Dünya Basını
ABD’li iktisatçı Wolff: Küresel güney artık yeni bir dünya düzeni kuruyor
Dünyaca ünlü ABD’li iktisatçı Profesör Richard D. Wolff, Norveçli siyaset bilimci Glenn Diesen’a verdiği mülakatta 1945 sonrası inşa edilen küresel düzenin çözülüşünü ve Washington’ın gerileyişini değerlendirdi. Wolff, ABD’nin askeri, ekonomik ve toplumsal olarak derin bir kriz içinde olduğunu belirterek Avrupa’nın Washington’a olan bağımlılığının trajik sonuçlarına dikkat çekti.
Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen’ın sorularını yanıtlayan Amerikalı ünlü iktisatçı Profesör Richard D. Wolff, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan küresel sistemin kökenlerini ve bugün içinden geçtiği tarihsel dönüşümü ele aldı.
1945 sonrası dünya düzeninin temel dinamiklerini analiz eden Wolff, bu yapının özünde bir imparatorluktan diğerine geçiş süreci olduğunu belirtti.
Sömürgeci güçler arasındaki uzun ve amansız rekabetin Birinci Dünya Savaşı ile zirveye ulaştığını ve İkinci Dünya Savaşı ile devam ettiğini ifade eden Wolff, bu yıkıcı savaşların küresel güç dengelerini tamamen değiştirdiğini kaydetti.
Savaşların sonucunda Britanya İmparatorluğu’nun kesin bir şekilde sona erdiğini dile getiren Wolff, “Bu iki büyük felaketin ardından Alman, Fransız, Belçika ve Hollanda imparatorluklarından geriye hiçbir şey kalmadı. İspanyol ve Portekiz sömürge imparatorlukları ise zaten daha önce çökmüştü. Bu büyük yıkımdan sadece ABD nispeten zarar görmeden çıkmayı başardı” dedi.
ABD’nin iki büyük okyanus tarafından korunmasının önemine değinen ünlü iktisatçı, o dönemde askeri teknolojinin henüz mesafeleri kolayca aşacak düzeyde olmadığını, füze ve insansız hava araçlarının bulunmamasının okyanusları koruyucu birer kalkana dönüştürdüğünü aktardı.
“Amerika her zaman vahşi bir düşmana ihtiyaç duyar”
Savaş döneminde ABD topraklarına Pearl Harbor dışında hiçbir bombanın düşmediğini, fabrikaların, demiryollarının ve şehirlerin yıkılmadığını hatırlatan Wolff, İkinci Dünya Savaşı’nın Amerikan ekonomisini Büyük Buhran’dan çıkaran temel unsur olduğunu vurguladı.
Savaşın ABD ekonomisini zayıflatmak yerine daha da güçlendirdiğini belirten Wolff, “Bu durum insanların zihninde yer etmeliydi; çünkü bugün Ukrayna’daki savaşın Rusya için yıkıcı bir süreç olmak yerine benzer bir ekonomik canlanma yaratıp yaratmayacağı sorusunu sormalarını kolaylaştırabilirdi” şeklinde konuştu.
Kendisinin de bu yükseliş döneminin bir çocuğu olduğunu ifade eden iktisatçı, 1945 ile 2015 yılları arasındaki dönemi Amerikan imparatorluğunun yükselişi, zaferi ve zirve noktası olarak tanımladı.
Bu süreçte Sovyetler Birliği’nin hiçbir zaman gerçek bir ekonomik tehdit oluşturmadığını ancak ABD iç siyasetinde devasa bir tehdit gibi sunulduğunu belirten Wolff, Amerikan psikolojisinin arka planına dair şu çarpıcı tahlili yaptı:
“Amerikalıların yerli nüfusa karşı iki yüzyıl boyunca uyguladığı vahşi soykırım, bugün bile Amerikan halkının kolektif hafızasında son derece derin yaralar bırakmıştır. Biz, diğer uluslara kıyasla, kendisine karşı sürekli mücadele edeceği vahşi bir düşmana ihtiyaç duyan bir ülkeyiz. Bu durum, Avrupalıların buradaki yerli halka karşı uyguladığı vahşeti rasyonalize etme çabasıdır. Psikolojik olarak yaptıklarını meşrulaştırmak için bu vahşeti karşı tarafa yansıtmışlardır. Dolayısıyla, Amerikan imparatorluğunun bu özel dönemi, her zaman vahşi bir rakibe karşı verilen mücadele olarak kurgulanmıştır. Bu vahşi düşman önce Sovyetler Birliği, ardından da onunla müttefik olan komünist partiler olmuştur.”
Büyük Buhran’dan çıkış sürecinde sosyalist ve komünist partilerin ABD’de çok güçlü kurumlar haline geldiğini ancak savaştan sonra iş dünyası, dini yapılar ve muhafazakar çevrelerin komünizme karşı sistematik bir savaş başlattığını belirten Wolff, bu yapının topluma “arkaik bir diktatörlük dehşeti” olarak sunulduğunu aktardı.
Harvard, Yale ve Stanford gibi ülkenin en elit okullarında eğitim gördüğünü belirten profesör, buralarda kendilerine sosyalizm ya da komünizm hakkında hiçbir şey öğretilmediğini söyledi.
Wolff, “Yale’de doktora yapmama rağmen bana Karl Marx’ın yazılarından tek bir kelime bile okunması zorunlu tutulmadı. Düşünmeye değer bir eleştiri, bir gelenek ya da literatür yokmuş gibi davranıldı. Olağanüstü bir şeytanlaştırma ihtiyacı vardı. Bugün de aynısını görüyorsunuz; Saddam Hüseyin’i Hitler’e, Vladimir Putin’i ise Stalin’e benzeterek aynı şeytanlaştırma mekanizmasını çalıştırıyorlar” ifadelerini kullandı.
“İran küresel ekonomik düzeni yeniden şekillendiriyor”
Amerikan istisnacılığı fikrinin, ülkeyi çevreleyen “vahşeti” tamamen ortadan kaldırıp yerine kendi kopyalarını koyma inancına dayandığını söyleyen Wolff, ABD hegemonyasının artık geri dönülemez bir düşüş sürecine girdiğini vurguladı.
Bu düşüşün kümülatif olarak her gün, her hafta daha da kötüleştiğini ifade eden ünlü iktisatçı, Ortadoğu’daki güç savaşlarına ve özellikle İran’ın konumuna dikkat çekti.
İran’ın ABD karşısında net bir duruş sergilediğini ve bu duruşu koruyabildiğini belirten Wolff, “Vietnam, Afganistan ve hatta Irak da bir şekilde bunu yapmıştı ancak bu sefer durum farklı. Çünkü bu durum, küresel güneyin bir parçası olan, eski bir sömürge toprağının ayağa kalkarak küresel ekonomik kalkınmayı Avrupa merkezli yapısından çıkarıp yeni bir düzene doğru yeniden şekillendireceğini ilan etmesidir” değerlendirmesinde bulundu.
Washington’daki karar alıcıların en büyük kabusunun İran’ın nükleer kapasiteye ulaşması olduğunu belirten Wolff, bundan daha da önemlisinin İran’ın küresel petrol pazarı ve deniz ticaret yolları üzerindeki belirleyici rolü olduğunu kaydetti.
Hürmüz Boğazı’ndan kimin geçeceğine ve hangi ücreti ödeyeceğine karar verme gücünün dengeleri değiştirdiğini ifade eden Wolff, 1953 yılında yaşanan tarihsel süreci hatırlatarak şöyle devam etti:
“İran, topraklarının altında devasa petrol rezervleri olduğunu keşfettiğinde bunu kendi halkı için geliştirmek istedi. Dönemin Başbakanı Muhammed Musaddık petrolü ulusallaştırmayı önerdi. Ancak BP, Shell gibi dev petrol şirketleri buna şiddetle karşı çıktı. Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) ve İngiliz Dış İstihbarat Servisi (MI6) ortak bir operasyonla Musaddık’ı devirerek Şah’ı getirdi. Amaç, Avrupalıların petrolün olduğu yere gidip onu tüm dünya adına yönetebileceğini ve bundan kar elde edebileceğini göstermekti. Yerel halkın görevi ise sadece bizim belirlediğimiz fiyatı ödemekti. İşte küresel güney şimdi bunu değiştiriyor. ‘Hayır, bunu artık biz yöneteceğiz’ diyorlar. Bu anıtsal bir değişimdir.”
Washington’da son dönemde yaşanan siyasi karmaşanın akılalmaz boyutlara ulaştığına dikkat çeken Wolff, Doha’da İranlı delegelerle müzakerelerin olumlu seyrettiği ve tam bir sonuca ulaşılacağı sırada ABD’nin İran’ı, İsrail’in ise Lübnan’ı bombalamaya başlamasının rasyonel bir açıklaması olmadığını ifade etti.
Wolff, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Donald Trump ile yaptığı görüşmede Atina ile Sparta arasındaki hegemonya geçişini inceleyen antik Yunan düşünürü Thukididis’e atıfta bulunmasının, Çin’in de bu tarihsel dönüşümün farkında olduğunu gösterdiğini belirtti.
“Avrupa geleceğini kendisini tekmeleyen bir ata emanet etti”
Sömürge imparatorluklarının tasfiyesinden sonra hem ABD’nin hem de Sovyetler Birliği’nin dekolonizasyon sürecini insan özgürlüğü söylemiyle desteklediğini ancak arka planda kendi imparatorluklarını kurduklarını ifade eden Wolff, Sovyetlerin çöküşünün ardından bugün de ABD’nin mutlak bir gerileme içinde olduğunu kaydetti.
Rusya ve Çin’in Kuzey Kutbu koridorunu geliştirdiğini, Çin’in Kuşak ve Yol girişimiyle yeni ulaşım koridorları ve kalkınma bankaları inşa ettiğini, yerel para birimleriyle ticaret yaptığını belirten iktisatçı, BRICS topluluğunun önünde yeni bir Doğu imparatorluğu kurmak ile çok taraflı küresel bir topluluk inşa etmek arasında tarihsel bir seçim olduğunu vurguladı.
Avrupa’nın bu süreçte tamamen teslimiyetçi bir politika izlediğini belirten Wolff, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in ABD ile yaptığı anlaşmayı sert bir dille eleştirdi:
“Trump, Avrupa’yı yüksek gümrük vergileriyle tehdit ettiğinde von der Leyen Washington’a giderek bir anlaşma imzaladı. Vergiler yüzde 10-15 seviyesinde tutuldu ancak karşılığında Avrupa’yı iki büyük taahhüt altına soktu. Önümüzdeki yıllarda yaklaşık 700 milyar dolar değerinde sıvılaştırılmış doğalgaz satın almayı ve ABD’ye yaklaşık 1 trilyon dolar yatırım yapmayı taahhüt etti. Bunun adı haraç sistemidir. Bu, Metuşelah kadar eski bir yöntemdir; egemen bir ülkenin diğerinin servetini sömürmesidir. Almanya’nın sanayisizleşme süreci yaşadığı bir dönemde, liderlerin Avrupa ekonomisinden devasa kaynakları çekip ABD’ye yatırmasının Avrupa siyasetindeki sonuçlarını hayal bile edemiyorum.”
Avrupa’nın Keir Starmer, Emmanuel Macron ve Friedrich Merz gibi liderler tarafından yönetildiğini belirten Wolff, bu isimlerin Amerikan imparatorluğunun zirve döneminin ürünleri olduğunu ve bu kalıbın dışına çıkıp düşünemediklerini söyledi.
Merz’in doğrudan Amerikan yatırım şirketi BlackRock kökenli bir figür olduğunu hatırlatan Wolff, bu liderlerin Avrupa’nın sorunlarını çözme yeteneğinden yoksun olduğunu kaydetti. ABD’nin askeri koruma şemsiyesini kaybetme korkusu yaşayan Avrupalı liderlerin çareyi çılgınca silahlanmakta bulduğunu belirten profesör, bunun askeri olarak hiçbir şansının olmadığını dile getirdi.
Wolff, “Avrupa son 70 yıldır ABD’nin vasalı konumundadır. Bu teknoloji, finansman ve üretim altyapısıyla ABD, Rusya ve Çin’i yakalamanız imkansızdır. Bu çılgın askeri stratejiyi içeride siyasi olarak kabul ettirebilmek için korkunç bir düşman imajına ihtiyacınız var. Bu yüzden 75 yıldır yaptıkları gibi Rusya’yı şeytanlaştırıyorlar. Ukrayna’daki savaşı son Ukraynalıya kadar uzatarak tehdidin her an kapıda olduğu algısını canlı tutmaya çalışıyorlar” dedi.
“ABD ordusu Latin Amerika sahilinde balıkçıları katlediyor”
Hegemonya kaybının yarattığı hayal kırıklığının ABD’yi uluslararası hukukun tamamen dışına ittiğini belirten Wolff, Latin Amerika’da yaşanan ve kamuoyundan gizlenen çok vahim bir askeri uygulamayı ifşa etti.
Son altı aydır ABD ordusunun Karayipler’de ve Pasifik kıyılarında Latin Amerikalı balıkçıları sistematik olarak hedef alıp infaz ettiğini belirten Wolff, süreci şu sözlerle anlattı:
“Ortalama 5 ila 10 kişinin çalıştığı bu küçük balıkçı teknelerine Amerikan askeri unsurları yaklaşıyor ve drone ya da füzelerle tekneleri batırarak içindeki herkesi öldürüyor. Başkan ise bu insanların uyuşturucu kaçakçısı veya narkoterörist olduğunu açıklıyor. ABD yasalarına göre uyuşturucu ticareti idamla cezalandırılan bir suç değildir. Ülke içinde yakalanan bir uyuşturucu satıcısının avukat tutma, mahkemeye çıkma, delilleri inceleme ve savunma yapma hakkı vardır. Ancak bu yabancı balıkçılar hiçbir yargılama, avukat, jüri, delil veya temyiz süreci olmadan doğrudan infaz ediliyor. Altı ay öncesine kadar şüpheli bir tekne durdurulur, aranır ve yasadışı bir yük varsa limana çekilerek hukuki işlem yapılırdı. Şimdi ise hiçbir uluslararası hukuka ve kendi yasalarına uymadan bu cinayetleri işliyorlar.”
Bu durumun tamamen kontrolü kaybetmenin verdiği çocukça bir öfkeden kaynaklandığını belirten Wolff, “Sovyetler Birliği çöktüğünde hayal ettikleri tek kutuplu dünya gücü olamadıklarını görüyorlar. İran’ı bile domine edemiyorlar, kaldı ki Rusya ve Çin gibi devleri kontrol etsinler. Bu yüzden hiçbir yasa, gelenek veya ahlak kuralı tanımadan vahşi bir orman kanunu uyguluyorlar” şeklinde konuştu.
“Yönetici elit artık Epstein sınıfı olarak anılıyor”
ABD’nin kendi içinde de derin bir sosyal ve ekonomik çürüme yaşadığını belirten Wolff, ülkedeki eşitsizliğin kontrol edilemez bir boyuta ulaştığını kaydetti.
Birkaç yüz milyarderin yanında nüfusun üçte ikisinin derin bir ekonomik sıkıntı içinde yaşadığını ifade eden profesör, ulaşımdan gıdaya kadar temel yaşam maliyetlerinin karşılanamaz hale geldiğini aktardı.
Toplumda hem Cumhuriyetçi hem de Demokrat partiye karşı devasa bir yabancılaşma ve öfke olduğunu belirten Wolff, New York’ta yaşanan bir siyasi gelişmeyi örnek gösterdi:
“Geçtiğimiz kasım ayında New York’ta Müslüman ve sosyalist bir genç olan Zohran Mamdani eyalet meclisine seçildi. İki yıl önce bana bunun olacağını söyleseydiniz başka bir gezegende yaşadığınızı söylerdim. New York’taki Yahudi seçmenler de ona oy verdi. Mamdani, Netanyahu New York’u ziyaret ederse onu tutuklatacağını açıkça ilan eden bir isim. Yahudiler buna rağmen ona oy verdi çünkü sistemden duyulan tiksinti ve yabancılaşma had safhada. Bugün bu ülkeyi yöneten elitler için halk arasında en çok kullanılan ifade ‘Epstein sınıfı’dır. İnsanlar tepedekileri kirli, çirkin, şiddet yanlısı ve kadın düşmanı bir yapı olarak görüyor.”
Ülke içinde otoriterleşmenin hızla arttığını, özel bir kolluk gücü olan Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Bürosu’nun (ICE) insanları Gestapo benzeri yöntemlerle sınır dışı ettiğini ve suiistimal ettiğini belirten Wolff, hükümetin Elon Musk ve Jeff Bezos gibi milyarderlere trilyon dolarlık imtiyazlar dağıtırken halkın bu isimlere karşı büyük bir nefret biriktirdiğini söyledi.
Wolff, bu nefretin henüz organize siyasi bir güce dönüşmediğini ancak çok yakında Amerikan siyasetini ve tüm dünyayı kökten sarsacak büyük değişimlere yol açacağını belirterek sözlerini tamamladı.