Dünya Basını

Alman gazeteci Ulrich Heyden: Batı medyası Donbass’ta ölen 14 bin sivili hafızasından tamamen sildi

Yayınlanma

Alman gazeteci ve yazar Ulrich Heyden, Doç. Pascal Lottaz’ın Neutrality Studies adlı kanalına konuk olarak Almanya’nın kendisine yönelik başlattığı banka hesabı kapatma işlemlerini, Donbass bölgesinin tarihi arka planını ve Mariupol’deki güncel durumu aktardı.

Alman gazeteci, yazar ve uzun yıllar boyunca çeşitli Alman gazetelerinin Moskova muhabirliğini yürüten Ulrich Heyden, Doç. Pascal Lottaz’ın Neutrality Studies adlı YouTube kanalına konuştu.

Söyleşide, Almanya’daki banka hesaplarının kapatılmasından Donbass ve Mariupol’deki saha gözlemlerine kadar pek çok kritik başlık ele alındı.

Heyden, Batı medyasının Ukrayna krizine dair sunduğu anlatının tek taraflı olduğunu ve bölgedeki sivil gerçekliği tamamen kararttığını vurguladı.

“Banka çalışanı, federal mali denetim otoritesinin üzerlerinde baskı kurduğunu ima etti”

Söyleşinin ilk bölümünde, son dönemde yaşadığı kişisel ve hukuki zorluklara değinen Ulrich Heyden, Almanya’daki bankasının hesaplarını kapatma kararı aldığını bildirdi.

Kararın kendisinde büyük şok yarattığını belirten Heyden, süreci şu sözlerle aktardı:

“Bu durum beni gerçekten şok etti. Geçtiğimiz hafta cuma günü, yani 13 Mart’ta gerçekleşti. Aslında böyle bir şeyin yaşanabileceğini bir süredir tahmin ediyordum, bu düşünce kafamda dönüp duruyordu. Aralık 2023’te banka zaten artık Rusya’ya çevrimiçi transfer yapamayacağını söylemişti. Bunun mümkün olmadığını iddia ettiler. Kendilerinin yerel bir banka olduğunu öne sürdüler ki bu dürüst olmak gerekirse oldukça gülünç. Çünkü Hamburg, çok sayıda yabancının yaşadığı ve yoğun ticari faaliyetlerin yürütüldüğü uluslararası bir ticaret merkezidir. Dolayısıyla yerel bir banka olduğunuzu ve bu yüzden Rusya’da yaşayan bir Alman vatandaşıyla ticari ilişki sürdüremeyeceğinizi söylemek son derece tutarsız.”

Banka hesaplarının kapatılması sürecinde kurumun kararı yazılı olarak sunmaktan kaçındığını belirten Heyden, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Hesap meselesine gelince, bunu siyah beyaz bir şekilde net olarak yazıya dökmekten çok çekindiler. Fesih mektubunda genel bir açıklama yer alıyor. Mektupta, ‘Rusya’da yaşayan müşterilerle olan tüm ticari ilişkilerimizi gözden geçiriyor ve bunları sonlandırıyoruz’ deniliyor. Telefonla görüştüğüm bir banka çalışanı ise bunun Rusya’ya yönelik yaptırımlarla ilgili olduğunu söyledi. Ancak tüm bunlar oldukça belirsiz. Telefondaki görevli bana ‘Peki nerede kayıtlısınız?’ diye sordu. Ben de ‘Rusya’da’ dedim. Bunun üzerine ‘Eğer şimdi Almanya’da ikamet kaydı yaptırırsanız belki de hesabın kapatılmasını durdurabiliriz’ dedi. Ona bunun mümkün olmadığını, çünkü yılın yarısından fazlasını Rusya’da geçirdiğimi söyledim. Bu tür bir teklifle beni Rusya dışına çekmeye çalışıp çalışmadıklarını anlamak zordu, son derece tuhaftı.”

Banka çalışanlarının şahsen kendisine karşı bir düşmanlık beslemediğini düşündüğünü ifade eden Heyden, arka plandaki sistematik baskıya dair şu değerlendirmede bulundu:

“Banka çalışanı, federal mali denetim otoritesinin üzerlerinde baskı kurduğunu ima etti. Bu ilginç bir tespitti çünkü bankanın aslında tüm bu süreçten uzak durmak isteyebileceğini ancak yine de bunu uygulamak zorunda kaldığını gösteriyordu. Burada ya bankanın ‘Rusya ile olan tüm ticari ilişkileri kesmeliyiz, orada yaşayan Alman vatandaşlarına bile özel bankacılık hizmeti vermemeliyiz, aksi takdirde ileride başımız ağrır’ diyerek ön alıcı bir itaat sergilediği ya da resmi bir kaynaktan doğrudan ‘Bu faaliyetleri durdurmanızı istiyoruz’ şeklinde bir telefon aldığı ihtimali öne çıkıyor. Elbette böyle bir şey asla kamuoyuna açıklanmaz.”

Bankanın Rusya’yı vergi konusunda işbirliği yapmayan bir ülke olarak nitelendirdiğini belirten Heyden, bu durumun anlamsızlığına değindi:

“Telefondaki görevli ayrıca Rusya’nın bu kapsamda bir ülke olduğunu söyledi. Dürüst olmak gerekirse bunun ne anlama geldiği konusunda hiçbir fikrim yok. Belki bankanın mantığını anlamaya çalışırsanız, Rusya ile Almanya arasında artık resmi veya hukuki bir ilişki kalmadığı için kara para aklamayı önleme tedbirlerinin koordine edilemediğini düşünebilirsiniz. Fakat zaten benim Rusya’ya para transfer etmemi yasaklamış durumdalar. Transfer yapamadığım bir ortamda kara para aklama nasıl gerçekleşebilir ki? Dolayısıyla bu durum tamamen paranın Almanya’daki bir hesapta fiziksel olarak bulunmasıyla ilgili. Para Almanya’da kalıyor ve bu onların sorumluluk alanında. Tüm bunlar son derece tuhaf. Bu durum, şahıslara ve özellikle de gazetecilere yönelik devam eden bir taciz hareketinden başka bir şey değil.”

Ulrich Heyden, bu haksız uygulamaya karşı sessiz kalmadığını ve resmi makamlara başvurduğunu belirterek, “Bu durumu kendi sorumluluk alanımda kabul edemezdim. Buna karşı çıkmak için elimden gelen her şeyi yapmak istiyorum. Bu nedenle Federal Cumhurbaşkanı Frank Walter Steinmeier’e durumumu kısaca özetleyen bir mektup yazdım. Kendisinin yanıt vermesini umuyorum. Bana yardım edip etmeyeceğini bilmiyorum, şansım yüksek değil ama en azından denemek istedim” ifadelerini kullandı.

“Lenin, proletaryayı güçlendirmek adına Donbass’ı Ukrayna’ya bağlamıştı”

Söyleşide Donbass bölgesinin tarihi kökenlerine ve güncel krizdeki rolüne geniş yer verildi. Bölgenin geçmişine değinen Heyden, konuyu şu tarihi verilerle açıkladı:

“Sert bir Rus bakış açısından bakarsanız, Donbass’ın tarihini bir Donbass Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1918 yılına kadar götürebilirsiniz. Bu dönem, Ukrayna iç savaşının yaşandığı yıllara denk geliyordu. Donbass, Rus İmparatorluğu için inşa edilmiş sanayi bölgesi olması nedeniyle her zaman büyük ölçüde Ruslar tarafından yerleşilen bir bölge oldu. Orada yoğun kömür kaynakları vardı ve daha sonra çelik fabrikaları kuruldu. Dolayısıyla o dönemde kurulan bir kızıl Donbass Cumhuriyeti mevcuttu. Ancak Lenin, ‘Hayır, biz Donbass’ı Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne bağlamak istiyoruz’ dedi. Sovyet liderliği, ağırlıklı olarak kırsal özellikler taşıyan Ukrayna’yı, Donbass bölgesinden daha proleter ve Bolşevik bir parçayı ekleyerek zenginleştirebileceklerini düşünmüştü.”

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bu tarihi karara yönelik eleştirilerini hatırlatan Heyden, Ukrayna içindeki demografik ve kültürel dengesizlikleri şu sözlerle dile getirdi:

“Vladimir Putin bu duruma çok öfkelenmiş ve Bolşeviklerin Rus çıkarlarına ihanet ettiğini söylemişti. Bu karar aynı zamanda Ukrayna dilinin Rusçaya tercih edildiği bir duruma yol açtı. Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin bu yapay kuruluşuyla Ruslar bir nevi ayrımcılığa uğradı. Yani Ukrayna kültürü ve dili lehine Ruslara karşı bir pozitif ayrımcılık uygulandı. En azından benim görebildiğim kadarıyla bunda doğruluk payı var. Ukrayna ile olan çatışmada, sadece Donbass’ın değil, Nikita Kruşçev’in 1954’te devrettiği Kırım’ın ve 1939’a kadar Polonya’ya ait olan Batı Ukrayna’nın da Ukrayna’ya eklenmiş olması tarihi açıdan dikkat çekicidir. Şimdi tüm bu topraklar, Ukrayna milliyetçileri tarafından sanki tarihsel olarak her zaman Ukrayna toprağıymış gibi şiddetle savunuluyor ki durumun böyle olmadığı son derece açık.”

“Şiddet, Kiev’deki hükümet binalarının işgal edilmesiyle başladı”

Söyleşide, 2014 yılında Kiev’de gerçekleşen meydan olaylarının ve hükümet darbesinin Donbass’taki protestoları nasıl tetiklediği detaylandırıldı. Heyden, krizin başlangıç aşamasına dair şu tespitleri paylaştı:

“Mevcut çatışma aslında 2014 yılında Kiev’de gerçekleşen darbeyle başladı. Bu darbe, Ukrayna’nın güneydoğusunda derhal bir protesto hareketini tetikledi. Hareket, Harkov’dan başlayarak Donetsk ve Lugansk üzerinden Odessa’ya kadar yayıldı. Rus kökenli vatandaşlar gösteriler düzenliyor, Rus bayrakları sallıyor, Rusya ile dostluğun ve ekonomik bağların korunmasını talep ediyordu. Şubat ayının sonunda Harkov’da, Ukrayna’nın güneydoğusundan gelen milletvekillerini bir araya getiren bir kongre düzenlendi. Cumhurbaşkanı Viktor Yanukoviç, Kiev’den yasa dışı yollarla sürülmeden önce bu kongrede konuşma yapacaktı. Ancak bu kongre bir sonuç vermedi çünkü Kiev’deki darbe hükümeti bölgeye militan gruplar ve saldırı birlikleri gönderdi. Harkov’daki bölgesel yönetim binası için çatışmalar yaşandı; bina önce işgal edildi, ardından meydan yanlısı savaşçılar tarafından geri alındı.”

Benzer olayların Odessa’da da yaşandığını belirten Heyden, yaşanan sivil trajediyi şu sözlerle anlattı:

“Benzer bir durum Odessa’da da gerçekleşti. Göstericiler, çadır kamplarına yapılan saldırının ardından sendika binasına sığınmışlardı. Orada saldırıya uğradılar ve bina ateşe verildi. Bu, tüm protesto hareketini korkutmak ve sindirmek için yapılan bir güç gösterisiydi. Ukrayna’nın güneydoğusundaki bu uyanış, yani Rus baharı olarak adlandırılan süreçte insanlar ilk başlarda Rusya’ya katılmayı hedeflemiyordu. Öncelikli amaçları, belirli bir düzeyde özerklik kazanmak, Rus dilini ve kültürünü korumaktı. İnsanlar, yaklaşık 2005 yılından beri uygulanan zorunlu Ukraynalılaştırma politikalarına maruz kalmak istemiyordu. Örneğin, güneydoğu Ukrayna’daki üniversiteler ve okullar eğitim dilini Ukraynaca yapmak zorunda bırakılmıştı. Bu durum, ana dili Rusça olan insanları ciddi bir baskı altına soktu.”

Donbass bölgesindeki sivil itaatsizlik eylemlerinin Kiev’deki şiddet olaylarına bir tepki olarak geliştiğini belirten Heyden, süreci şöyle özetledi:

“Ardından Donetsk ve Lugansk’ta silahsız aktivistler tarafından sivil itaatsizlik eylemleri olarak valilik binaları işgal edildi. Lugansk’ta istihbarat servisi binası da dahil olmak üzere idari binalar kontrol altına alındı. Bu olaylar Mart ve Nisan 2014’te yaşandı. Bunun üzerine Kiev’de geçici cumhurbaşkanı olan Oleksandr Turçinov hükümeti, 13 Nisan’da bir terörle mücadele operasyonu başlattı. Güneydoğu Ukrayna’ya, Lugansk ve Donetsk’e askeri birlikler gönderildi. Hava saldırıları başladı. Havalimanları çevresinde çatışmalar yaşandı. O döneme ait görüntüler gerçekten çok çarpıcıdır. Üzerinde askerlerin bulunduğu Ukrayna zırhlı araçlarını, sivil halkın çıplak elleriyle durdurmaya çalıştığını görebilirsiniz. Yani Nisan 2014 itibarıyla bu, tek bir ulusun, Ukrayna devletinin kendi içindeki bir iç savaştı.”

Batı medyasının bu iç savaş gerçeğini tamamen unuttuğunu ifade eden Heyden, şu eleştirilerde bulundu:

“Alman ve Batı medyası bu gerçeği tamamen unuttu. Donbass’ta barikatlara çıkan, Rus bayraklarıyla büyük mitingler düzenleyen insanların bunu kendilerini dışlanmış hissettikleri için yaptıklarını artık kabul etmiyorlar. Karşılarına, tamamen farklı bir tarih anlayışına sahip, Batı Ukrayna kökenli milliyetçi bir hükümet çıkarılmıştı. Bu yeni yönetim için 9 Mayıs artık faşizme karşı kazanılan zaferin kutlandığı bir gün değildi. Hatta Rus Ortodoks Noelini bile kutlamak istemiyorlardı. Sovyet ve Rus dönemine ait tüm anıtlar yıkıldı, Rus dili sınırlandırıldı. Yani halkın tüm endişeleri gerçeğe dönüştü. Hükümet binalarını işgal etmek elbette radikal bir adımdır ancak bu tür eylemler ilk olarak 30 Kasım 2013’te Kiev’de başlamıştı. Kiev’de öğrencilerle polis arasında yaşanan çatışmanın ardından olaylar aniden radikalleşti. Meydan hareketi, içinde güçlü bir sağcı milliyetçi kanadın bulunduğu militan bir yapıya dönüştü ve Kiev’deki 13 hükümet binasını işgal ettiler. Dolayısıyla, şiddeti Donbass’taki Rusça konuşan nüfusun başlattığını söylemek tamamen yanlıştır. Şiddet, Kiev’deki hükümet binalarının işgal edilmesiyle başladı.”

“Kiev Maydan’ında en başından beri eksik olan şey, tek bir ulus olma bilinciydi”

Meydan olayları sırasında Kiev’deki protestocuların Donbass halkına yönelik dışlayıcı ve kibirli tavrına dikkat çeken Heyden, bu durumun Ukrayna’nın bütünlüğüne zarar verdiğini belirtti:

“Donbass halkı aslında son derece barışçıl insanlardır. Onlara 2014’te olayların nasıl başladığını sorduğunuzda, ‘Kiev’dekiler protesto ediyordu, biz ise çalışıyorduk’ derlerdi. Bunu herkesten duyabilirdiniz. Bunlar gerçekten çalışkan insanlar. Ancak o dönemde Ukrayna’da çok garip bir hava estirildi. Ekranlarda Donbass’taki mafya yapılanmalarına dair büyük videolar gösteriliyordu. Elbette Ukrayna’nın her yerinde mafya vardı ama buradaki amaç Donbass halkını aşağılamaktı. Milliyetçiler bu insanlara Rus yanlısı veya mafya diyerek hakaret ediyorlardı. Meydan gösterilerinde en başından beri eksik olan şey, ‘gerçekten tek bir ulus olalım, birbirimizle konuşalım’ düşüncesiydi. Bunun yerine agresif ve kibirli bir tavır sergilediler. ‘Biz Avrupa’ya gitmek isteyenleriz, diğerlerinden daha iyiyiz’ anlayışıyla hareket ettiler. Donbass’taki insanları geri kalmış olarak gördüler ve onlarla bağ kurmak istemediler.”

Batılı siyasetçilerin de bu dışlayıcı bakış açısını benimsediğini ve bölgedeki dengeleri tamamen göz ardı ettiğini vurgulayan Heyden, eleştirilerini şu sözlerle sürdürdü:

“Bu zihniyet Batı Alman politikacılar tarafından da benimsendi. 2013 ve 2014 yıllarındaki gelişmeleri çok yakından takip ettim. Tek bir Avrupalı politikacı bile Donbass’ı, Lugansk’ı veya Kırım’ı ziyaret etmedi. O dönemde bu insanların tamamı hala Ukrayna vatandaşı olmasına rağmen kimse onlarla görüşmedi. Kiev’deki meydanda çörek dağıtıp bununla övündüler. Daha sonra Victoria Nuland’ın gururla ifade ettiği gibi, Ukrayna’daki hükümet değişikliği için 5 milyar dolar sağladılar. Ancak tüm bunlar, Ukrayna’da yaşayan, büyük ölçüde Rusça konuşan ve kültürel olarak Rusya’ya bağlı olan halkın iradesi çiğnenerek yapıldı. Bu durumun Alman medyasında hiç yer almaması dürüst olmak gerekirse suç niteliğindedir. Onlar sadece ülkenin küçük bir bölümünü oluşturan Batı Ukrayna’ya odaklanan bir hikaye anlatıyorlar. Oysa Ukrayna’da Batı ile olan ilişkilerin derecesi bölgeden bölgeye değişir. Bu etki ülkenin batısında güçlü iken, orta ve güneydoğu kesimleri her zaman Rusya’ya daha yakın olmuştur.”

Avrupa’daki Ukrayna yanlısı anlatının çelişkilerine değinen Heyden, şu soruyu yöneltti:

“Avrupa’da, Almanya’da veya İsviçre’de insanların ‘Ukrayna halkını desteklemeliyiz’ dediğini duyuyorsunuz. Peki ama tam olarak hangi Ukraynalıları? Neden doğudakileri desteklemiyorsunuz? Onlar da aslında Rusya’nın bir parçası olmak istemiyorlardı ama şimdi çatışmaların ortasındalar. Ayrıca yaklaşık 3 milyondan fazla Ukraynalının neden Rusya’ya kaçtığını da açıklamak gerekiyor. Bunu dile getirdiğinizde Avrupa’daki insanlar öfkeleniyor çünkü onlarla aynı fikirde olmadığınızı anlıyorlar. Tüm Ukrayna’nın Rusya’dan bağımsızlık istediği, Rusya’nın ise sadece birkaç suçluya para ödeyerek bölgeyi işgal ettiği yönündeki Batı anlatısı Donbass gerçeğiyle bağdaşmıyor. Batı’daki hikaye, orada sadece birkaç savaş ağasının bulunduğu, Rusya’nın onlara para ve asker göndererek her yeri demir yumrukla yönettiği şeklinde kurulmuş. Ancak bu tamamen ucuz bir propaganda.”

“Rusya’nın gerçek hedefi Donbass’ın Ukrayna içinde özerklik kazanmasıydı”

2014 yılından 2022 yılına kadar geçen süreçte Rusya’nın bölgedeki askeri varlığına dair iddiaları değerlendiren Heyden, sahada herhangi bir düzenli Rus askeri birliğine rastlanmadığını belirtti:

“2014 yılında Rusya’nın bölgeye asker gönderdiğine dair tek bir fotoğraf veya video kanıtı mevcut değil. Var olan tek şey, Putin ve sözcüsü Dmitriy Peskov’un, binlerce Rus vatandaşının yüreklerinin sesini dinleyerek Donbass’taki insanlara destek olmak için bölgeye gittiğini kabul eden açıklamalarıdır. Nasıl ki bazı Almanlar Ukrayna hükümeti safında savaşmaya gidiyorsa, bu da benzer bir durumdur. Rusya’nın o dönemde orada askeri olarak aktif olduğuna dair hiçbir kanıt yok. Elbette Rus askeri danışmanlarının sahada olduğunu ve isyancılarla birlikte çalıştığını tahmin ediyorum. Özellikle halk cumhuriyetleri kurulduğunda düzeni sağlamak için orada bulunmuş olabilirler. Çünkü bu cumhuriyetlerde kendi bölgelerini kontrol eden çok sayıda bağımsız tabur vardı ve durum oldukça karmaşıktı. Lugansk ve Donetsk halk cumhuriyetlerinin neden en başından beri tek bir çatı altında birleşmediği hala belirsizdir. Bu bölünmüşlükte Rus danışmanların rol oynamış olması muhtemeldir.”

Donbass’taki savaşçıların askeri teçhizatı nasıl temin ettiğine dair gözlemlerini aktaran Heyden, Rusya’nın stratejik yaklaşımını şöyle açıkladı:

“Lugansk’ta karşılaştığım insanlar bana her zaman ellerindeki tüm silahları Ukraynalılardan ele geçirdiklerini söylediler. Rusya karşıtı çevreler, en azından 2022 yılından önce, Ukrayna’da Rus birliklerinin bulunduğuna dair tek bir kanıt sunamadılar. Çünkü Rusya’nın askeri bir gösteri yapmaya ihtiyacı yoktu. Rusya’nın gerçek hedefi, Donbass’ın Ukrayna sınırları içinde kalması, Rus dilini ve kültürünü koruyacak bir özerkliğe sahip olmasıydı. Rusya bu politikayı 2022 yılına kadar sürdürdü. Ben kendim oradaydım, siperlerdeki gönüllülerle konuştum. Bana sürekli ateş altında olduklarını ancak yukarıdan gelen emirler nedeniyle karşılık vermelerine izin verilmediğini söylediler. Bu durum askeri personelde büyük bir hayal kırıklığı yaratıyordu. Hatta bölgedeki birçok Rus, Rusya’nın askeri müdahalede bu kadar gecikmesinden dolayı öfkelidir. Bu tür detayları ancak sahada bizzat bulunduğunuzda öğrenebilirsiniz.”

Minsk anlaşmalarının amacının Ukrayna’yı kurumsal olarak tarafsız tutmak olduğunu belirten Heyden, federal çözümün önemine dikkat çekti:

“Donbass ve Lugansk halk cumhuriyetleri bağımsızlıklarını 2014 yılında ilan etmişlerdi. Ancak Şubat 2022’ye kadar Rusya bu bağımsızlık kararlarını tanımadı. Rusya’nın tüm stratejisi, Donbass’ı Ukrayna içinde tutmaktı. Minsk anlaşmalarının temel çerçevesi de buydu. Rusya, siyasi baskı kullanarak Donbass’ın özerklik kazanmasını ve böylece Ukrayna’nın tarafsız bir devlet olarak kalmasını hedefliyordu. Eğer Donbass, Ukrayna parlamentosunda temsil edilmeye devam etseydi, daha sonra yaşanan aşırılıkların hiçbiri mümkün olmayacaktı. Özerk bir bölgeye bu şekilde davranılması uluslararası bir skandala yol açardı. Ancak şimdi bölge tamamen izole edilmiş durumda ve derin bir sessizliğe gömüldü. Artık batılı gazeteciler oraya gitmiyor, sadece Rus medyası gelişmeleri aktarıyor.”

“Almanya’da insani yardımları suç saymaya yönelik aktif bir çaba var”

Donbass bölgesinde yaşanan insani krizin Batı kamuoyundan gizlendiğini ve insani yardım faaliyetlerinin engellendiğini belirten Heyden, şu açıklamaları yaptı:

“Bölgede 2014 yılından bu yana süren iç savaşta çok sayıda sivil hayatını kaybetti. Bizim tarafımızda, yani gerçekleri görenler arasında bilinen bir gerçek var ki, 2014-2022 yılları arasında Donbass’ta Batı Ukrayna’nın bombardımanları sonucu 14 bin kişi yaşamını yitirdi. Birleşmiş Milletler’in açıkladığı bu rakam tüm bölgeyi kapsamaktadır. 2014’te bölgenin yaklaşık üçte ikisi halk cumhuriyetlerinin kontrolüne geçmiş, üçte biri ise Ukrayna yönetiminde kalmıştı. Dolayısıyla can kayıpları her iki tarafta da yaşandı. Ancak asıl skandal, bu 14 bin ölümün 2022 yılından sonra Batı medyasından tamamen silinmiş olmasıdır. Çünkü bu ölümler, savaşın 2022’de durup dururken başlamadığını, zaten yıllardır sürmekte olduğunu kanıtlıyordu. Batı ise her gün Rusya’nın hiçbir kışkırtma olmadan savaşı başlattığı hikayesini tekrarlamak istiyor.”

Almanya’da insani yardım kuruluşlarına yönelik baskılara değinen Heyden, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Donbass’ta doğup büyüyen ve savaştan başka bir şey görmemiş olan çocuklar Batı dünyası için tamamen görünmez kılınmıştır. Ukrayna’daki çocuklardan bahsedildiğinde her zaman ülkenin batısındaki veya merkezindeki çocuklar öne çıkarılıyor, Donbass’takiler ise asla anılmıyor. Avrupa’nın savunduğunu iddia ettiği insani değerler burada tamamen çiğnenmektedir. Hatta daha da kötüsü, Almanya’da insani yardımları ayrımcılığa tabi tutmaya ve kriminalize etmeye yönelik aktif bir çaba var. Örneğin, PeaceBridge Donbass adlı insani yardım kuruluşunun üyeleri hakkında tutuklama kararları çıkarıldı. Bu kişilerin bir kısmı güvenlik kaygıları nedeniyle Almanya’yı terk edip Moskova’ya yerleşmek zorunda kaldı. Alman medyasında bu kuruluşlara karşı sürekli karalama kampanyaları yürütülüyor. İnsani yardımların aslında askeri amaçlarla kullanılabilecek yedek parçaların gizli sevkiyatı olduğu yönünde asılsız iddialar ortaya atılıyor. Batılı büyük yardım kuruluşları ise bölgeye hiçbir temsilci veya yardım göndermiyor. Bu tamamen düşmana yapılacak her yardımı ihanet olarak gören tehlikeli bir savaş zihniyetidir.”

“Mariupol’e dönen insanlar ‘Biz buralıyız’ diyerek yerel kimliklerini koruyor”

Söyleşinin son bölümünde, yakın zamanda ziyaret ettiği Mariupol şehrindeki yeniden inşa çalışmalarını ve halkın nabzını aktaran Ulrich Heyden, gözlemlerini şu şekilde paylaştı:

“Ocak ayında Mariupol’deydim. Şehrin yaklaşık yüzde 90’ının, üniversitenin ve yıkılan tiyatronun yeniden inşa edildiğini gördüm. Üniversitedeki rektörlerle ve öğretim üyeleriyle görüştüm. Almanya’da tüm nitelikli Ukraynalıların şehri terk ettiği iddia ediliyordu. Ancak rektör bana, ‘Hayır, neden öyle olsun ki? Gerçek vatanseverler burada kaldı. Bizler bu üniversitede okumuş, şimdi de burada hukuk profesörü olarak çalışan akademisyenleriz’ dedi. Şehirde yeni binalar yükseldikçe halkın bunları yapan kurumlara yönelik takdirini gördüm. Üniversitede modern bir multimedya merkezi, dans ve tiyatro salonu kurulmuş durumdaydı. Öğrenciler eğitimlerine güvenle devam ediyorlardı.”

Şehirdeki gençlerin ulusal tartışmaların ötesinde bir kimlik benimsediklerini ifade eden Heyden, sözlerini şu cümlelerle tamamladı:

“Mariupol’deki kız öğrencilerle yaptığım bir söyleşide onlara kendilerini Rus mu yoksa Ukraynalı mı olarak tanımladıklarını sordum. Hepsi bir ağızdan, ‘Biz Mariupol’lüyüz’ yanıtını verdi. Bu harika bir yerel vatanseverlik örneğiydi. Kendilerini bu iki kimlik arasında seçim yapmaya zorlayan siyasi tartışmaların dışında tutmak istiyorlardı. Bu tavrı özellikle biz Almanların çok iyi anlaması gerekir. Geçmişte bir ABD başkanı Berlin’de durup ‘Ben bir Berlinliyim’ demişti. İnsanların kendi bölgelerine, şehirlerine kök salması ve kendilerini orayla tanımlaması son derece doğaldır. Tüm Ukraynalıları veya tüm Rusları tek bir kalıba sokmaya çalışmak gerçeklikle bağdaşmayan, sadece savaş anlatısını besleyen bir yaklaşımdır.”

Çok Okunanlar

Exit mobile version