Dünya Basını
Alman gazeteci Peter Decker: Ukrayna savaşı Avrupa’nın barış illüzyonunu bitirdi
Gegenstandpunkt dergisi editörü Peter Decker, Alman siyasetindeki “güvenlik duvarı” tartışmalarını ve AfD’nin yükselişini, ülkenin İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan stratejik başarı modelinin çöküşü üzerinden analiz etti. Decker’e göre mevcut çatışma, demokrasi savunmasından ziyade iki farklı emperyalist yayılma modelinin ve ulusal güç biriktirme yönteminin karşı karşıya gelmesi.
Siyaset bilimci ve Gegenstandpunkt dergisi editörü Peter Decker, 99 ZU EINS YouTube kanalında katıldığı mülakatta, Almanya’da Alternatif Parti’ye (AfD) karşı ana akım partilerce örülen “güvenlik duvarı” kavramını ve bu tartışmanın derinlerinde yatan devlet stratejilerini değerlendirdi.
Decker, programın sunucusu Nadim’in sorularını yanıtlarken, mevcut siyasi setin yalnızca bir demokrasi müdafaası olmadığını, aksine Alman devletinin dünyadaki konumuna dair iki farklı emperyalist vizyonun çatışma alanı haline geldiğini kaydetti.
Decker, analizine başlarken “güvenlik duvarı” adı verilen işbirliği yasağının doğasındaki bir çelişkiye işaret etti. Bir partinin, diğer bir partiyle koalisyon yapmayı kendisine yasaklamasının aslında o partiye olan programatik yakınlığın bir itirafı olduğunu söyleyen Decker, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Programatik olarak birbirleriyle hiçbir ortak noktası bulunmayan partilerin böyle bir yasak koymasına gerek yoktur. Sol Parti veya Yeşiller’in AfD ile işbirliği yapmamak için bir güvenlik duvarına ihtiyacı yoktur; çünkü zaten böyle bir eğilimleri de yoktur. Ancak Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) gibi sağ kanat partilerin bu yasağı sürekli hatırlatması, aslında aradaki yakınlığın bir kanıtıdır.”
Decker, her iki tarafın da göçün durdurulması, ekonominin bürokratik engellerden kurtarılması ve sanayisizleşmenin engellenmesi gibi temel meselelerde benzer pozisyonlarda olduğunu vurguladı.
“Güvenlik duvarı, aslında kendi üyelerine verilen bir disiplin talimatıdır”
Peter Decker, CDU ve diğer ana akım partilerin AfD’yi dışlarken kullandıkları “değerler” argümanını eleştirel bir süzgeçten geçirdi.
Siyasi merkezdeki aktörlerin, AfD’nin evrensel insan haklarını, azınlık haklarını ve uluslararası hukuku hiçe saydığı yönündeki itirazlarını hatırlatan Decker, bu değerlerin Alman dış politikasında birer güç aracı olarak kullanıldığını belirtti.
Decker, “Alman devletinin savunduğu değerler, siyasetin meşrulaştırılması için kullanılan yüksek yönelimlerdir. Uluslararası hukuk, Almanya’nın kendi savaşlarını meşrulaştırmak ya da Rusya gibi rakiplerini yargılamak için kullandığı bir araçtır” ifadelerini kullandı.
AfD’nin bu noktada kurucu antifaşist uzlaşıyı reddettiğini söyleyen Decker, mevcut düzenin İkinci Dünya Savaşı’ndan çıkardığı dersin “bir daha asla başarısız bir Alman özel yolu denenmemesi” olduğunu kaydetti.
Decker’e göre ana akım siyaset için antifaşizm, Almanya’yı yeniden büyük, zengin ve güçlü kılan uluslarüstü entegrasyon modelinin adı.
Decker, AfD’nin bu modele itirazını şu sözlerle aktardı: “AfD, ulusun kaderinin uluslararası hukuk ya da insan hakları gibi küresel kavramlarla yumuşatılmasına karşı çıkıyor. Onlara göre vatanın üzerinde hiçbir güç olamaz.”
“Avrupa’nın barış düzeni, aslında silah zoruyla dayatılan bir şiddetsizlik rejimiydi”
Mülakatın en can alıcı noktalarından birini, Decker’in Avrupa Birliği’nin (AB) “barışçıl fetih” modeli üzerine yaptığı analiz oluşturdu. Decker, Almanya ve Fransa gibi lider güçlerin Avrupa kıtasını şiddet kullanmadan birleştirme başarısıyla övündüklerini ancak bu düzenin temelinde NATO’nun ve ABD’nin askeri hegemonyasının yattığını dile getirdi.
Decker, “Avrupa’nın sivil emperyalizmi, ancak NATO’nun tüm devletlerin elinden savaşma aracını almasıyla mümkün olabildi. Bu zorunlu şiddetsizlik sayesinde, ekonomik olarak üstün olan uluslar, diğer ülkeleri pazar alanı haline getirebildi ve onları Brüksel’in rejimine tabi kılabildi” dedi.
Ukrayna savaşının bu düzeni temelinden sarstığını belirten Decker, Rusya’nın müdahalesinin yalnızca bir sınır ihlali değil, AB’nin kıtayı barışçıl yollarla fethetme konseptine vurulmuş bir darbe olduğunu kaydetti.
Decker, “Putin sadece Ukrayna’ya değil, Avrupa’nın kendisine de saldırdı denildiğinde kastedilen budur. Rusya, AB’nin kıtanın tamamı üzerinde karar verme yetkisine sahip olduğu iddiasına karşı çıkıyor” değerlendirmesinde bulundu.
Decker’e göre bu durum, Almanya’yı sivil yöntemlerden vazgeçip yeniden askeri bir güç olmaya zorlayan bir dönüm noktası.
“Trump, Avrupa’nın ödünç alınmış askeri gücünün altındaki zemini çekiyor”
Donald Trump’ın yeniden ABD Başkanı seçilme ihtimali ve transatlantik ilişkilerdeki belirsizliklerin AfD’ye “gerçekçilik” kazandırdığını kaydeden Decker, Trump’ın “Önce Amerika” doktrininin AfD’nin ulusal bencillik anlayışıyla örtüştüğünü belirtti.
Decker, “Trump, haleflerinin dünyayı yönetme konseptini reddediyor ve doğrudan ulusal çıkara odaklanıyor. Ukrayna savaşına desteği kesmesi, Avrupa’yı kendi emperyalist çıkarlarını kendi imkanlarıyla savunmaya ya da bu iddialarından vazgeçmeye zorluyor” dedi.
Decker, Almanya’nın bugüne kadar askeri egemenliğini NATO’ya devrederek karşılığında diğer tüm devletlerin egemenliğini kısıtlama hakkı satın aldığını ifade etti.
Ancak Trump ile birlikte bu alışverişin bozulduğunu kaydeden editör, “Almanya, ABD’nin koruması olmadan ulaştığı küresel ekonomik gücü askeri olarak koruma kapasitesine sahip olmadığını fark etti. Bu, AfD’nin ‘Almanya’nın ulusal olmayan siyaseti yıkılmıştır’ şeklindeki eleştirilerine haklılık payı veriyor gibi görünüyor” ifadelerini kullandı.
“Ukrayna savaşına itiraz, Avrupa projesiyle bağdaşmaz kabul ediliyor”
Haberin devamında Decker, güvenlik duvarının asıl belirleyici sınırının dış politika ve özellikle Ukrayna savaşı olduğunu vurguladı.
Avrupa Parlamentosu’ndaki muhafazakar grupların, göçmen düşmanı ya da azınlık karşıtı aşırı sağcılarla işbirliği yapabildiğini ancak Ukrayna desteğini reddedenlerle asla yan yana gelmediğini hatırlatan Decker, şu tespiti paylaştı:
“Asıl ayrım çizgisi Ukrayna savaşıdır. Kim bu savaşa karşıysa, o koalisyon kurmaya layık görülmüyor. Çünkü bu savaşa karşı çıkmak, Avrupa’nın bir askeri özne olma iddiasına ve mevcut güç mimarisine karşı çıkmak demektir.”
Decker’e göre AfD, ulusal güçlenmenin yolunu uluslararası bağlardan kopmakta ve Rusya ile uzlaşmakta görürken; CDU ve mevcut hükümet “iki katına çıkarma” stratejisiyle Avrupa’yı devasa bir askeri güce dönüştürmeyi hedefliyor.
Decker bu durumu, “Bir yanda ulusal bencilliğe dayalı sınırsız milliyetçilik, diğer yanda ise ancak diğerleriyle ittifak yaparak dünya gücü olma hedefi güden uluslarüstü emperyalizm duruyor” sözleriyle özetledi.
“Ulusal kimlik tartışması, yurttaşın devletle koşulsuz özdeşleşmesi için kurulan bir tuzaktır”
Mülakatın sonunda Decker, siyasi tartışmaların halka “uluslarüstü emperyalizmin maliyeti” şeklinde sunulmadığını, bunun yerine “değerler” ve “ulusal kimlik” üzerinden bir kampanya yürütüldüğünü belirtti.
Seçmenlere “Demokrasi mi, otokrasi mi?” ya da “Avrupa işbirliği mi, dar görüşlü milliyetçilik mi?” gibi sahte ikilemler sunulduğunu söyleyen Decker, bu kavramların içeriklerinden ziyade halkı devletin hedeflerine bağlama işlevi gördüğünü kaydetti.
Decker, ulusal kimlik arayışının tehlikesine dikkat çekerek sözlerini şöyle tamamladı:
“Biz kimiz sorusunun sorulması bile başlı başına bir tuzaktır. Bu soru, yurttaşın devletle arasındaki mesafeyi yok etmeyi amaçlar. ‘Biz kimiz?’ diye sormaya başladığınızda, devletin sizin adınıza yürüttüğü siyasetin sizin gerçek çıkarınıza olup olmadığını sorgulama yetinizi kaybedersiniz. İster açık fikirli Avrupalı olun ister ateşli milliyetçi, her iki durumda da kendinizi bir ulusal makinenin parçası olarak tanımlamış olursunuz.”
Decker, Ukrayna savaşı gibi kriz zamanlarında bu kimlik dayatmasının, halkın savaşın maliyetlerini sorgusuz sualsiz üstlenmesi için kullanılan bir disiplin aracı olduğunu vurgulayarak mülakatı noktaladı.