Dünya Basını

ABD ambargosundan ablukaya: Küba’nın emperyalizme direnişi

Yayınlanma

Küba’nın egemenliği pazarlık konusu edilemez ve halkının ortaya koyduğu toplum tercihi saygı görmelidir. Ada’nın karşı karşıya olduğu sorunlardan sorumlu olan sosyalizm değil, emperyalizmin ona karşı yürüttüğü ilan edilmemiş savaştır. Küba, emperyalizme başkaldırmanın ağır bedelini ödüyor. Bugün yoksunluk ve acının ağırlığı altında bükülüyor, ama kırılmıyor.

Rémy HERRERA, 9 Mayıs 2026

Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi (CNRS) Araştırmacısı,;
Sorbonne Ekonomi Merkezi Laboratuvarı, Paris, Fransa

ABD Ambargosundan Ablukaya Küba’nın emperyalizme direnişi

Küba halkı ve hükümeti, bugün 1959 Devrimi’nden bu yana en ağır ve en tehlikeli dönemlerden birini yaşamaktadır. İçinden geçilen süreç, 1960’lı yıllardaki devrimin ilk dönemleriyle ya da 1990’ların başında Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından yaşanan “özel dönem”le karşılaştırılabilecek, hatta belki de onlardan daha ağır bir nitelik taşımaktadır. Nitekim 2026 Ocak ayından bu yana, uluslararası hukukun ihlali anlamına gelecek şekilde, Küba’nın petrol tedariki ABD silahlı kuvvetleri tarafından engellenmektedir. Bu abluka, Başkan Donald Trump’ın talimatıyla uygulanmakta; Trump ayrıca doğrudan bir askeri müdahale ihtimalini de gündemde tutmaktadır. Bu olasılık, ABD Donanması’nın adanın güneydoğusunda, Washington yönetiminin geri vermeyi reddettiği Guantánamo Körfezi’ndeki askeri üs nedeniyle daha da gerçekçi görünmektedir. Bu üs, kapanmayan bir yara gibi, ABD’nin Küba üzerindeki neo-sömürgeci işgal geçmişini hatırlatmaktadır.

Geçtiğimiz 29 Ocak’ta Donald Trump, Küba’ya karşı tek taraflı bir enerji ablukası öngören başkanlık kararnamesini imzaladı ve bu emperyal buyruğa karşı gelecek tüm ülkeleri caydırıcı gümrük vergileriyle cezalandırmakla tehdit etti. Bu adım için öne sürülen gerekçe ise, doğal kaynakları sınırlı olan, altmış yılı aşkın süredir zaten ambargo altında yaşayan küçük bir Güney ülkesi olan Küba’nın, ABD’nin ulusal güvenliği açısından tehdit oluşturduğu iddiasıdır. Oysa ABD, askeri ve parasal açıdan dünyanın en güçlü ülkesi olmayı sürdürmekte ve kapitalist dünya sisteminin hegemonik gücü konumunda bulunmaktadır. Washington yönetimi ayrıca Küba’yı “teröre destek veren devletler” listesine dahil etmiş; Havana ise bu suçlamaları kesin bir dille reddetmiştir.

ABD’nin uyguladığı bu enerji ablukası, Küba halkına mümkün olan en büyük acıyı yaşatmayı ve günlük yaşamdaki zorlukların artması, fiziksel ve psikolojik tükenmişlik ve artan eşitsizlikler zemininde halk içindeki gerilimleri ve hoşnutsuzluğu tırmandırmayı hedeflemektedir. Amaç, yerel kamuoyunu, gericilerin bugün “komünist rejim” diye adlandırdığı — daha önce uzun süre “Kastro diktatörlüğü” olarak tanımladıkları — yönetime karşı kışkırtmaktır. Dolayısıyla hedef; halkın birliğini parçalamak, özellikle sosyal medya üzerinden örgütlenen nefret propagandasının da etkisiyle sokak çatışmalarını ve gösterileri mümkünse şiddet içeren biçimde kışkırtmak, ardından Küba yönetiminin yine “şiddetli” olması umulan bir müdahalesini tetiklemektir. Böylece ABD olası askeri müdahalesine meşruiyet zemini hazırlamayı ve bunu müttefiklerinin gözünde “meşru” bir operasyon olarak sunmayı amaçlamaktadır.

Küba’ya yönelik bu yeni ABD saldırısı, son derece kaygı verici bir uluslararası konjonktürde gerçekleşmektedir. İsrail’in bugün sahip olduğu gücün büyük ölçüde ABD desteğine dayandığı ve bu destek olmadan Küba’dan bile daha kırılgan hale gelebileceği açıktır. ABD, Gazze’de soykırım suçlusu ve Uluslararası Adalet Divanı tarafından savaş suçlusu olarak kabul edilen Başbakan Netanyahu’yu, Filistin halkına karşı izlediği sömürgeci ve ayrımcı politikada ve “Büyük İsrail” adlı savaşçı ve yayılmacı stratejisinde desteklemektedir. Bu strateji; Suriye’nin bir bölümünün işgali, Yemen, Katar ve Lübnan’ın bombalanması, Birleşmiş Milletler barış gücü askerlerine yönelik saldırılar ve İran’a karşı yürütülen savaş gibi gelişmeleri içermektedir. Donald Trump ayrıca Grönland’ı ve Panama Kanalı’nı ele geçirmek istediğini ilan etmiş, Ortadoğu dışında da ordularını birçok kez devreye sokmuştur (özellikle Nijerya ve Pakistan’da); Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu kaçırıp alıkoymuş, bu ülkeyi ve doğal kaynaklarına erişimi vesayet altına almış, Latin Amerika’da — özellikle Peru’da — yeni askeri üsler kurmayı planlamış, birçok ülkeyi (Meksika dahil) işgal etmekle ve görevdeki çeşitli devlet başkanlarına saldırmakla tehdit etmiştir. Bunların arasında Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro da bulunmaktadır; Petro, eski bir gerilla savaşçısı olarak savaşı iyi bildiğini ve vatanını savunmak için yeniden silaha sarılmaya hazır olduğunu ifade etmiştir — bu yanıt muhtemelen Bay Trump’ın anlayabileceği ender yanıtlardan biridir.

Amerika Birleşik Devletleri’nin kendi içinde de, ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Kurumu’nun (ICE) uyguladığı şiddet ile düzensiz göçmenlerin (Kübalılar da dahil olmak üzere) acımasız biçimde sınır dışı edilmesi, bugün Amerikan halkını son derece derin bir bölünmeye sürüklemektedir. Bu noktada özellikle vurgulamak gerekir: ABD’nin iç durumu iyi değildir. Yeni ve ciddi bir mali krizin patlak verme tehdidi bulunmaktadır; ekonomik sonuçlar genellikle iddia edildiği kadar parlak değildir; birçok sosyal gösterge kötü durumdadır; eşitsizlikler artmaya, yoksulluk yayılmaya, cinayetler çoğalmaya, hapishaneler dolmaya, uyuşturucu kaçakçılığı yıkıcı etkiler yaratmaya devam etmektedir. Ayrıca “elitlerin” geniş kesimlerini saran yolsuzluk, işlenen suçların ağırlığı ve boyutları nedeniyle kamuoyunu sarsmaktadır. Bazı federal eyaletlerin temsilcilerinin (Teksas dahil) ayrılmayı dahi düşünmesi de buna eklenmelidir. Açıkça ve kısaca söylemek gerekirse, Amerika Birleşik Devletleri kötü durumdadır, toplumu çürüme sürecindedir, kapitalizmi kriz içindedir, hegemonyası gerilemektedir. Ve tam da bu durum, onu giderek daha tehlikeli ve yıkıcı hale getirmektedir.

Amerikan topraklarında yaşayan Küba topluluğuna gelince, o da kendi içinde bölünmüş durumdadır; özellikle de en kalabalık oldukları Florida’da. Son üç başkanlık seçiminde Donald Trump’a yalnızca değişken bir destek vermişlerdir. Yasal yollarla ülkeye girmiş olanlar da dahil olmak üzere birçok göçmen, yönetimin son dönemdeki bu düşmanca tutumunu son derece kötü karşılamaktadır. Neredeyse hepsinin Küba’da kalan yakınları, aileleri, dostları, komşuları bulunmaktadır ve bunlara az ya da çok düzenli olarak para göndermektedirler. Hiçbiri (ya da neredeyse hiçbiri) onların bombalar altında ya da bir yabancı işgal sırasında can vermesini istemez – zaten bu olasılığı boyun eğerek kabul ederler miydi ki? Çünkü son dönemde Amerika Birleşik Devletleri’ne göç eden Kübalıların çok büyük çoğunluğu, politik değil ekonomik nedenlerle adayı terk etmiştir ki bu ekonomik nedenlerin temelinde de yarım yüzyılı aşkın süredir uygulanan Amerikan ambargosunun gündelik yaşamda yarattığı sayısız sorun bulunmaktadır. Peki ya Amerika’da yaşayan ve Trump yanlısı olan, fakat son aylarda bizzat umut bağladıkları kişi tarafından ya kendileri sınır dışı edilen ya da yakınları sınır dışı edilen Kübalılar? Onlar için Amerikan Rüyası bir kâbusa dönüşmüştür.

Küba’nın petrol ithalatı Ocak ayının başından itibaren kesintiye uğradı; bu durum, ABD’nin Venezuela’da gerçekleştirdiği yıldırım askeri operasyonun hemen ardından yaşandı. Söz konusu operasyon sırasında, Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun güvenliğinden sorumlu 32 Kübalı koruma, Delta Force özel birlikleriyle girdikleri çatışmalarda hayatını kaybetti. Ancak daha 2025 Aralık ayında, ABD silahlı kuvvetlerine Venezuela’dan Küba’ya yakıt taşıyan gemileri durdurma emri verilmişti, bu sevkiyatlar, Fidel Castro ile Hugo Chavez dönemlerinde iki ülke arasında imzalanan işbirliği anlaşmaları çerçevesinde gerçekleştiriliyordu. Geçtiğimiz eylül ayından itibaren ise aynı silahlı kuvvetler, Karayip Denizi’nde ABD’ye uyuşturucu taşıdığı düşünülen tekneleri imha etmekle görevlendirilmişti. Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun (ki kendisi Miami’de Küba kökenli bir ailede doğmuş ve histerik derecede karşı-devrimci biridir) beslediği gerici intikam ruhuyla kışkırtılan Donald Trump, Küba’ya yönelik hakaret ve tehditlerini artırdı; sonunda da kendine özgü kibirli tavrıyla şu ifadeyi kullandı: “Cuba is next” yani ABD ordusunun sıradaki hedefi Küba’dır.

Küba’ya dayatılan bu Amerikan enerji ablukasının etkileri son derece büyük ve özellikle de çok ağırdır. Ülkenin kendi doğal kaynaklarının; ham petrol, ilişkili doğal gaz ya da yenilenebilir enerjilerin (fotovoltaik vb.) kullanımı, enerji ihtiyacının ancak yaklaşık yarısını karşılayabildiğinden, yakıt eksikliği ulusal altyapının elektrik üretim kapasitesini ciddi biçimde zayıflatmaktadır. Bu durum, hem hanelerde hem de işyerlerinde sık ve uzun süreli elektrik kesintilerine yol açmakta ve sürekli bir genel elektrik çöküşü riskini beraberinde getirmektedir. Bunun sonucunda içme suyu dağıtımı, hastanelere ilaç sağlanması, araştırma laboratuvarlarının çalışmaları, okul ve üniversitelerin işleyişi, marketlere gıda ve hijyen ürünleriyle tedariki, yerel üretim birimlerine hammadde ulaştırılması; ayrıca çöp toplanması ve atık suların tahliyesi ciddi biçimde aksamaktadır. Ekonomik faaliyetlerin tüm sektörleri etkilenmektedir: ulaşımdan bankacılık hizmetlerine, tarım ve hayvancılıktan turizme; ihracat ürünleri açısından ise nikelden tütüne kadar her alan bu durumdan zarar görmektedir. Her şey, Kübalıların çok iyi bildiği ve onlarca yıldır yaşadığı ambargo koşullarındaki “normal zamanlardan” bile daha zor hale gelmiştir — oysa dünyanın çok az yerindeki insanlar böyle bir yaşamı birkaç gün, hatta Kuzey ülkelerinde yaşayanlar söz konusu olduğunda birkaç saat bile sürdürebilirdi.

ABD yönetimleri, daha önce de birçok kez ambargoyu, ilaçlar ve tıbbi malzemeler gibi aslında kapsamı dışında kalan alanlara genişletmişti. Küba’nın çocuk servisleri, yoğun bakım üniteleri ya da diyaliz cihazları için gerekli ekipmanları ithal etmesi de çeşitli yollarla engellenmişti. Ancak şimdi abluka koşullarında ve elektriksiz ortamda, kuvözlerdeki prematüre bebeklerin, solunum cihazına bağlı yaşlıların ya da kronik böbrek hastalarının durumu ne olacaktır? Ambargoya eklenen bu enerji ablukası yalnızca yasa dışı ve zalim değil, aynı zamanda suç niteliğinde ve insanlık dışıdır. Emperyalist kuşatma karşısında Küba halkının ve hükümetinin gösterdiği direniş hayranlık vericidir. Bu direniş kelimenin tam anlamıyla kahramancadır.

Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin bu yeni saldırısı, kendi nüfusu üzerinde de ayrıca zararlı sonuçlar doğurmaktadır. Örneğin bugün, Kübalı araştırmacılar tarafından geliştirilen tedavilerden yararlanan Alzheimer hastası Amerikan vatandaşlarının — özellikle de bu hastalığa karşı etkili bir ilaç olan NeuralCIM’i geliştiren Moleküler İmmünoloji Merkezi (CIM) araştırmacılarının çalışmalarından faydalananların — şimdiye kadar almakta oldukları tedavilere devam etmeleri engellenmektedir. Üstelik artık Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan yaklaşık yedi milyon kişi de fiilen Küba’dan gelen bu tedavilere erişimden mahrum kalmıştır. Bu durum, 1980’lerde Havana’daki Findlay Enstitüsü’nde çalışan Kübalı araştırmacılar tarafından geliştirilen B tipi menenjite karşı Va-MenGOC-BC aşısı örneğini hatırlatmaktadır. Reagan yönetimi bu aşının kullanımını bir süreliğine ABD’de yasaklamıştı — ve ne yazık ki bu süre boyunca, yeterince erken aşılanamadıkları için yüzlerce küçük Amerikalı çocuk bu hastalık nedeniyle hayatını kaybetmişti.

Küba’da abluka, ocak ayından bu yana çocuklara yönelik olanlar da dahil çok sayıda cerrahi operasyonun ertelenmesine yol açmıştır. Her türden kıtlık, büyük kısmı yaşlı olan milyonlarca insanın yaşamını altüst etmektedir. Benzinin çok sıkı biçimde karneye bağlanması nedeniyle toplu taşıma ve karayolu ulaşımı büyük ölçüde azalmıştır. Her gün ve her gece saatler boyunca elektrik ve su kesilmektedir. Birçok temel ihtiyaç ürünü bulunamaz hale gelmiş, mevcut olanların fiyatları ise fırlamıştır. Buna rağmen Küba halkı, her zaman bildiği şekilde somut dayanışma, cömert yardımlaşma ve kolektif direniş yoluyla davranmayı sürdürmektedir. Yöneticileri de kendi tarzlarında; ulusal egemenliğin savunulmasını, devrimci süreci derinleştirme iradesinin yeniden teyidini ve Amerikan halkına yönelik barış ve dostluk mesajlarını bir araya getiren hem kararlı hem de sakin bir tutumla karşılık vermeye devam etmektedir. Kübalıların onlarca yıldır izlediği yol budur: iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleşmesi çağrısında bulunmak; yoksul ailelerden ya da azınlıklardan gelen genç Amerikalı öğrencilere adada eğitimlerini sürdürmeleri için burslar sunmak; doğal afetler ABD topraklarını vurduğunda Kübalı doktor ekiplerini göndermeyi önermek; dünyada hiçbir ayrım gözetmeksizin enternasyonalist tıbbi misyonları çoğaltmak; ya da Sovyet sonrası Ukrayna hükümeti Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda ABD ile birlikte ambargonun kaldırılmasına karşı oy kullanmış olmasına rağmen, Çernobil nükleer felaketinden etkilenen çocukları kabul etmek.

Meksika, Küba’ya yönelik dayanışma geleneğine sadık kaldı. Ablukanın dayatılmasından yalnızca birkaç gün sonra, Meksika Cumhuriyeti Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum, adaya gönderilmek üzere insani yardım sevkiyatı yapılacağını açıkladı. Veracruz’dan hareket eden Meksika donanmasına ait iki lojistik destek gemisi (Papaloapan ve Isla Holbox) 12 Şubat’ta Küba’ya ulaştı; gemilerde süt tozu, fasulye, pirinç, et, konserve balık, bitkisel yağ, bisküvi ve hijyen ürünlerinden oluşan 814 ton gıda bulunuyordu. Ayrıca yüzlerce tonluk ek yardımın da gönderilmeyi beklediği belirtildi. Geçtiğimiz 31 Mart’ta ise Rus petrol tankeri Anatoly Kolodkin, nihayet ablukayı kırarak Küba başkentinin doğusundaki Matanzas limanına yanaştı. Tankerde 100.000 ton ham petrol yani yaklaşık 730.000 varil bulunuyordu. Rus yetkililer derhal başka gemilerin de yola çıkarılacağını açıkladılar. 30 Mart’ta Meksika hükümeti de Küba’ya yönelik petrol sevkiyatlarının yeniden başlatılması için çalıştığını duyurmuştu. Ondan on gün önce ise Çin makamları, adaya 60.000 ton pirinç gönderileceğini ve 80 milyon dolar değerinde elektrik ekipmanı aktarılacağını açıklamış; böylece Devlet Başkanı Xi Jinping’in ocak ayı sonunda yaptığı açıklamaları doğrulamıştı. 24 Mart’ta 33 ülkeden gelen 650 gönüllü, “Nuestra América” filosunu oluşturarak Devrim’e dayanışmalarını gösterdi. Geçtiğimiz 15 Nisan’da ise Bogotá’dan gelen bir uçak, Kolombiya hükümeti tarafından gönderilen gıda ve ilaçları taşıyarak adaya indi. Havana’da bulunan Birleşmiş Milletler kurumlarının temsilcileri ise, ablukanın yarattığı sorunlar nedeniyle acil yardımlarını dağıtamadıklarını üzüntüyle dile getirdiler.

Peki ya Avrupa Birliği? Washington utanç verici uygulamalarda daha da ileri gittikçe, Brüksel’in buna korkakça ve utanç verici boyun eğişi, Amerikan suçlarına ortaklık anlamına gelmektedir. Avrupa’nın onurunu kurtaran tek ülke ise Başbakan Pedro Sánchez yönetimindeki İspanya oldu; İspanya, 19 Nisan’da Meksika, Brezilya ve Kolombiya ile birlikte Küba’yla “saygılı bir diyalog” çağrısında bulundu.

Rusya’nın 31 Mart’taki petrol sevkiyatı (ki bu 9 Ocak 2026’da Venezuela’dan gelen son ithalattan bu yana gerçekleştirilen ilk sevkiyattı), ablukaya açıkça meydan okumasına rağmen, Donald Trump’ın buna verdiği yanıt yalnızca kısa bir yorum oldu: “Hiçbir sorun yok!” Oysa aynı Donald Trump daha önce, artık Latin Amerika’daki yeni nüfuz alanı olarak gördüğü Venezuela’da “ne Rusya’yı ne de Çin’i görmek istediğini” söylemişti. İyi anlaşılmalıdır ki sorun yalnızca Trump değil, Amerikan yönetiminin kendisidir (“derin devlet”); daha doğrusu, bu yönetimi, ülke ekonomisinin büyük bölümünü ve askeri-endüstriyel kompleksi kontrol eden yüksek finans oligopollerinin büyük sahipleridir. Bu sahipler savaşları ya da savaş tehditlerini teşvik etmektedir; çünkü bunlarda sermayenin sistemik krizine bir “çözüm” bulabileceklerine inanmaktadırlar (oysa bu bir yanılsamadır!). Trump da zaten yüksek finans çevreleri içindeki iç çatışmaların bir ürünüdür ve dış politikasındaki görünürdeki “tutarsızlıklar”, Cumhuriyetçi tabanındaki ittifak değişimlerini ve yeniden yapılanmaları yansıtmaktadır. Demokratlara gelince; temsilcilerinden bazıları Küba’ya yönelik enerji ablukasını sert biçimde eleştirmiş olsa da, seçim hesapları fazlasıyla açıktır. Unutulmamalıdır ki Küba’ya yönelik tam ambargoyu ilan eden kişi Demokrat bir Amerikan başkanıydı (1962’de John Kennedy) ve Demokrat Parti’den gelen hiçbir halefi bu ambargoyu kaldırmadı. Barack Obama bile Guantánamo hapishanesini kapatmadı, ayrıca Küba’dan işgal edilmiş olan 117,6 km²’lik toprağı da geri vermedi.

Amerika Birleşik Devletleri artık, finansal oligopollerinin egemenliğini, gezegen ölçeğinde doğal kaynaklar üzerindeki denetimini ve petro-doların üstünlüğü sayesinde kapitalist dünya sistemi üzerindeki hegemonyasını sürdürmek amacıyla sürekli savaş halindedir. Bugün bir kez daha Küba Devrimi’ne saldırmaları ve onun dünya için temsil ettiği örneği ortadan kaldırmak istemeleri şaşırtıcı değildir: Küba direnmenin, cesaretin, boyun eğmemenin, onurun, adaletin ve dayanışmanın örneğidir. Fikirlerin gücü, parasal rezervlerin ya da hammadde kaynaklarının aksine tükenmezdir. Ve bu Devrim’in savunduğu fikirler, insanlığın insanlık haline gelebilmesini sağlayan fikirlerdir. Saldırı altında olan Küba, zayıflamış olsa bile, yine de tarihle birlikte yürümeye devam etmektedir. Ondan önceki ambargodan da fazla olarak, mevcut enerji ablukası Küba halkına ölçülemez fedakârlıklara mal olmakta ve ona hiçbir şekilde haklı gösterilemeyecek acılar yaşatmaktadır. Bunun koşulsuz ve derhal sona ermesi zorunludur. Küba’nın egemenliği tartışmaya açık değildir ve halkının ifade ettiği toplum tercihi —her zaman sosyalizmi savunan bu tercih — saygı görmelidir. Adada yaşanan sorunların sorumlusu sosyalizm değil, emperyalizmin ona karşı yürüttüğü ilan edilmemiş savaştır; ve Küba buna karşı durmanın bedelini çok ağır ödemektedir. Şu anda Devrim, yoksunluklar ve acılar altında sarsılmaktadır, ancak yıkılmamaktadır. Teslim olmamaktadır. Ona kesinlikle dayanışmacı, aktif ve acil bir destek borçluyuz.

Daha fazla bilgi için :

HERRERA, Rémy (2025), A People’s History of Cuba: 1492-present, New York: Palgrave Macmillan.

– (2017), “For the Respect of the Right of the Cuban People to Decide Its Future”, Written Statement for the United Nations Human Rights Council, 36th session (September 11-29), Geneva. UN reference: A/HRC/36/NGO/15.

– (2010), Les Avancées révolutionnaires en Amérique latine – Des Transitions socialistes au XXIe siècle ?, Lyon: Parangon.

– (2004), “Why Lift the Embargo Against Cuba?”, Monthly Review, vol. 55, n° 8, p. 49-54, New York.

‘Çin’in atılımı mucize değil, sabırla uygulanan kalkınma stratejisinin sonucu’

Çok Okunanlar

Exit mobile version