınırlarını çok iyi biliyor. Washington, Avrupalı yetkililerin ve liderlerin telefonlarını dinleyebilir (Barack Obama döneminde olduğu gibi), onların arkasından pazarlık yaparak silah sözleşmelerini ellerinden alabilir (Joe Biden döneminde olduğu gibi) ve Avrupa şirketlerini, belirlediği ülkelere yönelik yaptırımlara uymaya zorlayabilir; bunu da (son 30 yıldaki her ABD başkanının yaptığı gibi) devasa para cezalarıyla tehdit ederek yapabilir. Askeri ve ekonomik açıdan, ayrıca enerji ve dijital teknoloji konusunda ABD’ye bağımlı olan Avrupalılar, her türlü aşağılanmayı kabullenmekten başka bir şey yapamazlar. Asla ABD diplomatlarını sınır dışı etmekle, kendi gümrük vergilerini artırmakla, şirketleri yasaklamakla, askeri üsleri kapatmakla, casusları yaptırım altına almakla ya da spor etkinliklerini boykot etmekle tehdit etmezler.”
Dolayısıyla AB, uluslararası etkisinin azalması nedeniyle Trump için “özellikle kolay bir av” haline gelmiş durumda.
Yazara göre Eski Kıta Gazze’den Venezuela’ya, hatta Ukrayna’daki barış müzakerelerine kadar pek çok önemli konuda kenara itilmiş durumda ve bu müzakerelerde de adeta bir “baş belası” olarak görülüyor.
2004 yılında %31 ile zirveye ulaşan AB’nin küresel GSYİH’deki payı, 20 yıl sonra sadece %17’ye düşmüş durumda ki yazara göre bu çarpıcı düşüş, transatlantik ilişkilerin asimetrisinin kanıtı.